Kararınca ego, biraz ego, ego fazlalığı diye bir şey yok!
Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.
Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.
Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .
İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).
Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.
Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.
"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.
Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.
Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır. Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten sonra "biz"e yeniden harekettir.
Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.
İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.
İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.
İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.
Efendim.
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2012 Çarşamba
"Kararınca Ego": Daha Neler İşiteceğiz?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Estepetapüf'ten İddialar,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Toplum Kuramı,
Yetti Artık Yazısı
18 Ekim 2011 Salı
Kuzey Güney Farkı Masalları Üzerine
Yunanistandaki kriz, hikmeti hakikatinden kaynaklanmayan ezberleri yine gündemde tutuyor.
Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.
Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:
Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.
Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.
Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.
"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.
Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.
Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.
Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.
Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.
Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.
Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.
İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.
Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.
Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?
Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?
Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?
Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.
Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.
İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?
Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?
Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?
Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?
Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?
Batının en iyi , en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!
Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!
Efendim.
Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.
Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:
Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.
Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.
Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.
"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.
Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.
Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.
Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.
Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.
Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.
Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.
İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.
Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.
Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?
Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?
Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?
Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.
Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.
İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?
Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?
Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?
Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?
Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?
Batının en iyi , en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!
Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!
Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Deneme,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İsyan,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Siyasî Gündem,
Toplum,
Toplum Kuramı,
Üzerine Düşünülecek
4 Mart 2010 Perşembe
Pelin Batu: Söz Hakkını Bekleyen Karşıyakada Kalmışlığımız

Pelin Batunun uyuklamasına kızmanın ne alemi var?
Mağdur, biraz ayrıcalıklı olsa da. Sırasını bekliyor hep. Kürsü onun, söz hakkı yok.
Gazeli beste sanmak gibi 'hariçten gazel okuyan' hallerine rağmen onu kürsüdeki işgal kuvveti gibi göremiyoruz. Elde var hüzün.
Paralel konuşmak zorunda kalıyor, kaale alınmıyor ama bir imajdan ibaret de değil.
Sorularında, çıkışlarında bir nesil ile saatleri ayarlamamız mümkün;
Taksim, doğaçlama neden beste değildir, yazılmaz; Neden osmanlı tarihini çalışmadan hititliler, roma vb üzerine doğru dürüst konuşamayız vb.
Haklı olduğu noktaları pekiştirerek, eskiyle diyaloğunu güçlendirebiliriz bir kuşağın: Belgeler (objektif) konuşmaz, belgeler konuştuğunda da her konuşma bir yorumdur. Ancak yorum, hakikatini ve hakikatliliğini yitirdiğinde lafazanlığın ötesine gitmez. Yani, kanıtsız, verisiz, kaynaksız, tavırsız yorum da olmaz.
Pelin Batuya verdiğim cevaplarda ömrüm törpüleniyor bazan, ama vapur seferleri de başlıyor adalar arasında. Susturulmasında ekrana birşeyler fırlattığım oluyor, bir hakikat karartmasına karşı çıkar gibi oluyorum. Konuştuğunda çileden çıkmıyor da değilim.
O 'kırat'a 'beyaz at' diyen bir nesilden değil. Başbakan adayı hiç değil. Cadıları, simgeleri, savaşları, barışları, korkuları, öne çıkardıkları ve unuttukları dayanışmaları ile bizden birisi. Mahallemizde salyangoz satar gibi bazan, bazan da bir gazele kulak veren buluşmadalığın tarafı. Geleni gideni olmayan bir insan, ne yolcu ne de karşılayıcı, yapayalnız. Ve yapayalnızlıktan kaçmayan bir özgüven ve kırılgan tedirginlik.
Uyuklasa da uyuklamasa da bana halimizi, diskurumuzu hatırlatıyor. Konuşulanlara her itirazım biraz o kuşağa da izahat. Bir başka dille, ufukla kaynaştırır gibi hali, elde olanı.
Tarih, Pelin Batu'nun da rasyonalitesinden konuştuğunda; ufukların kaynaşmışlığından, daha 'ileri' bir noktadan, genişlikten konuştuğunda hakikatini bulacak. Yani konuşulma, anlaşılma burcunu bulmuşluktan.
Türkün türke propagandasından çıkıp, bütünleşmeye yüz tutmuş ufkumuzun, rasyonalitemizin ve geleceğe açılmış bir geleneğin yeni bir şey söylemedeki (söylemekte olan) sesi de olarak.
Sömürge ezberi belgelerle de sarsılır, ama ufuk sahibi olmamızla anlam dünyasını bulur tarih.
Belgelerin ezberimize çarptığı kendi hakikatlerinden çok bizim hakikatimiz.
Görüntünün gözümüze çarptığı da hakikatimizin orta noktasıdır burada, Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Gündelik Reddiye'ler,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Toplum
1 Mart 2010 Pazartesi
Etnomüzikoloji Ya da Etnomüzikografya Çalışmaları Gereksiz midir?
Müzik etnografyası, müzikolojik folklor(ik) çalışmaları kültürümüze ilkellik yazmanın sonucu değildir.
Bu çalışmalar her ortamda yapılabilir, tortuları, katmanları, zamanlardan kayan kültürel fragmanları, kültürlerarası alışverişin müzikteki damgalarını inceler genellikle.
Pentatonik skalalar, yerel aletlerin materyal skalalara atıfları, kullanılmış aletlerden skalalarının kullanım kültürünün kestirilmesi (mesela kemik kavalların yıpranma noktalarından) folklorik hayat incelemeleri ile başa baş gider.
Müzikoloji, müzik aletleri tarihi, müzik aletleri bilgisi, müzik kuramı, malzeme bilgisi, müzik teorisi unutulmadan.
Bu çalımalar sadece müzik açısından yapılmaz. Etnografik alışveriş hakkında da bilgi verir. Tarihteki göç teorileri, hem tarihsel katmanlardaki ses aralıkları, skalalar, hem de bugündeki yansımalarıyla okunur.
Antropolojinin ilkelliğe yaptığı anlamsız gönderme, belki ilkel olmayanın folkloriğini inceleme olarak etnografi vurgusunu gerektirmiş olabilir. Bugün etnografi de ilkellik vurgusu ile kavranıyormuş gibi geliyor dışardan bakana.
Antropolojik çalışma ile etnografik çalışma bugün daha farklı tasnif de edilebiliyor, dönüşümlü olarak da kullanılabiliyor, bu ayrı bir tartışma konusu.
Modern ve ayrışmış toplumların üzerine de antropolojik veya etnografik çalışmaların yapılabildiğini bunların perspektif, ele alınan ölçek, hedeflenen katmanla alakalı olduğunu, temelleri, geleneklerdeki geçişlilik ve çeşitlilik ilişkilerini, kültür hayatın hükümle sabitlenmemiş, dinamik verilerine ışık tutabildiğini söylememizde sakınca yok.
Müzik kuramı ile müzik düşünce tarihi arasında olduğu gibi, müzik etnografyası ile müzikolojinin etnografik tarihi arasında da farklılık var. Müzikoloji ahistorik olamadığı gibi, müzik etnografyası da zaman tabakaları ile boğuştuğundan ahistorik olamamaktadır.
Müziği anlamak içim müzik tarihi gereksiz görülse de, müzik pratiklerinin geçmişi bir eş zamanlılıkta tortulanarak bizi sorun çözümüne iter.
Müziğe etnografik yaklaşım müziği indirgeme meselesi değildir, tarihsel, toplumsal veriler sunabilmesindendir çoğu kez. Müziği toplumsal tarihi, sosyal hayattaki yeri, sadece müziği ilgilendirmeyen alanlaraki merkezi yeri çeşitli perspektiflerden çalışmaları gerekli kılıyor.
İster müziğe ilgiyle isterse başka bir alakanın kurcalanabilmesi deşifre edilebilmesi için kurcalandığından olsun çeşitli açılardan mzik incelemeleri yapılabilmesine entellektüel tepki vermememiz lazım.
Bir parçanın bir biriyle artık coğrafi bağı olmayan bölgelerdeki versiyonları, kemik kavallardaki deliklerin kültürel anlamda alışverişsiz oldukları iddia edilen topluluklarda eş pentatonik skalara işaret etmesi, ayrılıklar, farklılıklar, benzerliklerin anlamlanmada ayrışmaları bir matematik kesinlikte toplum ve beşeri bilim incelemeleri yapmamıza izin vermese de, dağarcığımızı boş bırakmıyor.
Kültürler arası ilişkiler, kültürlerin dolaşım tarihleri yazı mezar, genetik incelemeleriyle başlayıp bitecek bir şey değil. Müzik, folklorik, sanattarihi, yemek kültürü, inşaat kültürü incelemeleri tek yönlü sonuçlar çıkartmama, aceleci olmama kaydıyla ışık tutucu ve gerekli.
antropoloji ile etnoloji ayrımı ille de ilkelliğimiz üzerine kurulacaksa, her kültürün arkaik tortularını, temel ve basit olgularını kurcalayabilirler, bir ilkellik yaftası yapıştırmadan.
İlkel, primat olan ille de ilkelliğe işaret değil, ilkel kavramına 'gelişmişlik'ten hezeyanı pek anlayamamakla beraber. Kendi ilkelliklerini kabul etmeyenin başkasının ilkelliğinin yargılayıcısı, tasnifcisi olmasını anlamak zor.
İsteyen boğaz havalarını antropolojik bir bağlamda inceler, bir perspektife oturtabiliyorsa, isteyen folklorikten bakar, isteyen müziktarihinden kurcalar, isteyen müzikolojiden yola çıkar. Müzik müziktir. Analiz edilenlerin teker teker toplanması değildir.
Müzikte matematik de vardır, makam ya da skalaların seyir kültürü alışkanlıkları da. Kullanım bağlamı, müziğin tarihsel aktarılmışlığı ve aktarıcılığı, taşıyıcılığı.
Bestekar müzik bilgini değildir. Olsa da fena olmaz hani. Müzisyenin müzik bilinci zayıf olabileceği gibi, müzik araştırmacısının müzikal zevki, yaratıcılığı olmayabilir. Kuramsal yaratıcılık ilkel müzikal sonuçlar verebildiği gibi, ilkel denilebilecek imkanlarla sınırsız müzikal yaratıcılık pırıltıları gösterilebilir.
Tepki gösterilmesi gereken indirgemeciliktir. Perspektiflerin çoğalması değil.
(Bitmedi, düzeltilmedi. eleştirdiğimiz çıkış ilkel olunca, eleştiriyi temellendirmek de kolay olmuyor, ortak değer, ortak nokta azlığı çokbilmişlikten olursa fena. )
Bu çalışmalar her ortamda yapılabilir, tortuları, katmanları, zamanlardan kayan kültürel fragmanları, kültürlerarası alışverişin müzikteki damgalarını inceler genellikle.
Pentatonik skalalar, yerel aletlerin materyal skalalara atıfları, kullanılmış aletlerden skalalarının kullanım kültürünün kestirilmesi (mesela kemik kavalların yıpranma noktalarından) folklorik hayat incelemeleri ile başa baş gider.
Müzikoloji, müzik aletleri tarihi, müzik aletleri bilgisi, müzik kuramı, malzeme bilgisi, müzik teorisi unutulmadan.
Bu çalımalar sadece müzik açısından yapılmaz. Etnografik alışveriş hakkında da bilgi verir. Tarihteki göç teorileri, hem tarihsel katmanlardaki ses aralıkları, skalalar, hem de bugündeki yansımalarıyla okunur.
Antropolojinin ilkelliğe yaptığı anlamsız gönderme, belki ilkel olmayanın folkloriğini inceleme olarak etnografi vurgusunu gerektirmiş olabilir. Bugün etnografi de ilkellik vurgusu ile kavranıyormuş gibi geliyor dışardan bakana.
Antropolojik çalışma ile etnografik çalışma bugün daha farklı tasnif de edilebiliyor, dönüşümlü olarak da kullanılabiliyor, bu ayrı bir tartışma konusu.
Modern ve ayrışmış toplumların üzerine de antropolojik veya etnografik çalışmaların yapılabildiğini bunların perspektif, ele alınan ölçek, hedeflenen katmanla alakalı olduğunu, temelleri, geleneklerdeki geçişlilik ve çeşitlilik ilişkilerini, kültür hayatın hükümle sabitlenmemiş, dinamik verilerine ışık tutabildiğini söylememizde sakınca yok.
Müzik kuramı ile müzik düşünce tarihi arasında olduğu gibi, müzik etnografyası ile müzikolojinin etnografik tarihi arasında da farklılık var. Müzikoloji ahistorik olamadığı gibi, müzik etnografyası da zaman tabakaları ile boğuştuğundan ahistorik olamamaktadır.
Müziği anlamak içim müzik tarihi gereksiz görülse de, müzik pratiklerinin geçmişi bir eş zamanlılıkta tortulanarak bizi sorun çözümüne iter.
Müziğe etnografik yaklaşım müziği indirgeme meselesi değildir, tarihsel, toplumsal veriler sunabilmesindendir çoğu kez. Müziği toplumsal tarihi, sosyal hayattaki yeri, sadece müziği ilgilendirmeyen alanlaraki merkezi yeri çeşitli perspektiflerden çalışmaları gerekli kılıyor.
İster müziğe ilgiyle isterse başka bir alakanın kurcalanabilmesi deşifre edilebilmesi için kurcalandığından olsun çeşitli açılardan mzik incelemeleri yapılabilmesine entellektüel tepki vermememiz lazım.
Bir parçanın bir biriyle artık coğrafi bağı olmayan bölgelerdeki versiyonları, kemik kavallardaki deliklerin kültürel anlamda alışverişsiz oldukları iddia edilen topluluklarda eş pentatonik skalara işaret etmesi, ayrılıklar, farklılıklar, benzerliklerin anlamlanmada ayrışmaları bir matematik kesinlikte toplum ve beşeri bilim incelemeleri yapmamıza izin vermese de, dağarcığımızı boş bırakmıyor.
Kültürler arası ilişkiler, kültürlerin dolaşım tarihleri yazı mezar, genetik incelemeleriyle başlayıp bitecek bir şey değil. Müzik, folklorik, sanattarihi, yemek kültürü, inşaat kültürü incelemeleri tek yönlü sonuçlar çıkartmama, aceleci olmama kaydıyla ışık tutucu ve gerekli.
antropoloji ile etnoloji ayrımı ille de ilkelliğimiz üzerine kurulacaksa, her kültürün arkaik tortularını, temel ve basit olgularını kurcalayabilirler, bir ilkellik yaftası yapıştırmadan.
İlkel, primat olan ille de ilkelliğe işaret değil, ilkel kavramına 'gelişmişlik'ten hezeyanı pek anlayamamakla beraber. Kendi ilkelliklerini kabul etmeyenin başkasının ilkelliğinin yargılayıcısı, tasnifcisi olmasını anlamak zor.
İsteyen boğaz havalarını antropolojik bir bağlamda inceler, bir perspektife oturtabiliyorsa, isteyen folklorikten bakar, isteyen müziktarihinden kurcalar, isteyen müzikolojiden yola çıkar. Müzik müziktir. Analiz edilenlerin teker teker toplanması değildir.
Müzikte matematik de vardır, makam ya da skalaların seyir kültürü alışkanlıkları da. Kullanım bağlamı, müziğin tarihsel aktarılmışlığı ve aktarıcılığı, taşıyıcılığı.
Bestekar müzik bilgini değildir. Olsa da fena olmaz hani. Müzisyenin müzik bilinci zayıf olabileceği gibi, müzik araştırmacısının müzikal zevki, yaratıcılığı olmayabilir. Kuramsal yaratıcılık ilkel müzikal sonuçlar verebildiği gibi, ilkel denilebilecek imkanlarla sınırsız müzikal yaratıcılık pırıltıları gösterilebilir.
Tepki gösterilmesi gereken indirgemeciliktir. Perspektiflerin çoğalması değil.
(Bitmedi, düzeltilmedi. eleştirdiğimiz çıkış ilkel olunca, eleştiriyi temellendirmek de kolay olmuyor, ortak değer, ortak nokta azlığı çokbilmişlikten olursa fena. )
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Deneme,
İtiraz,
Müzik Üzerine
25 Şubat 2010 Perşembe
Çanakla Şarap İçen Kadehten Vazgeçmiş Olmalı
Kadehten haberi olmayan kırık çanağın tadından ne anlar? Kadehi bilmiyorsan çanağı bize övme!
Nahivci dilini bilmeyen ameleye kulak vereceğine ders verirse başına düşen adı ne olursa olsun taştır.
Kedinin su istediğini değil de sentaksını işiten, onu bize anlatanın adı Süleyman olsa ne yazar?
Kedi avcuyla su vermeyi bilen köylü kadının kucağını ev bilir.
Yanan gölde bir dem kamış olmayan neye kalem olabilir, neye üflenebilir?
Mey şişesinde balık olmayan hangi gönlü dile getirebilir?
Şiir sana hitap ediyor, şair sana hitap ediyor.
Derdi anla, hali anla, duyguyu anla, sonra analiz et.
İstersen baştan analiz et, ama suyu kuma dökme, talibi varken.
Birbirinden ayırdığınız alanlarla dünya anlaşılmaz. Şiir hiç anlaşılmaz. Ayırdetmeyi, yere çarptığını yapıştıran aşıkta gör. Bir olan ayrılmaz. Yapıştırılmışın birliği temenni edilmiştir sadece.
Parçalar ve bütünler birbirinin kapısı değil. Bir anlamda geçerli olan, başka bir anlamda alakasız bir önemin ifşası.
Rind deriz zahiddir, zahid deriz rindanedir. Sözlük kapatılmadan, söze kulak vermeden anlam yaşantısı yok.
Sözlüğe de bak, sözlüğe de dön, bunun öncesi sonrası yok, zamanı yok. Bu bakmada okuma da, dinleme de yok, ifade dert kaçrıldığında, boşlandığında.
Mısra(lar) önerme değil. Önerme olarak ele almanın yeri olsa da. Kelime, imge kavram değil, kavramdan yola çıksa da.
Elinde bir parçabilimin var. Anlamadan anlatmanın aleti elinde gibi dolaşma. İşini yapman, işini iyi yapman herkes işini iyi yapsa bile sonuç vermeyebilir. İşini iyi yapmanın nesnesi sensin. İşin kendinsin. Söylediğinde kendini işle, kendini tamamla.
Söyleneni lafza alet et lâtifeyle. Söylenene kulak vermedeysen, dertten, sunulan şaraptan anlıyorsan.
Cahil de yüz buruşturur, arif de. Birisi yabancı olduğundan iyisine de kötüsüne de. Ötekisi ekşimişe, su katılmışa, hilelisine.
Arif su katarsa sanattır. Cahil su katarsa parçalar bütünü, bütün parçalarını eğretiler, itekler.
Çözümleme bir gerekirliktir, ufku ve ufkunu yitirmeden. Elinde olan sadece sana açık olandır, talep ettiğinden fazlasını alsan da alamazsın. Eksik olduğunu kabul et, fazlasını başkası sana yazsın.
Sen anlamasan da, anlatamasan da seni anlaşılacağından fazla anlayan hep çıkar. Döküp saçtığını toparlayacaklar her daim olsa da, şiir pazarına girdiğinde filinden in!
Kendi evinde hayretle dolaş, yere serileni incitmeden.
Üzerinde dolaşılan, ayaklarına serilen dokumasıdır yaşamışlığın, Efendim.
Nahivci dilini bilmeyen ameleye kulak vereceğine ders verirse başına düşen adı ne olursa olsun taştır.
Kedinin su istediğini değil de sentaksını işiten, onu bize anlatanın adı Süleyman olsa ne yazar?
Kedi avcuyla su vermeyi bilen köylü kadının kucağını ev bilir.
Yanan gölde bir dem kamış olmayan neye kalem olabilir, neye üflenebilir?
Mey şişesinde balık olmayan hangi gönlü dile getirebilir?
Şiir sana hitap ediyor, şair sana hitap ediyor.
Derdi anla, hali anla, duyguyu anla, sonra analiz et.
İstersen baştan analiz et, ama suyu kuma dökme, talibi varken.
Birbirinden ayırdığınız alanlarla dünya anlaşılmaz. Şiir hiç anlaşılmaz. Ayırdetmeyi, yere çarptığını yapıştıran aşıkta gör. Bir olan ayrılmaz. Yapıştırılmışın birliği temenni edilmiştir sadece.
Parçalar ve bütünler birbirinin kapısı değil. Bir anlamda geçerli olan, başka bir anlamda alakasız bir önemin ifşası.
Rind deriz zahiddir, zahid deriz rindanedir. Sözlük kapatılmadan, söze kulak vermeden anlam yaşantısı yok.
Sözlüğe de bak, sözlüğe de dön, bunun öncesi sonrası yok, zamanı yok. Bu bakmada okuma da, dinleme de yok, ifade dert kaçrıldığında, boşlandığında.
Mısra(lar) önerme değil. Önerme olarak ele almanın yeri olsa da. Kelime, imge kavram değil, kavramdan yola çıksa da.
Elinde bir parçabilimin var. Anlamadan anlatmanın aleti elinde gibi dolaşma. İşini yapman, işini iyi yapman herkes işini iyi yapsa bile sonuç vermeyebilir. İşini iyi yapmanın nesnesi sensin. İşin kendinsin. Söylediğinde kendini işle, kendini tamamla.
Söyleneni lafza alet et lâtifeyle. Söylenene kulak vermedeysen, dertten, sunulan şaraptan anlıyorsan.
Cahil de yüz buruşturur, arif de. Birisi yabancı olduğundan iyisine de kötüsüne de. Ötekisi ekşimişe, su katılmışa, hilelisine.
Arif su katarsa sanattır. Cahil su katarsa parçalar bütünü, bütün parçalarını eğretiler, itekler.
Çözümleme bir gerekirliktir, ufku ve ufkunu yitirmeden. Elinde olan sadece sana açık olandır, talep ettiğinden fazlasını alsan da alamazsın. Eksik olduğunu kabul et, fazlasını başkası sana yazsın.
Sen anlamasan da, anlatamasan da seni anlaşılacağından fazla anlayan hep çıkar. Döküp saçtığını toparlayacaklar her daim olsa da, şiir pazarına girdiğinde filinden in!
Kendi evinde hayretle dolaş, yere serileni incitmeden.
Üzerinde dolaşılan, ayaklarına serilen dokumasıdır yaşamışlığın, Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Deneme,
İtiraz,
Zevrak-ı Derûnunuz
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Yenipaganlık Olarak 12 Eylül

12 Eylül sanatta antimimetik hareket başlattı. Özellikle heykelde. Cumhuriyetin arkaik sakralitesinden bağımsızlaşmış sanat nesneleri üzerine kurulu estetik semboliği (ki buna da itiraz eden duruşlar vardı, bir kapışma olduğunu biliyoruz, özellikle 30'ların sonuna doğru açığa çıkan) yerle bir edildi.
Heykel, cumhuriyetçi modernizmin mimetik bağlamından çıkarıldı, temsiledilenin temsili, hatırlatıcı estetik noktalar olarak monumentalitenin, hakikat iddiası temsillerinin, nesnesinin kutsallığından kopmuş estetik iddianın ifadeliliğinin yenipagan bir anlamlılıkta; yorum, anlama, hatırlatma ve tartışmanın antimodernist bir sakralitede eritilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Anma törenleri sosyalize edici, hatırlatıcı, profan-anamnetik özelliklerinden ritualteye doğru çekiliyor.
Eleştiri yasaklanıyor, şikayet ritualleri kuruluyor.Tartışılır, içinde yeni şeyler söylenebilir retorik ayinleştiriliyor.
Proje ile gelmeler, öneri sunmalar, meşruiyetleri sınanarak ya da tartışılarak değil, kutsallaştırılan bir dünyayla, "işe gelen bir geçmiş" yüzeyle karşı karşıya bırakılalarak değerlendiriliyor (değersiz bırakılıyor). İdeolojinin emri, hakikatin demirini kesiyor, ama sadece kendi halkının insiyatif kullanmalarında.
Aydınlanmanın öncülleri/premisleri tartışılabilir, ancak 12 Eylül bir aydınlanma modeli olarak eleştirilemez. Başkalarının aydınlanmalarına, aydınlanmamışlıklarına yenipagan bir kalkan olmak dışında bir kültürü yok.
Kemalizm, rasyonel, tartışılabilir, önermeleri tartışmaya açılabilir bir tavırken, önce ideolojiye sonra bir antimodernist ritualler zincirine dönüştürülmeye çalışıldı.
Heykel, cumhuriyetçi modernizmin mimetik bağlamından çıkarıldı, temsiledilenin temsili, hatırlatıcı estetik noktalar olarak monumentalitenin, hakikat iddiası temsillerinin, nesnesinin kutsallığından kopmuş estetik iddianın ifadeliliğinin yenipagan bir anlamlılıkta; yorum, anlama, hatırlatma ve tartışmanın antimodernist bir sakralitede eritilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Anma törenleri sosyalize edici, hatırlatıcı, profan-anamnetik özelliklerinden ritualteye doğru çekiliyor.
Eleştiri yasaklanıyor, şikayet ritualleri kuruluyor.Tartışılır, içinde yeni şeyler söylenebilir retorik ayinleştiriliyor.
Proje ile gelmeler, öneri sunmalar, meşruiyetleri sınanarak ya da tartışılarak değil, kutsallaştırılan bir dünyayla, "işe gelen bir geçmiş" yüzeyle karşı karşıya bırakılalarak değerlendiriliyor (değersiz bırakılıyor). İdeolojinin emri, hakikatin demirini kesiyor, ama sadece kendi halkının insiyatif kullanmalarında.
Aydınlanmanın öncülleri/premisleri tartışılabilir, ancak 12 Eylül bir aydınlanma modeli olarak eleştirilemez. Başkalarının aydınlanmalarına, aydınlanmamışlıklarına yenipagan bir kalkan olmak dışında bir kültürü yok.
Kemalizm, rasyonel, tartışılabilir, önermeleri tartışmaya açılabilir bir tavırken, önce ideolojiye sonra bir antimodernist ritualler zincirine dönüştürülmeye çalışıldı.
“Ataya şikayet” gibi eskiden halk protesto folkloriğinde yeri olabilecek tavırların kitleselleştirilmesinde 12 Eylülün etkisi var ve 12 Eylül hep bir biçimde, bazan karşıtlarınca devam ettiriliyor. Bağımsızlık, öncelikle düşünce tavır bağımsızlığından geçer, ve geri dönüşsüzlükkten kaçınmayı seçenlerin pragmatiğinde yaşar.
Çocukluğumda, Tanrı’ya politikacıları, hali şikayet eden mektup yazıp köprü duvarına asan yaşlılar olurdu. Bir protesto çeşidi idi, tepki ile karşılanmaz, üzerine gülümseyerek konuşulurdu. Rasyonel bir dünya görüşüne eklemliydi, kutsalla alay değildi, eski tek tanrıcı geleneklerin de kalıntılarına, izlerine, folklorikteki izlerine başvurarak, tartışma açan, gündem açan özellikleri vardı. Eleştiri, çaba, didinme, gayreti dışlayan bir gizilgücün harekete geçirilmesi değildi.
Bazan ölü kahramanlara, bazan hayatta olmayan ebeveyne şikayet ile, eskinin etkin mirası ile hal karşı karşıya getirilirdi. Ve bu sosyal davranış halk kültürünün “repertuarı” içinde idi, meşruluğunu sağlayan kültürel kanallar var idi.
Bugün, direnmeyen sorgulamayan, karşı durmayan aydının “ataya şikayet ritualleri” pek anlaşılır değil. Mustafa Kemalin karşı çıktığı, yerle bir etmeye çalıştığı herşey onun adıyla pervasızca yapılabiliyor. Halk şikayet etse, içinde bunu temellendiği bir geleneği var. Aydının ne düşüncesi, ne duruşu, ne folkloriği, ne mizahı ne de gerekçelendirme kaygısı ve bu yüzden de rasyonel gelenegi var. İkna derdi olmadığından hamasi, dayatmacı. Retorik, ifade, ikna derdi yok. 12 eylül devam ediyor.
12 eylüldeki işkenceleri, idamları düşünüyorum. 12 Eylülcülerde bir suç ceza, hatta intikam (intikam dahi ilkel de olsa karşılıklılık üzerine kuruludur) derdi yok. Öldürme bir ritual. İlkel bir katarsis, estetik ayrışmışlığından sunağa geri çekilmiş. 1 Mayıs katliamını yapanlar belli iken, bir başkaları bunula yargılanıyor ve asılabilirler. Kollektif suç ve ceza bile değil bu, insan-kurban seçiminin anomize ediciliği, paylaştırıcılığı. İsmail kurbanlıktan kişiliğine, bireyselliğine, insanlığına geri döndürülürken, 12 eylülcüler kendi çocuklarını, ismailleştirilmişlerini kurbanlaştırıyor.
12 Martta ortada şahıslar, duruşlar vardı, bireysellikleri ile öne çıkabilen, bir söyleyecekleri olan. 12 Eylülde bireysellik, tavır, ifade, hayat ve duruş karşıtlıkları öne çıkartılmadı. Hem kitlesel bir zulüm uygulandı, hem de popkültürel bir mühendisliğe başvuruldu. Toplumsal dayanışmanın kültürü, kurumları ve kanalları talan edildi. İbrahim oğlu İsmail kişilik sahibiydi. 12 eylülün oğulları adsız, hayat hikayesiz bırakıldı.
Paganlık uygarlıklar kurarken, dönüşürken, yenipaganlık ilkelleştirdi, teslim etti, insanlığın alanlarını ve dünyasını daralttı, karar, tasarım ve gelecek planlamasını patronaja, yani sömürgeci aydınlanmalara teslim etti.
Askeri cezaevlerinde ulusal simgeler, modern semboliğinden çıkarıldı, insanlığın “temsilî ilk hali”ndeki sakral, can alıcı, kurban alıcı semboliğe dönüştürüldü, Durkheim’i bu noktada ciddiye alır ve geliştirirsek. Totemcilik döneminden kalma, anlamları değişmiş bir çok simge, gündelik hayattaki geniş semboliklerinden farklı görülebilmeye başladı. Bir bilinç hali mi bu? Red edemeyen, etmeyende bölünmüşlük yaratan, şizofrenik bir yeraltını zorlayan, o kadar sevdikleri popkültürde aidiyetsizlik kusan de-dekonstruktif bir “durum” yarattılar. Reddeden, içinde yaşadığı toplumdan koptu. Red edemeyenin hayatı karıştı. Eleştiri? Bir o eksik kaldı. Simgelerin tartışılabilen dünyası, hamasi bir kutsallıkça tabulaştırıldı. Hem simgeler rahatsız etmede, hayat zından etmede kullanılacak, hem de yeniden anlamlandırma süreçleri kapalı tutulacak.
...
12 Eylülcüler bir ihaleyi kazandılar. Birilerinin “bizim çocukları” idiler. Ama bizim çocuklarımız asla olmadılar, olamadılar, olmazlar, olamazlar.
12 Eylül başka halkların, geleneklerin, kültürlerin rasyonalitelerini, ihtiyaçlarını, planlanabilir gelecek yanılsamalarını, modernitelerinin bekçiliğini, cellatlığını yaptı. Ama kökü, kozmolojisi, gelişir ve dönüşürlüğü olmayan bir yeni paganizmle düşünce geleneğimizin yeşeren ağacını kuruttu. 12 eylül üzerinden aydınlanmayı eleştiremeyiz. Aydınlanmayı 12 eylülcülüğü yendikten sonra eleştirebiliriz. Eleştiri demokratik, açık, tartışabilir geleneklerin arasında olur. Ne geleneğimiz eleştirel takipçisine, yani kaçıp kurtulmnın mümkün olmadığını, emek, didinme ile medeniyetlerin ayakta tutulabileceğini (kurmaktan zor bu) bilenlerine kavuştu, ne de aydınlanmanın taşaronlarından kurtulup aydınlanmalarını görebildi.
Cumhuriyet neyi hedeflemişse 12 Eylülcülük ayaklar altına aldı. Bağımsızlık, bağımsız düşünce, modern hayatın ayrışmış, karmaşıklaşmış yapıları baskı altında tutuldu, homojenize edildi, bir ilkelliğe teslim edildi.
Amerikadaki yerlilerin arasında yaşamaktan onur duyardım, kültürlerinin üzerine incir ağacı dikilmeden. Onlarınn hayat tarzını, sömürgecilerin hayat tarzından medeni buluyorum. Yenipaganlığımızın imperatiflerini ise, sömürgecilikten daha beter, bir insanlık tutulması olarak görüyorum. Sömürgeciliğin içinde muterizler vardı, fikir vardı, aydın, üniversite, vicdan, birey vardı. 12 Eylülcülüğümüzün kurbanlarının adı yok, hikayesi yok.
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Hayat Dünyamız,
İsyan,
İtiraz,
Üzerine Düşünülecek,
Yetti Artık Yazısı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
