Bilimin ve aydınlanmanın ileri karakolu sığ cephede ve kalıpta Modernlerimiz ile yine sığ, bayat kalıpta destanlar döktüren geçmiş güzel günlerin cahil banîsi Muhafazakârlarımızın "gelecek güzel günlerimiz" için atabilecekleri hiç bir adım yok.
Herkes kendilerinin yanına gelecek. Bir tavizleri, ikna edici argümanları, üçüncü bir yolları olmayacak. Ahlakından koparılmış şekli, o keskin teneke kılıçlarını ufkumuzda sallayıp duracaklar.
Ne kadar akıllansalar, uslansalar, dinlemeyi öğrenmiş olsalar da döküp saçtıklarının hesabını vermemeleri, ipin koptuğu dönemi unutmayı ve unutturmayı görev edindikleri için bir türlü herkesin içinde konuşabildiği bir hayat dünyasının dilini perdelemekten vazgeçmeyenler onlar.
"Size yapılanlar geçmişte kaldı!" toplumun iki yakasını bir araya getirienlere söyleyebildikleri tek söz. Umut gelecekte. Umut otantikte. Umutları şimdi aramızda olmayan bir çiçeğin açmasında. Oysa her otantik hareketlenme, arayış terörize edilecek, hayatın bin bir haliyle karşılaşacak, sulanacak, mantarlanacak, yosun tutarak filizlenecek.
Geçmiş tecrübe ve düşünce lafzda önemli. Geleceğe güvenleri geçmişe yönelik bir hakkı teslim etmeme inatlarından ibaret. Geçmiş kuşakların bugüne taşıyacakları şeylerden çok, kendi geçmiş duyarsızlıkları, sırt dönüşleri, satışları, linç seyircilikleri, tanıklığı reddedişleri ile hesaplaşmadan kaçıştan ibaret. Vicdansız, hafızasız, kanamayan bir kalple kazanılmışın şekil tapınağını savunmaktan ibaret.
Öz ancak hakikî oluşta şekille bir anlamda örtüşür. Sosyal şizofreni diye bir kavram olsaydı bir çeşit sosyal vicdan kanamasına da tekâbül ederdi. Bu yok. "Kutsal şekil"lerine gömülmüşlükleri bir koruyucu, bunalımsız kılıcı köpük.
"Hastalıklı bir toplum" saçma bir analojidir, ancak mecazen önemlidir. Hasta, kanayan, sancıyan bir toplum geleceğini de bugünüyle, bugündeki etkin tarihsellik olarak geçmişiyle hesaplaşarak arar.
Geçmiş bir kendileriyle hesaplaşma olarak mevcut değil.
Bir hayalet gibi kenarda, tutuşan bir ufuk gibi tepelerinde, aralarında izledim üç haftadır: Toplumun yarısını yok sayarak, bu yarılan hamuru yeniden karacak bir ufku dışlayarak gelecek konuşanların umabilecekleri bir şey yok. Onlardan umabileceğimiz pek bir şey yok. Biraz daha liberalleştikleri, itirazı dinleyebildiklerini gözlemlememiz dışında: Dinliyor ve bildiklerini okuyorlar.
Toplumlar değişir. Toplumlar yeniden şekillenir. Geleceğimizin hamuru başka türlü de karılabilir.
Bizim hakkımızın teslimi ile bize verebileceğiniz bir şey yok, kendi geçmişiniz ile buluşmanın dışında: İstediğiniz gibi olma ihtimali taşıyan geleceğin bilinemezliği geçmişin yanılsamasız tecrübesi ile buluşamadığında en fazla ona dönüşür yeniden yeniden.
Önünüzü açabilecekler, bu kilidi çözebilmeleri için insaniyete dönüşünüzü bekliyorlar, o kadar! Etkin tarihsel bugününüzle hesaplaşmanız, yani geçmişi vicdanınızda tamir sizlerin ara kuşak olup olmamanızla ilgili tercihiniz.
Hakiki olanın dinamiği kaybolmaz. Kayıp kuşak sizdiniz. Sizsiniz.
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
Türkiyenin Ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiyenin Ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Eylül 2013 Pazartesi
Huzursuz Modernler ve Bilmiş Muhafazakârların Atabilecekleri Hiç Bir Adım Yok!
Etiketler:
Tarihe Şerh Düşmek,
Tavır,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Uluslararası Durum: İki Yakamızın Arasında Bir Yavuz Köprü
Uluslararası
Durum: İki Yakamızın Arasında Bir Yavuz Köprü
Sanma
şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi
sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sâdıkâne
belki ol bu âlemde dildâr olur
Yâr
olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur
(Selimî)
Hizbullah’a
Hükümet sözcülerinin ”Hizbulşeytan” lâkâbını yapıştırdıkları; Irak, Suriye, Lübnan
ve İranla gerilimin tırmandırıldığı günlerde üçüncü boğaz köprüsünün adı ilân
edildi. Yavuz Sultan Selim Köprüsü. Ne ilginç tesâdüf!
Yavuz
Sultan Selim’i şiiriyle, insânlığıyla, hatâsıyla, sevâbıyla tanıyan pek yoktur.
Her konuda olduğu gibi üzerine övgü ve yergi aynı Yavuz Sultan Selim karikatüründen
ya da hakikatinden gelir. Düşman kardeşlik hep aynı olguları ittifâkla öne
çıkarır, hakikat kabul ettirir, sonra kutsar ya da çatar. Hânedânın iç
tarihinin eleştirelliği, Osmanlının kendisini kavrayışının nesnelliği hânedân
tapıcılarında ya da düşmanlarında yoktur.
Eskiden
”kutupsallık” diye bir kavram vardı. Ona benzeyen ancak ondan daha geniş, eski
ve derin bir antientellektüel yaramız var.
Antientellektüalizm
hakikatten kaçıştır. Yüzleşmeden kaçıştır. Ezberin hakikate zulmedişidir.
Açıklamayı anlamak mümkünken anlamanın yerine koyuştur, en iyi haliyle.
Fuzûlî’de
yavuzlar bâde, şâhlar bengdir. Ayyaşlık tartışması kutuplaştırmanın, dermenin,
çatmanın, karikatürün, daha kapsamlı bir ayrıştırma için geçerli ikilemlerin
(dikotomilerin) yeterince kavranamadığını gösterse de bir popüler pazarlama, reklam
veya propaganda tekniği olarak Semiyotik’in gündem şekillendirmede kullanıldığına
şâhit oluyoruz.
Yavuz Sultan
Selim Köprüsü asimetrik işâret ve imâre üretme ve kurgulama savaşında
homojenleştirme sonrası birleştirilecek iki yakaya işaret ediyor. İki yöne, iki
yönelime, iki doğu batılılığa. İki esarete.
Bu
sembolikte Yavuz Sultan varsa hep yendiği, hep yeneceği, hep yenmeye inanacağı
Şâh İsmâil üzerinden var. İran, Suriye, Lübnan ve Irak Merkezî hükümetlerinin
yenilirlikleri, tahtı kaptırırlıkları üzerinden bir doğu batı sentezi, yol
açılımı, trafik çözümü.
Kılıçdaroğlunun
iktidara gelemeyeceğine onca vurgu siyasî bir eleştirinin ürünü değil, şâhismâilleştirme
işi. Şâh İsmâil hep kaybedecek. ”Yörükler” hep kaybedecek. Hülyâ bu. Kılıçdaroğlu
”derhal istifa edecek!” ve partisine oy verenler Şâh İsmâillere yârenlik
edenlere sırt dönerek ”iyi yörük”leşip kardeşleşecekler bu lütufkâr lafza göre.
”Târih
tekerrürden ibarettir!” sözü, oysa, tekerrürü eleştiren, her özgün hâlin
arkasındaki dinamiklere ve ders çıkarılabilirlik imkânlarına işaret eden bir
söz. Yenile yenile yenmeyi öğrenenlerin hicvi.
Çevreciler
ve ”dikilen ağaçları görmeyip” de sokaklarındaki ağaçları savunanlar Babaîler olarak
yerleştiriliyor bu gerilmiş, yalnızca reklam ve satış için hakikat/geçerlilik
iddiası taşıyabilecek kurguya. Onlar da yenileceklerdenler kitle iletişim
mühendislerine göre, şehir istiflemeyi, beton blokları ufka germeyi, deli
suları zapt edip yeraltına vermeyi akıl edemeyenler. Otoriteyi bir iddia
öznesi, bir diyeceği olan, bir tartışma ortağı olarak değil de vâsî olarak
görmeyenler.
Yenileceğiz
hep, hesâba göre. Artık kimin hesâbı ise. Hangi ödünç hesâp ise. ”Eski Sokağın
Rüzgârıyla”da ben de:
Beklense haşre kadar peymâne
Kaç kez bir şîşe sâd-pâre olur
Ol sâlimâ dilşende bir sükût
Nâr-ı firkatte bülbül ârif olur
Irak düşen gözden kim dilde olur
Dilden
olur dilde olur dildâr olur
demişim
galiba. Sultan’a değil, büyük şâir Selimî’ye.
Etiketler:
Akla Ziyan İşler,
Basın Eleştirisi,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Tarihe Şerh Düşmek,
Türkiyenin Ruhu,
Uluslararası Durum,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz
29 Eylül 2012 Cumartesi
Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!
Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"
İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?
İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde. Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.
Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.
Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.
Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.
Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.
Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.
Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.
İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!
Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.
İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?
İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde. Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.
Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.
Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.
Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.
Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.
Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.
Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.
İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!
Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.
Etiketler:
Akla Ziyan İşler,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Tarihe Şerh Düşmek,
Tavır,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
7 Mayıs 2012 Pazartesi
CHP: Gelenekten Geleceğe (1)
1. CHP'de neler oluyor?
CHP bir dönüşümün sancılarını çekiyor. Ne yapılması gerektiğinin anlaşılması, dönüşümün konjunktürünün denk gelmesi, toplumsal dinamiklerine kavuşması hem bir farkındalık, tecrübe, örgütlülük, hem de sabır ve zaman gerekitiriyor.
CHP sadece kimliğini aramıyor, aynı zamanda toplumu temsil etme, toplumsal tasarımların bir praksiste oluştuğunu hatırlamaya doğru gidiyor.
Yeni şeyler eskinin reddi ile değil, ezberin hayata dayatılmaması, dün için söylenenin bugünün anlaşılması üzerine kurulmadığının farkedilmesi iledir.
Siyaset düşüncesi, siyasî tasarımlar bir praksiste, yani hayat içinde, faal olarak, aklı başında eyleyerek, eleştiriye ve yanlıştan öğrenmeye açık durarak oluşur, genişler, yenilenir. Yenilik icatlılık değidir, bir yerde ve bir zamanda kök salmışlıktan bakıyorluktadır.
Siyaset "nasıl olsa yanlıştan öğreniriz!" cahilliği ya da açıkgözlülüğü ile yürütülmez. Bilgi, tecrübe ezbere dönüştürülmeden hayata, halka, insanlara, dinamiklere, sorunlara bakarak, varolanı yeniden yorumlayıp temsil etmeye soyunarak bihakkın siyaset yapabilirsiniz. Aksi, "siyasetçilik yapmak" olur.
CHP kendisini bulmak durumunda. Ancak beklentiler, dayatmalar, müdahaleler ve meslekten siyasetçilerin ikbâl dertlerinden olmasa da ufuksuzlukları yüzünden biraz gecikecek görünüyor.
2. Dayatma ile kastınız?
Kimileri kendilerini memleketin sahibi görüyor, kimileri kendilerini bir düşüncenin/ideolojinin bekçisi olarak. Kimileri "hükümet komiseri", kimileri "parti komiseri", kimileri "kriter eşiği", kimileri "bilim, doğru, iyi ve güzel"in temsilcileri olarak müdahale ediyor ve kendileri gibi olmayanları iteklettirmeye çalışıyor ve itip kakma kültürünü ayakta tutmaktan başka bir şeyi canlı tutamıyor.
Öldürmeyen güçlendirir. CHP'ye çok müdahale oldu. Küçülmeyi bile tercih edebildi CHP müdahaleleri onaylamadığından.
CHP'liler halktan ve hakikatten başka patronları olmadığını kapalı kapılar ardında mırıldanmaktan vazgeçmeli, dik durmalı, doğru bildiklerini okumalıdırlar, açık açık, dobra dobra.
Demokratik siyasetin konsensus ve imkânlardan yola çıkma işi olduğu unutulmadan! Çılgınlık, gelecek zamanların imkânlarını kullanmak fırsatı bulunduğunda iş bitirerek değil değil, imkânlar adaletle ve geleceği yağmalamadan krediye dönüştürüldüğünde olur. Siyasette çizgiyi aşmalar bile "muhasebe" işidir.
3. CHP nasıl canlanabilir?
Siyasî kültür olarak dayanışmacı, çoğulcu, eleştiri ve tartışmaya açık bir yolu seçip hayata geçiremezseniz toplumsal dayanışmanın da partisi olamazsınız. Demokrat olmayan bir gelenek bir biçimde destek alıp çökene kadar meşruiyetini koruyabilir, ancak, bu bir demokraside, temsilî demokraside işlemez. Demokratsanız temsil edeceksiniz, fareli köyün kavalcısı gibi doğru/sihirli melodiyi aramayacaksınız. Söyleyeceğiniz zaten içinde yaşadığınız toplumun, dünyanın hakikati.
Halka yağcı olmak değil, onlardan aldığının hakikatini bulma, bir toplumsal veya siyasi tasarıma dönüştürme işi bu bahsettiğim.
Halkın taleplerinin kölesi de olamazsınız, halkın çobanı da. Genel çizgilerde kalmak, özel taleplere eğildiğinizde temsilî ölçüler tutturmak durumundasınız.
"Hayır!" da dersiniz, size "hayır!" denilmesine açık da durursunuz. Yapmak istediğinizi kısıtlayan ufkunuz değilse, imkânlar, dengeler, şartlardır. Size "hayır!" denilmişse, beceriksizliğinizin göstergesi değildir bu. Siyaset ilgi, süreklilik, konuların takibini ister. Bazan siz talep edersiniz, bazan talep edilirsiniz. Yükselişteyken "odun koysak seçtiririz" demeyi düiünecek olursunuz, düşüşteyken ne yapsanız nafiledir.
Doğru rüzgâr, elverişli konjunktür de önemlidir, tesadüf saydığınız olay akışları da. Durumu yönetmek, yönlendirmek için bir parti, kurum, gelenek olmanız, bir dayanışma kültürü ve etiğinin şekillenmiş olması lâzım gelir.
CHP şu haliyle bir parti, bir halk hareketi, bir kurum değil. Ancak tarihi, hukuksal, tüzel anlamıyla bir parti. CHP'nin hakikati, hayatta şekillenmesi bir kitle partisi kalıbında. Bunlar sıfırdan başlaması anlamına gelmiyor, tersine, iktidar kazanmış partilerden daha uzaklara yönelebilecek bir ufukta yerleşikliği söz konusu. Geleneği, geçmişi, değerleri var sayılırken olmadığından bahsedilebilmesi kendisini hayatla ve hakikatle düzelten bir praksiste şekillendirmemesi ile alâkalı.
Eleştiriyi, talebi, toplumsal ilgiyi, derdi, tasayı alacaksınız; hem kendinizi hem de ezberiniz olmaması gereken tecrübeyi, bilgiyi, ilgiyi yorumlayacaksınız, yani, aktüalize edecek, sınanmalarına izin vereceksiniz. Toplumun ilgileri ile siyasi perspektif buluşmadan ne tasarımlardan bahsedebilirsiniz, ne temsil meselesinden ne de demokrasiden.
4. Şu anda CHP'nin yapması gereken ne?
Ne yapılmasının iyi olduğunu tarihin sonunda anlarız. Ancak tecrübe, akıl, izan bize bir şeyler söylüyor. Doğru geleni yapar, hakikatle esnersiniz.
"Teori" ya da "ideoloji" kavramlarına bir düşmanlığım yok, ancak, gündelik hayattan, siyasî gerçeklikten, praksiste olmaktan gelmeyen ve genel kuramlara, anlayışlara, ideolojlere katkı sunup onları genişletip düzeltmeyen bir anlayıştan teori ezbere, ideoloji yanlış bilince dönüşüyor. Yalanla yaşıyor, yalanla oturuyor, yalanla kalkıyorsunuz. Yalanla yaşama bir göz bağı. Siyaset bostan beygiri gibi yerinde dönerek yapılmaz. Herkes bunun farkında, ancak ezberi ezberle, kısır döngüyü içe kapanmakla aşmak hiç bir zaman için mümkün değil.
CHP'nin atması gereken ilk adımlardan birisi üyelerin partide söz sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunu önce delegelik sistemini işleterek mi yapar, başka türlü mü gerçekleştirir karışmamızın anlamı yok. Tepeden inme delegeler, yukarıdan aşağıya adaylarla olmaz. Geçiş dönemi, olası kurultay savaşları bahanesi ortadan kalktı. Herkes istediğini yerleştirmeye, kendisini kurtarmaya uğraşıyor gibi görünüyor.
Üyelik sayısı sürekli artar, toplumsal endişe ve kaygılar kavranır ve yorumlanarak toplumsal eleştiri ve önerilere dönüştürülebilirse insanların çeşitli konulardaki tavrı da sürekli değişerek senkronize ve stabilize olur.
5. Herkesin kendi adamını yerleştirmesini saçma ve gereksiz buluyorsunuz yani?
Anlamsız buluyorum. Biz gençlik hareketinde en düşmanca ortamlarda, en ağır baskıların altında insanlardan destek alabiliyorduk. Üç iken beş, beş iken on, on iken yüzler, binler olabiliyorduk. Modern iletişim teorileri popkültürel gevezelikten ibaret. İnsanın temel özellikleri iki günde bir değişmiyor: Konjunktürel olan kayıplara karışır.
Kapsamlı iletişim teorileri açık diskur, baskı ve sansürsüz bir iletişim ve anlama anlaşmanın nasıl mümkün olduğu konusu dışında bir şey söylemez, bir kılavuz sunmaz. Elde olan meseleyi anlamak, konuya dair bir fikir oluşturmak için yeterlidir. Hayata dönersiniz. Reklamcınıza ya da bilinçaltına işleyecek iddianıza değil. Hakikati olan iddia çığ gibi büyür ve hedefini bulur zaten!
Dinamik bir örgütlenmede ezbere taraf olan insanlar bile ilgileriyle, alâkalarıyla, kaygıları ve sadakatleriyle yönlenir, yönlendirilebilirler. İyi siyasetçiler konuları, kaygıları hakikatleriyle buluşturur. Bu buluşturma hem gündemin şekillenişiyle olur hem de belâgatın alanında, yani, hitap ettiğinin ufkunda formüle edilerek. Ondan aldığını ona sunmak durumundasın zaten, istediğinin senin anlayışında ne anlama geldiğinin ona sunulması zaten konunun hakikatinde buluşma meselesidir de. Siyasî diskur doğal olarak talepleri hem işler, hem gözden geçirir, hem de talep edeni değiştirir. Bundan siyasetçi de kaçınamaz. Doğru dürüst siyaset yaparsan değişir ve değiştirirsin, daha geniş bir ufukta buluşarak, doğru bildiğinin doğruluğunu güncelleyerek, aktüalize ederek, hayatla buluşturarak.
CHP ölü şairler topluluğu, arkaik bir sekt değil. Toplumsal dinamikle ilgileniyor, akan zamanda tutarlı kalmakla beraber akıyor, eyliyor, düşünüyor, ilgileniyorsanız insanlarla ortaklık kuracağınız ve onlarla ayrışacağınız noktalar sürekli değişecektir.
İnsanları kaale alarak, bildiğinizi öğreterek, yani onlardan öğrenerek, kardeş bilerek, kullanmayarak, haklarına sahip çıkarak, meseleyi onların ve sizin kişisel çıkarlarınızın üzerine çıkararak "onun adamı bunun adamı" meselesini aşarsınız.
Kemikleşmiş, hakikatsiz, adaletsiz bir sadakat zulmün siyasetine yakışır. Hem gerçekçi değildir, hem insanı zedeler, ters yönde sosyalizasyondur, insanlığı çözer.
6. Bir geçiş dönemine kapalı değilsiniz sanırım?
Değilim, olmamamız gerekir. Ama geçici öneriler, uzatmalı, sonsuza kadar gitmeye talip bir geçicilik anlayışında sunulursa olgun hoşgörüyü de bayar, bıktırır, yorar.
Yoruluyoruz, bıkıyoruz, usanıyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Görünürde demokrat olanlar ile görünürde anlayışsız, sabırsız olanları birbirlerinden ayırt edecek bir aletimiz, detektörümüz yok. Siyaset ezberle, görünürdeki gerekçelerin sıralanmasıyla açığa çıkmaz. Bir çok uzlaşmaz görünen tavır daha geniş bir ufukta verimli bir biçimde bir araya getirilebilir, birbirlerini tamamlayıcı oldukları gösterilebilir.
"Geniş bir ufuk"ta bir ölçüde yönlendiricilik de var elbette: Farklı kavrayışların, ilgilerin ortak buluşma noktalarına doğru gitmelerini sağlamak ille de dahiyane bir hareket değil, dayanışmanın açıldığı yön bu.
7. Dayanışma yok mu, ya da yok mu oluyor sizce?
Dayanışma revanş topluluklarında oluşuyorsa, intikamın birleştiriciliği dışında bir insanî yönü, yönlendiriciliği yoktur. Oysa (toplumsal) dayanışma insanın kişilik, bireysellik oluşturma hanesidir. Dayanışma varsa insan var. İnsan varsa dayanışma var.
Toplumsal dayanışma sekteye uğratılıyor, evet. Yarım toplumsallaşma, güdük toplumsallaşma birey düzeyinde kişilik bozukluklarıyla; toplumsal planda, kollektif planda biraraya getirilemezlik, bir arada tutulamazlık, ortak nokta bulamazlıklarla da gözlemlenebilir, en kolay şekliyle ifade edersek.
Aslolan dayanışmadır. Toplumsal dayanışmayı program edinen bir siyasî parti gurupçuluk, ikbâl, günü kurtarma derdiyle boğuşmaz.
Gün "risk alma" yani toplumsal dinamiklerin önünü açma zamanıdır.
8. Normal bir toplum değil miyiz yoksa?
İnsanlar hiç bir şeyin çaresini kendiliğinden, oturdukları yerden bulmazlar. İnsan olmak varolanın üzerine oturma işi değildir. Bir toplum olarak devam etmek de yan gelip yatarak olmaz. Sürekli "zahmet edeceksiniz". Sürekli emek vereceksiniz. Hangi gül bahçesi kurmakla devam ediyor? Gül ile bülbülü hikâye ediyoruz, ama, bir de bahçıvan var. Emek var, aralıksız, biteviye. Hiç bir bahçenin, kurumun, kuruluşun, anlayışın geleceğine yönelik garanti belgemiz yok. Çalışıp çırpınacağız, hatalarımızdan öğreneceğiz, ama "hata iyidir, öğreticidir!" demeyeceğiz. Öğretici olan hatadan vazgeçme duygusu, anlayışıdır, bir başka açıdan.
"Normal olmama" bir başka toplumu normal olarak ele aldığımızda saçma sapan bir iddia. Kendi dinamiklerini kıran, boşlayan, unutan bir anlayışı düşündüğümüzde gayet ciddi bir yarımlık, sığlık.
Kurultay savaşları, kapışmalar tek başına CHP'nin sorunu değil. Demokratik bir zeminde dökülüp saçılmamız, toparlayıcı olamamamız bir ölçüde insanî, toplumsal sorunlara da tekâbül ediyor.
Bir başka açıdan önderlik, ufuk, perspektif sorunu. Bu şahıslarla değil, dönemlerle, zamanlarla alâkalı. Bir şeyler zamanla olgunlaşıyor. Bunu hızlandırmak bir ölçüde mümkün: Hayat karşısında kapalı durmayarak. Risk alacaksanız burada alacaksınız. Toplum olarak, toplum içinde davranış olarak şekillenmelere uğrayacaksınız.
Bu kadar bireycilik, bu kadar bireysel korku, tedirginlik, kısa vadelilik normal değil. Bu kadar normal olmama haline gömülü olmak ille de anormallik değil.
Bazı toplumsal sorunlarımız var. Bu her ülkede var. Yeterince sınanmadan hiç bir toplum açıklarını farketmez. Güçlü yanlarının üzerinde yükselmek ise bir kaçış, hakikatten uzaklaşma değil.
Biz güçlü yanlarımızın üzerinde değil, korkularımızın üzerine inşa ediyoruz siyasetimizi. Bu aslında karar teorileriyle siyaset belirlemek gibi bir şey. Anormal değil. Normal de değil. Yanlış. Sadece yanlış.
9. Karar Teorileri mi yanlış ya da yanlışa yol açan?
Yok, hayır! Karar teorileri ile düşünemezsiniz. Siyaset belirleyemezsiniz. "Elektiriği şöyle mi böyle mi sağlayayım, fabrikayı oraya mı kurayım buraya mı kurayım, hangi ham maddeleri işleyeyim, Sofie hangi çocuğunu kurtasın?" diye modeller oluşturur, seçenekleri gözden geçirirsiniz. En kötü ihtimale açık alternatifi eleyip en iyisini/kârlısını mı seçeyim; doğrudan en iyisini/kârlısını mi seçeyim; en az zararlısını mı v.b. modelleştirir, gözden geçirirsiniz.
İnsanlara, tabiata birim başı paha biçip hesaplayarak karar teorilerini kullanan "sosyal refah devletleri" de var. Gene de kararlar daha karmaşık preferensler kullanarak, ihtiyaç hiyerarşileri kurarak veriliyor.
Kararı veren dayatılan karara da mahkûm, çoğu kez.
Bizde korkularımızın üzerinden siyasi çizgi, dil, hakikat iddiası belirleme durumu söz konusu. Bu siyasî diskurun, hayat dünyamızın baskılardan azad(e) olmadığına işaret ediyor. En az riskli yol seçiliyor diyelim, başımıza geleceklerde mi aranıyor risk, seçtiğimiz yolun topluma getiri/götürülerinde mi?
Nükleer santralin çöküşü ile kaybedilecek insan, insan sağlığı, canlı bazı modellemelerde para birimi ile puanlanıyor. Buna risk puanı da verilebilirdi. Öyle ya da böyle, bir karşılaştırma modeli oluşturuluyor kaza belâ durumları için. İnsanî bulmama hakkına sahibiz, saçma da bulabiliriz. Bizde bu "ne düşüneceğimiz"e bile uygulanırken asıl uygulama alanlarında saçma, gayrı insanî ya da sığ bulabiliyoruz. Hiç bir karar modellendirildiği gibi alınmıyor hakikatte, hiç bir düşünce de korkuyla ehven-i şer hesabına dönüşmüyor.
Ehven-i şer hesabıyla seçilmemiş de olsa, düşünce kendisini ele veremiyor, hakikaten ne savunulduğu diğer savunulanlarla özgür bir diskurda karşılaşıp gözden geçemiyor. Korku, baskı ve müdahalelerin diskuru kapatmasındandır, karartmasındandır bunlar.
10. Burada "neden düşüncemiz sığ görünüyor"a da cevap arayabilir/bulabilir miyiz?
Zahirdeki sığlık zaten savunucusu tarafından gözden geçirilmeye değer görülmediğinden bir kollektifte hakikatiyle sınanmış düşüncelere dönüşemiyor. Zahirdeki sığlık, sığlığın ideolojisine dönüşüyor.
Sığlık, her hangi bir ideolojinin kendisindeki sığlığın ifadesi değil. Üzerinde tartışılmamışlığının, hakikatinde ele alınmamışlığının sonucu. Tüm siyasi partilerimizdeki sığlık düşündüğünü söylememe, söylediğini düşünmeme ile alâkalı ve "pragmatik" olmakla alakalı değil.
Düşüncemizin olmadığına dair yanılsamamız demokrasimizin olmaması, akademik özgür bir diskurun olmaması ile alâkalı. Sanıldığının tersine, düşüncemiz var, hiç de sığ değil ancak "kenardan geçmekte". Marjinallik ifadesi değil, çünkü varoluş tarzımızla da alâkalı.
Cemaatlaşmalar her şeyin bir cemaatinin, topluluğunun olması anlamıyla olumlu iken; kapalı topluluklar, kapalı dayanışma toplulukları olarak gerçek toplumu ve toplumsallaşmayı marjinalize edicilikleriyle olumsuzlaşıyorlar.
Sol dergiler eskiden tartışma dergileri iken bugün aslında marjinal olan ana akım sol dergiler bir "sapmış düşünce" bulup ona saldırabiliyorlar, onunla tartışacaklarına, ona kapı açıp ufuk sınayacaklarına. Tema dergileri daha da beter, iç sınanmaya bile kapalılar.
Düşünce kenarda, "marjinalde" devam ederken marjinal değil, "kenardan geçiyor". Diğer ülkelerde düşünce sönerken bile merkezde ve işe yarıyor, bizde canlanırken bile sürgün, sürülmüş ve bir katkıda bulunamaz görünüyor. Entellektüel dergiler ve çevrelerin antientellektüalizmin kaleleri olduklarını; olumsuz anlamda, yani dışa kapalılık anlamında cemaatleştiklerini gözlemlediğimizi vurgulayalım. Kenardan geçen kendi topluluğunu kuramıyor: Özgür, yamultulmamış diskur kenarda kalmanın işi değil. Kenar kuşatabilir, merkeze yürüyebilir. O halde, merkezdeki çürümeyi, tahkim edilmiş düşüncesizliği, ihtimam eksikliğini, dayanışma düşmanlığını kenara almamız, toplumsallaşma dinamiklerine tabi kılmamız lâzım.
(devam edecek)
CHP bir dönüşümün sancılarını çekiyor. Ne yapılması gerektiğinin anlaşılması, dönüşümün konjunktürünün denk gelmesi, toplumsal dinamiklerine kavuşması hem bir farkındalık, tecrübe, örgütlülük, hem de sabır ve zaman gerekitiriyor.
CHP sadece kimliğini aramıyor, aynı zamanda toplumu temsil etme, toplumsal tasarımların bir praksiste oluştuğunu hatırlamaya doğru gidiyor.
Yeni şeyler eskinin reddi ile değil, ezberin hayata dayatılmaması, dün için söylenenin bugünün anlaşılması üzerine kurulmadığının farkedilmesi iledir.
Siyaset düşüncesi, siyasî tasarımlar bir praksiste, yani hayat içinde, faal olarak, aklı başında eyleyerek, eleştiriye ve yanlıştan öğrenmeye açık durarak oluşur, genişler, yenilenir. Yenilik icatlılık değidir, bir yerde ve bir zamanda kök salmışlıktan bakıyorluktadır.
Siyaset "nasıl olsa yanlıştan öğreniriz!" cahilliği ya da açıkgözlülüğü ile yürütülmez. Bilgi, tecrübe ezbere dönüştürülmeden hayata, halka, insanlara, dinamiklere, sorunlara bakarak, varolanı yeniden yorumlayıp temsil etmeye soyunarak bihakkın siyaset yapabilirsiniz. Aksi, "siyasetçilik yapmak" olur.
CHP kendisini bulmak durumunda. Ancak beklentiler, dayatmalar, müdahaleler ve meslekten siyasetçilerin ikbâl dertlerinden olmasa da ufuksuzlukları yüzünden biraz gecikecek görünüyor.
2. Dayatma ile kastınız?
Kimileri kendilerini memleketin sahibi görüyor, kimileri kendilerini bir düşüncenin/ideolojinin bekçisi olarak. Kimileri "hükümet komiseri", kimileri "parti komiseri", kimileri "kriter eşiği", kimileri "bilim, doğru, iyi ve güzel"in temsilcileri olarak müdahale ediyor ve kendileri gibi olmayanları iteklettirmeye çalışıyor ve itip kakma kültürünü ayakta tutmaktan başka bir şeyi canlı tutamıyor.
Öldürmeyen güçlendirir. CHP'ye çok müdahale oldu. Küçülmeyi bile tercih edebildi CHP müdahaleleri onaylamadığından.
CHP'liler halktan ve hakikatten başka patronları olmadığını kapalı kapılar ardında mırıldanmaktan vazgeçmeli, dik durmalı, doğru bildiklerini okumalıdırlar, açık açık, dobra dobra.
Demokratik siyasetin konsensus ve imkânlardan yola çıkma işi olduğu unutulmadan! Çılgınlık, gelecek zamanların imkânlarını kullanmak fırsatı bulunduğunda iş bitirerek değil değil, imkânlar adaletle ve geleceği yağmalamadan krediye dönüştürüldüğünde olur. Siyasette çizgiyi aşmalar bile "muhasebe" işidir.
3. CHP nasıl canlanabilir?
Siyasî kültür olarak dayanışmacı, çoğulcu, eleştiri ve tartışmaya açık bir yolu seçip hayata geçiremezseniz toplumsal dayanışmanın da partisi olamazsınız. Demokrat olmayan bir gelenek bir biçimde destek alıp çökene kadar meşruiyetini koruyabilir, ancak, bu bir demokraside, temsilî demokraside işlemez. Demokratsanız temsil edeceksiniz, fareli köyün kavalcısı gibi doğru/sihirli melodiyi aramayacaksınız. Söyleyeceğiniz zaten içinde yaşadığınız toplumun, dünyanın hakikati.
Halka yağcı olmak değil, onlardan aldığının hakikatini bulma, bir toplumsal veya siyasi tasarıma dönüştürme işi bu bahsettiğim.
Halkın taleplerinin kölesi de olamazsınız, halkın çobanı da. Genel çizgilerde kalmak, özel taleplere eğildiğinizde temsilî ölçüler tutturmak durumundasınız.
"Hayır!" da dersiniz, size "hayır!" denilmesine açık da durursunuz. Yapmak istediğinizi kısıtlayan ufkunuz değilse, imkânlar, dengeler, şartlardır. Size "hayır!" denilmişse, beceriksizliğinizin göstergesi değildir bu. Siyaset ilgi, süreklilik, konuların takibini ister. Bazan siz talep edersiniz, bazan talep edilirsiniz. Yükselişteyken "odun koysak seçtiririz" demeyi düiünecek olursunuz, düşüşteyken ne yapsanız nafiledir.
Doğru rüzgâr, elverişli konjunktür de önemlidir, tesadüf saydığınız olay akışları da. Durumu yönetmek, yönlendirmek için bir parti, kurum, gelenek olmanız, bir dayanışma kültürü ve etiğinin şekillenmiş olması lâzım gelir.
CHP şu haliyle bir parti, bir halk hareketi, bir kurum değil. Ancak tarihi, hukuksal, tüzel anlamıyla bir parti. CHP'nin hakikati, hayatta şekillenmesi bir kitle partisi kalıbında. Bunlar sıfırdan başlaması anlamına gelmiyor, tersine, iktidar kazanmış partilerden daha uzaklara yönelebilecek bir ufukta yerleşikliği söz konusu. Geleneği, geçmişi, değerleri var sayılırken olmadığından bahsedilebilmesi kendisini hayatla ve hakikatle düzelten bir praksiste şekillendirmemesi ile alâkalı.
Eleştiriyi, talebi, toplumsal ilgiyi, derdi, tasayı alacaksınız; hem kendinizi hem de ezberiniz olmaması gereken tecrübeyi, bilgiyi, ilgiyi yorumlayacaksınız, yani, aktüalize edecek, sınanmalarına izin vereceksiniz. Toplumun ilgileri ile siyasi perspektif buluşmadan ne tasarımlardan bahsedebilirsiniz, ne temsil meselesinden ne de demokrasiden.
4. Şu anda CHP'nin yapması gereken ne?
Ne yapılmasının iyi olduğunu tarihin sonunda anlarız. Ancak tecrübe, akıl, izan bize bir şeyler söylüyor. Doğru geleni yapar, hakikatle esnersiniz.
"Teori" ya da "ideoloji" kavramlarına bir düşmanlığım yok, ancak, gündelik hayattan, siyasî gerçeklikten, praksiste olmaktan gelmeyen ve genel kuramlara, anlayışlara, ideolojlere katkı sunup onları genişletip düzeltmeyen bir anlayıştan teori ezbere, ideoloji yanlış bilince dönüşüyor. Yalanla yaşıyor, yalanla oturuyor, yalanla kalkıyorsunuz. Yalanla yaşama bir göz bağı. Siyaset bostan beygiri gibi yerinde dönerek yapılmaz. Herkes bunun farkında, ancak ezberi ezberle, kısır döngüyü içe kapanmakla aşmak hiç bir zaman için mümkün değil.
CHP'nin atması gereken ilk adımlardan birisi üyelerin partide söz sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunu önce delegelik sistemini işleterek mi yapar, başka türlü mü gerçekleştirir karışmamızın anlamı yok. Tepeden inme delegeler, yukarıdan aşağıya adaylarla olmaz. Geçiş dönemi, olası kurultay savaşları bahanesi ortadan kalktı. Herkes istediğini yerleştirmeye, kendisini kurtarmaya uğraşıyor gibi görünüyor.
Üyelik sayısı sürekli artar, toplumsal endişe ve kaygılar kavranır ve yorumlanarak toplumsal eleştiri ve önerilere dönüştürülebilirse insanların çeşitli konulardaki tavrı da sürekli değişerek senkronize ve stabilize olur.
5. Herkesin kendi adamını yerleştirmesini saçma ve gereksiz buluyorsunuz yani?
Anlamsız buluyorum. Biz gençlik hareketinde en düşmanca ortamlarda, en ağır baskıların altında insanlardan destek alabiliyorduk. Üç iken beş, beş iken on, on iken yüzler, binler olabiliyorduk. Modern iletişim teorileri popkültürel gevezelikten ibaret. İnsanın temel özellikleri iki günde bir değişmiyor: Konjunktürel olan kayıplara karışır.
Kapsamlı iletişim teorileri açık diskur, baskı ve sansürsüz bir iletişim ve anlama anlaşmanın nasıl mümkün olduğu konusu dışında bir şey söylemez, bir kılavuz sunmaz. Elde olan meseleyi anlamak, konuya dair bir fikir oluşturmak için yeterlidir. Hayata dönersiniz. Reklamcınıza ya da bilinçaltına işleyecek iddianıza değil. Hakikati olan iddia çığ gibi büyür ve hedefini bulur zaten!
Dinamik bir örgütlenmede ezbere taraf olan insanlar bile ilgileriyle, alâkalarıyla, kaygıları ve sadakatleriyle yönlenir, yönlendirilebilirler. İyi siyasetçiler konuları, kaygıları hakikatleriyle buluşturur. Bu buluşturma hem gündemin şekillenişiyle olur hem de belâgatın alanında, yani, hitap ettiğinin ufkunda formüle edilerek. Ondan aldığını ona sunmak durumundasın zaten, istediğinin senin anlayışında ne anlama geldiğinin ona sunulması zaten konunun hakikatinde buluşma meselesidir de. Siyasî diskur doğal olarak talepleri hem işler, hem gözden geçirir, hem de talep edeni değiştirir. Bundan siyasetçi de kaçınamaz. Doğru dürüst siyaset yaparsan değişir ve değiştirirsin, daha geniş bir ufukta buluşarak, doğru bildiğinin doğruluğunu güncelleyerek, aktüalize ederek, hayatla buluşturarak.
CHP ölü şairler topluluğu, arkaik bir sekt değil. Toplumsal dinamikle ilgileniyor, akan zamanda tutarlı kalmakla beraber akıyor, eyliyor, düşünüyor, ilgileniyorsanız insanlarla ortaklık kuracağınız ve onlarla ayrışacağınız noktalar sürekli değişecektir.
İnsanları kaale alarak, bildiğinizi öğreterek, yani onlardan öğrenerek, kardeş bilerek, kullanmayarak, haklarına sahip çıkarak, meseleyi onların ve sizin kişisel çıkarlarınızın üzerine çıkararak "onun adamı bunun adamı" meselesini aşarsınız.
Kemikleşmiş, hakikatsiz, adaletsiz bir sadakat zulmün siyasetine yakışır. Hem gerçekçi değildir, hem insanı zedeler, ters yönde sosyalizasyondur, insanlığı çözer.
6. Bir geçiş dönemine kapalı değilsiniz sanırım?
Değilim, olmamamız gerekir. Ama geçici öneriler, uzatmalı, sonsuza kadar gitmeye talip bir geçicilik anlayışında sunulursa olgun hoşgörüyü de bayar, bıktırır, yorar.
Yoruluyoruz, bıkıyoruz, usanıyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Görünürde demokrat olanlar ile görünürde anlayışsız, sabırsız olanları birbirlerinden ayırt edecek bir aletimiz, detektörümüz yok. Siyaset ezberle, görünürdeki gerekçelerin sıralanmasıyla açığa çıkmaz. Bir çok uzlaşmaz görünen tavır daha geniş bir ufukta verimli bir biçimde bir araya getirilebilir, birbirlerini tamamlayıcı oldukları gösterilebilir.
"Geniş bir ufuk"ta bir ölçüde yönlendiricilik de var elbette: Farklı kavrayışların, ilgilerin ortak buluşma noktalarına doğru gitmelerini sağlamak ille de dahiyane bir hareket değil, dayanışmanın açıldığı yön bu.
7. Dayanışma yok mu, ya da yok mu oluyor sizce?
Dayanışma revanş topluluklarında oluşuyorsa, intikamın birleştiriciliği dışında bir insanî yönü, yönlendiriciliği yoktur. Oysa (toplumsal) dayanışma insanın kişilik, bireysellik oluşturma hanesidir. Dayanışma varsa insan var. İnsan varsa dayanışma var.
Toplumsal dayanışma sekteye uğratılıyor, evet. Yarım toplumsallaşma, güdük toplumsallaşma birey düzeyinde kişilik bozukluklarıyla; toplumsal planda, kollektif planda biraraya getirilemezlik, bir arada tutulamazlık, ortak nokta bulamazlıklarla da gözlemlenebilir, en kolay şekliyle ifade edersek.
Aslolan dayanışmadır. Toplumsal dayanışmayı program edinen bir siyasî parti gurupçuluk, ikbâl, günü kurtarma derdiyle boğuşmaz.
Gün "risk alma" yani toplumsal dinamiklerin önünü açma zamanıdır.
8. Normal bir toplum değil miyiz yoksa?
İnsanlar hiç bir şeyin çaresini kendiliğinden, oturdukları yerden bulmazlar. İnsan olmak varolanın üzerine oturma işi değildir. Bir toplum olarak devam etmek de yan gelip yatarak olmaz. Sürekli "zahmet edeceksiniz". Sürekli emek vereceksiniz. Hangi gül bahçesi kurmakla devam ediyor? Gül ile bülbülü hikâye ediyoruz, ama, bir de bahçıvan var. Emek var, aralıksız, biteviye. Hiç bir bahçenin, kurumun, kuruluşun, anlayışın geleceğine yönelik garanti belgemiz yok. Çalışıp çırpınacağız, hatalarımızdan öğreneceğiz, ama "hata iyidir, öğreticidir!" demeyeceğiz. Öğretici olan hatadan vazgeçme duygusu, anlayışıdır, bir başka açıdan.
"Normal olmama" bir başka toplumu normal olarak ele aldığımızda saçma sapan bir iddia. Kendi dinamiklerini kıran, boşlayan, unutan bir anlayışı düşündüğümüzde gayet ciddi bir yarımlık, sığlık.
Kurultay savaşları, kapışmalar tek başına CHP'nin sorunu değil. Demokratik bir zeminde dökülüp saçılmamız, toparlayıcı olamamamız bir ölçüde insanî, toplumsal sorunlara da tekâbül ediyor.
Bir başka açıdan önderlik, ufuk, perspektif sorunu. Bu şahıslarla değil, dönemlerle, zamanlarla alâkalı. Bir şeyler zamanla olgunlaşıyor. Bunu hızlandırmak bir ölçüde mümkün: Hayat karşısında kapalı durmayarak. Risk alacaksanız burada alacaksınız. Toplum olarak, toplum içinde davranış olarak şekillenmelere uğrayacaksınız.
Bu kadar bireycilik, bu kadar bireysel korku, tedirginlik, kısa vadelilik normal değil. Bu kadar normal olmama haline gömülü olmak ille de anormallik değil.
Bazı toplumsal sorunlarımız var. Bu her ülkede var. Yeterince sınanmadan hiç bir toplum açıklarını farketmez. Güçlü yanlarının üzerinde yükselmek ise bir kaçış, hakikatten uzaklaşma değil.
Biz güçlü yanlarımızın üzerinde değil, korkularımızın üzerine inşa ediyoruz siyasetimizi. Bu aslında karar teorileriyle siyaset belirlemek gibi bir şey. Anormal değil. Normal de değil. Yanlış. Sadece yanlış.
9. Karar Teorileri mi yanlış ya da yanlışa yol açan?
Yok, hayır! Karar teorileri ile düşünemezsiniz. Siyaset belirleyemezsiniz. "Elektiriği şöyle mi böyle mi sağlayayım, fabrikayı oraya mı kurayım buraya mı kurayım, hangi ham maddeleri işleyeyim, Sofie hangi çocuğunu kurtasın?" diye modeller oluşturur, seçenekleri gözden geçirirsiniz. En kötü ihtimale açık alternatifi eleyip en iyisini/kârlısını mı seçeyim; doğrudan en iyisini/kârlısını mi seçeyim; en az zararlısını mı v.b. modelleştirir, gözden geçirirsiniz.
İnsanlara, tabiata birim başı paha biçip hesaplayarak karar teorilerini kullanan "sosyal refah devletleri" de var. Gene de kararlar daha karmaşık preferensler kullanarak, ihtiyaç hiyerarşileri kurarak veriliyor.
Kararı veren dayatılan karara da mahkûm, çoğu kez.
Bizde korkularımızın üzerinden siyasi çizgi, dil, hakikat iddiası belirleme durumu söz konusu. Bu siyasî diskurun, hayat dünyamızın baskılardan azad(e) olmadığına işaret ediyor. En az riskli yol seçiliyor diyelim, başımıza geleceklerde mi aranıyor risk, seçtiğimiz yolun topluma getiri/götürülerinde mi?
Nükleer santralin çöküşü ile kaybedilecek insan, insan sağlığı, canlı bazı modellemelerde para birimi ile puanlanıyor. Buna risk puanı da verilebilirdi. Öyle ya da böyle, bir karşılaştırma modeli oluşturuluyor kaza belâ durumları için. İnsanî bulmama hakkına sahibiz, saçma da bulabiliriz. Bizde bu "ne düşüneceğimiz"e bile uygulanırken asıl uygulama alanlarında saçma, gayrı insanî ya da sığ bulabiliyoruz. Hiç bir karar modellendirildiği gibi alınmıyor hakikatte, hiç bir düşünce de korkuyla ehven-i şer hesabına dönüşmüyor.
Ehven-i şer hesabıyla seçilmemiş de olsa, düşünce kendisini ele veremiyor, hakikaten ne savunulduğu diğer savunulanlarla özgür bir diskurda karşılaşıp gözden geçemiyor. Korku, baskı ve müdahalelerin diskuru kapatmasındandır, karartmasındandır bunlar.
10. Burada "neden düşüncemiz sığ görünüyor"a da cevap arayabilir/bulabilir miyiz?
Zahirdeki sığlık zaten savunucusu tarafından gözden geçirilmeye değer görülmediğinden bir kollektifte hakikatiyle sınanmış düşüncelere dönüşemiyor. Zahirdeki sığlık, sığlığın ideolojisine dönüşüyor.
Sığlık, her hangi bir ideolojinin kendisindeki sığlığın ifadesi değil. Üzerinde tartışılmamışlığının, hakikatinde ele alınmamışlığının sonucu. Tüm siyasi partilerimizdeki sığlık düşündüğünü söylememe, söylediğini düşünmeme ile alâkalı ve "pragmatik" olmakla alakalı değil.
Düşüncemizin olmadığına dair yanılsamamız demokrasimizin olmaması, akademik özgür bir diskurun olmaması ile alâkalı. Sanıldığının tersine, düşüncemiz var, hiç de sığ değil ancak "kenardan geçmekte". Marjinallik ifadesi değil, çünkü varoluş tarzımızla da alâkalı.
Cemaatlaşmalar her şeyin bir cemaatinin, topluluğunun olması anlamıyla olumlu iken; kapalı topluluklar, kapalı dayanışma toplulukları olarak gerçek toplumu ve toplumsallaşmayı marjinalize edicilikleriyle olumsuzlaşıyorlar.
Sol dergiler eskiden tartışma dergileri iken bugün aslında marjinal olan ana akım sol dergiler bir "sapmış düşünce" bulup ona saldırabiliyorlar, onunla tartışacaklarına, ona kapı açıp ufuk sınayacaklarına. Tema dergileri daha da beter, iç sınanmaya bile kapalılar.
Düşünce kenarda, "marjinalde" devam ederken marjinal değil, "kenardan geçiyor". Diğer ülkelerde düşünce sönerken bile merkezde ve işe yarıyor, bizde canlanırken bile sürgün, sürülmüş ve bir katkıda bulunamaz görünüyor. Entellektüel dergiler ve çevrelerin antientellektüalizmin kaleleri olduklarını; olumsuz anlamda, yani dışa kapalılık anlamında cemaatleştiklerini gözlemlediğimizi vurgulayalım. Kenardan geçen kendi topluluğunu kuramıyor: Özgür, yamultulmamış diskur kenarda kalmanın işi değil. Kenar kuşatabilir, merkeze yürüyebilir. O halde, merkezdeki çürümeyi, tahkim edilmiş düşüncesizliği, ihtimam eksikliğini, dayanışma düşmanlığını kenara almamız, toplumsallaşma dinamiklerine tabi kılmamız lâzım.
(devam edecek)
Etiketler:
Siyaset Üzerine,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
