Aydın Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydın Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2013 Çarşamba

"Apollinaire, Bütün Pencerelerin Baktığı Apollinaire!"

Gölpınarlı Divan Şiirini Yargıtayın Apollainaire hükmüne benzetilebilecek terimlerle yargılayınca en çok muhafazakar kesimlerden tepki görmüştü: Klasiğe hürmetsizlik, köksüzlük iddiaları.

Gölpınarlı Divan Şiirinin formlarıyla, zevkiyle yazardı, yazdığında. Düşündüğünde klasik zevkle şekillendirirdi düşüncesini. O yargıç değildi. Zamanındaki "resmen mutasavvıf" ilân edilmişlerin estetiği zayıf, özeleştirisi kayıp, pedofiliye kayan şiirine tepkiliydi sanırım, kendisini başka türlü ifade edememiş,  divan şiirine yüklenmişti.

Zamanla Divan Şiirine karşı tavrını değiştirdi, çeşitli divanları yayına hazırladı, sundu. Yetkin bir insandı. Geleneği eleştirdiğinde geleneğin gerçek kaynaklarını öne çıkarır, savunurdu. Kendini geleneğin içindeki hakikat iddialarıyla topa tutardı.

Gölpınarlı muhafazakarlıktan değil, mazbutluktan eleştiri getirdiğinden muhafazakarlığın hedef tahtasına konuldu diyebiliriz. Geleneğin nasıl devam edeceğine dair gelenek içi bir tavır alıştı herşeyden önce. Yakınan, mağdur ancak mazbut olmayan bir duruşa hür ancak geleneğin hakikatine saygıdan tavır alış idi. Yanlıştır doğrudur, ayrı bir konudur, meselenin diskurunda yeniden tartışabiliriz zamanla.

Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesinin kararı gelenek içi, disiplin içi tartışmanın eseri ya da bir hakikat meselesi olarak ele alınabilecek gibi değil. Edebiyatın kriminalizasyonuna yönelik içtihatların oluşmasına yol açacak. Yargıtay kararı, karar süreci sonunda tartışılması bitmiş ve son sözü alan dışından söyleyeyen bir yargı olacak alan içi gerekçelemede parlak bir karar sunmuş olsaydı dahi.

İlke olarak edebiyatın hukukla düzenlenmesi, edebiyatın hakikat ile olan alışverişine müdahale olur. Poşetli dergiler, özel kanalar, edebi değeri olmayan yazılı eserler, kolay okunur kaba tefrikalar dururken zor okunan, edebi okuma alışkanlığı isteyen sanat eserlerinin yasaklamalara nesne olması hayat tarzı müdafaası ya da kaygısı ile alakalandırılamaz. Piskanalitik literatür de benzer yasaklamalara hedef edilir. Tıp eğitiminde kadavralardan bazı parçaların koparılması gibi bir şeydir bu: Hayatta olan üzerine düşündürülmemiş, üzerinde bilgi sahibi olmayan uzmanlar, hukukçular, hekimler, düşünürler, insan ve toplum bilimciler yetiştirirsiniz.

Gerekçelemeyi bu yönde ilerletseydim fonksiyonalist bir açıklama tarzını seçmemden, öncelememden olmazdı: İnsanın Hakikatine edebiyat da bir açıdan pencere sunar. Bunu ne fiziki, ne sosyalpsikolojik, ne sosyolojik ne de başka bir alan tek başına sunabilir. İnsanla uğraşan, insanla ilgili karar alan, insan yetiştirenler insanı, her türlü insanı, her türlü insani hali epeyce bilmek zorunda.

Hayat tarzı müdafaası yönündeki argümanlardan çoğu tecavüz, pedofili gibi davalarda duvara çarpıyor. Kurtarılan sadece zevahir oluyor. Halı altına süpürülen hakikat satüko'nun da devamı yolunda karar oluyor. Hukuk bu açıdan devrimci olmak zorunda: Halı altına süpürmeleri engelleyip, yeni bir şey söylemek karar ile, aplikasyon ile, uygulama ile söz konusu ediliyor. Hukuk zamana, yeni üretim ve hayat ilişkilerine hukuki mazbutluğu getiriyor, her hangi bir zamanın mazbutluğunu ya da mazbut görünüşünü değil! Her hangi bir zamanın mazbutluğunu dayatmak, görünüşü dayatmaktır zaten; yeni çelişkiye, düğüme yeni bir şey söyleyerek kılıç sallamak değildir.

Hukuk muhafazakar değil mazbut olmak, yani herkese ve herkesin vicdanına hitap etmek durumundadır yeni bir şey söylerken, kanunu şablon uygulamaya, durumu kurtarmaya çevirmezken.

Hukuki praksis hukuku da günceller, adalet arayışını toplumsal konsensus oluşumuna bağlar.

Edebi eserden seri katilleri, sapıtmışları, canileri, halk düşmanlarını okuyoruz. En iyi eserler kalıba dökülmüş kişilikler kurgulamada değil, türlü yöne açılan ve yönelen kişiselliğin ve bireyselliğin ifadesine dönüştüğünde ortaya çıkar demekte bile tüm doğruyu ifade etmiş olamıyoruz. Edebi eser dil ustalığının, samimiyetin, özneler arası düşünce alışverişine açıklığın da kendisini konuşmasıdır. Edebi eser parçaların, ilgilerin mükemmeliyetiyle bile bütünleşmez. Bütünleşme yazma öncesinin yazma sürecinde kendisini konuşmasıdır, aramasıdır da.

Apollainaire dönersek: Eserlerinde şu var, bu var. Yargıtay kararında sunulandan çok daha fazla şeyler var. Apollainaire'nin savaş yanlısı görülen bir eserinin bu nedenle sansüre uğramasından bir farkı yok cinsellik hukuku açısından sansüre uğramasının. Apollainaire'de bir duruşun tavrın arkasındaki psikolojik, insani bütünlüği bulabiliyorsunuz. Bütünlüğünü kaybeden hayata bakışın arkasındaki bütünlük de, dünya da buna dahil.

Biz düşünürler, edebiyatçılar, hukukçular, insan yetiştirenler bu eserleri iyi örnek kötü örnek olarak okumuyoruz. İnsanı anlamada bir kapı olarak görüyoruz edebi eseri, başka bir çok şeyin yanı sıra.

Bütün eserler yasaklandı diyelim. Bir eseri yasaklama gerekçesi bir diğerinin yasaklanmasına açılan kapıdır zaten. Geride kalan en mükemmel eserden, sözden, buyruktan doğru sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücünü de ortadan kaldırmış oluyoruz. Edebiyat insanlığın anlama tecrübesinin bir başka aktarım ve yorumda gerçekleşme kanalıdır da.

Okumuşun okumasında değil cahilin okumasında tehlike vardır. En iyi şeylerden bile felaketlere açılan sonuçlar çıkarır. Mücadele etmemiz gereken şey cahilin faniliğinin farkında olmayan, tüm zamanlar için konuşan, son sözü söylemeci okumasıdır. Arif başka türlü okur. Maarif başka türlü okutur: Başka eserlere, duruşlara, tarihselliklere relativize ederek evrenselleştirilir söz.

Hal tavır ve anlayışların çoğulluğundan yani relativize edilebilirliğinden kaçınarak evrenseli savunmak ne evrensele güvenmektir ne de savunmak.

Hukuk statükonun ifadesi değildir, olmamalıdır. Hukuk ifade ve eleştiri özgürlüğünün yannda; eleştirinin bürokratizasyonunun karşısında yer alabildiği ölçüde kendi meşruiyet iddialarını güncelleyebilir ve geleceğe aktarılabilir.

Eleştirdiklerimin yasaklandığı, savunduklarımın kural haline getirildiği bir dünyayı reddetmem edebi diskurun sadece bir zevk, haz, incelmişlik ifadesi olmamasından; sürekli yeni bir şey söyleyerek varolmasından geliyor. İtirazla, rayından çıkarak, rayına girerek, arayarak, kendisini bularak, kaybederek, bulamayarak. "Hangisi daha edebidir?"e edebiyatı ve insanı, çeşitli alanların mantığını ve hatta hukukunu bilen insan ezbere bir cevap veremez. Veremezdik eskiden.

Divan Şiiri de o yüzden hürdü: Bilinen de bilinmeyen de hep o eski bilinen ve bilinemeyeyen.

(Zamanım bu kadarına yetti, düzeltilmedi. Muhafazakar sanat manifestolarına karşı Jdanov'u eleştirerek de çok şey söyleyebiliriz. Burada konu dışı bıraktık, mesele etmedik.)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

"Yanlış Adam Kaçırmak"?

Kaçırılan adamın "yanlış"ı "doğru"su olmaz!

"Adam kaçırmak yanlıştır!" demezseniz, evrensel iddialarda bulunulamayacağını da söylemeye gidersiniz!

"Kaçırılmayı hak etmiş" insanların olabileceğinin kapısını açık tuttuğunuzda "kaçırma ve kaldırma"yı onaylar ve evrenselleştirir duruma düşersiniz.

Yargısız infazları ve güçlünün adâletsiz hukukunu eleştirdiyseniz adâletin adam kaçırma dengesi ile sağlanmayacağını da düşünebilmeniz gerekir.

Fiili durumlarda ne olup bittiğinden dahi önemlidir bazan gerekçelemelerde vurgulananlar: İnsanlık anlayışınızın temellerini sunmakta olduğunuz için!

Hüseyin Aygün'nün kaçırılması ile Türkiye'de adam kaçırma meselesi gündemin merkezine alınmıştır. Kamuoyu adam kaçırmanın mantığını gündemden çıkaracak baskıyı kurmadan durulmayacaktır.

Yalnız Hüseyin Aygün değil tüm kaçırılanlar serbest bırakılmalıdır!

İnsanın bırakın insan hakları savunucusunu; kendisini bir zamanlar  kaçıranı dahi kaçırma hakkı, hukuku yoktur!

25 Nisan 2012 Çarşamba

"Kararınca Ego": Daha Neler İşiteceğiz?

Kararınca ego, biraz ego, ego fazlalığı diye bir şey yok!

Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.

Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.

Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .

İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).

Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.

Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.

"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.

Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.

Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır.  Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten  sonra "biz"e yeniden harekettir.

Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.

İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.

İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.

İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.

Efendim.


16 Nisan 2012 Pazartesi

Tek Eşliliği İtip Kaktığımızda Geleceksiz Kalırız!

Geleceği dert edenlerimiz kaldı mı? Bilemiyorum. Gözü zenginleşmede olan muhafazakâr da dahil olmak üzere bir kendini gerçekleştirme, dünyalığını kurma tutkusu içinde yaşadığı toplum ve içinden gelip yine içinde yol aldığı diğer insanlarla birlikte hareket halinde olan hayat sorumluluk, çaba ve kaygıların merkezinde olmaktan çıkarılıyor.

Çocuklarının üzerine titreyen nesillerin yetiştirdiği, kendilerinden başkaları için hiç bir şey talep edilmemiş nesiller hayat projelerini kazanç, mutluluk, tatmin üzerinden kuruyorlar. Tarihsel perspektif yani insanlığın içinde yol aldığı tarihsel akış, insanın tarihli ve sosyal varlığı düşünce ve "hesap" dışı kalıyor.

Aile, toplum içinde tanımlanan ve bireysel kararları abluka altına alınan nesiller kendilerine yapılanı yapmamaya çalışıyorlar. Aktardıkları değerler bir itiraz, içinde değiştikleri ve dünyayı değiştirdikleri dünyaya bir itrazken çocuklarda bu bir ezber, yanlış bilinç, idealtipik bir kavram üzerinden mevzi korumaya dönüşüyor. Bireyciliğin de bir biçimde öne çıkması ile sorun çetrefilleniyor. Bakış açıları, çıkış noktaları, yanlışbilinç ya da ezber anlamında ideoloji toplumsal interaksiyon, sorumluluk ve karşılıklı eylemede hakikatle gözden geçirilip bireylerin tarihselliğinden ifade edilen dinamik, tartışmaya açık düşüncelere dönüşemiyorlar. Bir başka kavramla ifade edersek, itiraz bir praksiste sınanıp, temellendirilip toplumsallaşma içinde bireyselleşmede şekillenip gerçekliğini yakalıyamıyor.

Bütün dünyada değerlerin monetarizasyonu liberal düşüncenin kültürel derinliğinden kopmasına, bireyin gerçekleşmesinin iktisadi terimlerle kompenzasyonu ya da temellendirilmesine yol açtı. Solda bireysel gelişimi birey ömründe gerçekleştirme ya da fedakârlıkların kompensazyonu, muhafazakârlıkta bir lokma bir hırkayla avutulmuşluk hissi olarak yeni nesillere içinde yaşadıkları hayat dünyasında kopukluğu, zorunlu sosyalzasyon süreçlerinden uzak duruşu kolaylaştırıcı bir tavır olarak yönlendi.

İnternetin sanaltoplumsallaşmayı zorunlu  toplumsallaşma kurumlarıyla değiştokuş edebilmeyi kolaylaştıran patlaması, tek kutuplu dünyada popülerkültürel ideolojilerin heyecan arattıran (insan parçalamalı filmler, cinselliğin dahi adrenalinli oyunlara dönüştürülmesi) bireyselleşmenin kapılarını kapatan bir insan krizine doğru götürüyor dünyayı.

Cinselliğin insanlararası interaksiyon, diyalog, sorumlulukta şekllenmesinin yerini gitgide daha çok partnerli ancak monologcu, ihtiyaç kavramının tabii olan doğadan kopma (kültüre, değerlere göre şekillenme) eğilimini sanal ve yarım sosyalizasyonun ihtiyaçlarıyla toplumsal doğasından da koparma eğilimi teslim alıyor. Burada bir emansipasyon/özgürleşme süreci değil eleştirel ve interaktif doğasından kopan çarpık sosyalleşme söz konusu oluyor.

Serbest cinsellik yakın tarihte çeşitli ufuklardan temellenebildi. Cinsellikteki özgürleşme ya da emansipasyon talebi insan cinselliğinin bastırılmasına, ağır toplumsal baskılara, totaliter dönemlere tepkiydi. Hayatı deneyselleştirme çabası geleneği baskıcı görme, topyekün yeniden tanımlama ya da uzak tutma düşüncesinin de eseriydi.

Tarihsel serbest cinsellik ise başka bir olay, günümüze kadar gelen dönemlere göre parlayıp sönen bir geleneği olsa da konu dışı bırakıyoruz.

Sosyalpsikolojideki gelişmeler ailenin muhafazakarlığın, mülkiyetin ve baskının bir kurumu olarak görülmekten çıkıp çocukların zeka ve ahlaki gelişiminin yuvası olarak temellendirilmesini sağladı. Bireyselleşmenin onto ve filogenetiğinin sosyal interaksiyon, aile, toplumsallaşma bağları tartışmaları felsefi, toplumkuramsal ve toplumbilimsel alanlara da çekti.

Eleştirel topumbilim topluma, toplumun tarihselliğine ve tarihte akışına, ahistorik olmayan insan anlayışına, toplumsal dinamikleri artık reddemeyen muhafazakar toplum temellendirişlerine de yansıdı. Bugün ailenin toplumbilimsel temellendirilmesinde muhafazakar, liberal ya da toplumcu bakışlar arasında görüş ayrılıkları eskisi kadar derin değil. Temellendirmedeki konsensus eleştirel bir diskurda gitgide gelişiyor.

Bunun gerekçelemelerdeki önemi, toplumsal kararlardaki önemi büyük.

Tek eşliliğin tarihi çok eşliliğin tarihinden daha eski. Bazı çok eşlilik iddiaları da tek eşlilik paradigmasında kendilerini temellendirmekteler ve nüfustaki asimetrilerle alâkalı olarak görülebiliyorlar. Bazı çok eşlilik gelenekleri tek eşliliği merkez alıyor, bazıları almıyor. Çok eşliliğe izin verilmesi ve buna meşruiyet verebilecek şartların sıralanması ile çok eşliliğin özendirilmişliği, öne çıkmışlığı farklı şeylerdir.

Nazizm döneminin insan haraları, çocuk üretme çiftlikleri tek eşlilik çok eşlilik meselelerinin dışında kalan bir sorunu da açığa çıkarıyor: Çocuk ve Eğitim/Terbiye. Kurumsal eğitim ile ailenin verdiği terbiye arasındaki fark üzerinde bugün, toplumbilimlerinden yola çıkarak konuşabiliyoruz. Bugünkü bilimsel bilgi ve veriler dünün insanının bu konuyu farketmemiş olduğu iddasını taşımıyor. Tersine, dün bireyselliği filizlendiren toplumsallaşmaların önünü açacak şekilde yapılanan kültürlerin neyi ne için oluşturduklarını, savunduklarını, kurumlaştırdıklarını daha iyi kavrıyoruz.

İnsanlığın bin yıllardır şekillendirdiği, temellendirdiği kurumlar dengesinin çopu kez ahistorik anlayışlardan değiştirilmesi, belli kuşak, ilgi, dönemsel çıkarlardan zorlanması gündelik hayatta derinlik kaybına yol açıyor. İnsanlığın gitgide daha ileri bir tarihsel noktadan bakma imkânı, tekniklerin incelmesi insanlıkta inceliş olma anlamına gelmiyor. İnsanlığın tarihi kurumlarına ağır müdahale dönemleri barbarlaşma dönemleri olarak da kendisini defalarca gösterdi.

İnsanlar benim ya da benim tercih ettiğim gibi yaşamak zorunda değiller. Herkesin bireysel tercihi başka, topluma model olarak önermek başka. Dönemsel-tarihi eğilimler veya ilerleme yönleri insanlıkta ilerlemeler olmak durumunda değil. İnsanlığın her bocalaması da topyekün insanın tarihliliği ve toplumsal dinamiğinden kaçış değil. Bazı duruşlar, şekillenme ve gelişme ve hayat tarzı mühendislikleri insanî kurumlaşmaları yeniden temellendirme için gereklilik ve eleştirel imkanlar da sunuyor,

Gelenek stoklarında farklı bakışlara, tavırlara yol açan kökler söz konusu. Gelenek stokları sadece şu yönde bu yönde değil, çeşitli yönlerde tümüyle izole edilebilselerdi dahi insanın şekillenmesini her dönemde eşit yönlerde/biçimlerde belirlemeyecek ve güncel emek isteyecek özellikler gösteriyorlar. İnsanların insan yetiştirme geleneği kurmaları da insan yetiştirme otomatikleri sunmuyor. Eleştirel faaliyet varolanı yıkmak, gözden geçirmek için değil işletmek, anlamlandırmak için de gerekiyor. Bu anlamlandırma konuya hakimiyet, konusuna hakimiyetin tereddütsüzlüğü ile söz konusu edilebilecek bir oldu bitti haline getirilmedikçe eleştirel süreklilik sağlanabildikçe gündelik praksise çeşitli anlamlarıyla tarihsel bir derinlik de sunuyor: Topyekün bir eleştiri, bir kereliğine tüm zamanlar için eleştiri ne mümkün ne de gerekli.

...

Vatan Gazetesindeki bir yazıya göz atalım ve yazıdan bağımsız olarak, yani ilerde bu alıntıyı yazıdan çıkaracağımızı belirterek devam edelim:


İnsanın bireyselliğinin tarih içinde hareket eden yanlarının bir hayat tarzı iddiası içerisinde (implicit olarak) yer almaması halinde gözden geçirilmemiş bir ideoloji veya iddia ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyoruz.

İnsanın mutluluğu tek bir kişiyle yakalayamayacağı, insanın her beklediğini bir insanda bulamayacağı ve bunun için de tamamlayıcı ilişkiler aramayı düşünebileceği, bu arayışlarda gizlilik saklılık yerine makûl ve meşru gerekçelerle mukavele, mutabakat ya da kurumlaşmaya gidilebileceği üzerine çeşitli kombinasyonlarda diskur yürütülebiliyor. Kimisi ailenin zamanını doldurduğu fikrinde, kimisi çocuk için bunun daha iyi olacağının iddiasını yürütüyor.

"Ailenin zamanı geçti!" diyenlerin kimisi bunu yeni toplumsal işbölümü ve ideallerden temellendirirken "konjonktürel iddalarda bulunabiliyorluğunu düşünmüyor, kimisi insanın ve insaniyetin devamını kendi yükümlülükleri olarak görmeyerek "tarihin sonu"nu başka bir biçimde dile getiriyor ve saire.

Cinselliği sınırlı bir haz, evlilik veya beraberlikleri bir çeşit özdeşleşme olarak da görebildiklerini temellendirmelerde farkedemeyebiliyor "yeni" iddiaların sahipleri. Bunların gerekçe olsalar da nedensellik bağı da sınırlı olabiliyor ve bu yüzden bahaneleşebiliyorlar.

Tarih var kabul edilse bile dönemleri, dönemsel eğilimleri tarihsel ilerlemenin parçası olarak değerlendirmelerden de bir çeşit "zamanın mantığı" çıkarılabiliyor. Dönemler eski praksisin değerlendirilmesine yol açan kopukluklardan da ibaret olabilir (ya da olmayabilir!). Tarih yazımının narrativitesi, tarihin hikaye edilirliğindeki geriye dönüşler, bir ufuktan bütünleştirme oluşları da kronolojik gelişmeleri ilerlemenin parçası haline getirmemizi sorunlu hale getiriyor. Ufuk olarak tarihteki yerleşikliğimiz ileri bir nokta oluşturuyor. Kronolojinin ilerleme olması diye bir şey yok, ilerleyen sadece zaman. (Zamanın reel varlığı tartışmalı bir konudur).

İnsanın insana örtüşen yeterliliği beklentileri bir projektiyon, fazlasıyla özdeşleşme talebi, yarım sosyallik. Karşındaki de sen. Karşındakilerin genişliği senin kendi hakedilmemiş, kazanılmamış genişliğin. Üstelik insanlardaki potansiyeli harekete geçirme duygusunu terk etmişlik üzerine kurulu. Karşındaki insan olmuş bitmiş, her hangi bir anlamıyla da olsa, ne fena! Bu bakış çocuk gelişiminde de sorunlu olur, çünkü insani gelişim ömür boyu sürer. Çöküşte bile gelişme söz konusudur. Çocuğa sunduğu istisnai hâl en daralmış, daraltılmış şeklinde olur burada.

Şu an için beklediklerimizden fazlasını veren bir insan düşünelim. Dünyanın en güzeliydi hastalandı, bu özelliğini yitirdi. En duyarlısıydı, aldırmazın teki oldu. Kültürlüydü, kendini yenileyemedi, tereddüte düştü ya da melekelerini yitirmiş görünüyor. Şimdi her aybolan özelliği için yeni birisini mi arayacağız. Hadi bulduk diyelim o şahıslar da hep bize cevap verebilecekler mi? Biz sorun haline geldiğimizde? Bizim de yerimize bir başka(ların)ı mı bulacaklar? Bulma hakları yoksa egoizm bizim için geçerlidir.  O hakları varsa sürekli ve stabilize edilemeyen bir beraberlikte seviye tutturulamayacağı gibi, "looser"ların talepleri artsa da azalsa da bir kenara itlmeleri kural haline gelecektir. Bisikletle ağaca çarpan partneri iyileşip de beklentilerin eksilen kısımlarına cevap verdiğinde ne yapılacak? Diğerleri kovalanacak mı? Kovalanmadıklarında "fazla mal göz çıkarmaz" durumu ortaya çıkacak. Mülkiyet tarihinin, emtia tarihinin bir konusu olarak mı tartışılacak komplikasyonlar bir ölçü, karar noktası mı gerekecek. Norm konulduğunda ahlaki yani normatif argümentasyonun tek eşliliğe götürmeyeceğini iddia edebilecek entellektüel olabilir mi her hangi bir olası dünyada? Hakikat iddialarının normatif alanda açık, hür diskurda bağlayıcılığını reddedersek hangi toplumsallıktan, demokrasiden, dayanışmadan, ilerlemiş insaniyetten konuşabileceğiz? İlerleme, argümentasyona kapalılığın ilerlemesi ise ideolojiden, ezberden, tartışmaya kapalılıktan konuşmuş oluruz. Olumsuz anlamıyla muhafazakârlık da buradadır zaten: İlerlemeden bahsederken tartışmaya, tartışılır hakikat iddialarıyla gerekçelemeye kapalılıkla fanatizme, "argümentatif gericiliğe" düşmeyeceğimizi nasıl garanti edebiliriz?

Çocuk için iddia edilecek interaktif stabilite bu tür "grupsal seviyeli beraberlikler"de söz konusu olamaz! Çok eşliliklerden bile geri bir durum söz konusu üstelik. Onlar performans, özellik yetenek testleri üzerine kurmuyorlar mukavelelerini. Bu söz konusu değilse grupsal seviyeli beraberliklerde o zaman onca yeterlilik örtüşmesi iddialarının ne anlamı var?

Zamanım bu kadardına yetti. Eksiklikleri zamanla tamamlarım, ancak gerektiği kadarıyla. Argümentasyonda tutumlu kalmaya çabaladık, temellendirmeleri minimalize ettik. Bu bir makale değil, İtiraz notudur. Özetlersem: Çocuk için aile gerekir. Tek eşlilik, sadakat, dayanışma, toplumsal dayanışma çocuk yetiştirmede önemlidir. Hayatımız kendi hayatımızla sınırlı değildir, nesiller arası bir zincirin de parçasıyız. Cinsellik haz olmaya indirgenince bir tek hazza indirgeniyor o da hızlı, stresli bir dünyanın aslında pek derin olmayan kavramlarından birisi. Bir insanla ilişki zaman ister, emek ister. Cinsellik ihtimam, saygı, karşılıklı olarak birbirini tanımada derinleşme ile ilerler. Çocuk kuluçkada yetişmez. İnsnlar eskiden kuluçka civcivine dahi itiraz ederlerdi. Bugün klonlamayı mesru üreme yolu haline getirecek bir yola giriyoruz: Peki kim yetiştirecek bu klonları? Programlama mı yapılacak? İnsani yetişmenin tarih ve süreç içerdiğini, interaktif olduğunu düşünmemişler mi bu iddianın avukatlığını yapacaklar?

Her hastalananı, yetersiz olanı yanımızdan kovacak mıyız?

Benden daha az şey bilen, her alanda at oynatamayan ama insan mı insan birisine burun mu kıvıracağım? Üstelik bir düzine hatunla, mesela yani, nasıl geçineceğim, birbirleri ile nasıl geçinecekler, merkezde hep bir egoist mi olacak? Ha evet bu hak sadece kadınların olacak deniyor. Evet kadın mı "egoistimiz" olacak? Bu daha ileri bir psikoloji, kişisellik ya da bireysellik midir? Estepetapüften iddialar. İsterseniz o "Alman Psikolog" Hanımefendinin kitabını da değerlendirivereyim, bana acımıyorsanız, Sevgili Okuyucularım.

Kimin kimin çocuğu olduğu önemsiz ise Nazi dönemine geri döneriz. Gerçi o dönemde bile, bir biçimde kimin kimin babası olduğu (ırk araştırmaları, soy kurcalamaları açısından) kayda düşülüyordu, şimdi DNA analizi yapılsın denilecek sanırım. Akla ziyan işler.

Ne entellektüel ne ileri ne de insanî bir temel sunuluyor çocukların ve geleceğin çiçek açmasına.

Sol aslında böyle eleştiriyor(du) bu işleri. Böyle eleştirmeli. zincirleri kırmak, hürriyet, kurtuluş emek, çırpınma, dayanışma, sadakat işidir! Sana yetmeyeni satmama işidir! Hastaları, zayıfları yolda bırakmama işidir!

13 Nisan 2012 Cuma

Yerli Dizilerdeki Küçültülmüş Burun Merakı

Bazı dizilerde burnu "yaptırılmamış" oyuncu neredeyse yok. Kemerli burunlu erkek oyuncularda bile yakın çekimde az biraz "düzeltilmişlik" yakalıyorsunuz.

İnsanların sağlıklarıyla, et ve kemikten oluşan görünüşleriyle oynamaları "zevkler ve renklerin tartışılmazlığı" meselesini aşıyor, hem normatif etik hem de tıbbî etik açısından tartışılması gereken sorunlar oluşturuyor. Tıbbî etik açısından sorunlu kısım yer yer hukukî sorunlara da yol açıyor. İleride tartışabilmeyi ümit ediyoruz.

Bir başka ciddi ahlakî ve hukukî sorun kümesi dizi ve filmlerdeki oyuncu seçiminde ortaya çıkıyor. Halk sağlığı ile oynanmasından ırkçılığa kadar genişleyen bir spektrum dizilerdeki hümanist, eşitlikçi ya da muhafazakâr söylemi de eğretiliyor.

Bir dizide çekim platformu olarak kullanılan evde ikâmet ettirilen hanımlardan sadece birisinin burnu ameliyatsız. O da makyajla/maskeyle kemerlenmiş burnundan film icabı bir ameliyatla orijinal yüzüne estetikli yüz olarak dönüp "güzelleştiriliyor".

Yüz değiştirme teknolojisinden mucize dokunuşla güzelleştirip zayıflatan, hatta neredeyse akıllandıran bir estetik cerrahinin kontrolsüz propagandası basın yayın deontolojisi/etiği açısından sorun oluşturuyor. Yine bu alanda hukukun, ticari kuralların çiğnenmesi de söz konusu.

Benim üzerinde durduğum insanların güzelleşme talebi ya da vücutlarına müdahalede bulunup bulunmama hakları değil. Elbette ki özendirme, imrendirme tıbbî korsanlık sınırlarında. Tabip Odaları ile felsefenin bir kolu olan tıbbî etik ve tıbbın kendi etik düşüncesi olan tıbbi deontoloji uzmanları bir an önce bu konuları tartışmak, kavramlaştırmak,olası  tepkileri feveran ve keyfilikten uzaklaştırmak, diğer alanlardan tartışmacılara temel sunmak zorundalar.

Oyuncu seçimleri film ve dizi yapımcılarının, yönetmenlerin, filmi dağıtıp sunan endüstrinin de ırkçılık ve ayrımcılıkla imtihanıdır.

Burnu ameliyatlı bir oyuncuya karşı ayrımcılık, yasak da; güzellik çirkinlik iddialarının ve ideallerinin abartılması da; oyuncu seçiminde dış görünüşe dayalı elemeler de bazan değişik gerekçelerle eleştirebilecek, ancak topluma, insanî değerlere müdahale unsurları taşıyan tavırlardan. Lakaytlık, acemilik, bilgisizlik, senaryonun ilericiliği ya da toplumsal değerlere uygunluğu (muhafazakarlık) bu tip yanlışları hafifletmeye ne gerekçe ne de bahane sunabilir.

Burun kemerleri alınmış oyuncular toplumdaki temsil oranlarını bir ölçüde aşmalarında sorun olmasa da güçlü gerekçe (mesela ameliyatlı oyuncuların diskriminasyonuna karşı çıkmak gibi)  ve nedenler yokken kadroda ağırlık kazanmaları halinde en azından pasif toplum mühendisliği ile eleştirilebilir, suçlanabilirler.

Etik sorunlardan hukukî problematizasyona geçiş kolay bir iş değildir. Konunun en net ve açık olduğu hallerde dahi hukuki yaptırımın kendisi de şablonlaşmaya yol açıcılığı, estetik elştirinin alanına müdahlesiyle, sanat eserinin tartışılmasının eser sunumundan sonra olabilirliği gibi açılardan sorunludur.

Anorektik tiplemelerin güzellik ideali olarak ağırlık kazanmalarında yönetmeliklerle müdahaleler dahi hukukî müdahaledir. Ancak, sanat eserine müdahale eser öncesi yönetmeliklerle olduğunda meşruiyet açısından sorunlara yol açar: Yaratıcı, eleştirel tercihlere şablon sınırlamalar getirilmesi gibi nedenlerle. Sonradan hukukî müdahale ise soğuksavaş öncesi amerikan sansürcülüğünün sürek avlarına yol açma tehlikesini taşır.

Sanat eserine yegane meşru müdahale eserin tartışılması bağlamıyla sınırlıdır ve eserin gerçekleşme süreci içerisindedir. (Epik tiyatroda katılım ve açık eser kavramı başka bir konudur, tartışılmayı da dışlamaz, ve yine eserin gerçekleşme süreci içerisindedir). Sanat eserine ya da sanatçıya yaptırım, yasaklama, fiziki tehdite varan kararlar korku ve dehşet yaratma üzerinden hareket eder ve eleştirinin de meşruiyetini karartır. Eleştiri hukukun saldırganlık olarak kullanılması halinde suskunluğa çekilir ya da eleştirinin nesnesini bırakıp hukuku eleştirmeye (haklı olarak) yönelir. Eleştiri konunun hakikatiyle ilgilidir ve sanat eserinin gerçekliğine eleştirisiz kavuşması söz konusu değildir. Buradaki gerçeklikle gerçeküstü eserlerin bile bir  çeşit (zaman ve mekanda yerleşiklik, tarihsellik; allegorik veya tasniflenmişlik, tasnifdışı edilmişlik gibi) gerçekliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz.

Sanat eserine hukukî müdahale ancak sınırlı, tartışma açıcı, duyarlılığı uyarıcı ölçülerde kalarak meşruiyet iddiasında bulunabilir. Burada cezadan konunun tartışılması, tepkiselliğin önünün kapatılması gibi implicit gerekçeler söz konusudur ve farklı (demokratik) siyasi kültürlerde farklı yollar izler.

Müdahalelere karşı konuya karşı eleştirilerimizden daha çok yer vermek durumunda kalmamız "ne yapmalı" tartışması açmamak içindi. Birilerinin başını belaya sokmak, yasakları listeletmek için bahane üretmek değil, oyuncu tercihinin ırkçılığa dönüşme işaretlerinin film endüstrisince dikkate alınmasını sağlamak durumundayız. 

Aşılmaması gereken sınır aşılmak üzeredir, insanın kendisine dair önyargısı olarak estetik müdahale tartışılmalıdır. Yüz nakli ameliyatlarının açtığı imkanları bir yandan reddetmezken, diğer yandan görüntü, cilt ve saç rengi, yüz şekil ayrımcılığına kategorik olatrak karşı çıkmak durumundayız.

"Kategorik" demem, tekrarlarsam, burnu ameliyatlı, cilt rengini bin bir zorlamayla açtırmış, vücüt şeklini neredeyse bir ırktan kaçma düzeyinde değiştirmiş insanlara dahi ayrımcılık yapmamayı içeriyor.

Yüzü bir kazada hasar görmüş oyuncuyu ekranda görmek istemeyen bir toplum kuruntu veya psikolojik bozukluk olarak insanların görünümlerine müdahalelerini etkilemektedir. İnsanlar en azından ekranda gizlenmek, maskelenmek zorunda kalmamalıdırlar. 

Bir moda salgını, popüler kültürel salgın olarak estetik ameliyatlar üstün ırk, tabî ırk düşüncesini içinde barındırmaktadır.

Dünyanın en güzel yüzlerini dahi kendilerinden tereddtütlü kılan bir aşağılık duygusuna yol açan ne tek başına ırkçılık, ne güzellik endüstrisi, ne kapitalizimin insan idealidir.

Dilencileri bile burun ameliyatlı antikapitalist ülkeler sözkonusu. Amerikan rüyası görenler değil, muhafazakar kesimin erkek ve kadınları da bu furyaya teslim olmuşken nedenlere takılıp kalmadan ırkçılığa, toplumların kendilerine karşı yönelttikleri ırkçılığa dikkat çekmemiz gerekiyor. 

(zamanım yetmedi burada bırakıyorum. düzeltilmedi)




10 Nisan 2012 Salı

Izdıraplı veya Erken Ölüm "Öteki"ne mi Mahsustur?

İşine geleni ölüme, vaad edilene, ilahî adalete örnek gösterenlerin söylediklerinde haklılık payı var mı? Genç ölüm, ızdıraplı ölüm, nesiller boyunca benzer şekilde ölüm birilerin ötekilerden iyi ya da kötü olduklarına işaret mi?

Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.

Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.

İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.

Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.

Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.

Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.

Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.

Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.

İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.

İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.

İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.

Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.

Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?

Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!

Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.

Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.

"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.

En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.

Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.

Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.




18 Mart 2012 Pazar

Pax Nobeliana

Ödüllenme ile sınanacaksak, hakikate açıklık ve hakikatle düzelirlik ile ödüllenmek umuduyla...


21 Şubat 2012 Salı

Irk Biyolojisi

İyi ki Yaşıyosun be Yeğenim!

Doğuya insanlık dersi veren, eleştiriyi önce kendi gölgesine, dehlizlerine yöneltmeyenlerin mahzenlerinde kapalı kalan kan kokusu bizde insanlık komedyası olarak sahneleniyor bazan. Hayal edilebilen, başımıza da gelebilir. Gülünecek bir şey yok!

Doğacak çocuğun kaş göz rengini seçmek bile biyolojik bir savaş ilanı belki. Belki de olmadığını seçme bir başka komedya?

Kafka, İbn Rüşd, Gazali, Farabî, İbn Sina gibi görünmek istemiyor artık onların torunları tohum/ gen bankalarında nesillerin nasıl görüneceği seçilirken.

Neye yatkın olunacağının seçilmesi ise belki bir parametre olarak kaydedilmişliğiyle mümkün, ancak ya hakikatiyle?

Bir insan nasıl yetişir, bir eksikliğin fazlalıklara, fazlalıkların eksikliklere dönüşmesi, hattâ tırtılın kelebeğe, kelebeğin gölgeye dönüşmesi nedir bilen var mı gerçekten bütünüyle?

Bir aklıevvelimiz buyurmuşlar: Suçlular, fenalar, yaramazlar ayıtlansın! Ey aklıevvelimiz kendisini eleştirmeyi bilmeyen bir çok sonradangörme bunları denedi, sınadı. İnsan genetikten, potansiyelden ibaret bile olsaydı, bu dili okumayı hakikaten bilen var mı, olabilir mi?

Genetik kodlama bir birini dengeleyen etkileyen bir sistemin dilinde belki biraz anlaşılır. Her harfi bir ses, her uzantısı bir fonksiyon değil.

Eski kriminolojide uzun kollular hırsızlığa yatkındılar, bugünün zevkiyle mankenliğe. Bilim hâlâ ve hâlâ bildiği ve bilebileceğinden fazlasını vaad ediyor görünse de, bilimi zahmetsizliğin hizmetkârı ve en üzst noktasına ulaşılabilir/ulaşılabilecek/ulaşılmış gören cehalletten daha bilge bir duruştan temsil edilir çoğu kez. Alanlarının malumatlılarının zirzoplukları ve cahil cesaretleri az rastlanır bir şey olmasa da.

Genlerin haritasını çıkartmak başka, onları birer fonksiyona, defekte, imkana tekabül ettirmek başka. genler ve genetik olmayan bin bir fizikî kodlama arasındaki alaka, etkileşim, eytişim biliniyormuş, nihai olarak bilinebilirmiş gibi.

"Şüphe etmeyiniz!" bildiğiniz kadarıyla eylemeyi buyuran bir imperatiftir, entellektüel pasifliği değil, evet. Ancak "tereddüt ettiğinizi yapın, farketmez!" anlamına da gelmez. Bilginin praxiste gelişmesi, insan eylemesinin teoriyi hayata geçirmek olmadığı ile alakalıdır. Şüphenin kötü ya da şeytani olması değildir mesele, eyleyerek, hareket halinde hakikatle kurulan, kendisini düzelten, işleyen bilinçtir önerilen, sunulan.

Bildiği kadarıyla eylemek el yordamıyla, çaresizliğin sınırlarında mucizeler sunabilir evet. Kök hücre uygulamalarının gerçek mekanizması, imkanları, komplikasyonları, kodu tümden hatta kısmen çözüldüğü ve sözümüzü dinlediği için işlemez, işleyenin o olduğu anlaşıldığı için, sınandığı için işler.

Nasıl penaltı atılacağını bilmek topun mekaniğinin, hareketinin, fizikokimyasal şekillenmelerinin bilgisi değildir. Penaltı atan iyi bir fizikçi olduğunda da penaltının ufku, duruşu başkadır.

Bir hekim kök hücre naklettiğinde oluşum, dönüşüm süreçlerine yabancı değildir. nasılını bilmesi nedenini bilmesini de garanti etmez. İşlemin nasıl'ı nasıllar içinde herhangi bir nasıl da olsa mevzunun niçinine açılan bir kapıdır. Bir açıklamaya muhakkak ulaşılır, ancak açıklamanın niçinin kendisi olmadığını bir bütünlük, uyum, koherens işi olduğunu, niçine/nedene bir ölçüde ulaşılsa da tüm ufuklardan, paradigmalardan bir niçine, niçinlerin niçinine ulaşılamayacağını kavramayan bilim, bilim olamaz. Olsa olsa bir sanat, teknik ve ona tekabül eden inanç olur, bilimdeki anlamıyla.

Göz naklini başarmış bir hekim düşünebilirim binlerce yıl önce. Gözün fonksiyonlarını, ışık göz ilişkisini çözmüş olmasını getirmez. Mekanik bir göz tasarlayabilecek bir hekimin de göz naklinin sırlarını tekniğini, sanatını, nakil sürecine tekabül edecek gelişmelerin listesini, bilgisini elinde tutuyorluğunu da.

Nükleer deneyler hâlâ dünyayı yok etme riskini yok sayamadan, olasılıklar üzernden giderek göze alınabiliyor. Döke saça ilerledi bilimler. Buzullar, fay hatları, okyanuslardaki tasnif edilmemiş hayat, atmosferik etkiler bilinmeden, çöllerde güneş gözlükleriyle bulaşıldı radyoaktiviteye, basınca, kavuran enerjiye.

Kan naklinin komplikasyonları olmadan kan üzerine kan nakli yapılan dönemin perspektifiyle kan üzerine ve üzerinden tasnifler yapılamaz.

Bilim uygulamanın peşinden gider. Uygulama her daim akıllıca bir iş olmasa da, hayatlar üzerinde yeni teknik sınamaları çaresizliklerde meşrudur. Gelişmeler döküp saçma işi olarak görülmez, biraz da bu nedenle.

Genetik rehabilitasyon ensestin yasaklanmasıyla, akraba evliliklerinin frenlenmesiyle zaten bin yıllardır uygulanmaktaydı. Genetik rehabilitasyonun bütün anlamlarıyla meşru olup olmadığını elbette tartışmaya açık bir konu.

Genetik yapımıza müdahaleleri yapabilecek bir bilgi birikiminin olduğunu, olabileceğini iddia etmek ise bilim düşmanlığından başka bir şey değil! Böyle bir bilgi birikimi olsaydı kimin yaşayıp yaşamayacağına karar verilebileceğine dair bir sonuca götürmezdi. İnsan genetik imkan ve imkansızlıklarıyla karakter edinmiyor, bir. İkincisi genetik fazlalık veya eksikliklerin olası başka bir dünyada ne anlama geleceğini okumuşluktan konuşmuyor bilim. Okusa dahi, bunu hayal etsek dahi insal hayatının toplusallaşma, interaktivite, çevresel, diskusif şekillenmeleri ve süreçleri içerisinde bu fiziki bilgileri anlamlandıramaz. Anlamlandırış olası tarihi süreçlerin toplamını elden geçirse bile, olcak olanı, reeli yani henüz olmamışı hesaba katmışlıktan konuşamaz.

Deli İbrahimin dünyaya gelmemesi için Osmanoğullarını engelleyecektiniz, en başarılı tekniğinizle. Genet'i engelleyecektiniz. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozacağını bilmek değil konuştuğumuz, bilimle seleksiyon/eleme yapılabileceğini düşünme saldırganlığı, ölçüsüzlüğü.

Bir dönemin kuzey avrupa ırk biyolojisinin, aynı gerekçelerin arkasına sığınarak kendisine hayat hakkı tanımayacağını düşünebileceğimiz birileri başka birilerini eleme derdinde.

İnsanları biyolojik olarak elemeye, sınırlamaya başladığınızda bunun sonu gelmez.

Eskiden halk kötürümlükte, hastalıkta bir hikmet bulurken şimdikinden daha ilkel değil, daha ileri bir noktadan başlıyorlardı hayata.

Bir hırsıza bazı toplumlar ağır, insafsız cezalar verseler de kendilerini o insanın baştan ne olacağına karar verme yetkisine ve vesayetine sahip görmekten imtina ediyorlardı.

Medeniyetimiz varken, biz de bir medeniyetin diline sahipken insanın kendisini, hırsını, kötü yanlarını yenme hakkının olduğuna inanıyorduk. İnsanın insanlaşmasını bir süreç ve dayanışma işi görüyorduk.

Batıdan konuşacaksak, bunda bence hiç bir mahzur yok, bilimi bilgelikle dengelemekle, yaşama hakkı hiyerarşilerini kırmakla başlamamız gerekmez miydi?

28 Aralık 2011 Çarşamba

Keşan Müftüsünün Söyledikleri Düşünce Özgürlüğü Sınırları İçindedir!

Noel ve Noel Baba için batıda daha fazla şey yazılır söylenir. Noel Baba menkıbelerinin değişik kökenleri, farklı geleneklerle kurulan köprüler Noel Babanın gerçek kimliğinden çok cevap verdiği toplumsal ihtiyaç açısından anlamlanır.

Batıda Noel Babaya yönelik çeşitli söylentiler, eleştiriler gündeme gelse de, Noel Baba en az şişedeki cinimiz kadar gündemdedir.

Çeşitli geleneklerin Noel Babaya bağlanmışlığı uzun bir düşünce tarihi metnine de ihtiyaç duyuracaktır. Demreli Aziz Nikolas konusu Noel Baba tartışmasının sadece bir kısmını oluşturur. Eleştirenlerinin az olmadığını ve bugünkü ticari noel alışverişi ve noel eğlenceleri ile alâkası olmadığını da belirtelim.

Bizde yılbaşı ile noelin farklı olduğunu vurgulayan yılbaşı kutlamaları savunuculuğunun argümanında hata olduğu kanaatindeyim. Her gelenekte yılbaşı ve noel örtüşmez ama bazı geleneklerde bu örtüşme söz konusudur.

Keşan Müftüsünün gerekçeleri de tartışılabilir gerekçeler. Bacadan girme, kapıdan girme birbiriyle örtüşemeyecek alanlarda ele alınmış mesela. Teşbih, benzetme, metafor ve eğretilemeye başvurma gerekçelerin anlam alanlarını devreden çıkarıcı özellikler taşısa da meşru bir tartışma zemini kaybedilmiş de olmuyor.

Bir gerekçesi ise ifade edilmediği halde haklı ve hakkanî bir temel açıyor: Bir çözülme, özenme, geleneği devam ettirememe halimize eleştiri olarak.

Stabil bir toplumda komşumuzun kutlamalarına sırt dönmek farklı, özgüvenin yitirmiş bir toplumun yalpalamaları içerisinde geleneksel arka planımızla bağımızın kopuyorluğu farklı.

Batıda kutlamaların ticarileşmesi, tüketim dini içinde anlamlanan bayramlar, alışveriş günleri eleştirisi, eğlence ve festivallerin alkolizasyonu sağdan, soldan eleştiri alır. Nietzsche'nin Deccal'indeki gibi.

Ben insanların eğlenmesine karışılmasına taraftar olmasam da din adamlarının yeni ritüalleri eleştirmeye çalışmalarının görevleri olduğunu düşünüyorum. Tek sesten konuşmayacaklarsa, kendi gerekçe, bilgi ve birikimlerini kullanacaklarsa elbette tartışılır şeyler söyleyeceklerdir.

Farklı düşünen gerekçe sunar; "soruşturma, kovuşurma açılsın!" çığlıkları atmaz. Yanlışsız ve siyaseten doğru şeyler söylemek yerine tartışılır şeyler söylenmesi evladır. Herkesin ahkâm kesmesi ve bildiğini okuması değildir bu. Toplumsal konsensus tamamen doğrular yanlışlar üzerinde oluşmaz, nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, nerede kimin ileri gidebileceği, kimin ne ölçüde karşı çıkabileceği üzerine dinamik bir konsensustur da.

Konsensus, konuşan koklaşan ve hareket halindeki bir toplumda zaman içinde oluşur. Bir birine hak vermelerden çok birbirinin özgürlük, yanlış doğru alanlarını da tanımaktan geçer.

Yılbaşı, noel kutlaması olmak zorunda değildir. Ama, ikisinin örtüştürüldüğü de olur. Kaç yılbaşı vardır, zaman bilinci üzerine yıldönüm kutlamalarının ne önemi vardır bunları tartışmamızda fayda var.

Kabul edersiniz, uyarsınız ya da uymazsınız gelenek size bugünden bir yorum olarak itiraz eder.

"İçkili eğlencelere alternatif var mıdır, varsa nedir?" ise ayrı bir mevzudur. Yılbaşı üzerinden tartışılmasını pek anlamlı bulmuyorum.

Eğlenceyi anlamsız bulanlardan değilim. Alternatrifi olanların ise teorik bir dayatma olarak değil bir hayat tarzı olarak sunmalarını şart görüyorum. Bu konuda zamanında hayat tarzımızın yaş sınırlarıyla segmentleştirilmesi de bir çözümdü, doğru çözümdü demiyorum, çözümdü, üzerine düşünülmelidir diyorum. Gelenek neden böyle bir kapı açmıştı üzerinde durmak lazım.

Ben Keşan Müftüsünün düğüne, derneğe, eğlenceye karşı çıktığı kanaatinde değilim. Kişise bir çıkış yaptığını da düşünmüyorum. Yorumu, başvurabileceği yanlış gerekçe kendisine aittir, kendisine ait bir sorumluluktur, ancak bir sorumluluğun başka sorumluluklara açılması tarzında bir sorumluluktur. Yanlışı varsa gerekçelendirerek kendisine sunmayan sorumsuzluktan konuşuyor olur. Açık bir konuşmayı kapatan Keşan Müftüsü değildir, onu hemen susuturmaya çalışanlardır. Diskuru açık tutmak söyleneceğin, konuşlabileceğin geleceği gideceği yeri de belirler.

Farklı eğlence anlayışı, hatta eğlenceye karşı eleştirel anlayışlar olabilir, dayatma olmadıkça tartışmanın sorun yaratacağını da düşünmüyorum.

Kendimi ne bir müftünün anlayışına tabî olmak zorunda görüyorum, ne de onu soruşturmayı öneren bir başka anlayışa. Sadece ve sadece hakikat bağlayıcıdır. Sözü hakikat iddiası olarak işitmek ise herkese karşı yükümlulüğümdür.

Hayat tarzımın sorumlusu benim, mucidi olmasam da. Başkalarına hayat tarzımı dayatmadıkça, kimseye de hesap vereceğimi düşünmüyorum. Ancak hayat tarzları üzerine tartışmayı da entellektüel bir konu olarak düşünüyorum. Düzey ileridir, değildir ayrı bir mevzudur. Tartışma, alışveriş zamanla ve zamanda ilerler.

İnsanların sevap günah çetelelerini biz tutmuyoruz. Onlara insan olarak davranmak, hitap etmek, yanlışlarını doğrularını abartmamak, insan hayatını tek tek alanlardan ibaret saymamak durumundayız.

Eğlencenin toplumsallaştırıcı ve toplumsallaşmayı çözebilici yanlarını aynı anda görebilen toplum kuramı, toplum eleştirisi konuşma, söyleşme, birbirine itiraz yollarının açık kalmasını açık tutulmasını tercih edecektir, etmelidir. Eğlencede sorun ifrat tefritte değildir, eğlencenin diyalektiğinin olmasıdır mesele, bir gün devam ederiz belki, meselenin, olayın, konunun, mevzunun kendisine yönelerek...

22 Kasım 2011 Salı

Ekşi Sözlüğü Kapattırma Girişimleri Üzerinden

Ekşi Sözlük bazan incitici, yüzeysel olabiliyor. İtiraza kapılarını açık tutmaları, başkalarının imajını ellerinde tutma olayına ihtimamla yaklaşmalarını beklemek herkesin hakkı.

Haklarında önyargı oluşturulduğunu düşünenlerin, sitenin kendi sorumlularından cevap alamadıklarında mahkemelik olmalarını da doğal karşılıyorum.

Ancak son kapattırma kampanyasının demokratik, eleştirel, hukukî her türlü sınırı zorladığı kanaatindeyim.

Demokrasi'nin vazgeçilebilir bir şey olduğu vurgusu ise, ironik de olsa ilginç, referandumda hayır oyu verenlerin darbecilikle suçlanması demek durum, an, ironi icabıydı.

Burada ilginç bir gerekçe var: Kutsalların aşağılanması. Kutsalların aşağılanması kötü bir şey. Ancak bu, kutsalların savunulmasından ileriye gidiyor ve hukukun herkes için geçerliliği içinde herkesin, her çevrenin kutsal bildiği için demokrasiyi paranteze alabilme hakkını öne sürmelerinin yolunu da açıyor.

Sokağın devreye girebilirliği, galeyanın önünü açmaya kalkışılabileceği lafzı Çorum ve Maraş provakasyonunu yaşamış bir ülkede akıl kârı değil. Fark? İddiada haklı olunduğu düşüncesi. Kanıtın apaçık ortada olmadığı durumlarda da iddia büyükse, demokrasinin rafa kaldırılabilirliğinin meşruiyetinin düşünülebilirliğinin önü yeniden açılmış olmayacak mı? Yenidemokratlarmızın demokrasi söyleminin kolayca sönüvermesi yeni bir diktatörlüğün hedeflendiği iddialarını güçlendirmeyecek mi?

Kanıt apaçık olsa da olmasa da, hukukî sınama süreçleri devreden çıkarılarak mı hukuk gündeme getirilecek? Yani önce ortalık ateşe verilip sonra hukuk işlemeyecekse, hukuk baskı altına alınmakta değil midir? Değil ise, kamuda fiili infial için gerekçe mi oluşturulmaktadır?

Burada dikkat edilmesi gereken şudur: 11 Eylül türü saldırılarından sonra batıda göçmenlere yönelik saldırı çağrılarına meşruiyet kazandırıcı bir yolun önü açılmaktadır. Almanyada olup bitenler ve faillerin en iyi ihtimalde dahi korunmuşluğu uyarıcı olmalı idi.

Salman Rüştü meselesinde göçmenlerimiz üzerine baskıları meşru kılan bir diskur açıldı. Kutsallar korunur görünürken, batıdaki ırkçılığın göçmenleri fişleme, izleme, baskı altında tutma olayı kolaylaştırıldı.

"Ne yapılmalıydı?" diye sorulursa: Eleştiri ile karşılık verilmeliydi. Evrensel aklını bulmuş, gerekçelerini bulmuş alay ile. Bulunamadıysa, bu ihtiyaç doğardı. Aydınımızın söz hakkı elinden alındı. Söz hakkı'nın haklı olmayan sözü de içerdiğini, eleştiri hakkını yitirmenin acısıyla vurgulamalarda kalış, toplum mühendisliğine teslim oluş idi de.

Ölçü kaçırılmadıkça bu tür hallerde sokağın tepki vermesini demokratik buluyorum. Ancak demokrasinin rafa kaldırılabilirliği söylemi içinde sokak ve hukuk aynı anda gündemde tutuluyorsa, provakasyon hukukunca esir alınma durumuna düşüyoruz.

İnsanların inançlarıyla alay edenler çokbilmiş ilkel ve cahil bir bilimsellik iddasından konuşuyorlar öoğu kez. Düşünceleri, iddiaları inanç-bilgi ayrımı, antinomilerin eleştirisi gibi hususların farkında oluşun aydınlanmasını içermiyor.

Kaba eleştirinin çattığı indirgenmiş ezberi inancın hakikati sanan bir karşı kutup da, indirgenmiş, basitleştirilmiş, saptırılmış olanı kendi hakikatleri olarak savunabiliyor. İki tarafın ileri sürülen içeriğin gerçekliğinden emin oldukları, ama hakikatini sorguladıkları bir ortak zeminde kutuplaştıklarını görebiliyoruz çoğu kapışmada. Örnek verelim: Mevlânaya küfredenlerin Mevlânâya yazdıklarını bazı sözde mevlevî çevreler aynen savunuyorlar. Bir taraf bu ezberi övüyor, bazıları da ona sövüyor. Küfürü hafifletecek hiç bir şey olamaz. Ancak çarpıtma, kendi diyemeyeceklerini büyüklere söyletme de hafif br hakikat suçu değil.

Mevlâna üzerine kapışöalarda yapılması gereken, hakikî Mevlânâyı sunmaktı. Bu da zaman alacak bir iş idi. Hakikîsini sunmak zaten, hakikati içinde sunmaktır, bilebileceğimiz, kavrayabileceğimiz hakikatimiz içinde, yorumlarımızı tartışmaya, yanlışlanmaya (bilgiteorisindeki anlamıyla) açıklık içinde tutarak.

Hemen cevap verememek acıtsa da, söyleyeceğin bir şey yoksa, dersini çalışmak, ezberi olanla dövüşe girişmeden daha hayırlı bir yol.

Kanlı pazarda başkalarının hakikatini çarpıtıp balta satır saldıranları her daim haklı kılan bir hukuk, ilahî bir söz vermişlik yok.

Çarpıtma olmadığında da kafa göz kırmakla hakikat savunulur diye bir şey yok. Bunda cahiller, çok bilmişler her daim daha ustadır.

Hakikate sadık olmak, hakikatini bulmak, hakikati savunmak acelecilik, baskıncılık işi değildir. İzah edemiyorsan cahilsin. Daha iyi gerekçe sunamıyorsan, hakikate ezberi tercih ediyorsun.

İnandığında, bildiğinde hakikat olduğunu, olması gerektiğini düşünen insan saldırmaz.

Meşru müdafaa güçlü olanın, hukuku tayin edenin değil, köşeye kıstırılanın hakkıdır öncelikle.

İktidar iken köşeye kısmışlık psikozuna girmeyeceksin. Önüne geleni de köşeye kıstırmaya çalışmayacaksın.

Daha iyi bir ufuktan bakış, daha geniş bir anlayıştan eleştiri seni çaresiz, zavallı, garip yapmaz. Ayrıca garip, mazlum kalışın bir kötülüğü yok. Kerbelâ'yı okumakta aciz kalıyoruz: Orada kendilerini savunmak için mazlum kalıştan başka bir yol seçmeyişi sanki yenilgi nedeni gibi görüp, zalimlerin dilini seçmeyi yeğleyenlerimiz var. Kerbelâdaki zulümü onaylamadan değil de, yenilgiye yol açan yolu reddetmekten kaynaklanan, mazlumların aleyhindeymişçesine bir yolu seçtiren, iktidara, galibiyete götüren yolun seçilmiş oluşudur. Bu, mazlumlardan uzaklaştırıyor, Kerbelâda susuz kalanlardan uzaklaştırıyor!

Ekşi Sözlük'e karşı tavrın mutlak galibiyete, ezici dayatmaya gidecek görülen yol olması sorunlu. Bu dilden bizler çok çektik.

Velev ki hakikate zulmedilmiş olsun: Biz iktidara, ikbale, yarın yarı yolda bir kenara atabileceğimiz demokratik söyleme sarılıp, işimize gelmeyen hakikat sözcülerini susturursak, dayanaklarımızın zehrini geç farkederiz. Asaları, sopaları yere atmak, hakikate teslim olmak, hakikatin kirletilemeyeceğine inanmamız lazım, öncelikle.

Bir yanlış tezi zor ile, tehdit ile, mutlak iktidar ile susuturursak, galibiyeti garantileyen yolları seçersek susturduğumuz sadece ve sadece eleştirel aklın sesidir. Hakikati anlama eleştirel bir çabadır. Soruya cevap vererek olur. Kötü soru yoktur, provakatif soru ise gerçekliğini en kolay ele veren sorudur. Verimsiz soru anlamında kötü soru ise vardır, sormaz, tartışmayı kapatarak destekler. Yağcıların, yalakaların soruları değil, seni cepheden sarsan soruları cevaplayarak aşarsın ezberi. Provakatif soru değil, tartışmaya kapalı duruştan gelen sorudur kör soru.

Ezber? Ezberin işi başkalarının yorumuna, anlayışına, kavrayışına nakletmek, aktarmaktır. Hali, zamanı, meseleyi bilmeden duyduğunu tekrarlamak olduğunda, alaka, bağlam, söylenenin hangi alanda hakikat iddiasında bulunduğu bilinmediğinde sözün hakikatine zulmedilir. Anlama, kavrama sözün tüm içeriğini kavrama değildir. Kendi halinden durumundan, hakikatin kendisine açıldığı kadarından konuşmaktır. Konuşmaktır, çünkü, kavrayış kavrayışla buluşarak genişler. Konuşma bu anlamıyla eleştirel bir diskurun gündeminde, kucağındadır. İster anlam nüans farkından, ister tümüyle karşı karşıya gelmekten kaynaklansın konuşma, soru cevap diyalektiği, açık bir ufukta bizi düşünülmemiş ile buluşturur.

Öfke, hakikat derdi olanların işi değildir. Yalanı iftirayı göğslemek güçtür. Güçtür ama, hakikate yaklaştıracak, daha da yaklaştıracak olan o soruyu sorana değil, sorabileceğe cevap gönderebilmek, bir sonraki soruyu davet edebilmektir.

Tehditle, kodesle, yasakla hakikat korunmaz. Düzen korunur. Hakikat derdi olanlar, kendi cehalet ve dar ufuklarından korkarlar sadece, kendi faniliklerine tapmaktan, faniliklerine yapışmaktan.

Aslolan iktidar değildir. İktidara ve galibiyete götüren garantili yolların taburesine tekme vuramadıkça, gönüllerde taht kurulmaz!

Gönlümüzün sahipleri, tevazularına, insanlıklarına sarılan ve insanlıktan umut kesmeyenler, propaganda değil hakikat ipine sarılanlar olacaktır demem kimleri aydınlatabilir ki?

Acelen varsa, sabrın sözcüsü olmayacaksın!

29 Ekim 2011 Cumartesi

Van Gölüne Moloz Dökmek Nedir?

Ahlaken ve hukuken böyle bir eylemde bulunmak için hiç bir kabul edilebilir gerekçe yoktur.

Günü kurtarırken, gelecek için sorumluluk reddedilmektedir! 

Gelecek nesillerin içme suları, diğer canlıların varolma hakları ellerinden alınmaktadır. Burada "ekolojik denge sürekli ve kendiliğinden oluşmaktadır" lafzı saçma kaçacaktır, çünkü, katliam yapıp, "hayat devam ediyor, edecektir!" demekle eşdeğer bir gerekçedir tabiatla ilişkilerimizin alanında. Her gerekçenin meşru kullanım alanları vardır. İhmalden öldürdüğüne "kadere inan" diyemezsin, karşındaki kadere inansa dahi. Dediğinin doğru olduğunu düşünelim, doğru olsa bile tavrın ahlâklı olmayacaktır: Sorumluluğunu reddetmektesin!

Eylemin sonuçları depremin zarar verme süresini uzatacaktır. Zehirli molozlar, tuzlar, mineraller tespit edilmemiştir. geçici bir toplama istasyonu kurulabilirdi.

Maliyet gelecekteki erozyon, çöküntü, izolasyon, kaymalar karşısında geleceğe katlanarak aktarılmaktadır.

Siyaseten, bizden sonra tufan anlayışı üzerine demokrasi kurulmaktadır. Depremlere karşı önlem alacak mantık ayaklar altındadır.

Çevre Hareketinin iblisleştirilmesi, izlenen ezici ve sindirici tavrın kırmızı kitaba girmediğinin kalması hakkani bir pragmatizmin değil, ideolojik ve dar ufuklu bir siyasi pragmatizmin siyasetlere temel oluşturduğunu gösterir. Burada söz konusu edilen ideoloji marxtaki "yanlış bilinç"e, geleneğimizdeki "hakikate zulüm" kategorisine girer. Yalanla yaşamanın paragmatizmi olumlu anlamıyla pragmatizmi yerle bir edecek bir hakikatsizlik ufku ya da ufuk karartıcılığı içermektedir.

Hiç bir yerel idari makamın göllere, akarsulara ve denizlere moloz döktürme yetkisi yoktur. Sel, tsunami gibi afetlerde kurulabilecek setlerin dahi son dakikada çekilen çerden çöpten setler olmaması gerekir. acil önlemler risk almayı gerektirebilse de, sorumluluk işidir. Zaten nelerin yapılabileceği önceden tartışılmadıkça, sınanmadıkça, üzerinde çalışılmadıkça aklı başında kararların alınması güçleşir. Son dakika bilirkişisine başvurulması, karar alınması gerektiğinde kurulların tartışmaya kilitlenmesi değildir söz konusu olan. Zamanında tartışılır, zamanında hızla karar alınır. Karar alınırken ve karardan sonrada de bilirkişiye ve denetime ihtiyaç olacaktır. Acil kararları demokrasi iddiasıyla bloke etmek söz konusu değildir. Demokrasi, tartışmaya ve denetime açıklık sürecin tümünde söz konusu edilir. Eylem ve önlem çerçeveleri üzerinde çalışılmıştır, uzmanların uzmanlıkları sınanmıştır, karar süreçleri denenmiştir. Yine de çaresiz kalındığı olur.

Japonyada dahi "bize bir şey olmaz"cılık, istatistiki verilere güvenin yolaçabildiği felaketleri gördük. Afet yalnız bir doğal afet değildi. Bir teknoloji felaketti de.

Biz Van depremine teknik ve kimyasal bir uzatma süresi tayin edersek, gerekçelerimizi başkalarını iblisleştirerek, hakikati karartarak kurarsak gelecek teknolojik felaketlerin de zemini giçlendirmiş oluruz.

Bu olumsuz zemin vardır. Gümüş işletmelerindeki zehirli göletlerin debisini, hacmini, ortaya çıkabilecek momentumu en alt düzey kontrol anlayışının dışına çıkardığımızı unutmayalım! 

Çeşmeden su içerek zehirin sızmadığını iddia eden bir gazetecilik dahi basın etiğinden de önce, bilimsel (jeolojik, kimyasal, biyolojik) bir temellendirmenin hiç bir merci tarafından yerli yerinde kullanılmadığını, her şeyin kendi hakikatinin öncelenmediğini gösteriyor. Yine "hakikate zulüm" bahsindeyiz, etik kriterleri hiçe sayan, hukuku gelecek nesillere ve tabiata karşı işlenen suçlara dair işletmeyen, aç gözlü ve kendi çevresine karşı sömürgeci bir insanlığın hakikati karartma bahsinde!

Her bir söylenen, tartışılan, ahlâk ve hukuk felsefesinin alanında zahmetsizce çürütülebilir, savunalamaz hale getirilebilirken, temelsizlikten ve gerekçesizlikten eylemenin demokrasisi geçmişte tartışılan "cicidemokrasiden" daha ciddi iddialar taşısa da, demokrat sorumluluğunu bulamamışlıktan yola çıkmaktadır.

Demokrasi çevre felaketlerinin çaresi olmasa da dostudur. Ancak demokratik bir toplumda eleştiri ve eleştirel diskur (söylem) işler.

Muhalefeti olmayan, eleştirel aydını olmayan bir toplumda su havzaları bataklık diye kurutulur, Göçmen kuşların konakladıklara alanlara fabrikalar dikilir. Zirai atıklar, gübre ve zehir fazlaları nehirlere akıtılır, dip sularına iner. Kene sorununu, hayvan hastalıklarının nedenlerini dümdüz edici bir ekolojikpolitikaya bağlayamayan bir ufuksuzlukla "geleceğin nurlu ufuklarına" yürüdüğümüzü sanırız.

Bir lokma bir hırkayla avutulduğumuzun iddia edildiğii dönemlerde insanla, doğayla, toprakla, suyla barışıktık ve komşularımızla kardeştik.

Yeni bir medeniyet eğer gerekiyorsa, medenî bir geleneği çiğneyerek değil, olsa olsa, eleştirerek yükseltilr. Eleştirinin eleştireceğini tümden ve hepten bulup yakalayamayacağını bilirsek, her eleştirinin, bir tezahürün, zaman ve mekanda şekillenen gerçekliğin eleştirisi olduğunu unutmazsak.






24 Ekim 2011 Pazartesi

Jean Paul Sartre'a İftira Olarak "Cehennem Başkaları(dır)"

Şimdilerde "munis" ve "cici" bir "başkalık" ve "ötekilik" kavramı revaçta. Bazı anlamlarıyla felsefedeki "başkası"na yabancı olmasa da.

Felsefede "başkasının beni" sorunu bugün intersubjektivite teorilerine (öznelerarasılık kuramlarına) giden yolun ortalarında bir yerde. Sosyal Ontolojinin ele aldığı sorunlar zamanla sosyolojik sosyalpsikolojinin (yani psikolojik sosyalpsikolonin değil) çalışma alanına girmeye başladı. Bunda hem Herbert Mead'in çalışmalarının katkısı var hem de (bazılarına bir çeviri azizliği ile abartıldı diye düşündürse de) Sigmund Freud, Durkheim ve diğerlerinin katkıları.

Bizde? Mevlânâda çocuk oyun oynayarak akıl geliştirir. Mead'e giden yolda zamanında boş durulmamış sanıldığının tersine.

Sartre'ın intersubjektivite kuramına katkısı büyüktür. Bakışla algısal (perseptüel) bir bakışı; başkasıyla donduran, ifşa eden, sanki fotoğraflayan, sabitleyen, insanı bulunduğu yere çakan bir bakış kasdettiğini hatırlatalım. Bakan, çivileyen, sömürgeleştiren bakışın sahibidir başkası. Herkesin herkese bakışında izole edilebilecek bir şey var burada.

Başkası farklı, değişik olan değildir burada. Başkası bakışına, (önyargıya hapsedişine?) yakalandığımızdır

Peki, Sartre'da diğer anlamıyla ikinci şahıs olarak başkası yok mu? Var. Var ama, buradaki cehennemi kuran, ateşleyen, bizi terleten, insiyatifimizi, özgürlüğümüzü unutan o değil ki?

Sartre'de insan olduğu değil, olmadığı. Yani bir proje. Birisi bir hırsıza bakıyor diyelim. Pis hırsız diyor içinden. Pis hırsız! Hırsız, kızkardeşini hayat kadınlığından kurtarmaya çalışıyor, didiniyor çırpınıyor gece okuluna gidiyor, sanat öğreniyor, derdi bütün çaldıklarını geri ödemek, ama hasta annesi, çaresiz kardeşleri için kız kardeşinin kendisini satmasını engelliyor. Hırsızlıkta geri dönülmez bir yola girebileceğinin farkında ya da değil. Ama hırsızlık dışında kazanmaya da çalışıyor çırpınıyor. Hırsızlığı yüceltmiyor. Utanıyor halinden.

Başkası Hırsıza olduğunu, şu an ne olduğunu sabitleyerek bakıyor, iftira atmıyor. Ne olduğunu görüyor. Ne olacağına aldırmıyor. Hırsız ise ne olduğuna itiraz ediyor, "çalmadım!" demiyor. Ben çalmadan çırpmadan yaşamak için çırpınan bir insanım, çalmayacağım, çırpmayacağım diyor. "Ben bir projeyim" diyor, bir başka anlamıyla. Kendisini tanımladığı şey, henüz olmadığı, uğruna çırpındığı, ter döktüğü şey. Belki de hiç bir zaman ulaşamayacağı bir şey.

Seni bir başkası gördüğünde, Mevlânâ'nın aslında bir tefsir olan dizelerinden yola çıkarak anlatırsak Sartre'nin dediğini: Kusurlarını güneş gibi aydınlatıyor, (gelecek) güzelliğini gece gibi karartıyor, siliyor.

Seni bir başkası gördüğünde donduruyor, mahcup ediyor, utandırıyor, eziyor.

Başka türlü bakan, adam gibi bakan yok mu peki? Var ama, primordial değil. Bunu elbette Sartre söylemiyor, ben diyorum. Sartre bu kaçış, itiraz, hayırlamada bir hayır görüyor. Bu itiraz, yerin dibine geçme halinde diyoruz ki: Hayır, ama, fakat, binanaleyh.. ben bu gördüğün ben değilim, ben buyum ama şu an olduğum değilim, ben henüz olmadığımım, olmaya çalıştığımım, olmak üzere olduğumum!

Sartre kahrolsun sömürgeci başkası demiyor. Der gibi oluyor mu bazan? Belki. Ama, bir üstünkörü bakışın; hapseden, donduran, esir eden; hatasını çirkinliğini kusurunu yüze çarpan bakışın hepimizde olduğunun farkında olarak konuşuyor. Bunun temellendirici, kurucu, primordial bir özelliği var, bunu da Sartre söylemiyor ben söylüyorum, bir başka deyişle söylüyorum, felsefesinin özelliklerini hapsetmek için değil: Sartre bir fenomenelog. Husserl, Heidegger gibi. Üstelik bizim geçmiş etellektüel geleneğimize hiç de ters düşer bir düşünce tarzı/geleneğinden değil. Ters düşse ne yazardı?

Okunması zahmetli, yoluna düştüğü çözümü bulabilmiş değil. Ancak bin bir eksikliği gediği kapatıyor. Romancı olarak nasıl bulursunuz bilmem. Varlık ve Hiçlik okunmadan zamanımıza şahitmiş gibi hiç mi hiç konuşulmaz demeyeyim, ama, onun ve onun gibilerin gayretini ve başarısını (ve başarısızlıklarını) göstermeden o kavramlar hakikati konuşmaz.

Tefsir ile ilgili söyledim durdum: Orjinal metin alıntıları dahi yorumdur, alakalı alakasız bağlamlarda sunulur, alakalı alakasız ufuklara yerleştirilir. Kendisini ve hakikatini perdelemişlikten hakikatini ele verdiğini iddia ederiz. Oysa yaptığımız anlama müdahale, hakikate müdahaledir.

Öte yandan, en kötü yorum bile tartışmaya açıktır. Yorum olanı yoruma kapattığımızda başlar çoğu sorun.

Bildik kelimelerden, okuduğumuz roman ya da kitaplardan yola çıkarak ahkâm keserken de halimiz bu: Kendimizi hakikatin sahibi yapıyoruz, "eğer şunu şunu kasdettiyse ya da kasdetmediyse" demedikçe.

Hikmetin semantiği yok. Semantiği bilip unutmuş insanın tevazuda duruşu gerekli sadece. Efendim.

Arzeyleriz gündüz hayalimizden, gece düşümüzden.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Sırtta Bıçaksız Linç Resimleri

Kaddafinin linç edilmesi ile uluslararası bir çok düzenleme ve kural ayaklar altına alındı.

Uluslararası hukuk açısından öldürülenin Allende mi Kaddafi mi olmasının pek bir önemi yok. Herkesin adil yargılanma, linç edilmeme, Cenevre Anlaşmasının uygulanmasını bekleme hakkı var.

Libyada muhalifler iktidara daha iyi, daha üstün bir hukuk önerisiyle geliyorsa bu yapılan neyin nesidir?  Sunulan hukuk Kaddafi hukunu aratacaksa onca uluslararası kutlama, orji neyedir?

İtilip kakılan ve ayaklananlardan zalimlerinkinden daha üstün hukuku her daim beklemiş güzide basının ve uluslararası aydının hali ne kadar acıklı. Sarılacakları gerekçe ayaklanma ve devrimlerde işlerin çığırından çıkabiliyorluğudur sanırım.

İsyanların, devrimlerin her daim meşru olmadığını savunanlardan değilim: İsyanın, halk hareketlerinin ayaklar altına alınmış bir ahlâkı ve hukuku yükseltmedikçe intikam, revanş ve zulümde nöbet değişikliğinden öte gitmeyeceğini bilenlerdenim.

Libyadaki hareket aniden parlamış bir ayaklanma değil. Nato ve Batı Avrupa desteğiyle şekillendi. Linç gibi hareketlerin hukukî sorumluları sadece linç eyleminde bulunanlar değil, Kaddafinin yakalanmasına katkı veren tüm koalisyon güçleridir de. (Konvoyda Kaddafinin bulunduğunu bildikleri artık aşikâr!)

Demokrat tavır yargılanıp aklanmayı talep etmeyi gerektirirdi. Kazananların, hep kazanırlığın dilinden konuşuluyor.

Kaddafi linç edilen ilk kişi değil. Bugüne kadar linç edilenlerin tümü diktatör de değil. Ancak, linç olaylarının arkasındaki koalisyonun aslî üyeleri pek değişmiyor.

Ne yazık ki Türkiye de bu ülkelerle hukukunu geliştirerek insiyatif arıyor. Demokrat siyasetlerde ortaklık veya suç ortaklığı ciddi ayrımlardır! Arkadaşlarını söylersen kim olduğunu, ne olduğunu söylerler insana da, ülkelere de.

Sırtta bıçaklı resim için kıyamet koparan aydınlar, cinayeti ve kanı midesi almayanlar neden bir diktatör linç edilirken bu kadar neşeliler? Hukuktan bakamadıkları için mi yoksa?

Mazlumun linç edilmesi, katledilmesi yüreğimizi kanatabilir, kanatmalı, ama, hukuk herkes için geçerlidir! Yoksa hukuk değildir!

Katiline eziyet edilmemesini vasiyet eden devlet adamlarımız, önderlerimiz vardı bir zamanlar. Onlar zulme isyanın sözcüleriydiler. Bin yıl önce yapılabilenden daha kolay olanı beklemeye hakkımız vardır! İnsanlığın takipçisi olmaklığımız şarttır!

Savaşta herşey olur diye bir şey yok! Sadece "medenî ülkeler" kendilerine konulabilecek sınırları engellemek için ihtilallerdeki, ayaklanmalardaki vahşete de göz yumuyorlar.

Halk ayaklanmaları lümpenleri de angaje eder, bunu Oğuz Atay hatıralarında güzel işlemiştir. Angaje ediş, daha güzel bir dünya, daha insani bir duruş içinse amenna. Gazabı, kini, nefreti, kana susamışlığı sokaklardan akıtacaksa başka.

İnsanların zulme direnme hakları vardır! Bu zalim olma hakkı, zulümde nöbeti devralma hakkı değildir.

Kaddafi linç edilmesi olayını daha da vahim kılan, demokrasi söylemli bir koalisyonun linç topluluğunun arkasında durmasıdır. Galeyana geliş, durdurulamaz kitleler teranesi savaşa, içsavaşa hukuki standartları dayatmayan bir ahlâksızlığın, adaletsizliğin, tepeden bakışın eseridir!

Kaddafiyle çatışabilirsin. Bu hukukun karşılıklılık ilkesini ayaklar altına almaz. Ama, esir alabildinse, alabileceksen, yaralarını tamponlarsın. Saldıranları bloke edersin. Kontrol edemeyeceğin bir kitleyi sokaklara salmazsın. Eğer kontrol edilemeyecek bir kitle söz konusu idi ise, ki belli bir disiplin gerektiren çatışmalarda kontrolsüzlük ne iktidarın ne de şehirlerin alınışını açıklayabilir.

Hava desteği çapulculara verilmez, iş çapulcuların işi değildir. Olayın sorumluları başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere muhalif güçlerdir. Sorumsuz, dokunulmaz hiç bir uluslarası siyasi ve siyaset yoktur, hukuk açısından bakarsak!

Bu linç ettirme, kafa koparma, saray basma işlerine itiraz etmezsek bu tür eylemlerin kural haline gelmesine yol açacağız. Medeniyet iddialarında bulunmayacaksak bunda bir mesele yok elbette.

Kaddafi bir klanın, zümrenin desteğiyle ayakta dursa, hatta tüm desteği yitirmiş olsa bile, onun katline karar verecek olan, onu aslanların önüne atmaya hakkı olan bir merci yok.

Nesillerimiz sürek avlarını haber bültenlerinde dinleyerek büyüdüler: "Ölü olarak ele geçirilen" insanlar, bazan sadece üç beş kitap, bazıları şiir, daktilo ile. Ölü olarak ele geçirme hakkı varmış gibi. Doğalmış gibi.

Çatışma bile katliam eylemi değildir. Bir sınırı, sonu, sorumluluk dünyası vardır.

Askerlik, ihtilalcilik, savaş siyasetin silahla, silah üzerinden yapılmasıdır.  Çapulcu ile isyancı arasındaki fark yalnız neye isyan ettiğinde değildir, neyi hedeflediğindedir.

Demokrasilerini erdemsiz, hukuksuz, kurnazca şekillendirmeyi meşru görenler, savaşı nasıl yaparlar kim bilir?

Savaş kepaze bir iştir!

Kendini savaşın içinde bulmak ayrı, savaş çıkarmak, barışı istememek, zulmü kimin yapacağında kapışmak ayrıdır.

"İş başa düşünce çekilir böyle" der Topalkoşma.

Barış da yiğitlk ister, istiyor...

18 Ekim 2011 Salı

Kuzey Güney Farkı Masalları Üzerine

Yunanistandaki kriz, hikmeti hakikatinden kaynaklanmayan ezberleri yine gündemde tutuyor.

Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.

Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:

Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.

Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.

Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.

"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.

Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.

Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.

Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.

Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.

Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.

Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.

İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.

Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.

Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?

Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?

Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?

Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.

Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.

İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?

Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?

Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?

Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?

Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?

Batının en iyi ,  en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!

Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!

Efendim.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Özel Hayatların "Birlikte Hayat"a Dönüşememesine Dair

Hayat tarzları üzerinde anlaşma, tartışmaya ihtiyaç duymamızda bir sorun göremiyorum. Ortak noktalar arayacağız, ne üzerinde anlaşamadığımız üzerinde anlaşacağız, konuşup koklaşacağız.

Libertaryan, kültürrelativisti, kurtulmuşsulukçu falan değilim. Tartışılmayacak, eleştirilemeyecek yerine başka bir şey önerilemeyecek bir hayat tarzı göremiyorum. Bireysel olarak görülenin bir toplum, iktisat, insan anlayışı da önerdiğini unutmaya çalışmam anlamsız olur.

Şimdilerde oturmuş sosyal kuralların,  gündelik rutinlerin olmaması, olsalar dahi toplumsallaşma süreçlerinin kesintili ve etkisiz olduğu kanaatindeyim. 

Birlikte hayat üzerine konsensusun iki bağımsız tekilin vazgeçemezlerinin listelenmesi ile çözülmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşünmekteyim. Bunun iki nedeni var, en basitleştirilmiş halleriyle ifade edersem: Birincisi, toplumsal konsensus ve paylaşmanın zamana ve tarihe yayılan süreçlerinin bireysel boyuta çekilip her biraraya gelişin müthiş entellektüel çaba ve kararlılık gerektirmesi; ikincisi, uzlaşmanın toplumla da uzlaşma ve denge kurma faslının/ayağının eksik kalması. Kriz içinde kalarak kriz çözme "etraf"ın krizden yararlanmama, krizdekilerle dayanışmada olmasını gerekli kılıyor. Bireyci ve tarihsel perspektifini yitirmiş hayat bakışlarından bu dayanışmanın sağlanması, modern görünenin ilkel bile olamayan bir dayanışmasızlık dünyasına yerleştirilmesi yüzünden kolay görülmüyor.

Sorun çözme kalıplarının, sanal bir nominaliada, her halin özgün hale dönüşmüş gibiliğinden dolayı işletilememesi durumu ile karşı karşıyayız.  Hayat tarzları bir derinliği olmayan, görsellikle geçerlilik alanları oluşturabilen popüler kültürel kalıplarına dönüşüyor. Virtüel/sanal hayat tarzları etrafındaki irrasyonel mistik ve tartışılamamazlıkta zaten kendisine yazılabilecek özgünlüğü de yitirebileceği bir geçişsizlik ufku oluşturmakta. Fragmentlerden, kolajlardan, ezikliklerden, bir ufuk, hapishane içinde bir özgürlük arayışı.

Özel hayatların birlikte hayata dönüşmesinde neredeyse tüm toplumun sorunlarını çözme kapasitesini gerektirebilecek gereksizlikte tartışma ve sürtüşme alanları açabilmesi söz konusu olabiliyor. 

Ben, insanların yeme içme giyinme barınma üzerinde de tartışabileceklerini, birlikte hayat içinde ortak sınırlar da koyabileceklerini, bunu yapmamaları halinde bir ortaklık kurmada, ortak zemin oluşturmakta zorlanacaklarını düşünenlerdenim. Yani kendi hayat tarzları bildikleri tarz imajları veya kesitleri dışında bir de ortak tarza benzer "birşeyler" tutturmak da gerekiyor insanlarla, insanlıkla.

Hayatlarını birleştirecek, aile kuracak ya da kurmayacak, çocuk büyütecek ya da büyütmeyecek insanların tartışmaması, uzlaşmaması, bazan sürtüşmemesi imkânsız. Bu kapışma, sürtüşme ve çatışmalarda birbirlerini tatmin edebilecek birşey çıkaramamaları halinde, bireyselin çözünmesi olarak algılayabildikleri ve aslında bireyselin de evi olan ortaklık çabasından çıkmaları, daha fazla birbirlerini zorlamamaları daha az yıpratıcı olabilir. En bireysel listelerin tartışılmasında dahi toplum için de bazı önerilerde bulunmaktan, bunları gerekçelemek ve tartışmaktan kaçınmanın mümkün olmaması, her bireyin yeni bir toplum kuracak kadar tartışmaya çekilmesi ne kaçınılabilir bir şey ne de akıl kârı.. 


...

Eşlerin birbirlerinden, ebeveynlerin  çocuklarından, çocukların büyüklerinden veya birbirlerinden beklentilerinde bir sorun görmediğimizde dahi beklentilerin geçerlilik dünyasının belli sınırlara sahip olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kural uygulamaları, yorumları keyfî ya da objektif kriterlere bağlı değildir. Tartışmaya açıklıkta, birbirine saygı içerisinde farklı davranmalara açıklık esastır.

Anne babaların çocuklarına dayatamadıklarını, dayatamayacaklarını sokakta insanlara dayatan kafa açıklarını önce kendi evinde verir. Görmediği sorun, mesele, yanlış yok addededilir sadece.

Mahalle baskısı denilen şey bazan toplumsal dayanışmadır. Bazan linç toplaşmasıdır. İnsanların birbirlerine karışmalarının toplumsal meşruîyet kaynakları vardır, ama, bu ihtimamın, birbirine sahip çıkmanın cennet ve cehenneminde olur. Otobüste metroda, şehirlerarası yoldaki zaptiyelikle magandalık, muhafazakârlıkla tacizkârlık arasında medcezir yapan ruhla, kinle, saldırganlıkla değil.

Karışmanın sevimli olabildiği halleri siyah beyaz türk filmlerine, ya da yakın döneme kadar devam eden mahalle hayatına göndermelerle tartışmaya çalışalım bir başka yazıda. 

Lakaytlık her daim demokrat ve medenî değil, burun sokmalar ise mazbut işi değil. Yazıyı acele tamamladık, bazı gerekçelemeleri atladık. Düzeltemedik. Fırsat buldukça, gün içinde düzelteceğiz. 

...

Başkasının akıllısı, delisi, dertlisi, mazbutu, çılgını, çalışanı, serbesti, mutaassıbı, sporcusu, çoluğu, çocuğu ile uğraşmak sanıldığı kadar "mazbut" bir iş  değildir. Senin evine dalmıyorsa, gelip de sofrana kalkmamak üzere oturmuyorsa. İşindeyse, gücündeyse, yolundaysa. Kimsenin bir başkasının sofrasında yer kapma, kendi kurallarıyla başkalarının kapılarına dayanma hakkı yoktur.

Kalıcı niyetle oturursa bir insan yanına, bir kuralın çiğneniyorsa, kendi kuralını da gözden geçirerek ikinizin de istediğini kapsayabilecek bir ufuk arayarak, yani konuşa konuşa, koklaşa koklaşa, insan gibi bir orta yol bulursunuz, hazır sunulmuş, üzerinde ufak değişikliklerle yürütülecek bir hayat tarzı kalmadığına göre. Tutar, tutmaz ayrı mesele. İnsan, uzlaşma talebi ve davet kendisinden gelmediği sürece, bir ufuk kaynaşmasına da kapısını kapatma hakkına sahiptir.

5 Temmuz 2011 Salı

Murat Belge Metin Lokumcu Hakkında

Birikim'in ilk sayılarındaki yazıların çoğunu hatırlarım.

İlk "Birikimci"lerin de bir kısmını tanırım. Biz onları çok iyi okuduk, okuttuk. Onlar bizi hiç okuyamadılar sanırım. Okutturmadılar da.

Can Yücel farklı bir insandı. Murat Belge'yi işitmiş olmasını, tepkisinin şiirini Galata Köprüsünün altındaki meyhanede gürüldemesini isterdim. 12 Eylüldeki gibi.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Karakolda Çevirmen Var!

"Ölümcül Porno" edebî bir eser de olabilirdi, porno eleştirisi de. Bir gogo da yazabilir bu adda bir eseri, Agatha Christie gibi bir teyze de. Bir mutaassıp da yazabilir, kendisini önyargısız sanan bir delikanlı da.

Yazarını tanımayabiliriz. Yayınevini tanıyoruz: Ciddi bir kuruluş. Tanımayabilirdik de.

Çevirmeni tanıyabiliriz, Ondan yola çıkarak beklenti sahibi olabiliriz. Tanımayabiliriz de.

Yazılı "porno" oluyor mu bilemiyorum, ilgi alanım değil. Bir dönemler erotik romanlar satılırdı gazetecilerde "Fırıncının Kızı", "Uçuştan Sonra" gibi. Yüksek sesle okuyan arkadaşlarım şimdilerde pek muhafazakarlar, kulaklarını tıkayıp işitmemeye çalışanlarsa ihtiyarlıkta azıttılar. Daha doğrusu, olur olmaz konuşup, kulak tıkattırıp eski günlerin acısını çıkartıyorlar.

Onlara porno roman mı deniyor şimdilerde bilemiyorum. Yatılı okul uyanıkları yasak ne varsa edinir ve yasak kırıcılıkla delkanlılık kariyerlerini perçinlerlerdi. Okuldan kaçacak. Kenefte sigara içecek. Pazar Dergisi karıştıracak. Derdalan şişesi en belalı Hocanın dersinde elden ele dolaşacak.

Arada kaynamak en güzel yoldu.

"Seks romanları" denilen "eser"ler genellikle yazarsız, ciltsiz, kapaksız uyanık icatlarıydı. Kemal Sunal filmleri uzmanları o edebiyata yapılan dokundurmaları, mecazlamaları farketmemişlerse iyi. Bilinip bilinmezlikten gelinecek, ciddiye alınmayacak, ama kendilerine birşey refere edildiğinde eğretileyebilecek bir uyanıklıkta yaklaşılacak "neşriyat"tandılar.

Lady Chatterley'in Aşkı üzerine epeyce allegori okudum, göndermeler izledim, ama orijinali okudum muydu hatirlamıyorum. Aklımda bir referans yumağı, metinlerarasılık alemi.

Bir dönemin popüler kültürü, filmlerdeki temanın içindeki tema istemeseniz de dikkatinizi bir referans alanına çeker. Bir dönemin erotizmi emansipasyon meselesi olarak yeniden üretildi. Zaten çıkış noktalarında da bugünlerde edebiyat uzamanları dışında kimsenin farketmediği, birey, toplum, işlevsellik, sınıfsallık, puritanite eleştirileri vs. de vardır. Eleştiri ve başkaldırı sosyolojik anlamlarındaki farklılık ve kayma gözönüne alınarak devam ediyor addedilebilir.

Ben pornoyu eser [sanateseri] olarak görmeyenlerdenim. Erotik perspektif olmadan, yani cinsellik tasvirine girilmeden edebiyat olmaz diyenlere de katılmıyorum. Bir donem cinselliğe doğrudan gönderme yapılmaması insanı eksik anlatma olarak görülürdü. Buna bir ölçüde inandırılmışlardan da olsam bugün farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başkalarının ezberlettikleri karşısına kendi fikirlerimi koyabiliyorum artık. Başkasının edebiyat dediği edebiyatın tanım alanı değil. Esere bakmak lazım. Dile. Anlatıya. Hayata... Ezberimi bozmam, bir ezberi dayatmam anlamına da gelmemeli.

Bir esere "edebi" demek ezbere kriterlere basvurma işi değildir. Esere bakarsınız. Eserden yola çıkarsınız. Edebi denilen eserlerdeki ortak noktalar hakkında da bir fikriniz olur. O noktalardan esere gidilmez. Eserlerden o noktalara gidersiniz. Bir gerekirliği, anlamı varsa.

Cinsellikten kaçmak ise imkansız. Cinsel vurgu daha dil kullanımında başlıyor. Duvar dişi, sandalye erkek, halı nötral olabiliyor.  Bunlar yapısal.

Argo, altdiller, kullanım toplulukları reddedilerek bağımsız bir dil de edinilmiyor. Bir kişilik edinmişsen, hayat tecrüben varsa, dil üzerinde ustalık imkanın da var. Dilin de senin üzerinde imkanları. Bunlar sosyal.

Cinsel anlatılardan çoğu dilin dini edebiyatında, menkıbelerinde kaçınılmamış. Çoğul gerekçlelerle, saiklerle, şimdilik tartışmayacağız. İnsani olan hiçbirşey yok sayılmamış diyelim, geçelim. Cinselliği mazbut olmayanların konusu imiş gibi tematize etmemek gerekiyor.

"Mazbut olmak" da ezbere bazı sıfatlara burünme işi değil, zamanlarda. Hayatta ve hayatla yoğrulmada; pısmadan, kaçmadan ve ölçüyü kaçırmadan, hayatı inkar etmeden etiği ve estetiği olan bir tad, had bilirlik.

Hayatı inkâr Nietzscheye göre bizim geleneğin işi değil. Diğer geleneklerin ise işi olmamalı. "Ne"yin konuşulacağından çok "nasıl"ı öne çıkıyor sanırım. "Nasıl" ise bir kullanma klavuzu işi değil. Ariflik işi.

Konusuna göre poşetleyenler klasik eserlerimizi fincancı katırlarına biçtirirler, "nasıl" yazılacağına göre konuşacaklar ise yarım akıllarını yarım estetiklerini dayatmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.

Şablonla eser verilmez. Konuyla düzey ya da hakikat belirlenemez. Fikir polisliğinden daha zor estetik zaptiyeliği. Beğenme beğenmeme hür insanların tartışılabilir tercihleri. Tartışmanın en üst seviyede sürdürülmesi dahi norm koyuculuk, son sözü söyleyebilirlik düzeyi değildir.

Cinselliğin değişik dönemlerde ele alınışının hikmetini bugünden söyleyip kurtulamayız. Yarının ya da dünün dünyasındaki her etkin gerekçeyi bilmek imkanına sahip değiliz, insan olmak, insan kadar bilmek işi. Eserler tartışılabilir, ignore edilebilir, değişik okumalara tabi kılınabilir ...

Klasik dil bin bir boyutta, tezatta, çağrışımda konuşturur: İsteyen aslında bir çokbilmişlik eleştirisi de olan (edip, şair değilim ama) "ölüm camı bir candan tadacak" mısramın çağrışım, gönderme listesini, anlam spektrumunu listelemeye kalksın, bitmez bir işe kalkışır. Bir fikri, şekli tüm pırıltılarıyla yakalamak zorunda da değiliz. Basitliği içinde, çoğulluğunu kaçırmadan, testimizde ne varsa onu içerek konuşacağız.

Camı canla öpüşü ölümün, hayatta ölüm, hayattan ölüm. Öpüş ne merkezi, ne dikkati yönlendirmemiz gereken bir nokta, ne sadee bir eğretileme. Hayatla imge, varolanla yokolan "hayatın ve sözün hakikatince" bir içiçelikte. Bir kuramla tanıyıp, tanıtıp şematize etmediğim, reddetmediğim, öne çıkarmadığım, geriye itmediğim, indirgemediğim, arıtmadığım bir öncelikler hiyerarşisi içinde belki. Bir okuma geleneğine ihtiyaç duyulması buralardan açıklanamasa bile anlaşılabilir, sanıyorum ki.

Yazarken biraz aşk, biraz keder demiyoruz. Ten unutuldu, şu unutuldu bu unutuldu demiyoruz. Bir hakikatlilikle yazıyoruz, ama söylediklerimiz hakiki mi değil mi, bunu sormak anlamlı mı değil mi, söylediklerimizin katmanlar içinde zarflanmışlığı, hakikat reddi olarak bile hakikatle hakiki ilişki bir gerçekçilik, hesaplılık, ölçülebilirlik, biçilebilirlik işi değil.

"Edebiyat nedir?"e üsturuplu cevaplar verebilirim. Bu, listem dışında kalanları karakolluk etmek için formule edilmeyecektir. Okuduğum, anladığımın tartışılması için bir anlam ifade edecektir. Beni "yanıltan", şaşırtan, inkar eden, bazan yanlışlamadan bazan yanlışlayarak fark koyan eserler her daim olacaktır.

Poşetlemeye alışan, yazar ve çevirmen ile karakolluk olan, mazbutluğun eserlerindeki serbest dile, klasik dile de bulaşacaktır. Ne söylendiğini anlamadan, okumadan, hikmetini bilmeden.

Eskiden halka yasak olan, ariflere serbest idi. Şimdi arifler yetiştiremiyoruz. Sözü denize atacağız. İsteyen mundar eder, isteyen başklarının tecrübesini kendi tecrübesine ekler. Öğrenir, öğretir, bir itirazla gelir, dünyamıı genişletir.

Bunun erotikle, pornoyla ne alakası var peki?

Bugün şu kitabın adıyla başlayan yarın konulara çatar. Öbür gün klasiklere şekil vermeye kalkar.

Bugün çevirmenle karakolluk olan devlet, yarın ne yazılıp yazılmayacağının listesini hazırlatmaya kalkar.

"Listeler ilmi olmayanlara!" derdi Gazalî yaşasaydı. Yazana karışacağına okumayacaksın. Okumak zorunda değilsin. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değilsin.

Bırak eleştiri çiçeklensin. Ne üzerinde tartıştıklarında anlaşsınlar en azından insanlar!

Evet "kutsal edebiyat" kutsal heykel yok, yok ama, "kutsal toplum düzeniniz" de yok, eleştiriden kaçabilecek, kaçırılabilecek olan.

Peynirde yağ oranı bile mevsimle, malzemeyle alâkalıyken, altın oran işin tadını kaçırttırabilecekken hangi kriterlerle, hangi gerçek saiklerle sanat eserine müdahale edeceksiniz?

"Ucube insanlık anıtı"nın yerine peynir, saksı, pekmez, güğüm heykeli koymakla biter bu tür müdahaleler. Anıta kızarken "suret"e kapılırsınız.

Anlatılan, söylenen binbir dilde, formda söylenir.

Ariflerin gençlerin "fırıncının kızı" okumalarından bile öğrenebilecekleri, görebilecekleri çok şey var. Onlar okusalar bana mı ne? En azından cinselliğin hakikatinin yanlış anlaşıldığını görürler, görürler de, doğrusunu söylemekle mükellef olurlar!

Bir eksikten okuyorsa "kötü" olanı insanlar, arif onlara "daha iyisi nasıl sunulur?"a değil, "dertleri ne, dertlerinde yeni olan ne?"ye bakar.

Ahlak, kültür, estetik poşetlemekle, zaptiyelik etmekle değil, öncelikle ahlak, kültür, tavır sahiplerini sokaklarda öldürmemekle, gazlamamakla, tekmelememekle, şeytanlaştırmamakla olur.

Ahlaklı insanlar bırakın güzel ahlakı insanlara yaşayarak göstersin.

Sarhoşun elinden bengi de badeyi de alsan ne farkeder? Derdini almıyorsun ki? Bu kez kendisini köprüden aşağıya atar.

Gelenekçilerin en sevmediği şey gelenektir. Gelenekteki hakikattir. Hakikati olmayan gelenekten bana ne? Bendeki hakikatten sana ne! O sana da açık, ona da, buna da!

Kötüysem kötüyüm, daha iyisini gösterin hayatınızla. İyiysem iyiyim. Ne diye tepeme biniyorsunuz iyi olduğum için?

Arif hukuksuzluğun, karakolda biten eleştiri (yani okuma, anlama, idrak etme) eksilticiliğinin belalısıdır.

Ey kendilerini muhafazakar sananlar! Sizlere Gazalî mi okutsak ev ödevi olarak, Mesnevî mi, Nasreddin Hoca mı? Madem dünyaya (yani dünyayı eleştirmeye, anlamaya, daha doğrusunu önermeye) merakınız yok?