Uygulamalı Felsefî Estetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uygulamalı Felsefî Estetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2011 Cuma

Muzır Olan Hakikati Karartmak, Konuşmayı Anlamsız Hale Getirmektir!

Muzır Kurulu bir derginin daha hayatını sona erdirmesine yol açtı.

Haklı gerekçelerle "muzırlık tespiti" yaptığını varsaysak bile -ki dergiyi ömrümde görmedim-  ceza kesilmesi hakkanî ve adil değil. Hem kriter ve öncelikler sorunları söz konusu; hem sanatın, mizahın, edebiyatın alanına hangi meşruiyetle müdahale edilebileceği tartışılır bir konu; hem de muzır kasetçiliği ve hukukdışı teşhirciliği kolaylaştıran yasalar çıkartılmasını savunanların hangi hakkaniyetle böylesi bir mazbutluk avukatlığına girişebilecekleri eleştirisi etikten, estetikten ve adaletten savunulabilmiş değil.

Bu kurul, Baykal kasetlerini yayınlayan "muhafazakar" internet sitesinin muzırlıklarını tespit etmekle yükümlü olmayabilir. Öyle olsa bile, her türlü muzırlığın özendirildiği bir hayat dünyasında, bir mizah dergisine karakol kurmanın adil olmayacağını bilmeliler. Adalet, eldeki yetkiyi, belirlenmiş alana uygulamaktan ibaret değil. Adalet, hikmetle eyleme işi de. Adaletin alanında hukuku, kuralı güncellersiniz, geleceğe bir mektup gönderirsiniz!

Muhalif taraf hep muzır taraf ise, muhalif olmanın kendisi muzır görülüyor demektir. Hep sanat eseri muzır ise, mesele sanat eseri iledir.

Ülkemizde mazbutluğun kalesinden, ölçülülüğün evinden, aklıbaşındalığın burçlarından konuşacak, hele hele "ceza kesecek" hiç bir anlayış, kurum yok. "Ne yazık ki vazifemizi yapmak zorundaydık!" diyebilecek kimse de yok! Çünkü böyle bir vazife yok! Ne demek "ceza kesmek"?

Muzır İşler yok mu? Var. Özellikle de başkalarının söylediğini kasıtla çarpıtmak; konuşmayı, tartışmayı propagandaya çevirmek; tartışma ortaklarını ve kendi halkını sürekli "şeytanlaştırmak"; anlamayı ve anlaşmayı dolayısı ile eleştiriyi imkansız hale getirmek muzırın da muzırı işler. Bu yolda kasetler yayınlamak, dosyalara konuyla alakasız ve dosyayla alakasız insanların özel hayatları ile ilgili muzır yollardan kurgulanmış, ele geçirilmiş "dökümanları eklemek... Denilmemişi denilmiş yapmak, denilmişi denilmemiş yapmak... "Anlaşma mümkün değildir", "olduğumuz gibi görünmek mümkün değildir" intibaını yagınlaştırmak, bunun için ağız birliği yapmak, kampanya sürdürmek. İktidar kullanmayı yüceltmek, adaletten nasiplenememişleri "bizden, onlardan"lar olarak tasnif etmek ve kitle iletişimin imkanlarını, imaj mühendisliğini, propaganda aygıtlarını bu yolda kullanmak...

Bir başkasının söylediğini çarpıtmak, bu çarpıtmayı kampanya haline dönüştürmekten daha az mazbut, daha sinsi, daha fena, daha lanetlenmiş çok az şey vardır.

Bir "hakikati", mazbut olmayan görüntüyü, "gerçekten olmuş"u bir çarpıtmada kullanmak, hakikati kötüye kullanma anlamında daha büyük bir hakikat çarpıtması, daha büyük bir gayrımazbutluktur. Hakikat düşmanlığının kullandığı hakikatten daha tiksinti verici bir muzırlık yoktur!

Günahsızlar ilk taşı atar! Günahkarların taş atmasında mesele yok, kendini "günahsız, hatasız duruş"un temsilcisi olarak gören, yarın hakkın divanında kendisine bir şey sorulmayacağını düşünenlerin hukuk anlayışı sorunların gerçek kaynağı.

Kurullar, kurul üyeleri yaptıkları işin hakikatiyle yüzleşecek bilgilerin sahibi olmayabilirler. Söylemeyenler, eleştirilmeyenler, ucube bir muzır anlayışını yasalarımıza, kurumlaşmalarımıza yerleştirenler vebal altındadırlar!

Yanlışsız insan, eleştiriden münezzeh sanatçı, herşeyi bilen arif, incitmeyecek dokunuş, bir yerde yanlışı olmayan söz söyleme imkanı yoktur. "Yanlışsızlık" bir anlamda belki savunulabilir: Söylediklerini tartışmaya açarak, dinleyerek, sözü olmuş bitmiş görmeyerek, bir diyaloğun ve konuşma/anlaşma sürecinin akışı içerisinde. Hatasını düzelten, sözünü açıklayan, açımlayan, geliştiren insan yine de insandır, insan tanrı değildir. İnsanın "yanlışsızlığı" yanlışta kast, yanlışta sebat etmeme işidir.

"Yanlışsızlık ontolojisi" insanın tanrısallık iddiasıdır ki palavradan bir şişinmedir! Ayrıca "yanlışsızlık ontolojisi" diye bir kavram yok. (Temellendirirsem olur, ama, böyle bir icata ihtiyaç da yok.)

Yanlışsız devlet, yanlışsız hükümran, yanlışsız mazbutluk bir palavra! Kendisini tartışmaya açmayan, başkalarına değil ceza kesmek, eleştiriyle dahi gidemez!

Mazlum eleştirirse başkadır, bir iktidardan ahkam kesilirse başkadır. Mazlumu konuşturmak, dayatan hükümrana itiraz ahlakî yükümlülüktür!

Mazlumun elindeki taşı sen vermişsin gibi davranacaksın, başın yarıldığında. Astığın astık, kestiğin kestik ise.

"Haklı cahil"e "okumuş haksız" çok bahaneyle gelir. Bahanesiz olunacak. Mazlumun haksız, temelsiz davranmasında bile bir anlamaya çalıştığın olacak.

Burundan kıl aldırmamak, zulme karşı meşrudur. Zalim'in bile mazlum yanı vardır, hakkı hukuku vardır, unutmadan.

Yazıyla, çiziyle de hakikate zulm edilmesi mümkündür, teorik olarak. Düzelteceksin, kalem kırmanın anlamı yok. Düzeltterek sunduğun daha büyük bir cehaletin ifadesiyse, eleştirdiklerin de kaygının üzerinde mi tepinsinler?

Atışarak, kapışarak, belki iddialaşarak ama bir kardeşliğin, dayanışmanın, çarpıtmamanın, yamultmamanın diskurunda ufkumuzun da bir nebze farkında olma şansına ulaşacağız. Artık ne kadarı mümkün ise.

Mizahın alanında "hakikat çarpıtmaları" gibi görülen şeyler hakikat çarpıtması değil, cevabın üslubunu önermiş bir sorudur çoğu kez. Mizahi atışmada karşındakine ne kadar ileri gidebileceğinin hukukunu da sunarsın. Mizah taraflar ister, addeder. Mizahta sınır mahkemelerde konmaz, mizahta şekillenir.

Neyin mizah olup olmadığı eleştirinin dahi işi değildir. Eleştiri, nasıl algılandığı, neye yolaçtığını ihmal etmeden konuşsa da bir suç, doğru-yanlış, uygulama kataloğundan yola çıkmaz.

Eleştiri ileri gider. İnsanı savunur. Eseri savunur. İnsanın sorumluluğunu savunur. Karşı tarafı kısıtlamadan önce kendi tahammül sınırlarını zorlayarak, ufkunu zorlayarak.

Eleştiride de hata olur; eleştiriyi, konuyu, meseleyi daha iyi bir noktada bıraktıktan sonra.

Yergi de, kurcalama da, anlama çabası da yerini bulmuştur, yolunu bulmuştur bir süre sonra tıkanacak bir yol bile olsa. Ne olmadığı, nasıl olmadığı da meselelerin hakikatinin bir yanıdır.

Tartışma inceltir zevki. Kural, yasak dayatması değil.

Daha iyisini göstererek inceltirsin sanatları. Yalpalayanları, yanlış fırça seçenleri zındanda bırakarak değil.

Daha güzeli, daha inceyi, daha zevkliyi gösterecek gerçek otorite, özgür sanat, edebiyat, düşünce praksisinin ta kendisidir. Anlaşma, koklaşma, tartışma süreçlerinin açık tutulması yeterlidir. Henüz meyve vermediği için fidanı kesmektir çoğu müdahale.

Sanat da saldırganlaşabilir, banallaşabilir, hakikat düşmanı olabilir. Her şey mümkün. Sanatseverin, sanatsevmezin populizmi, elitizmi, çokbilmişliği de mümkün. Sürtüşmesiz, dayatmasız, kapışmasız bir dünya yok, olmayacak.

"Siyasette karşı tarafın hakikatini bir selam gibi alamayanın sanatın hakikatine müdahalesi pek yerinde değil!" demekle bitirelim, eleştiriyi, doğru yanlış tartışmalarını, hayat ve hakikat anlayışlarını tartışmaya açık tutarak...

Efendim.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Karakolda Çevirmen Var!

"Ölümcül Porno" edebî bir eser de olabilirdi, porno eleştirisi de. Bir gogo da yazabilir bu adda bir eseri, Agatha Christie gibi bir teyze de. Bir mutaassıp da yazabilir, kendisini önyargısız sanan bir delikanlı da.

Yazarını tanımayabiliriz. Yayınevini tanıyoruz: Ciddi bir kuruluş. Tanımayabilirdik de.

Çevirmeni tanıyabiliriz, Ondan yola çıkarak beklenti sahibi olabiliriz. Tanımayabiliriz de.

Yazılı "porno" oluyor mu bilemiyorum, ilgi alanım değil. Bir dönemler erotik romanlar satılırdı gazetecilerde "Fırıncının Kızı", "Uçuştan Sonra" gibi. Yüksek sesle okuyan arkadaşlarım şimdilerde pek muhafazakarlar, kulaklarını tıkayıp işitmemeye çalışanlarsa ihtiyarlıkta azıttılar. Daha doğrusu, olur olmaz konuşup, kulak tıkattırıp eski günlerin acısını çıkartıyorlar.

Onlara porno roman mı deniyor şimdilerde bilemiyorum. Yatılı okul uyanıkları yasak ne varsa edinir ve yasak kırıcılıkla delkanlılık kariyerlerini perçinlerlerdi. Okuldan kaçacak. Kenefte sigara içecek. Pazar Dergisi karıştıracak. Derdalan şişesi en belalı Hocanın dersinde elden ele dolaşacak.

Arada kaynamak en güzel yoldu.

"Seks romanları" denilen "eser"ler genellikle yazarsız, ciltsiz, kapaksız uyanık icatlarıydı. Kemal Sunal filmleri uzmanları o edebiyata yapılan dokundurmaları, mecazlamaları farketmemişlerse iyi. Bilinip bilinmezlikten gelinecek, ciddiye alınmayacak, ama kendilerine birşey refere edildiğinde eğretileyebilecek bir uyanıklıkta yaklaşılacak "neşriyat"tandılar.

Lady Chatterley'in Aşkı üzerine epeyce allegori okudum, göndermeler izledim, ama orijinali okudum muydu hatirlamıyorum. Aklımda bir referans yumağı, metinlerarasılık alemi.

Bir dönemin popüler kültürü, filmlerdeki temanın içindeki tema istemeseniz de dikkatinizi bir referans alanına çeker. Bir dönemin erotizmi emansipasyon meselesi olarak yeniden üretildi. Zaten çıkış noktalarında da bugünlerde edebiyat uzamanları dışında kimsenin farketmediği, birey, toplum, işlevsellik, sınıfsallık, puritanite eleştirileri vs. de vardır. Eleştiri ve başkaldırı sosyolojik anlamlarındaki farklılık ve kayma gözönüne alınarak devam ediyor addedilebilir.

Ben pornoyu eser [sanateseri] olarak görmeyenlerdenim. Erotik perspektif olmadan, yani cinsellik tasvirine girilmeden edebiyat olmaz diyenlere de katılmıyorum. Bir donem cinselliğe doğrudan gönderme yapılmaması insanı eksik anlatma olarak görülürdü. Buna bir ölçüde inandırılmışlardan da olsam bugün farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başkalarının ezberlettikleri karşısına kendi fikirlerimi koyabiliyorum artık. Başkasının edebiyat dediği edebiyatın tanım alanı değil. Esere bakmak lazım. Dile. Anlatıya. Hayata... Ezberimi bozmam, bir ezberi dayatmam anlamına da gelmemeli.

Bir esere "edebi" demek ezbere kriterlere basvurma işi değildir. Esere bakarsınız. Eserden yola çıkarsınız. Edebi denilen eserlerdeki ortak noktalar hakkında da bir fikriniz olur. O noktalardan esere gidilmez. Eserlerden o noktalara gidersiniz. Bir gerekirliği, anlamı varsa.

Cinsellikten kaçmak ise imkansız. Cinsel vurgu daha dil kullanımında başlıyor. Duvar dişi, sandalye erkek, halı nötral olabiliyor.  Bunlar yapısal.

Argo, altdiller, kullanım toplulukları reddedilerek bağımsız bir dil de edinilmiyor. Bir kişilik edinmişsen, hayat tecrüben varsa, dil üzerinde ustalık imkanın da var. Dilin de senin üzerinde imkanları. Bunlar sosyal.

Cinsel anlatılardan çoğu dilin dini edebiyatında, menkıbelerinde kaçınılmamış. Çoğul gerekçlelerle, saiklerle, şimdilik tartışmayacağız. İnsani olan hiçbirşey yok sayılmamış diyelim, geçelim. Cinselliği mazbut olmayanların konusu imiş gibi tematize etmemek gerekiyor.

"Mazbut olmak" da ezbere bazı sıfatlara burünme işi değil, zamanlarda. Hayatta ve hayatla yoğrulmada; pısmadan, kaçmadan ve ölçüyü kaçırmadan, hayatı inkar etmeden etiği ve estetiği olan bir tad, had bilirlik.

Hayatı inkâr Nietzscheye göre bizim geleneğin işi değil. Diğer geleneklerin ise işi olmamalı. "Ne"yin konuşulacağından çok "nasıl"ı öne çıkıyor sanırım. "Nasıl" ise bir kullanma klavuzu işi değil. Ariflik işi.

Konusuna göre poşetleyenler klasik eserlerimizi fincancı katırlarına biçtirirler, "nasıl" yazılacağına göre konuşacaklar ise yarım akıllarını yarım estetiklerini dayatmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.

Şablonla eser verilmez. Konuyla düzey ya da hakikat belirlenemez. Fikir polisliğinden daha zor estetik zaptiyeliği. Beğenme beğenmeme hür insanların tartışılabilir tercihleri. Tartışmanın en üst seviyede sürdürülmesi dahi norm koyuculuk, son sözü söyleyebilirlik düzeyi değildir.

Cinselliğin değişik dönemlerde ele alınışının hikmetini bugünden söyleyip kurtulamayız. Yarının ya da dünün dünyasındaki her etkin gerekçeyi bilmek imkanına sahip değiliz, insan olmak, insan kadar bilmek işi. Eserler tartışılabilir, ignore edilebilir, değişik okumalara tabi kılınabilir ...

Klasik dil bin bir boyutta, tezatta, çağrışımda konuşturur: İsteyen aslında bir çokbilmişlik eleştirisi de olan (edip, şair değilim ama) "ölüm camı bir candan tadacak" mısramın çağrışım, gönderme listesini, anlam spektrumunu listelemeye kalksın, bitmez bir işe kalkışır. Bir fikri, şekli tüm pırıltılarıyla yakalamak zorunda da değiliz. Basitliği içinde, çoğulluğunu kaçırmadan, testimizde ne varsa onu içerek konuşacağız.

Camı canla öpüşü ölümün, hayatta ölüm, hayattan ölüm. Öpüş ne merkezi, ne dikkati yönlendirmemiz gereken bir nokta, ne sadee bir eğretileme. Hayatla imge, varolanla yokolan "hayatın ve sözün hakikatince" bir içiçelikte. Bir kuramla tanıyıp, tanıtıp şematize etmediğim, reddetmediğim, öne çıkarmadığım, geriye itmediğim, indirgemediğim, arıtmadığım bir öncelikler hiyerarşisi içinde belki. Bir okuma geleneğine ihtiyaç duyulması buralardan açıklanamasa bile anlaşılabilir, sanıyorum ki.

Yazarken biraz aşk, biraz keder demiyoruz. Ten unutuldu, şu unutuldu bu unutuldu demiyoruz. Bir hakikatlilikle yazıyoruz, ama söylediklerimiz hakiki mi değil mi, bunu sormak anlamlı mı değil mi, söylediklerimizin katmanlar içinde zarflanmışlığı, hakikat reddi olarak bile hakikatle hakiki ilişki bir gerçekçilik, hesaplılık, ölçülebilirlik, biçilebilirlik işi değil.

"Edebiyat nedir?"e üsturuplu cevaplar verebilirim. Bu, listem dışında kalanları karakolluk etmek için formule edilmeyecektir. Okuduğum, anladığımın tartışılması için bir anlam ifade edecektir. Beni "yanıltan", şaşırtan, inkar eden, bazan yanlışlamadan bazan yanlışlayarak fark koyan eserler her daim olacaktır.

Poşetlemeye alışan, yazar ve çevirmen ile karakolluk olan, mazbutluğun eserlerindeki serbest dile, klasik dile de bulaşacaktır. Ne söylendiğini anlamadan, okumadan, hikmetini bilmeden.

Eskiden halka yasak olan, ariflere serbest idi. Şimdi arifler yetiştiremiyoruz. Sözü denize atacağız. İsteyen mundar eder, isteyen başklarının tecrübesini kendi tecrübesine ekler. Öğrenir, öğretir, bir itirazla gelir, dünyamıı genişletir.

Bunun erotikle, pornoyla ne alakası var peki?

Bugün şu kitabın adıyla başlayan yarın konulara çatar. Öbür gün klasiklere şekil vermeye kalkar.

Bugün çevirmenle karakolluk olan devlet, yarın ne yazılıp yazılmayacağının listesini hazırlatmaya kalkar.

"Listeler ilmi olmayanlara!" derdi Gazalî yaşasaydı. Yazana karışacağına okumayacaksın. Okumak zorunda değilsin. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değilsin.

Bırak eleştiri çiçeklensin. Ne üzerinde tartıştıklarında anlaşsınlar en azından insanlar!

Evet "kutsal edebiyat" kutsal heykel yok, yok ama, "kutsal toplum düzeniniz" de yok, eleştiriden kaçabilecek, kaçırılabilecek olan.

Peynirde yağ oranı bile mevsimle, malzemeyle alâkalıyken, altın oran işin tadını kaçırttırabilecekken hangi kriterlerle, hangi gerçek saiklerle sanat eserine müdahale edeceksiniz?

"Ucube insanlık anıtı"nın yerine peynir, saksı, pekmez, güğüm heykeli koymakla biter bu tür müdahaleler. Anıta kızarken "suret"e kapılırsınız.

Anlatılan, söylenen binbir dilde, formda söylenir.

Ariflerin gençlerin "fırıncının kızı" okumalarından bile öğrenebilecekleri, görebilecekleri çok şey var. Onlar okusalar bana mı ne? En azından cinselliğin hakikatinin yanlış anlaşıldığını görürler, görürler de, doğrusunu söylemekle mükellef olurlar!

Bir eksikten okuyorsa "kötü" olanı insanlar, arif onlara "daha iyisi nasıl sunulur?"a değil, "dertleri ne, dertlerinde yeni olan ne?"ye bakar.

Ahlak, kültür, estetik poşetlemekle, zaptiyelik etmekle değil, öncelikle ahlak, kültür, tavır sahiplerini sokaklarda öldürmemekle, gazlamamakla, tekmelememekle, şeytanlaştırmamakla olur.

Ahlaklı insanlar bırakın güzel ahlakı insanlara yaşayarak göstersin.

Sarhoşun elinden bengi de badeyi de alsan ne farkeder? Derdini almıyorsun ki? Bu kez kendisini köprüden aşağıya atar.

Gelenekçilerin en sevmediği şey gelenektir. Gelenekteki hakikattir. Hakikati olmayan gelenekten bana ne? Bendeki hakikatten sana ne! O sana da açık, ona da, buna da!

Kötüysem kötüyüm, daha iyisini gösterin hayatınızla. İyiysem iyiyim. Ne diye tepeme biniyorsunuz iyi olduğum için?

Arif hukuksuzluğun, karakolda biten eleştiri (yani okuma, anlama, idrak etme) eksilticiliğinin belalısıdır.

Ey kendilerini muhafazakar sananlar! Sizlere Gazalî mi okutsak ev ödevi olarak, Mesnevî mi, Nasreddin Hoca mı? Madem dünyaya (yani dünyayı eleştirmeye, anlamaya, daha doğrusunu önermeye) merakınız yok?

6 Mart 2010 Cumartesi

Borderline Hâl'in Erken Uyarısı da Olarak 'Bomba Gibi Kız' (1964)



Rejisör: Orhan Aksoy
Senaryo: Orhan Aksoy
Diyaloglar: Bülent Oran
1964

Oyuncular:
İzzet Günay
Türkan Şoray
Sadri Alışık
Vahi Öz
Asım Nipton

...

Yaklaşık 20. dakikadan sonra devreye giriyor Türkan Şoray. Borderline hâl'den çok borderline hâl'in paranteze alınmış halini oynuyor. Borderline'ı oynayanın oynanmasını Sadri Alışık'ın acemice ağartılmış saçlarıyla usta jenerik ve sinematografiyle, akıcı diyaloglar ve akıllı geçişlerle birlikte düşündüğümüzde hiç bir şey tesadüfî değil gibi geliyor.

Stanislavski'yi ve belki biraz da Brecht'i zorlamasızca devreye sokan bir oyun anlayışı makyaj ve mizanpajdaki usta acemiliklerin mesafe oluşturuculuğu ve dilin eğretilenmiş, oynanmış bir doğallıkta akışı ile örtüşüyor.

Yeni Sinema meraklılarının 'Rıfat Diye Biri'ne göre belki biraz statik bulabilecekleri film yeni sinema şablonlarını hazımlı ve tutumlu kullanıyor. Akışın frenlenişleri acemilik işi değil kanaatindeyim. Bu filmde tiyatro kuramının o dönemdeki ruhu yeni sinemayla özentisizce evlendirilmiş gibi. Gösteriş yapılmıyor, film yapılıyor ve ortada söylenecek çok şey var. Çok şey var ama, söylenebilecek herşey söylenmiyor. Bir filmde, ortamda, hikayede anlatılabilecekten çok akabilecek olan ortaya dökülüyor, ayrıntı fazlalığı periferide söndürülüyor, yığılmaya neden olunmuyor. Elde var teatral olmayan bir teatralite, naif olmayan bir naivite, konunun basit gelebilecek hafifliği, işlenmiş ayrıntılar, iyi eşzamanlanmış müzikte acemi ve özentili bir açık bırakırcasına tekrarlanan Besame Mucho'lar .

Senaryo, oyuncuyu rol figürünün oyuncusu yapmayı başarıyor Türkan Şorayın antresi/girişi ile. Borderline hâl Türkan Şoray'ın en güzel perfrmanslarından birisinde gümüş tepside sunuluyor gelecek zamana, filmi tartışmayı bir kenara atarsak. Performans eleştirel bir gerçekçilikten ve adaptasyon, özenme alıntılamanın tembel eğretilemelerini taşımıyor. Eğretilenen eğretilenenin ta kendisi. Gerçeklikte bir gerçek, ama düşünce'nin nesnesi olabilecek bir işlenmişlikte, seyredilip unutulabilecek, zihnin refere edebileceği bir zorlamasızlıkta.

Sadri Alışık'ın teatral tarzı, zorlayıcı ve bütünü dağıtıcı bir özellik taşımıyor. Tersine, borderline ruh halinin hayat çerçevesini üslubun mesafeliliğinde rahatlatıyor, merkezden kaçırıyor ve dışarda akan hayatla buluşmada pekiştiriyor, sarıyor.

Piyanist belki Casablanca'vari bir karakter, ama montaj değil. Gerçekçi bir bakış'ın kenardaki hali. Bir merkezkaç figürü.

Vahi Öz sinematografik bir genişlik kazandırıyor filme, müthiş bir oyuncu en tasarruflu rollerinde bile mevzuyu rahatlatıyor, mesajı ortadan kaldırarak bir ölçüde, başka bir deyişle hayatlandırarak, hayata karıştırarak.

Yan ve ara olay örgüleri gereksiz dağıtmaların sonucu değil de, filmi takıntısız hale getiren bir mizansen, genişletme, hayata açma ve sınırlandırma ustalığının ifadesi.

İzzet Günay iyi bir tercih olmuş. Güçlü kişiliklerin birbirini ezmeyen, hikayeyi fragmentarize etmeyen alâkalandırılışını ve dengelendirilişini oyunculuk tarzları da beslemiş. Günay'ın tiyatro ile sinema arasında gezinen tarzı Şorayın doğalmışcasına akan veya doğal gibi gelen doğalllığını yitirmişliği, toplumsallığına kavuşamamışlığı bir dünyada duruş olarak öne çıkarabilmesine veya bunu başkaları içinde bir hikâyede eğretileyebilmesine zemin hazırlıyor.

Köprüaltındaki kumar sahnesi hayatın hengâmesi ve açıklığındaki kapalılıkla başlıyor, modern kapanmışlığın hayata açılımına doğru akıyor. Figüran kullanımının hikaye dünyasının zeminini tutumluluk içinde söndürerek genişletişi, denize paralel ufuk, bulutlu açıklıklar, apartmana açılan merdivenli sahanlıktaki gri ve yere yaklaşmış gökyüzü ile sokaklı apartmanlı arkaplan müthiş.

Türk sinemasının en ustalıklı filmi değil belki ama, bıyık altından gülerek seyretmeye kalkacak, Şoray'ın Abbase Sultan'daki rakkase gibi dansedememesine takacak, filmin adına çarpıp geri dönecek Seyirci teorik takılmayan, ezberi sahnelemeyen bir zevkin; edinilmiş, kazanılmış bir zevkin entellektüel dışavurumunun iddiasız, cömert, birşeyler söyleyen, anlatacağı bir hikayesi olan sineması karşısında afallayacak. Sımsıcak ve insan kokan bir bunaltı, hayatla sarmalanmış, ufalanmasına hazır bir sırçaköşk: Parantez açılıyor ve hayat galebe çalıyor. Sinemamızın klasik kozası böceğinden kurtulup çorabını örüyor.

Yabancılaşmada emansipe olmuşluğuyla yaban'ı olduğu bu toplum, uzun ömür biçmediği bu medeniyet, ezberden uygarlık yazdığı bir yerlere sıvışana kadar dayanmaya çalıştığı bu Anayurt Oteli, bu hayatlılık 'ruhuyla buluşamamış kuşakları', yarım kalmış insanı arka sokaklardan, toplumsallaşmanın rahminden, kalbinden selamlıyor, eleştiriyor, kucaklamaya çalışıyor biteviye. Bu sinemada.


(Bitmedi, düzeltilmedi. Filmin daha az kırpılmış halini seyretmenizi tavsiye ediyorum. Kenan tiplemesi (Sadri Alışık) şablonları, kalıpları olan bir tipleme, ancak kalıptan ibaret değil. İçi boş bırakılmamış. Gerektiğinde Leyla (Türkan Şoray) ile mukayeseli bir çözümleme yapmaya çalışabilirim. Filmin bütünü açısından değil de, öne çıkardığım psikolojik 'keşif'ten yola çıkarak bakıldığında: Kenan Leyla'nın psikotik? vartutucu karşı tarafı, kör aynası, öne çıkarıcısı, ortam sağlayıcısı, orta(m) ağası. Ancak film Leyla'nın filmi değil, ya da hikaye Leyla hikayesinden ibaret değil. Erol (İzzet Günay) Leyla tiplemesi açısından bakarsak Leyla karakterini açık tutan bir işleve sahip. Ortamı normal hale çekici bir yerleşimi de söz konusu. Vs vs vs vs. Bu dengeler entellektüel bir hesap kitap işi ile kurulmuyor. Tecrübe, kalıpları ve imkanları tanıma, hayatın içindelik, bir zevkle, zevkten bakma işi. Buradaki zevk tatmin edilecek zevk değil, incelik, incelme, bakışta ihtimam işi, Efendim.)