Kararınca ego, biraz ego, ego fazlalığı diye bir şey yok!
Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.
Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.
Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .
İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).
Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.
Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.
"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.
Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.
Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır. Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten sonra "biz"e yeniden harekettir.
Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.
İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.
İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.
İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.
Efendim.
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
Alel Acele Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alel Acele Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2012 Çarşamba
"Kararınca Ego": Daha Neler İşiteceğiz?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Estepetapüf'ten İddialar,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Toplum Kuramı,
Yetti Artık Yazısı
10 Nisan 2012 Salı
Izdıraplı veya Erken Ölüm "Öteki"ne mi Mahsustur?
İşine geleni ölüme, vaad edilene, ilahî adalete örnek gösterenlerin söylediklerinde haklılık payı var mı? Genç ölüm, ızdıraplı ölüm, nesiller boyunca benzer şekilde ölüm birilerin ötekilerden iyi ya da kötü olduklarına işaret mi?
Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.
Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.
İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.
Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.
Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.
Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.
Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.
Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.
İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.
İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.
İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.
Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.
Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?
Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!
Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.
Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.
"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.
En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.
Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.
Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.
Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.
Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.
İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.
Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.
Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.
Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.
Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.
Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.
İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.
İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.
İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.
Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.
Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?
Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!
Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.
Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.
"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.
En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.
Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.
Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hafiften Felsefe,
Hayat Dünyamız,
İsyan,
İtiraz,
Meslekî Etik
21 Şubat 2012 Salı
Irk Biyolojisi
| İyi ki Yaşıyosun be Yeğenim! |
Doğuya insanlık dersi veren, eleştiriyi önce kendi gölgesine, dehlizlerine yöneltmeyenlerin mahzenlerinde kapalı kalan kan kokusu bizde insanlık komedyası olarak sahneleniyor bazan. Hayal edilebilen, başımıza da gelebilir. Gülünecek bir şey yok!
Doğacak çocuğun kaş göz rengini seçmek bile biyolojik bir savaş ilanı belki. Belki de olmadığını seçme bir başka komedya?
Kafka, İbn Rüşd, Gazali, Farabî, İbn Sina gibi görünmek istemiyor artık onların torunları tohum/ gen bankalarında nesillerin nasıl görüneceği seçilirken.
Neye yatkın olunacağının seçilmesi ise belki bir parametre olarak kaydedilmişliğiyle mümkün, ancak ya hakikatiyle?
Bir insan nasıl yetişir, bir eksikliğin fazlalıklara, fazlalıkların eksikliklere dönüşmesi, hattâ tırtılın kelebeğe, kelebeğin gölgeye dönüşmesi nedir bilen var mı gerçekten bütünüyle?
Bir aklıevvelimiz buyurmuşlar: Suçlular, fenalar, yaramazlar ayıtlansın! Ey aklıevvelimiz kendisini eleştirmeyi bilmeyen bir çok sonradangörme bunları denedi, sınadı. İnsan genetikten, potansiyelden ibaret bile olsaydı, bu dili okumayı hakikaten bilen var mı, olabilir mi?
Genetik kodlama bir birini dengeleyen etkileyen bir sistemin dilinde belki biraz anlaşılır. Her harfi bir ses, her uzantısı bir fonksiyon değil.
Eski kriminolojide uzun kollular hırsızlığa yatkındılar, bugünün zevkiyle mankenliğe. Bilim hâlâ ve hâlâ bildiği ve bilebileceğinden fazlasını vaad ediyor görünse de, bilimi zahmetsizliğin hizmetkârı ve en üzst noktasına ulaşılabilir/ulaşılabilecek/ulaşılmış gören cehalletten daha bilge bir duruştan temsil edilir çoğu kez. Alanlarının malumatlılarının zirzoplukları ve cahil cesaretleri az rastlanır bir şey olmasa da.
Genlerin haritasını çıkartmak başka, onları birer fonksiyona, defekte, imkana tekabül ettirmek başka. genler ve genetik olmayan bin bir fizikî kodlama arasındaki alaka, etkileşim, eytişim biliniyormuş, nihai olarak bilinebilirmiş gibi.
"Şüphe etmeyiniz!" bildiğiniz kadarıyla eylemeyi buyuran bir imperatiftir, entellektüel pasifliği değil, evet. Ancak "tereddüt ettiğinizi yapın, farketmez!" anlamına da gelmez. Bilginin praxiste gelişmesi, insan eylemesinin teoriyi hayata geçirmek olmadığı ile alakalıdır. Şüphenin kötü ya da şeytani olması değildir mesele, eyleyerek, hareket halinde hakikatle kurulan, kendisini düzelten, işleyen bilinçtir önerilen, sunulan.
Bildiği kadarıyla eylemek el yordamıyla, çaresizliğin sınırlarında mucizeler sunabilir evet. Kök hücre uygulamalarının gerçek mekanizması, imkanları, komplikasyonları, kodu tümden hatta kısmen çözüldüğü ve sözümüzü dinlediği için işlemez, işleyenin o olduğu anlaşıldığı için, sınandığı için işler.
Nasıl penaltı atılacağını bilmek topun mekaniğinin, hareketinin, fizikokimyasal şekillenmelerinin bilgisi değildir. Penaltı atan iyi bir fizikçi olduğunda da penaltının ufku, duruşu başkadır.
Bir hekim kök hücre naklettiğinde oluşum, dönüşüm süreçlerine yabancı değildir. nasılını bilmesi nedenini bilmesini de garanti etmez. İşlemin nasıl'ı nasıllar içinde herhangi bir nasıl da olsa mevzunun niçinine açılan bir kapıdır. Bir açıklamaya muhakkak ulaşılır, ancak açıklamanın niçinin kendisi olmadığını bir bütünlük, uyum, koherens işi olduğunu, niçine/nedene bir ölçüde ulaşılsa da tüm ufuklardan, paradigmalardan bir niçine, niçinlerin niçinine ulaşılamayacağını kavramayan bilim, bilim olamaz. Olsa olsa bir sanat, teknik ve ona tekabül eden inanç olur, bilimdeki anlamıyla.
Göz naklini başarmış bir hekim düşünebilirim binlerce yıl önce. Gözün fonksiyonlarını, ışık göz ilişkisini çözmüş olmasını getirmez. Mekanik bir göz tasarlayabilecek bir hekimin de göz naklinin sırlarını tekniğini, sanatını, nakil sürecine tekabül edecek gelişmelerin listesini, bilgisini elinde tutuyorluğunu da.
Nükleer deneyler hâlâ dünyayı yok etme riskini yok sayamadan, olasılıklar üzernden giderek göze alınabiliyor. Döke saça ilerledi bilimler. Buzullar, fay hatları, okyanuslardaki tasnif edilmemiş hayat, atmosferik etkiler bilinmeden, çöllerde güneş gözlükleriyle bulaşıldı radyoaktiviteye, basınca, kavuran enerjiye.
Kan naklinin komplikasyonları olmadan kan üzerine kan nakli yapılan dönemin perspektifiyle kan üzerine ve üzerinden tasnifler yapılamaz.
Bilim uygulamanın peşinden gider. Uygulama her daim akıllıca bir iş olmasa da, hayatlar üzerinde yeni teknik sınamaları çaresizliklerde meşrudur. Gelişmeler döküp saçma işi olarak görülmez, biraz da bu nedenle.
Genetik rehabilitasyon ensestin yasaklanmasıyla, akraba evliliklerinin frenlenmesiyle zaten bin yıllardır uygulanmaktaydı. Genetik rehabilitasyonun bütün anlamlarıyla meşru olup olmadığını elbette tartışmaya açık bir konu.
Genetik yapımıza müdahaleleri yapabilecek bir bilgi birikiminin olduğunu, olabileceğini iddia etmek ise bilim düşmanlığından başka bir şey değil! Böyle bir bilgi birikimi olsaydı kimin yaşayıp yaşamayacağına karar verilebileceğine dair bir sonuca götürmezdi. İnsan genetik imkan ve imkansızlıklarıyla karakter edinmiyor, bir. İkincisi genetik fazlalık veya eksikliklerin olası başka bir dünyada ne anlama geleceğini okumuşluktan konuşmuyor bilim. Okusa dahi, bunu hayal etsek dahi insal hayatının toplusallaşma, interaktivite, çevresel, diskusif şekillenmeleri ve süreçleri içerisinde bu fiziki bilgileri anlamlandıramaz. Anlamlandırış olası tarihi süreçlerin toplamını elden geçirse bile, olcak olanı, reeli yani henüz olmamışı hesaba katmışlıktan konuşamaz.
Deli İbrahimin dünyaya gelmemesi için Osmanoğullarını engelleyecektiniz, en başarılı tekniğinizle. Genet'i engelleyecektiniz. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozacağını bilmek değil konuştuğumuz, bilimle seleksiyon/eleme yapılabileceğini düşünme saldırganlığı, ölçüsüzlüğü.
Bir dönemin kuzey avrupa ırk biyolojisinin, aynı gerekçelerin arkasına sığınarak kendisine hayat hakkı tanımayacağını düşünebileceğimiz birileri başka birilerini eleme derdinde.
İnsanları biyolojik olarak elemeye, sınırlamaya başladığınızda bunun sonu gelmez.
Eskiden halk kötürümlükte, hastalıkta bir hikmet bulurken şimdikinden daha ilkel değil, daha ileri bir noktadan başlıyorlardı hayata.
Bir hırsıza bazı toplumlar ağır, insafsız cezalar verseler de kendilerini o insanın baştan ne olacağına karar verme yetkisine ve vesayetine sahip görmekten imtina ediyorlardı.
Medeniyetimiz varken, biz de bir medeniyetin diline sahipken insanın kendisini, hırsını, kötü yanlarını yenme hakkının olduğuna inanıyorduk. İnsanın insanlaşmasını bir süreç ve dayanışma işi görüyorduk.
Batıdan konuşacaksak, bunda bence hiç bir mahzur yok, bilimi bilgelikle dengelemekle, yaşama hakkı hiyerarşilerini kırmakla başlamamız gerekmez miydi?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Çevre,
Gündelik Reddiye'ler,
İsyan,
Kolay Gen Etiği,
Yetti Artık Yazısı
19 Şubat 2012 Pazar
Devlet ve Demokrasi: Leyla'dan Şikayetçi Olan Dağ, Taş Değil Devlet!
Adalet simetri, karşılıklılık üzerine kurulur. Burada eleştirilen hukuk değil, hukuksuzluk olabilir ancak, adalet felsefesinden bakıldığında.
Adalet duygusu, adalet peşinde akıl, adalet arayışı bittiğinde bir toplumu ayakta tutabilecek bir şey kalmaz.
Hukuk mahkemelerden, yargıç ve savcılardan, kanunlardan oluşmuyor. İzan, ölçü, denge yitirildiğinde de yolundan çıkıyor toplumsal dayanışma, toplumsallaşma.
Burada bizi bir toplum yapan, birarada tutan adaletin ipine sarılmamız değil, zor, dayatma oluyor.
Davacı olanın tutumu da işlemeyen bir adalet'in gölgesi, adalet üzerinde gölgedir.
Bu genç kızda ezilen, ayaklar altına alınan ölçü bin yılların emeğiyle dengede tutulmuş olandır.
Had bilmek çığların, devlerin, devletlerin işi olarak anlaşıldığında medeniyetimizden konuşmuş olabileceğiz.
Yanlışı değil, bir yıkım'ı, ölçüsüzlüğü bir filozof olarak, bu kelimeyi kullanarak, adalet felsefesinin kapağını açarak not ediyorum.
Düşünenleri konuşmayan, konuşturulmayan bir ülkeyiz, evet! Her söylenene fezleke hazırlanacağına, hukukçular, davalı ve davacılar bu işin temellerinin dersini almayı düşünmeliler artık.
Biz buradayız ey Halkım! Ey Adalet'in İnsanları! Ya siz nerelerdesiniz?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Hatırlama Notu,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Tarihe Şerh Düşmek,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
25 Kasım 2011 Cuma
Beyaz Tv'deki Sünnet Meselesi İçin Özür Dilenmeyecek Değil mi?
Seda Sayan'ın programında Kamer Genç'e yapılan için iktidar partisinden çıt çıkmıyor.
Kamer Genç'i verdiği cevap için kınamıyorum. Bundan daha ince bir cevap ne olabilirdi diye düşündüm, ama bulamadım. Suskunluk yanlış anlaşılır. Mahkemelik olunmasının bir ciddiyeti kalmadı. Ne yapılabilirdi, iktidar partisinden, iktidar basınından bir tepki gelmedikçe?
Kürsüde itilip kakılmasına "operasyon" demiştim. Anında ve anda gelişse dahi bu böyle. Kredibilitesini zedelemek için yapılmadık kalmadı. "Kendi hataları da var!" demeyin. Hatadan ibaret olsaydı dahi Kamer Genç, kürsüde milletvekili bir demokraside itilip kakılmaz. İtip kakanlar da ertesi gün yaptıklarının önemini farketmemişliğin hayretiyle konuşmazlar. Birileri ona, onlara demokrasinin ne olduğunu izah eder.
Mecliste olan, mecliste kalmadı, gerisi geldi. Bu kez bir magazin programıyla. Kanalın sahipleri kimler?
Dersimlilerden özür dileniyor, ancak Dersimin vekili bu kez televizyonda linç ediliyor: "O sünnetsiz!"miş. İnsanların sünnetlerinden onlara ne? Kendilerinin bu yaptıkları sünnet mi? Kaç kitabın içeriğini, kaç emri, kaç uyarıyı zulme uğratıyorlar?
Özürün dili ile linçin dili bir madalyonun iki yüzü olduğunda biz hangi yüze bakacağız?
Herkes özre tarihi anlam yüklerken, ben Kamer Genç'e yapılana (Kamer Genç haksız dahi olsaydı!) karşı çıkılmasına önem veriyorum. Dersimlileri yetkin görmeyen, temsilcilerine sömürgeci gibi davranan bir anlayışa karşı çıkılmasına.
Kamer Genç sandıktan tesadüfen çıkmış bile olsaydı, ciddiye alınmayacak mı idi? Nerede kaldı seçilmiş atanmış farkı gümbürtüsü, iddiası, heyheylenmesi?
Bakalım yarın, bir gün ne olacak.
Dersim 1937-39'da yakınlarını kaybeden Kılıçdaroğlunu köşeye kıstırmışlığın diliyle ceberrutlukların eleştirisi bana anlayışsız, insafsız ve gaddar geliyor.
Kılıçdaroğlunun sakin, proveke olmayan tavrını devlet adamlığına yakışır buluyorum.
Oradaki varlığı, duruşu, sessizliği de hesap soruyor.
Felaketler üzerinden rant sağlanması insanlığa sığmaz. İnsanın acısıyla puan toplaması da.
İnsanlardan beklenen oysa özür değil, anlayış, kavrayış.
Ve artık acıyı paylaşanların özürü...
Kamer Genç'i verdiği cevap için kınamıyorum. Bundan daha ince bir cevap ne olabilirdi diye düşündüm, ama bulamadım. Suskunluk yanlış anlaşılır. Mahkemelik olunmasının bir ciddiyeti kalmadı. Ne yapılabilirdi, iktidar partisinden, iktidar basınından bir tepki gelmedikçe?
Kürsüde itilip kakılmasına "operasyon" demiştim. Anında ve anda gelişse dahi bu böyle. Kredibilitesini zedelemek için yapılmadık kalmadı. "Kendi hataları da var!" demeyin. Hatadan ibaret olsaydı dahi Kamer Genç, kürsüde milletvekili bir demokraside itilip kakılmaz. İtip kakanlar da ertesi gün yaptıklarının önemini farketmemişliğin hayretiyle konuşmazlar. Birileri ona, onlara demokrasinin ne olduğunu izah eder.
Mecliste olan, mecliste kalmadı, gerisi geldi. Bu kez bir magazin programıyla. Kanalın sahipleri kimler?
Dersimlilerden özür dileniyor, ancak Dersimin vekili bu kez televizyonda linç ediliyor: "O sünnetsiz!"miş. İnsanların sünnetlerinden onlara ne? Kendilerinin bu yaptıkları sünnet mi? Kaç kitabın içeriğini, kaç emri, kaç uyarıyı zulme uğratıyorlar?
Özürün dili ile linçin dili bir madalyonun iki yüzü olduğunda biz hangi yüze bakacağız?
Herkes özre tarihi anlam yüklerken, ben Kamer Genç'e yapılana (Kamer Genç haksız dahi olsaydı!) karşı çıkılmasına önem veriyorum. Dersimlileri yetkin görmeyen, temsilcilerine sömürgeci gibi davranan bir anlayışa karşı çıkılmasına.
Kamer Genç sandıktan tesadüfen çıkmış bile olsaydı, ciddiye alınmayacak mı idi? Nerede kaldı seçilmiş atanmış farkı gümbürtüsü, iddiası, heyheylenmesi?
Bakalım yarın, bir gün ne olacak.
Dersim 1937-39'da yakınlarını kaybeden Kılıçdaroğlunu köşeye kıstırmışlığın diliyle ceberrutlukların eleştirisi bana anlayışsız, insafsız ve gaddar geliyor.
Kılıçdaroğlunun sakin, proveke olmayan tavrını devlet adamlığına yakışır buluyorum.
Oradaki varlığı, duruşu, sessizliği de hesap soruyor.
Felaketler üzerinden rant sağlanması insanlığa sığmaz. İnsanın acısıyla puan toplaması da.
İnsanlardan beklenen oysa özür değil, anlayış, kavrayış.
Ve artık acıyı paylaşanların özürü...
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Ayrımcılık,
Basın Eleştirisi,
Hatırlama Notu,
İsyan,
Yetti Artık Yazısı
18 Kasım 2011 Cuma
Vicdanî Red Üzerine Ev Ödevleri
Savaşın nerede red edileceği, nerede kabul edileceği eski adamlık, yiğitlik, alplik geleneğimizin (tüzüğünde, el kitabında değil) praksisinde, fronesisinde de yazılı idi. Kabile ve aşiretler demokrasisinde reddedilen savaşlar çok olmuştur, güç dengelerinin elverişli olmasına bakılmamıştır çoğu kez.
GAZA. Gaza zulme karşı duruş, barış için hareket idi, zamanla nasıl gerekçeler, temellendirişler, duruşlar sulandırılır ayrı bir konu. Savaşı red veya savaşı kabulleniş aynı gaza kavramının içinde gerekçelenebiliyor meşruiyetini bulabiliyordu. Erken fütüvvet bir aşiretler, boylar demokrasisin buluşma alanında şekillendi. Merkezî devlet(ler)le fütüvvet evet, zayıflamıştır. Bu anlamda bir zayıflamayı da dert ettiklerini sanmıyorum. Aşiretlerarası demokrasi yani dengeler ve ortayol bulma faaliyetleri kötü bir şey olmasa da, stabilite, güvenlik, hukuk, ticaret yollarının açık tutulması özlemi merkezî devlete yönelik bir talep de yaratıyordu.
Hüzeyin Gazi'nin Kuyucu Murat Paşaya katılmayı reddeden torunları da o dönemin anadolusunda yiğit, er bulunuyordu pekalâ. karşı koyuşlar her daim isyan biçiminde olmazdı. Dengeler elverdikçe diplomatik, elvermediğinde canından olmayı göze almayı gerektiren bir kodeks öncelenirdi. Bir el kitabından yola çıkarak değil. Halkın, kültürün, geleneğin temellendirici desteğini, toplumsal vicdanı arkasına alarak!
Vicdanî redde ayırt edici olan gerekçenin bireyden mi topluluktan mı geldiği değildir. Kararın arkasında bireyin durması önemlidir, birey ve vatandaşın hak ve ödevleri alanında gerekçelenmesi dahi ayırt edici değildir. Hak ve ve ödevler bağlamında bakan ve değerlendiren bir hukuk ve toplum yeterlidir.
Torunlarına silaha el sürmeyeceklerine dair yemin ettiren savaşçı geleneğin temsilcisi de vicdanî reddi gündeme getirebiliyordu, hem de meşruiyet tartışmasını anlamsız bırakarak. Olgun bir toplumda böylesi durumlarda hal çareleri bulunabiliyordu. Bulunamadığında münderecat ve hukuk icabıdır her şey.
Savaşa karşı çıkarak dağa çıkan vicdani red kapsamında hareket etmiyordu. Reddin aktif direnişe dönüşmesi, savaş karşıtlığının savaşlara iç savaşlara dönüşebilmesi ise her daim mümkündür.
Vicdani reddi modern zamanların kavramı olarak görmüyorum. Ancak modern zamanların temellenmiş direniş tarzları, barışçı duruşları ile de alakalanmış, yeniden temellenmiştir.
PASİFİZM. Vicdani red, zorla silah altına alma karşısında şiddet kullanmaz. Gandi'nin siyasi mücadelesi pasifizmin modern zamanlardaki yeniden temellendirilişi, sınanışı da olmuştur. Bugün vicdani reddi tartışan ufuk pasifizmi gündeme getirmeden kendisini ifade edemez! Pasifizm tartışmaya açık, argümentasyona açık bir duruştur. "Dinim böye gerektiriyor!", "anlayışım böyle gerektiriyor!", "gazi dedeme söz verdim!", demek durumunda değildir pasifizmden argüman. Bu tür argümanlar, bir anlamda tartışmaya kapalıyken, bir başka boyutta tartışmaya açık olabilirler. Bunda sorun yoktur. İnanca, anlayışa saygı başka bir şeydir, bir şeyin doğru olup olmadığını başka bir planda tartışmak ayrı.
"Köylüme silah doğrultamam!" da bir yeterli gerekçedir. Bunu söyleyen "Çanakkaleye gitmem!" dememektedir. Gerekçesi de pasifist değildir.
"Pasifist, işgale evet der, sömürgecilere uysaldır" diye de düşünmemek lazım. Evet, işletilebilse medenî bir duruştur. Özgüven ister. Karşı tarafa da güven ister. İnsanın ruhuna. İnsanlığın kader ortaklığına.
Pasifizme karşı argümanların güçlü olmasından çok reel politik durumlar konuşur. Savaş endüstrisi, çatışma mühendisliği. Kapıdaki bela.
Evet, ben 12 Eylül döneminde askerliği reddederdim! Çanakkale Direnişine ise gözüm kapalı katılırdım. "Doğru mu yapıyoruz?" sorusunu sormak ise ne ayıp, ne yanlış, ne de günah. Bu soruyu birileri sormalı. Birileri de cevap vermeli. Ancak hiç bir cevap sorunun önünde, ilerisinde değildir.
Soru hakikatini de taşır. Cevap kendi olumsuzlamasını.
Çanakkale'de tartışılabilecek bir şey yoktu, her şey apaçıktı: Doğru mu yanlış mı yapıyoruz sorusunu aşar bazan savaş. İşte o zaman sorgulanmaz direniş.
Çanakkale üzerine tartışmalar, yine de, olmadı değil. "Neden geri çekilen düşman askerleri imha edilmediler?" sorusuna bazan "savaş katliam değildir!" cevabını işittik, bazan reelpolitik açıklamalarla desteklendi bu, bazan karşılıklı profesyonellik ya da insanlık üzerine diskur yürüdü. Doğrusu neydi? Doğrusundan öncesini söyleyelim: Bu sorular geçmişi değil geleceği şekillendirir! Tartışma gelecek için yapılmaktaydı.
Doğrusu şudur: Çanakkaledeki direniş bir ahlâkın, varlık sebebinin, kültürün, dayanışmanın medeniyetinin cevabıydı işgalin medeniyetine. Daha üstün bir ahlâk silahlardan üstündür. Tecrübe, kurmaylar silahlı bir direnişin askeri-hukuki normlar sınırında hareket etmesini sağlayabilirler. Yani tek başına haklılık, direniş ahlakı, gelecekle dayanışma hali yeterli değil. Ufuk da vardı. Soğuk savaşın flu gerekçeleri, şeytanlaştırmaları değil, hakikat, varlığımız, insanlık için söylenebilecek sözümüz can pazarındaydı.
Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olanları anlamakta zorlanmışımdır hep: Biz orada anayasamızı, babayasamızı, insanlık duruşumuzu yazdık, yaşadık, ilan ettik. Elbette kendimizi sınırlandırarak, savaşı intikam eylemine dönüştürmeyerek, barışa geçiş kapılarını savaşta, hatta savaşla açık tutarak!
PARANTEZ. Yunanlı sosyalistler Selanik açıklarında anadoluyu işgal için yola çıkarılmış bir gemiyi (kruvazör?) işgal ettiler. Yeri göğü inleten sloganları "Savaşa Hayır!" idi. Dışardan işgal değildi bu. Yalta ile reel sosyalizmlerle henüz dümura uğratılmamış bir kardeşlik ilanıydı, üniformalı erlerin, askerlerin. Benzeri birkaç olay İzmir açıklarında oldu. Buna "savaş karşıtlığı" deniyor. Bu direniş türü, "sivil direniş" kavramıyla geçişli olsa da, sivil direnis değil. Sivil direniş pasifizmin spektrumunda şekilleniyor. Yunanlı barış eylemcileri silahlı askerlerdi. Göze aldıkları küçümsenebilir bir şey değildi. Başlarına neler geldi, can kayıpları oldu mu neden çokbilmiş ve cengaver gazetecilerimiz incelemez, araştırmaz anlaması zor.
SİVİL DİRENİŞ. Batı üniversitelerinde "sivil direniş" pratik felsefenin dalları olan uygulamalı etik, siyaset felssefesine konu edilir. Vicdani red, "sivil direniş" başlığı altındaki bir çok konudan birisidir. Sivil direniş pasifizmin eylem spektrumu olarak görünse de, pasifist olmayan siyasetlerin de pasifist yolları kullanabildiğini biliyoruz.
Vicdanî red konusu askeri bir konu olmadan çok, adalet felsefesinin, siyaset teorisinin, düşünce tarihinin, siyaset felsefesinin, uygulamalı etiğin tartışma konusu olmalıydı.
Askeri görüş, reel durumu ifade eder, varolanın içinde, varolan şartlarda, olması gerekenin alanını işaret etmez.
Tartışmalar ise hikmeti, düşünceyi, siyaset bilmini, toplum kuramını, siyasi pragmatiği, reel politika tarihini de ister, düşünce tarihi kadar.
DÜŞÜNCE TARİHİ. Zorunlu askerlik vatandaşlık kavramının gelişimi unutularak, aydınlanma sonrası toplumların gelişimleri unutularak tartışılamaz. Profesyonel ordu bu yüzden sadece askeri bir mevzu değildir. Zorunlu askerlik bir hak mıydı, zorlama mıdır, bilinmesi gerekir! Savunmanın düzenli ordu ya da milis tipi örgütlenmesi de askeri tarihin değil, siyaset tarihinin önemli bir konusudur. Yugoslavyalaşma, balkanlaşma olaylarından sonra bizim geçmişimizdeki düzenli ordu için milislerin tasfiyesi düşünce tarihi açısından da ele alınabilmeliydi. Nerede bu tartışmalar?
FARKLI DURUŞLAR, farklı tavır alışları normalitesine dahil edebilen kapsayıcı pragmatizmler bir ülkenin çöküşünü getirmez. Savunma toplumsal dayanışmanın çökmesiyle ortadan kalkar. Teknik bilgi ve alan tecrübesi, çeşitli alanlarda önderlik sorunları reddedebileceğim şeyler değil. Ancak ruhsuz bir teknik, dayanışmasını yitirmiş bir toplum, toplumuna sömürgecileşmiş aydın, mühendisleşmiş siyasetçilerin itirazsızlıkta bile yapabilecekleri fazla birşey yok.
İÇERDE SAVAŞ VAR argümanı son haftalarda sürekli vicdani redde karşı gündeme getiriliyor. Ordu dışardaki savaş için kurulur, doğrudur, sınırlarımızda savaşlar var. Ancak ordunun içerde kullanılması gerektiğini addeden argümanlarla vicdani reddi reddetmek, vicdani red lehine argümentatif ve vicdan sızlatıcı temel oluşturmaktadır.
SİLAHSIZ HİZMET TALEBİ vicdani red ile özdeş değildir. Vicdani red bir dispozisyondur. Silahsız hizmet, değişik gerekçelerle silah taşımak istemeyenler için bir çözüm yoludur. Silahsız hizmet yerine hapishane de seçilebilmektedir bazı ülkelerde.
HAPİS. Bazı demokrasilerde bir çözüm idi. Abartılı bir süre olmaması kaydıyla, angarya ve aziyete dönüşmedikçe. Burada dikkat edilen vatandaşlık duygusunun yitirlmemesi, muteber olan olmayan vatandaşlık kavramlarına kapı açılmamasıydı. Hukuk felsefesinden, siyaset düşüncesinden argümanlar tartışmaya atılmadan bu konuyu da tartışmak imkansız.
VATAN SAVUNMASI. "Bizim çocuklar darbe yaptı" diye bir önerme düşünelim. Bu önermedeki "bizim çocuk" olmayı kutsallaştırmak değilse onca hamasiyat, tehdit, kavgacı ton insanları dinlersiniz! Dinlersiniz, taleplerine bir biçimde cevap verirsiniz. Vatan savunması soğuk savaş örgütlerinin sokaklarda aydınlarımızı yok etmesi; Maraş, Çorum, 1 Mayıs provakasyonlarına kalkışabilmesinin adı değil! Mamak askeri cezaevinde kendi aydınlarına soğuk su sıkan, taciz eden (fonda İstiklal Marşıyla!) zihniyeti reddetmek de vicdani reddi bir zamanlar, Efendiler!
Tereddüt, eleştiri, farklı bakış bizi çözmez, çökertmez. Ama devlet eliyle işkence, tecavüz yapılırsa çökertir! Kurtuluş savaşında eline silah almayanlar değil, ordu cephede çırpınırken ellerine silah alıp da yolları kesenler, ali kıran baş kesen açgözlüler belaydılar.
Vicdandan redde gideni döverek, korkutarak, şeytanlaştırarak bir yere varılamaz. Herkes hastabakıcı, aşçı olmaya kalkıştığında, evinde oturduğunda, işine baktığında zaten bir tehdit de yoktur. İnsanı evinden çıkaran yola döken, çöllere çıkaran savaş severlik değil, barışın değerini biliştir, insanlıktır, sözünde dururluktur.
Evini sevmek fena bir şey değildir. Eve dönmek, evine ekmek götürmek isteyen direnir. Evsiz, barksız, umutsuzlar da arkadaşlarını evlerine sağ salim gönderebilmek için çarpıştıklarında galip geliyoruz, geliyorduk, bir zamanlar.
(Zamanım bu kadarına yetti, benden bu kadar... Düzeltilmedi.)
GAZA. Gaza zulme karşı duruş, barış için hareket idi, zamanla nasıl gerekçeler, temellendirişler, duruşlar sulandırılır ayrı bir konu. Savaşı red veya savaşı kabulleniş aynı gaza kavramının içinde gerekçelenebiliyor meşruiyetini bulabiliyordu. Erken fütüvvet bir aşiretler, boylar demokrasisin buluşma alanında şekillendi. Merkezî devlet(ler)le fütüvvet evet, zayıflamıştır. Bu anlamda bir zayıflamayı da dert ettiklerini sanmıyorum. Aşiretlerarası demokrasi yani dengeler ve ortayol bulma faaliyetleri kötü bir şey olmasa da, stabilite, güvenlik, hukuk, ticaret yollarının açık tutulması özlemi merkezî devlete yönelik bir talep de yaratıyordu.
Hüzeyin Gazi'nin Kuyucu Murat Paşaya katılmayı reddeden torunları da o dönemin anadolusunda yiğit, er bulunuyordu pekalâ. karşı koyuşlar her daim isyan biçiminde olmazdı. Dengeler elverdikçe diplomatik, elvermediğinde canından olmayı göze almayı gerektiren bir kodeks öncelenirdi. Bir el kitabından yola çıkarak değil. Halkın, kültürün, geleneğin temellendirici desteğini, toplumsal vicdanı arkasına alarak!
Vicdanî redde ayırt edici olan gerekçenin bireyden mi topluluktan mı geldiği değildir. Kararın arkasında bireyin durması önemlidir, birey ve vatandaşın hak ve ödevleri alanında gerekçelenmesi dahi ayırt edici değildir. Hak ve ve ödevler bağlamında bakan ve değerlendiren bir hukuk ve toplum yeterlidir.
Torunlarına silaha el sürmeyeceklerine dair yemin ettiren savaşçı geleneğin temsilcisi de vicdanî reddi gündeme getirebiliyordu, hem de meşruiyet tartışmasını anlamsız bırakarak. Olgun bir toplumda böylesi durumlarda hal çareleri bulunabiliyordu. Bulunamadığında münderecat ve hukuk icabıdır her şey.
Savaşa karşı çıkarak dağa çıkan vicdani red kapsamında hareket etmiyordu. Reddin aktif direnişe dönüşmesi, savaş karşıtlığının savaşlara iç savaşlara dönüşebilmesi ise her daim mümkündür.
Vicdani reddi modern zamanların kavramı olarak görmüyorum. Ancak modern zamanların temellenmiş direniş tarzları, barışçı duruşları ile de alakalanmış, yeniden temellenmiştir.
PASİFİZM. Vicdani red, zorla silah altına alma karşısında şiddet kullanmaz. Gandi'nin siyasi mücadelesi pasifizmin modern zamanlardaki yeniden temellendirilişi, sınanışı da olmuştur. Bugün vicdani reddi tartışan ufuk pasifizmi gündeme getirmeden kendisini ifade edemez! Pasifizm tartışmaya açık, argümentasyona açık bir duruştur. "Dinim böye gerektiriyor!", "anlayışım böyle gerektiriyor!", "gazi dedeme söz verdim!", demek durumunda değildir pasifizmden argüman. Bu tür argümanlar, bir anlamda tartışmaya kapalıyken, bir başka boyutta tartışmaya açık olabilirler. Bunda sorun yoktur. İnanca, anlayışa saygı başka bir şeydir, bir şeyin doğru olup olmadığını başka bir planda tartışmak ayrı.
"Köylüme silah doğrultamam!" da bir yeterli gerekçedir. Bunu söyleyen "Çanakkaleye gitmem!" dememektedir. Gerekçesi de pasifist değildir.
"Pasifist, işgale evet der, sömürgecilere uysaldır" diye de düşünmemek lazım. Evet, işletilebilse medenî bir duruştur. Özgüven ister. Karşı tarafa da güven ister. İnsanın ruhuna. İnsanlığın kader ortaklığına.
Pasifizme karşı argümanların güçlü olmasından çok reel politik durumlar konuşur. Savaş endüstrisi, çatışma mühendisliği. Kapıdaki bela.
Evet, ben 12 Eylül döneminde askerliği reddederdim! Çanakkale Direnişine ise gözüm kapalı katılırdım. "Doğru mu yapıyoruz?" sorusunu sormak ise ne ayıp, ne yanlış, ne de günah. Bu soruyu birileri sormalı. Birileri de cevap vermeli. Ancak hiç bir cevap sorunun önünde, ilerisinde değildir.
Soru hakikatini de taşır. Cevap kendi olumsuzlamasını.
Çanakkale'de tartışılabilecek bir şey yoktu, her şey apaçıktı: Doğru mu yanlış mı yapıyoruz sorusunu aşar bazan savaş. İşte o zaman sorgulanmaz direniş.
Çanakkale üzerine tartışmalar, yine de, olmadı değil. "Neden geri çekilen düşman askerleri imha edilmediler?" sorusuna bazan "savaş katliam değildir!" cevabını işittik, bazan reelpolitik açıklamalarla desteklendi bu, bazan karşılıklı profesyonellik ya da insanlık üzerine diskur yürüdü. Doğrusu neydi? Doğrusundan öncesini söyleyelim: Bu sorular geçmişi değil geleceği şekillendirir! Tartışma gelecek için yapılmaktaydı.
Doğrusu şudur: Çanakkaledeki direniş bir ahlâkın, varlık sebebinin, kültürün, dayanışmanın medeniyetinin cevabıydı işgalin medeniyetine. Daha üstün bir ahlâk silahlardan üstündür. Tecrübe, kurmaylar silahlı bir direnişin askeri-hukuki normlar sınırında hareket etmesini sağlayabilirler. Yani tek başına haklılık, direniş ahlakı, gelecekle dayanışma hali yeterli değil. Ufuk da vardı. Soğuk savaşın flu gerekçeleri, şeytanlaştırmaları değil, hakikat, varlığımız, insanlık için söylenebilecek sözümüz can pazarındaydı.
Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olanları anlamakta zorlanmışımdır hep: Biz orada anayasamızı, babayasamızı, insanlık duruşumuzu yazdık, yaşadık, ilan ettik. Elbette kendimizi sınırlandırarak, savaşı intikam eylemine dönüştürmeyerek, barışa geçiş kapılarını savaşta, hatta savaşla açık tutarak!
PARANTEZ. Yunanlı sosyalistler Selanik açıklarında anadoluyu işgal için yola çıkarılmış bir gemiyi (kruvazör?) işgal ettiler. Yeri göğü inleten sloganları "Savaşa Hayır!" idi. Dışardan işgal değildi bu. Yalta ile reel sosyalizmlerle henüz dümura uğratılmamış bir kardeşlik ilanıydı, üniformalı erlerin, askerlerin. Benzeri birkaç olay İzmir açıklarında oldu. Buna "savaş karşıtlığı" deniyor. Bu direniş türü, "sivil direniş" kavramıyla geçişli olsa da, sivil direnis değil. Sivil direniş pasifizmin spektrumunda şekilleniyor. Yunanlı barış eylemcileri silahlı askerlerdi. Göze aldıkları küçümsenebilir bir şey değildi. Başlarına neler geldi, can kayıpları oldu mu neden çokbilmiş ve cengaver gazetecilerimiz incelemez, araştırmaz anlaması zor.
SİVİL DİRENİŞ. Batı üniversitelerinde "sivil direniş" pratik felsefenin dalları olan uygulamalı etik, siyaset felssefesine konu edilir. Vicdani red, "sivil direniş" başlığı altındaki bir çok konudan birisidir. Sivil direniş pasifizmin eylem spektrumu olarak görünse de, pasifist olmayan siyasetlerin de pasifist yolları kullanabildiğini biliyoruz.
Vicdanî red konusu askeri bir konu olmadan çok, adalet felsefesinin, siyaset teorisinin, düşünce tarihinin, siyaset felsefesinin, uygulamalı etiğin tartışma konusu olmalıydı.
Askeri görüş, reel durumu ifade eder, varolanın içinde, varolan şartlarda, olması gerekenin alanını işaret etmez.
Tartışmalar ise hikmeti, düşünceyi, siyaset bilmini, toplum kuramını, siyasi pragmatiği, reel politika tarihini de ister, düşünce tarihi kadar.
DÜŞÜNCE TARİHİ. Zorunlu askerlik vatandaşlık kavramının gelişimi unutularak, aydınlanma sonrası toplumların gelişimleri unutularak tartışılamaz. Profesyonel ordu bu yüzden sadece askeri bir mevzu değildir. Zorunlu askerlik bir hak mıydı, zorlama mıdır, bilinmesi gerekir! Savunmanın düzenli ordu ya da milis tipi örgütlenmesi de askeri tarihin değil, siyaset tarihinin önemli bir konusudur. Yugoslavyalaşma, balkanlaşma olaylarından sonra bizim geçmişimizdeki düzenli ordu için milislerin tasfiyesi düşünce tarihi açısından da ele alınabilmeliydi. Nerede bu tartışmalar?
FARKLI DURUŞLAR, farklı tavır alışları normalitesine dahil edebilen kapsayıcı pragmatizmler bir ülkenin çöküşünü getirmez. Savunma toplumsal dayanışmanın çökmesiyle ortadan kalkar. Teknik bilgi ve alan tecrübesi, çeşitli alanlarda önderlik sorunları reddedebileceğim şeyler değil. Ancak ruhsuz bir teknik, dayanışmasını yitirmiş bir toplum, toplumuna sömürgecileşmiş aydın, mühendisleşmiş siyasetçilerin itirazsızlıkta bile yapabilecekleri fazla birşey yok.
İÇERDE SAVAŞ VAR argümanı son haftalarda sürekli vicdani redde karşı gündeme getiriliyor. Ordu dışardaki savaş için kurulur, doğrudur, sınırlarımızda savaşlar var. Ancak ordunun içerde kullanılması gerektiğini addeden argümanlarla vicdani reddi reddetmek, vicdani red lehine argümentatif ve vicdan sızlatıcı temel oluşturmaktadır.
SİLAHSIZ HİZMET TALEBİ vicdani red ile özdeş değildir. Vicdani red bir dispozisyondur. Silahsız hizmet, değişik gerekçelerle silah taşımak istemeyenler için bir çözüm yoludur. Silahsız hizmet yerine hapishane de seçilebilmektedir bazı ülkelerde.
HAPİS. Bazı demokrasilerde bir çözüm idi. Abartılı bir süre olmaması kaydıyla, angarya ve aziyete dönüşmedikçe. Burada dikkat edilen vatandaşlık duygusunun yitirlmemesi, muteber olan olmayan vatandaşlık kavramlarına kapı açılmamasıydı. Hukuk felsefesinden, siyaset düşüncesinden argümanlar tartışmaya atılmadan bu konuyu da tartışmak imkansız.
VATAN SAVUNMASI. "Bizim çocuklar darbe yaptı" diye bir önerme düşünelim. Bu önermedeki "bizim çocuk" olmayı kutsallaştırmak değilse onca hamasiyat, tehdit, kavgacı ton insanları dinlersiniz! Dinlersiniz, taleplerine bir biçimde cevap verirsiniz. Vatan savunması soğuk savaş örgütlerinin sokaklarda aydınlarımızı yok etmesi; Maraş, Çorum, 1 Mayıs provakasyonlarına kalkışabilmesinin adı değil! Mamak askeri cezaevinde kendi aydınlarına soğuk su sıkan, taciz eden (fonda İstiklal Marşıyla!) zihniyeti reddetmek de vicdani reddi bir zamanlar, Efendiler!
Tereddüt, eleştiri, farklı bakış bizi çözmez, çökertmez. Ama devlet eliyle işkence, tecavüz yapılırsa çökertir! Kurtuluş savaşında eline silah almayanlar değil, ordu cephede çırpınırken ellerine silah alıp da yolları kesenler, ali kıran baş kesen açgözlüler belaydılar.
Vicdandan redde gideni döverek, korkutarak, şeytanlaştırarak bir yere varılamaz. Herkes hastabakıcı, aşçı olmaya kalkıştığında, evinde oturduğunda, işine baktığında zaten bir tehdit de yoktur. İnsanı evinden çıkaran yola döken, çöllere çıkaran savaş severlik değil, barışın değerini biliştir, insanlıktır, sözünde dururluktur.
Evini sevmek fena bir şey değildir. Eve dönmek, evine ekmek götürmek isteyen direnir. Evsiz, barksız, umutsuzlar da arkadaşlarını evlerine sağ salim gönderebilmek için çarpıştıklarında galip geliyoruz, geliyorduk, bir zamanlar.
(Zamanım bu kadarına yetti, benden bu kadar... Düzeltilmedi.)
Etiketler:
Adalet Üzerine,
Alel Acele Yazılanlar,
Basın Eleştirisi,
Etik,
İtiraz,
Üzerine Düşünülecek,
Yetti Artık Yazısı
18 Ekim 2011 Salı
Kuzey Güney Farkı Masalları Üzerine
Yunanistandaki kriz, hikmeti hakikatinden kaynaklanmayan ezberleri yine gündemde tutuyor.
Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.
Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:
Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.
Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.
Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.
"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.
Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.
Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.
Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.
Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.
Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.
Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.
İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.
Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.
Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?
Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?
Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?
Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.
Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.
İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?
Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?
Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?
Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?
Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?
Batının en iyi , en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!
Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!
Efendim.
Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.
Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:
Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.
Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.
Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.
"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.
Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.
Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.
Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.
Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.
Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.
Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.
İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.
Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.
Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?
Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?
Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?
Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.
Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.
İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?
Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?
Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?
Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?
Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?
Batının en iyi , en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!
Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!
Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Deneme,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İsyan,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Siyasî Gündem,
Toplum,
Toplum Kuramı,
Üzerine Düşünülecek
Helâl Gıda Etiketlemesinin Fanatizm İle Alâkası Yok!
Katkı maddelerinin listelenmesi, belirlenmesi bir şeffalık ve denetim sorunudur. Şampuanların içerdiği domuz derisi ve kemiğinin teşhirini eleştiri üzerinden çağdaşlık ya da bilimsellik iddiası yürütülebilir bir şey değildir.
Çeşitli sivil ya da resmi denetim kuruluşları tüketici hakları çerçevesinde örgütleniyorlar. Akademilerin, biyokimyacıların içerik üzerinden varolan etiketlemelere, sınıflandırmalara katkıda bulunmalarında bir sorun görmüyorum.
Eleştirilecek olan helâl, koşer ve benzeri sınıflamaların ötesindeki tasniflerin yeterince yapılmamasıdır. Örneğin bir şampuanı koyulaştırmak için domuz kadavrası artıkları kullanılmıyor diyelim. Kadavra kullanımının çerçevesi, devredeki üretim süreçleri ve sınırları hakkında genellikle açık hiç bir bilgi olmuyor. Heal kesilmiş sığırdan yapılan jelatinin hangi durumdaki hammaddelerden, hangi süreçlerden geçirilerek üretildiğini bilebilen de pek yok.
Ben bitkisel jelatinin kullanıldığı ürünleri alıyorum. Elbette daha yüksek para ödüyorum. Şampuanımda hayvan kemiği, derisi, canı, kanı bulunmasını istemiyorum. Balık yağı aldığımda bitkisel veya balık jelatininden yapılmış kapsülü tercih ediyorum. Satın aldığım yer ve imalatçı firmanın güvenilirliği ödediğim miktarı biraz daha yüksek tutmama gerekçe olabiliyor. Sıvı balık yağı ya da keten tohumu yağını tercih edemeyecek kadar hareketli hayat tarzımı değiştirmem de gündemimde.
Yoğurdun, dondurmanın içeriğinde sağlık açısından jelatinden daha beter katkı maddesi sorunları ve süreçler göz önünde tutulmuyor. UHT'li dondurma ürünleri tazelik ve sağlıkğa uyunluk eşikleri düzenlemesini gerektiriyor.
GDO'lu gıdaların "helalleştirilmemesi" helâl ve koşer endekslerini daha güvenilir kılacaktır. Geleneksel sınıflamalara başka düzeylerin de eklenmesi, çok perspektifli tasniferin gündeme getirilmesi elzemdir.
Vejetaryan, vegan tasnifler genel bir tasnif arşvinde bütünleştirilmelidir. Tavsiye düzeyleri konulmalıdır.
Kozmetik ürünlerde vegan tavsiyeleri, gıdada vegan olmayanlara da fikir verebilecektir.
Bu işlerle uğaraşanlara fanatiklik yazmak yerine, daha çok endeksin devreye girmesini, daha fazla ürün tavsiye kategorilerinin, sağlığa uygunluk kriterlerinin ürünlere uygulanmasını önermek "bilimsellik, rasyonalite, demokratik açıklık" ilkelerine daha uygun olacaktır.
Dudak nemlendiricilerinde lokanta yağ arıtma aygıtlarından pompalanan, kanalizasyondan alınmaya eşdeğer olarak düşünülebilecek yağ atıklarının dekalarasyonu, kimyasal sterilite meselesinin üzerindedir, mide işidir.
Bir gün lağım da sentetik yiyecek kaynağı olarak kullanılabilir. Bu duruma gelmemeyi hedeflemek esastır. Sarıkamışta at dışkısından arpa toplayan aç dedelerimize eleştiri yöneltmemiz saçmadır. Bir gün olabilecek olanı standartsızlığa, keyfiliğe gerekçe olarak kullanmak ise başta gıda etiğine uygun değildir.
Lağım biogaz üretimi ve gübre katkısı için belki kullanılabilir, lokanta atıkları da.
Kaynak, kimyasal ve fiziksel süreçler, ambalaj içerikleri, koruyucu maddelerin kullanım gerekçeleri açık açık sunulmalıdır.
Hazır gıdadaki dolgu maddesi olarak kullanılanlar, protein ilavesi olarak katılan kan ürünleri yalnız içerik olarak değil tüm üretim süreçleriyle izlenebilir ve değişik endekslerden değerlendirilebilir olmalıdır. Tek tek tüketicilerin yapamayacaklarını tüketici gruplarının değişik koalisyonları ve bileşimleri sürdürmelidir.
Şarap hızlandırılmış süreçlerden geçiyor. Sirkeler artık sirke değil. Nar ekşilerinin çoğunun içerdiklerini görünce alamaz oluyoruz. Meyve sebzenin bozulmaması için icat edilmiş mumlama, zarlama, ışınıma tutma gibi işlemlere yönelik (dağıtımcı firmalar da dahil olmak üzere) bir sorumluk ve denetleme, denetlenme ağı kurulması, (örneğin ahilik sonrasında ortadan kalkan) meslek etiklerinin yeniden canlandırılması gerekli.
Yerinde üretim ve tüketim, evde yapılabilecek olanlar halâ öncelikli tercihlerimiz olmak zorunda.
Fiyat, içerik kadar kim üretti sorusu da halâ önemli.
Yeniden gdo'lu ürünlere dönersek: Bir gün bu tekniğe ihtiyaç duyarız mantığıyla bunları "helâlleştirmek", genin nereden alındığına bakmakla yetinmek, ekobiyolojik sorunları, genetiğin etiğini gözden kaçırmak söz konusu olabileceğine göre, hiç bir endeks veya sınıflama, tavsiye listelemeleri yeterli olmayacaktır.
İnsan ne yiyorsa, nasıl yiyorsa, ne yediriyor, ne kullanıyor, nasıl kullanıyorsa o kullanım dünyasının eseri ve esiridir de!
Her endeks eleştiriye açıktır. Bir endeksi sunmak, eleştiriye açılma işlemidir de! Eleştirenler bilim adamlarının endeksleme işlemlerine katkılarına bilim elden gidiyor tepkisi vereceklerine yeni endekslerin de oluşturulmasına katkıyı özendirmekle, varolan gerekçelemeleri sorgulamaya başlamakla mükellefler, eleştirinin ahlakından yola çıkılacak olunduğunda.
Efendim.
Her endeks eleştiriye açıktır. Bir endeksi sunmak, eleştiriye açılma işlemidir de! Eleştirenler bilim adamlarının endeksleme işlemlerine katkılarına bilim elden gidiyor tepkisi vereceklerine yeni endekslerin de oluşturulmasına katkıyı özendirmekle, varolan gerekçelemeleri sorgulamaya başlamakla mükellefler, eleştirinin ahlakından yola çıkılacak olunduğunda.
Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Çevre,
Gıda,
Gündelik Reddiye'ler,
İtiraz,
Tüketim
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Norveçteki Katliamı Okuyamamak
Olan biten sanıldığından daha ciddi bir müdahalenin ve hazırlığın işareti olarak algılanmalı.
Gazetelerde yer alan yorumsuz ara haberler, yerler, alâkalı şahsiyetler ilgi çekici.
Irkçılığın ve yeni tarz nazizmin arkasındaki bildik tanıdık adreslerin hakkında kimse konuşamayacak gibi görünüyor.
Katliamın bağlanacağı sembolik, katliamı yapanların dönüştürmek istediği bir sembolik, buna takılıp kalmamak lazım.
Çoğu kez desteklemediğim AKP politikalarının olumlu yanlarından birisi dış politikada böylesi bir çizgiye bazan çomak sokuyor olabilişidir. Sözde bile kalsa, dolaylı da olsa meselenin üzerine gidebiliş, bir gün konuşulabileceklerin kapısını açmaktadır.
Aklı evvellerin norveçlileri, gençleri suçlamaları; görsünler günlerini mantığı iğrençtir. İnsanlık değil bu, soğuk savaş gönüllülüğü! Terk-i medeniyyet, terk-i insaniyyet!
Kimse yazmayacaktır. Ben de artık az çok görebilmekle beraber, telaffuz etmeyeceğim. Ancak, sebepleri ve sonuçları itibarıyla hepimizi ilgilendiren bir müdahaledir, norveçlilere yapılan bizlere de yapılmıştır, dünyaya, ortak dünyamıza bir müdahaledir. Alâkalı alâkasız bir çok gelişme ile birlikte ele alınmalıdır.
Yargısız infaz ile eleştirdiğim Obama'nın ve onu destekleyen kesimlerin işleri kolay değildir, yöntemlerini karşılarındaki gücün yöntemlerinden ayıramadıkça sonuçlarını çaresizce izleyeceklerdir. Meşruiyet kazandırdıkları tarz karşılarındakilerin adeta ana dilidir.
Başımıza gelenler ile Norveçin başına gelenler aynı gemide olan insanların sorunlarıdır.
Hepimiz Norveçliyiz bugün, yarın ve daima: İnsanlık mevzubahis olduğunda!
Cesaret ister medeniyet. Medeniyeti stabilize etmek, birilerinin keyfi tasarımlarından kurtarmak, demokrasiyi/demokrasileri tahkim etmek durumundayız.
AKP'nin muhalefeti yok edici, silici tavrı global anlamıyla da yanlıştı. Dış politikadaki iddia içerdeki dayanışmayı önemsizleştirmek, silmek ile uzlaşmıyor. Muhalif sol ile sağın arasındaki buzların erimesini engellemek, ortamı gererek soğutmak büyük bir yanlış idi. El yordamıyla anlamak yetmiyor, yetmeyecek! Demokrasi Abantlarda, Encümeni Danişlerde, siyaset vakıflarında korunup kollanamaz: Gelecek konusunda uzlaşmış, konuşabilen, demokratik zeminde uzlaşıp rekabet edebileceklerin ortak zemini kaybedilmekte! Platformlar, demokratik platformun yerine ikame edildiklerinde korporativizmi bile ararız.
Gelişmeleri belirleyecek adımların önemli bir kısmını Türkiye atacak, atmalıydı: Demokrasisini, dayanışmasını, açık siyasi diskurunu, parazitlerinden ve müdahalelerinden arındırılmış iletişimi serpilmeye bırakarak!
Gazetelerde yer alan yorumsuz ara haberler, yerler, alâkalı şahsiyetler ilgi çekici.
Irkçılığın ve yeni tarz nazizmin arkasındaki bildik tanıdık adreslerin hakkında kimse konuşamayacak gibi görünüyor.
Katliamın bağlanacağı sembolik, katliamı yapanların dönüştürmek istediği bir sembolik, buna takılıp kalmamak lazım.
Çoğu kez desteklemediğim AKP politikalarının olumlu yanlarından birisi dış politikada böylesi bir çizgiye bazan çomak sokuyor olabilişidir. Sözde bile kalsa, dolaylı da olsa meselenin üzerine gidebiliş, bir gün konuşulabileceklerin kapısını açmaktadır.
Aklı evvellerin norveçlileri, gençleri suçlamaları; görsünler günlerini mantığı iğrençtir. İnsanlık değil bu, soğuk savaş gönüllülüğü! Terk-i medeniyyet, terk-i insaniyyet!
Kimse yazmayacaktır. Ben de artık az çok görebilmekle beraber, telaffuz etmeyeceğim. Ancak, sebepleri ve sonuçları itibarıyla hepimizi ilgilendiren bir müdahaledir, norveçlilere yapılan bizlere de yapılmıştır, dünyaya, ortak dünyamıza bir müdahaledir. Alâkalı alâkasız bir çok gelişme ile birlikte ele alınmalıdır.
Yargısız infaz ile eleştirdiğim Obama'nın ve onu destekleyen kesimlerin işleri kolay değildir, yöntemlerini karşılarındaki gücün yöntemlerinden ayıramadıkça sonuçlarını çaresizce izleyeceklerdir. Meşruiyet kazandırdıkları tarz karşılarındakilerin adeta ana dilidir.
Başımıza gelenler ile Norveçin başına gelenler aynı gemide olan insanların sorunlarıdır.
Hepimiz Norveçliyiz bugün, yarın ve daima: İnsanlık mevzubahis olduğunda!
Cesaret ister medeniyet. Medeniyeti stabilize etmek, birilerinin keyfi tasarımlarından kurtarmak, demokrasiyi/demokrasileri tahkim etmek durumundayız.
AKP'nin muhalefeti yok edici, silici tavrı global anlamıyla da yanlıştı. Dış politikadaki iddia içerdeki dayanışmayı önemsizleştirmek, silmek ile uzlaşmıyor. Muhalif sol ile sağın arasındaki buzların erimesini engellemek, ortamı gererek soğutmak büyük bir yanlış idi. El yordamıyla anlamak yetmiyor, yetmeyecek! Demokrasi Abantlarda, Encümeni Danişlerde, siyaset vakıflarında korunup kollanamaz: Gelecek konusunda uzlaşmış, konuşabilen, demokratik zeminde uzlaşıp rekabet edebileceklerin ortak zemini kaybedilmekte! Platformlar, demokratik platformun yerine ikame edildiklerinde korporativizmi bile ararız.
Gelişmeleri belirleyecek adımların önemli bir kısmını Türkiye atacak, atmalıydı: Demokrasisini, dayanışmasını, açık siyasi diskurunu, parazitlerinden ve müdahalelerinden arındırılmış iletişimi serpilmeye bırakarak!
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Basın Eleştirisi,
Siyasî Gündem,
Toplum,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
4 Temmuz 2011 Pazartesi
"Tükürdüklerini Yalayacaklar!" Sloganı ve Demokrasinin Açık Diskuru
"Tükürdüklerini yalayacaklar!" diye bağırmak, "tükürüleni yalatmak" için elinden geleni yapacağını da deklare etmek.
Başkalarına tükürdüğünü yalatanlar ve tükürdüklerini yalamalarıyla bizi memnun edecek olanlar eşit, parazitsiz, yamultulmamış bir siyasi diskurun üyleri olamazlar!
Hele hele "tükürdüğünü yalayarak" helâl kazanç sahibi olacaklarını ifade edersek vekillerin, "helâl" ile kasdettiğimizin meşruiyetini iddia etmemiz imkansız hale gelir.
Milletvekilleri maaşlarını AKP ya da AKP seçmeni ödemiyor! CHP'li seçmenin ödediği vergi eğer hür vatandaşların verdiği türden vergi sayılmıyorsa ayrı! Ümit ediyoruz ki canımız, malımız, sanımız, namusumuzun birlerine helâl olması önkabulünü canlandıran gerekçelemeler böyle yerli yersiz ifade edilmez!
CHP seçmeni partisini desteklemektedir. Özel mahkemelerin meclis üzerine vesayeti tartışma ve protesto konusu olduğuna göre, statükoyu savunan partiler parlementoyu savunduklarını iddia edemezler. Meclisteki çoğunluk, taleplere ve iddialara kayıtsız kalmayı politika edindiğine göre "muhalefetin yerinin parlemento olması" şartını koşmak karşı tarafı dinlememe ve kayıtsızlık politikalarını tahkim etme çabasından ibarettir.
Burada eski uygulama düzgündür: Maaşı hakedip etmediklerine maaşı alacak olanlar karar vermelidirler. Partilerinin alacakları kararlar dahi milletvekillerini ianeye, borca harca itmemelidir. İktidarın zorlayacağı maaşsızlık ancak bir içsavaş toplumunda geçerli olabilir! Zorlayıcı, abluka altına alıcı, nifak çıkarmaya yönelik bir hareket olur!
Seçmenin partisinin tavrını onaylaması bile çoğu sınır durumunda şart değildir, partilerin her politikaları populer olmayabiliyor, kemer sıkma politikalarında olduğu gibi. "Yemin" ile maaşın helal olacağı, izlenen politikaların önemsiz olması da söz konusu değildir. Maaş'ın hak edilip edilmemesi tartışması ancak teorik boyutta geçerlidir, aksi halde Vatikan tipi bir ruhban sınıfının gerektiğini de argümanda "implicit" olarak ifade etmiş oluruz. Kimin maaşını hakedip etmediğine nihaî hükmün ahiret sorunu olduğunu unuttuğumuzda, sendikal hakları, hakkani ücretlendirme politikalarını bir kenara atmış oluruz.
Asgari ücret insanlıkdışı bir düzeye geriletilmiş olduğu zamanlarda dahi maaşını haketmeme halleri her daim olabilecektir. Haketme etmeme tartışması "maaş"ın kendisini tartışmaya, hak hukuk kavramını zorlamaya başladığında medeniyet iddialarını terkederek tartışabileceğimiz bir keyfiliğe kapı açmış oluruz!
Bu yanlış ufku taşeron işçi olan görme özürlü vatandaşa yöneldiğinde görmemiz, tekrarlanmaması için yeterli olmalıydı. Taşeron temzilikçi kadrosundaki hemşirehanımın kadro talebiyle işten atılmasıyla da kadro, maaş, ücret gibi mevzularda hukukunu bulamamış bir medeniyet iddiası demokratik gündeme kendisini dayatmış oldu!
Milletvekillerini açlıkla, sefaletle terbiye ederek meclise ya da fevriliğe çekmeye zorladığımızda "iktidar" olarak vebal altında olmadığımızı, temsilin hukukunu çiğnemediğimizi evrensel olarak geçerli olabilecek biçimde savunabilir miyiz? Ben sanmıyorum!
Her milletvekili çocuklarına burs alacağı bir zengin arkadaşı yoksa kendisine iktidarın dayattığını mı yapmak zorundadır? Ekonomik bağımsızlık milletvekilleri için elzemdir, ancak ayrı bir tartışma konusudur, şablon bir ekonomik düzey tesbiti bir ölçüde tartışmalı olsa da, elzemdir.
Kendisini helal ve harama kriter koyucu yetkinliğe yükseltmek, "tükürüğü geri yalatıcılığın hukukundan konuşmak" demokratik bir ülkenin "iktidar"dan konuşma tarzının içinde meşruiyetiyle verili değildir. Hikmet sahiplerinin dahi tartışmaya açık olarak ifade edebildikleri, iktidar kürsüsünün işi haline getirilmemelidr.
Demokrasilerde ikna süreçleri dayatma, abluka, propaganda ve çarpıtmadan arıtılmış söylemlerde gerçekleşir. Uzlaşmazlığa yol açacak baskı, teslimiyete yol açabilecek ekonomik abluka, dinlememenin ifadesi olan propagandif dil dominansın, baskının ve "hakikati gölgelemenin" araçlarıdır.
Demokrasinin evi meclis değildir, dominanstan, dayatmadan uzak/arınmış bir dildir. Parlemento demokrasinin bir kurumudur. Seçim gibi, oylama gibi, tartışmaya ve yargıya açık olmak gibi. Yerel yönetimlerin ezildiği bir parlementarizm demokrasinin yerinde yönetim ilkesini de çiğnemektedir.
Parlementonun rolü merkezidir, ancak, demokrasinin diğer kurum ve kuruluşlarını ezmemiş, yok saymamış bir parlemento için bu geçerlidir. Kurucu meclislerin istisnai rolleri, ilerlemiş demokrasilere zorlanamaz! Eksikli ve ayıplı bir demokratik modelin parlemento anlayışı ise ölçü edinilmemelidir.
Parlementomuz bin bir emekle, zahmetle, acıyla ve çileyle kuruldu. Kazanımlarımıza sahip çıkmamız onların rollerini indirgeyici, eğretileyici bir dil ve tarz ile olmamalı, olmamalıydı!
Demokrasinin dili, gerekçelemeleri, diskuru ayaklar altına alınarak demokrasi savunulamaz: Demokratik propaganda yoktur, demokratik tartışma, açıklık vardır.
Demokrasi geridönüşsüzlüğün, kapalılığın, dayatmacılığın, zor ve şiddetin diliyle konsensus sağlayıcılığın karşıtıdır!
Ablukacılık, zorlayıcılık demokratik değildir.
Açık bir ufuk, anlaşmanın açık tutulmuşluğu demokrasinin ilk şartıdır, hatırlatırız, Efendim.
Başkalarına tükürdüğünü yalatanlar ve tükürdüklerini yalamalarıyla bizi memnun edecek olanlar eşit, parazitsiz, yamultulmamış bir siyasi diskurun üyleri olamazlar!
Hele hele "tükürdüğünü yalayarak" helâl kazanç sahibi olacaklarını ifade edersek vekillerin, "helâl" ile kasdettiğimizin meşruiyetini iddia etmemiz imkansız hale gelir.
Milletvekilleri maaşlarını AKP ya da AKP seçmeni ödemiyor! CHP'li seçmenin ödediği vergi eğer hür vatandaşların verdiği türden vergi sayılmıyorsa ayrı! Ümit ediyoruz ki canımız, malımız, sanımız, namusumuzun birlerine helâl olması önkabulünü canlandıran gerekçelemeler böyle yerli yersiz ifade edilmez!
CHP seçmeni partisini desteklemektedir. Özel mahkemelerin meclis üzerine vesayeti tartışma ve protesto konusu olduğuna göre, statükoyu savunan partiler parlementoyu savunduklarını iddia edemezler. Meclisteki çoğunluk, taleplere ve iddialara kayıtsız kalmayı politika edindiğine göre "muhalefetin yerinin parlemento olması" şartını koşmak karşı tarafı dinlememe ve kayıtsızlık politikalarını tahkim etme çabasından ibarettir.
Burada eski uygulama düzgündür: Maaşı hakedip etmediklerine maaşı alacak olanlar karar vermelidirler. Partilerinin alacakları kararlar dahi milletvekillerini ianeye, borca harca itmemelidir. İktidarın zorlayacağı maaşsızlık ancak bir içsavaş toplumunda geçerli olabilir! Zorlayıcı, abluka altına alıcı, nifak çıkarmaya yönelik bir hareket olur!
Seçmenin partisinin tavrını onaylaması bile çoğu sınır durumunda şart değildir, partilerin her politikaları populer olmayabiliyor, kemer sıkma politikalarında olduğu gibi. "Yemin" ile maaşın helal olacağı, izlenen politikaların önemsiz olması da söz konusu değildir. Maaş'ın hak edilip edilmemesi tartışması ancak teorik boyutta geçerlidir, aksi halde Vatikan tipi bir ruhban sınıfının gerektiğini de argümanda "implicit" olarak ifade etmiş oluruz. Kimin maaşını hakedip etmediğine nihaî hükmün ahiret sorunu olduğunu unuttuğumuzda, sendikal hakları, hakkani ücretlendirme politikalarını bir kenara atmış oluruz.
Asgari ücret insanlıkdışı bir düzeye geriletilmiş olduğu zamanlarda dahi maaşını haketmeme halleri her daim olabilecektir. Haketme etmeme tartışması "maaş"ın kendisini tartışmaya, hak hukuk kavramını zorlamaya başladığında medeniyet iddialarını terkederek tartışabileceğimiz bir keyfiliğe kapı açmış oluruz!
Bu yanlış ufku taşeron işçi olan görme özürlü vatandaşa yöneldiğinde görmemiz, tekrarlanmaması için yeterli olmalıydı. Taşeron temzilikçi kadrosundaki hemşirehanımın kadro talebiyle işten atılmasıyla da kadro, maaş, ücret gibi mevzularda hukukunu bulamamış bir medeniyet iddiası demokratik gündeme kendisini dayatmış oldu!
Milletvekillerini açlıkla, sefaletle terbiye ederek meclise ya da fevriliğe çekmeye zorladığımızda "iktidar" olarak vebal altında olmadığımızı, temsilin hukukunu çiğnemediğimizi evrensel olarak geçerli olabilecek biçimde savunabilir miyiz? Ben sanmıyorum!
Her milletvekili çocuklarına burs alacağı bir zengin arkadaşı yoksa kendisine iktidarın dayattığını mı yapmak zorundadır? Ekonomik bağımsızlık milletvekilleri için elzemdir, ancak ayrı bir tartışma konusudur, şablon bir ekonomik düzey tesbiti bir ölçüde tartışmalı olsa da, elzemdir.
Kendisini helal ve harama kriter koyucu yetkinliğe yükseltmek, "tükürüğü geri yalatıcılığın hukukundan konuşmak" demokratik bir ülkenin "iktidar"dan konuşma tarzının içinde meşruiyetiyle verili değildir. Hikmet sahiplerinin dahi tartışmaya açık olarak ifade edebildikleri, iktidar kürsüsünün işi haline getirilmemelidr.
Demokrasilerde ikna süreçleri dayatma, abluka, propaganda ve çarpıtmadan arıtılmış söylemlerde gerçekleşir. Uzlaşmazlığa yol açacak baskı, teslimiyete yol açabilecek ekonomik abluka, dinlememenin ifadesi olan propagandif dil dominansın, baskının ve "hakikati gölgelemenin" araçlarıdır.
Demokrasinin evi meclis değildir, dominanstan, dayatmadan uzak/arınmış bir dildir. Parlemento demokrasinin bir kurumudur. Seçim gibi, oylama gibi, tartışmaya ve yargıya açık olmak gibi. Yerel yönetimlerin ezildiği bir parlementarizm demokrasinin yerinde yönetim ilkesini de çiğnemektedir.
Parlementonun rolü merkezidir, ancak, demokrasinin diğer kurum ve kuruluşlarını ezmemiş, yok saymamış bir parlemento için bu geçerlidir. Kurucu meclislerin istisnai rolleri, ilerlemiş demokrasilere zorlanamaz! Eksikli ve ayıplı bir demokratik modelin parlemento anlayışı ise ölçü edinilmemelidir.
Parlementomuz bin bir emekle, zahmetle, acıyla ve çileyle kuruldu. Kazanımlarımıza sahip çıkmamız onların rollerini indirgeyici, eğretileyici bir dil ve tarz ile olmamalı, olmamalıydı!
Demokrasinin dili, gerekçelemeleri, diskuru ayaklar altına alınarak demokrasi savunulamaz: Demokratik propaganda yoktur, demokratik tartışma, açıklık vardır.
Demokrasi geridönüşsüzlüğün, kapalılığın, dayatmacılığın, zor ve şiddetin diliyle konsensus sağlayıcılığın karşıtıdır!
Ablukacılık, zorlayıcılık demokratik değildir.
Açık bir ufuk, anlaşmanın açık tutulmuşluğu demokrasinin ilk şartıdır, hatırlatırız, Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Hatırlama Notu,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Toplum Kuramı
23 Haziran 2011 Perşembe
"Pornoistik"
Bilimadamlarının tartıştığı safsataların bilimsel olma yanına sadece bir yönüyle katılırım. ”Bilimadamları yanlışlanabilir, eleştirilebilir diskur, konuşma, fikir alışverişi yürütebilirler!” inancındayım/kanaatini taşıyorum ya da bunu mümkün kılmakla yükümlü olduklarına inanıyorum. Bu inanç regulatif, düzenleyicidir; ahlakî bir kabuldür, daha da detaylı söylersek bilimsel diskurun normatif önkabullerinde yazılıdır. Kişisel olarak kabul edip etmememizle pek alâkalı değildir: Gündelik konuşmanın dahi yürütülebilmesi için insanların söylediklerini kastettiği, kastettiklerini söylediği (ön)kabulündeki gibi (Habermas’ta regülatif ütopya).
Bilimadamları ve gazetecilerin bilim ve felsefenin buluşma alanında gezinmeleri neredeyse her daim yanıltıcıdır.
Bilim adamlarının konuştuklarının içeriği değil, konuşma tarzları ”bilimseldir” çoğu kez.
Deha, hırsızlıkta, yolsuzlukta bile gösterilebilir, sanat ve bilim güneşlerinde pırıldamaz sadece. Deha, çok yönlülük kaybıdır çoğu kez, bir konuda yoğunlaşma eseridir. Genel bir hakikat kaybı pahasına özgün hakikatleri daha kolay yakalayabilme işidir. Dehayı Kantçı veya Kartezyen bağlamlarından alıp daha da abartmışların iddialarını eleştirir gibi olursak.
Bir başka yerden, insanın sosyalleşmişliği, bilinci toplumsallaşarak edindiği hakikatinden yola çıkarsak, toplum kuramının, sosyolojik sosyalpsikolojinin, toplumsal interaksiyonun verilerinden yola çıkarsak iş başka. Sorumluluğu, ölçüyü, tadında bırakmayı yani tadı, haddini bilmeyi düstur edinmişliğin verdiği tevazuyu, hakikatle alâkayı sömürgeci bir alâkaya çevirmemişliğin faniliğini, eldekilerin ve yakalananların uçuculuğunu, hakikatin sahibi olunmayacağını bilişi, daha iyi argümentasyona bir lütuf olarak değil hakikatle düzelmeye açıklık olarak görüşü; başkalarından öğrenebilirliği, başka ufuklara açıklığı ile bilim adamı, sanatçı, feylesof daha değişik bir yerlerde durmakta. Dahi ya da değil, bir hakikate açıklık olarak hakikatadamı ne ezberinde, ne çok bilmişliğinde ne de önyargılarında hakikatin sahipliği iddiasını taşır.
”İnsan (tabiatı) monogam değildir” iddiasında bulunmak için anglosakson feylesof olmak gerekmez. Sadi Irmak olmak, muhafazakârlığın militanlığıyla çok aydın canı yakmış bir hanım gazeteci olmak da yeterlidir.
Aile bugün özellikle eleştirel kuramın, sosyalkuramı geliştiren sol düşüncenin üzerinde emek verdiği bir kavramdır. Aileyi savunmak için işin hakikatine merak, uygarlık/medeniyet derdinde yol arayışı yeterlidir. Eleştiri ilerletir, hakikatin diskuruna yani gerçekliğimizin hakikatine, bir yerlerde ve zamanda yerleşik hakikatimizin gerçekliğinde kavramaya, temellendirmeye yaklaştırır. Her zaman için gerekçe, her zaman için geçerli olacak yorumlama derdinden öte bir şeydir ”her gün yeni bir şey söyleme derdi”. Geçmişli, gelenekli ama yakaladığının sahibi olamayan bir tevazudur bilimsel, felsefi, edebi anlayış, kavrayış ve iddia. Bir başka deyişle bir praksistir.
Porno ve aile tartışması neden birbirisine karıştı meselenin hakikatinde anlaması biraz zor, ileride, gerekirse neden bu tür dil veya söylem manevraları (turn) söz konusu olabiliyor, tartışmaya çalışırız. Şu anda tartışmaların bilimselliğine sınırlı bir itiraz ile yetineceğim:
Bilimsellik iddiası ahistorik kavrayışlarla geçmiş halleri, durumları, orjinal özellikleri gelecek şekillenişlerine yazamaz. Tabiî hal hipotetiktir, hakikî olduğunda bile medeniyet "gelişim mantığına” bir doğallık olarak yüklenemez. İnsanlık bir interaktif bir süreçtir, otomasyon işi değildir. Tarihi olan, tarihte olan. Kendi doğasını dahi sosyalleştiren, kesintisiz yürümese de bir ufuk halinde ilerleyen bir akışta oluşan. İnsanın doğası, psikolojik yapısı kendisine yönelik tasarımlarının uçmasını, kopmasını engelleyen ancak sosyalize de olabilen, tasarımlarını dünyasının sınırları ile birlikte gerçekçi, ayakları yere basar tutabilen, zamanda ve mekanda yerleşiklikte bir referans notasıdır. İnsan bir dünya parçasıdır. Bir hayat dünyası parçasıdır. Hem (bir yandan) kendi eleştirel referans noktasıdır hem de (öte yandan) tasarladığıdır.
”Porno” kavramı tartışmalarında da ”ihtiyaç” kavramından yola çıkmak bir ölçüde bilimsel bir ”parametre” verse de, ihtiyaçların, ihtiyaç anlayışlarının dahi sosyalize (olmuş) anlayışlar olduğunu işitmiş olarak tartışabilmek lazım, bilimsellik iddiasını devam ettirebilmek için. (New York Okulu ve Agnes Heller, başka bir mevzuda bu argümanla eleştirilirdi…)
”Ya porno ya da sapıklık” gibi dikotomiler bilimsel olamaz! Ya sapıklığın tanımına ”porno” faaliyetleri de dahil edilirse? Daha zor bir tartışma noktasından başlamış oluruz. Kavram ve modellerden çeşitli psikanalitik tahlil yollarına ve önerilerine, klinik psikolojinin sosyal kurama açık olan duruşlarına ihtiyaç duyarız. Manevîbilimler (beşeribilimler ve toplumbilimleri) yorumbilgiseldir. Doğabilimlerini bir kenarda unutursak. Tartışmaya ve eleştiriye açıklığın hüküm sürdüğü bir alanda hep daha iyi bir argümana açıklıkta, daha geniş bir ufuğa doğru ilerleyerek bilgi edinilir, işlenir, tartışmaya ve geleceğe açık tutulur. ”Sapıklık” kavramını istediğiniz gibi stipüle edersiniz ama bir olgu olarak ”sapıklık”ı, sapıklığın ontogenetiğini, filogenetiğini insan bireyleri üzerinde bir süreç olarak ve insanlık tarihinde bir süreç olarak izler, inceler, tartışırsınız. Hakikat ve hayat okumadan, tartışmaya açmadan, yanlışlanmaya açık tutmadan bilimsel bir hipotez bile ortaya atamazsınız. Önyargısız olmaz, evet, bir fikriniz olabilir, olmalıdır. Bu fikir bir ezber olmadıkça, fikr-i sabit tartışmaya kapalı tutmadıkça bilimsellikten bahsedebiliriz. İster gazozun faydaları, isterse zaman ve mekanın hakikatte olup olmadığı konusu ele alınsın.
Semiotik için geçerli olan çerçeve kavramsal/varsayılmış bir çerçevedir çoğu kez. Bu yolla sadece kavramların ve kavramsal çerçevenin üzerine bir ön çalışma yapılabilmesi mümkündür.
Sosyalbilimlerin mantığına pozitivizmi yükleyeceksek psikanaliz bu kapsama girebilecek bir bilim değil. Yorum ağırlıklı. Duruşların relativizasyonu ile varılacak anlaşma ise bir zamanlar sosyal antropolojide önerilmekte idi. Birbirimizi eleştiremeyeceğimize kadar gidebilecek bir relativizasyon bu.
Bir bilim adamı proveke etme hakkına sahiptir. Tartıştırmak da bir anlayışa davet erdemidir. Tartışma ile hedeflenen bilimselliğin kendisinin tartışılması olamadığında bilimsel praksisin arkasında varsayılan teori ideolojiden ibaret, sığ bir pozitivizm kutsaması oluyor. Bilimadamı geçerli addettiği felsefî çıkış noktasından ilerdedir çoğu kez. Bilimin arkasındaki düşünceyi ilerleten bilimsel praksis olduğundan. Tartışmaya açıklık, tevazu bu praksisin bir parçasıdır elbette!
Ben pornoda sunulan cinselliğin, yanlış, yamultulmuş bir cinsellik olduğunu düşünüyorum. İnternet sansürünü reddetmekle beraber, porno endüstrisi hakkında olumlu düşünmüyorum. "Yamulmuş cinsellik" dediğim anda "cinsellik nedir?" sorusuna cevap verme vebali altına da giriyorum. Zamanla "bilimsel" olmasa da tartışmaya, itiraza açık biçimde sunmaya çalışacağım bu konudaki düşüncelerimi.
Pornodan olumlu fayda sağlanabilecek istisnaî haller (sahnesel terapide falan), pornonun bir cinsellik ideolojisi, bir hayat anlayışı dayatması olmasını, anomik niteliğini değiştirmez.
Cinsellik insanlar arasındadır. İhtimam, saygı, birbirinin üzerine titreme, sevgi olmadan bir teknik, pozisyon bilgisi, jimnastik olarak ele alınamaz. Tecavüz ile insanlar arası ilişki arasındaki bin bir halin adının cinsellik olması, insanın cinsel bir doğasının olması "kültür"ün yadsınmasını getirmemeli. "Kültür" her anlamıyla olumlu olmasa da bir insani geleneğin, sorun çözme yollarının, problem alanlarını azaltmanın yollarını da sunuyor. Cinsel dürtünün kontrol edilebilirliği bir medeniyet ifadesinin gerekirlikleri içerisinde.
"Kültür", ölçü, had biliş cinselliği daha kötü bir yere götürmüyor kanaatindeyim.
Pornoya eleştirim bir ilkel hal'e dönüş önerisini zaruri olarak sunduğundan değil. Cinselliği öncelemesi, insanlar içinde insan olmayı unutması cinselliği de ezebilecek özellikler taşıdığından. Cinselliği teknik ve fiziki faaliyete indirgediğinden. İnsani alışverişi, isanlık derdini bir kenara atma eğilimli olduğundan.
Erotik olan ile porno arasında ayrım da bu noktalarda başlıyor. Erotik kavramını ele almayı şimdilik düşünmüyorum. Edebiyat cinsellik ilişkisini tartışırken belki.
Önceden de yazdım: Edebiyatı cinsellik deklarasyonu olarak görmüyorum. Cinsel olandan kaçınmak mümkün olmayabilir, insanı yazarken. Bu konuda ahkam kesmek, kural sunmak ayrı bir şey, insanın her yönünü pehlivan tefrikasına çevirmek gerekmediğini söylemek ayrı.
Yaşı kemale ermiş ve bekâr insanlarımız için porno önerileri de bir sorun ertelemesidir, o kadar. Oradan öğrenecekleri, tekrarlarsam, gerçek cinsellik değildir. Burada istemeden "gerçek cinsellik" diye bir şeyi tanımlamaya geçmem gerekiyor, mümkünse ilerde yaparız bu tanımlamayı.
"İzleme"nin kendisinde bir olumluluk varsa ve ben bunu anlayamıyorsam ayrı. Ben izlemede bir hikmet görmüyorum. Başka hayatları izlemek, gözetlemek sanat eserini izlemekle aynı değil. Son zamanların kasetçiliğinin pornoculuk olduğunu düşünmemdendir belki. İster izleyeceklerimiz teşhirci olsun, ister haberleri bile olmasın, bir felsefeci için sorunlu bir alan.
Cinselliğin iki insan arasında özel bir insani ilişki olduğuna inanmam, cinselliğin anlatılabilirliğini de sınırlıyor. Cinsellik üzerine, üzerinde konuşulmaz bir konu değil. Avını anlatan avcı gibi davranmak, eşiyle ilişkisini anlatmak "özel" olan üzerine verilmiş sözü tutmamak gibi geliyor bana. Pornodaki meydandalık başlı başına bir sorun, kanımca. Yine de yeri gelince insan bir başkasına bu konularda konuşma durumunda kalıyor. Üslup bu ince özelliği savunma ayarında olsa gerek.
Pornonun terapeftik bağlamlarda kullanılabilirliği söz konusu olursa, porno olarak seyredilen porno olma özelliğini de yitirmesi söz konusudur. "Seyretme" ve "seyredilen" tecessüs ve teşhir ihtiyacının ifadesi değildir her dem.
"Ürünün" köleleştirme özelliği (eğretilenmiş anlamda seyredeni de kapsar bu), köle kullanabilirliği teşhir ifadesini sınırlayan bir özelliği daha öne çıkarıyor. Kullanılmışlık, zorlanmışlık ürünün nitelik iddialarında bulunma imkanını elinden alıyor.
Şantaj videolarında eleştirdiğim tecessüs porno seyretme aktında da var. Şantaj videolarında teşhir edilenler teşhir merakında değiller, dünyadan haberleri yok çoğu kez. Köleden farkları tribüne oynamıyorlar. Oynatılmıyorlar. Kendi insani halleri, sınırları, dertleri, dünyaları içindeler. Teşhir etmiyorlar, teşhir ediliyorlar.
Teşhir ediş ise "yapımcı"nın değişmeyen tavrı. Meseleye alakasız bir yapımcı porno üretebilir. Siyasi porno üreticisi "teşhir için" yola çıkıyor.
Siyasi pornoda cinsellik de şart değil. Ağzı bozuk bir adam herkesin dediğini söyler, ama kaydedilir. Teşhir edilir. Dil sürçmesi, gaf yoksa, kesilir biçilir, var edilir. Seyreden merakta ileri gidebilen, sunucu teşhirde ileri gidebilen. Cinsellik olmasa da özel olan, özel olmasa da özelleştirilmiş, imal edilmiş olanın teşhiri söz konusu.
Pornoda cinsellik anlayışını eleştiriyoruz. Cinselliğin sunumu anlayışını eleştirmeyi unutuyoruz çoğu kez. Siyasi pornoculukta sunumda "hakikat teşhiri" iddiası öne çıkıyor, güdümlenmiş biçimiyle. Pornoda hakikatla analog olan, fazlasıyla "gerçekçi" ortam sunuluyor. Neresi gerçek tecavüz, nerede insanlar rol yapıyor bir birine karışarak.
Madam Bovary büyük bir eser. Hangi yapımında olursa olsun cinsellik tasviri söz konusu olacaktır. Buradaki hakikat iddiaları hakikat teşhiri olarak bile anlatılabilseydi porno ile aynı "teşhir" mevhumunu paylaşmış olmayacaktı. Madam Bovarydeki gerçek sunumu, meselenin hakikatinin yüzümüze vuruluşu. Cinsellik içeren sahneler ister estetize edilsin, ister dışavurumun en süzülmemiş ifadelerini içersin, bir insanlık halinin parçası, leitmotivi, itici gücü, saplantısı, kıvranışı. Bir duruş, hayat sorunu, dert, hakikat sunumu içinde ifade bulan cinsellik en çiğ haliyle dahi bir sanat eserinin parçası. Söyleyeceği bir şey olanın sözünün parçası.
Porno sanat eserine yakın olduğunda meşrudur demiyorum. Pornodan sanat eseri olmaz diyorum. Cinsellik tasviri edebiyatta şart değildir diyorum. Madam Bovary yazılmamalıydı, okunmamalı, seyredilmemeli demiyorum. Büyük bir eser! Bir şaheser! Analizle onay red dengesi tutturulur hiç demiyorum.
Sansür Madam Bovarylere yönelecektir. Siyasi pornoyu yasallaştırma çabası ile pornoyu yasaklama çabası tüm çarpıklığı, çirkinliği ile aynı süreçte devreye sokulduğuna göre.
Porno sansür tartışmasında ele alınınca bir özgürlük semboli gibi ele alınabiliyor. Bence değil. Çocuk pornosu iğrenç bir şey. Porno endüstirisi bir hayat tarzını canlı tutmayı insanların özgürlüğü ve iradelerine rağmen sürdürüyor. Endüstriye aldırmayan bir "yararlandım" iddiası çalınmış böbrek nakline sevinen sağlık tüketicisinin yarar görmesinden belki biraz daha masum görünüyor ama görüntü de yanıltır. Porno tüketicisi içerik deklarasyonu talep etse de, çalıntı görüntü, vahşet, köleleştirme ve zulüm olmadığını bilerek tüketse de bir içerik arzı yaratması bile başlı başına bir sorun.
Ben pornoda sunulan cinselliğin, yanlış, yamultulmuş bir cinsellik olduğunu düşünüyorum. İnternet sansürünü reddetmekle beraber, porno endüstrisi hakkında olumlu düşünmüyorum. "Yamulmuş cinsellik" dediğim anda "cinsellik nedir?" sorusuna cevap verme vebali altına da giriyorum. Zamanla "bilimsel" olmasa da tartışmaya, itiraza açık biçimde sunmaya çalışacağım bu konudaki düşüncelerimi.
Pornodan olumlu fayda sağlanabilecek istisnaî haller (sahnesel terapide falan), pornonun bir cinsellik ideolojisi, bir hayat anlayışı dayatması olmasını, anomik niteliğini değiştirmez.
Cinsellik insanlar arasındadır. İhtimam, saygı, birbirinin üzerine titreme, sevgi olmadan bir teknik, pozisyon bilgisi, jimnastik olarak ele alınamaz. Tecavüz ile insanlar arası ilişki arasındaki bin bir halin adının cinsellik olması, insanın cinsel bir doğasının olması "kültür"ün yadsınmasını getirmemeli. "Kültür" her anlamıyla olumlu olmasa da bir insani geleneğin, sorun çözme yollarının, problem alanlarını azaltmanın yollarını da sunuyor. Cinsel dürtünün kontrol edilebilirliği bir medeniyet ifadesinin gerekirlikleri içerisinde.
"Kültür", ölçü, had biliş cinselliği daha kötü bir yere götürmüyor kanaatindeyim.
Pornoya eleştirim bir ilkel hal'e dönüş önerisini zaruri olarak sunduğundan değil. Cinselliği öncelemesi, insanlar içinde insan olmayı unutması cinselliği de ezebilecek özellikler taşıdığından. Cinselliği teknik ve fiziki faaliyete indirgediğinden. İnsani alışverişi, isanlık derdini bir kenara atma eğilimli olduğundan.
Erotik olan ile porno arasında ayrım da bu noktalarda başlıyor. Erotik kavramını ele almayı şimdilik düşünmüyorum. Edebiyat cinsellik ilişkisini tartışırken belki.
Önceden de yazdım: Edebiyatı cinsellik deklarasyonu olarak görmüyorum. Cinsel olandan kaçınmak mümkün olmayabilir, insanı yazarken. Bu konuda ahkam kesmek, kural sunmak ayrı bir şey, insanın her yönünü pehlivan tefrikasına çevirmek gerekmediğini söylemek ayrı.
Yaşı kemale ermiş ve bekâr insanlarımız için porno önerileri de bir sorun ertelemesidir, o kadar. Oradan öğrenecekleri, tekrarlarsam, gerçek cinsellik değildir. Burada istemeden "gerçek cinsellik" diye bir şeyi tanımlamaya geçmem gerekiyor, mümkünse ilerde yaparız bu tanımlamayı.
"İzleme"nin kendisinde bir olumluluk varsa ve ben bunu anlayamıyorsam ayrı. Ben izlemede bir hikmet görmüyorum. Başka hayatları izlemek, gözetlemek sanat eserini izlemekle aynı değil. Son zamanların kasetçiliğinin pornoculuk olduğunu düşünmemdendir belki. İster izleyeceklerimiz teşhirci olsun, ister haberleri bile olmasın, bir felsefeci için sorunlu bir alan.
Cinselliğin iki insan arasında özel bir insani ilişki olduğuna inanmam, cinselliğin anlatılabilirliğini de sınırlıyor. Cinsellik üzerine, üzerinde konuşulmaz bir konu değil. Avını anlatan avcı gibi davranmak, eşiyle ilişkisini anlatmak "özel" olan üzerine verilmiş sözü tutmamak gibi geliyor bana. Pornodaki meydandalık başlı başına bir sorun, kanımca. Yine de yeri gelince insan bir başkasına bu konularda konuşma durumunda kalıyor. Üslup bu ince özelliği savunma ayarında olsa gerek.
Pornonun terapeftik bağlamlarda kullanılabilirliği söz konusu olursa, porno olarak seyredilen porno olma özelliğini de yitirmesi söz konusudur. "Seyretme" ve "seyredilen" tecessüs ve teşhir ihtiyacının ifadesi değildir her dem.
"Ürünün" köleleştirme özelliği (eğretilenmiş anlamda seyredeni de kapsar bu), köle kullanabilirliği teşhir ifadesini sınırlayan bir özelliği daha öne çıkarıyor. Kullanılmışlık, zorlanmışlık ürünün nitelik iddialarında bulunma imkanını elinden alıyor.
Şantaj videolarında eleştirdiğim tecessüs porno seyretme aktında da var. Şantaj videolarında teşhir edilenler teşhir merakında değiller, dünyadan haberleri yok çoğu kez. Köleden farkları tribüne oynamıyorlar. Oynatılmıyorlar. Kendi insani halleri, sınırları, dertleri, dünyaları içindeler. Teşhir etmiyorlar, teşhir ediliyorlar.
Teşhir ediş ise "yapımcı"nın değişmeyen tavrı. Meseleye alakasız bir yapımcı porno üretebilir. Siyasi porno üreticisi "teşhir için" yola çıkıyor.
Siyasi pornoda cinsellik de şart değil. Ağzı bozuk bir adam herkesin dediğini söyler, ama kaydedilir. Teşhir edilir. Dil sürçmesi, gaf yoksa, kesilir biçilir, var edilir. Seyreden merakta ileri gidebilen, sunucu teşhirde ileri gidebilen. Cinsellik olmasa da özel olan, özel olmasa da özelleştirilmiş, imal edilmiş olanın teşhiri söz konusu.
Pornoda cinsellik anlayışını eleştiriyoruz. Cinselliğin sunumu anlayışını eleştirmeyi unutuyoruz çoğu kez. Siyasi pornoculukta sunumda "hakikat teşhiri" iddiası öne çıkıyor, güdümlenmiş biçimiyle. Pornoda hakikatla analog olan, fazlasıyla "gerçekçi" ortam sunuluyor. Neresi gerçek tecavüz, nerede insanlar rol yapıyor bir birine karışarak.
Madam Bovary büyük bir eser. Hangi yapımında olursa olsun cinsellik tasviri söz konusu olacaktır. Buradaki hakikat iddiaları hakikat teşhiri olarak bile anlatılabilseydi porno ile aynı "teşhir" mevhumunu paylaşmış olmayacaktı. Madam Bovarydeki gerçek sunumu, meselenin hakikatinin yüzümüze vuruluşu. Cinsellik içeren sahneler ister estetize edilsin, ister dışavurumun en süzülmemiş ifadelerini içersin, bir insanlık halinin parçası, leitmotivi, itici gücü, saplantısı, kıvranışı. Bir duruş, hayat sorunu, dert, hakikat sunumu içinde ifade bulan cinsellik en çiğ haliyle dahi bir sanat eserinin parçası. Söyleyeceği bir şey olanın sözünün parçası.
Porno sanat eserine yakın olduğunda meşrudur demiyorum. Pornodan sanat eseri olmaz diyorum. Cinsellik tasviri edebiyatta şart değildir diyorum. Madam Bovary yazılmamalıydı, okunmamalı, seyredilmemeli demiyorum. Büyük bir eser! Bir şaheser! Analizle onay red dengesi tutturulur hiç demiyorum.
Sansür Madam Bovarylere yönelecektir. Siyasi pornoyu yasallaştırma çabası ile pornoyu yasaklama çabası tüm çarpıklığı, çirkinliği ile aynı süreçte devreye sokulduğuna göre.
Porno sansür tartışmasında ele alınınca bir özgürlük semboli gibi ele alınabiliyor. Bence değil. Çocuk pornosu iğrenç bir şey. Porno endüstirisi bir hayat tarzını canlı tutmayı insanların özgürlüğü ve iradelerine rağmen sürdürüyor. Endüstriye aldırmayan bir "yararlandım" iddiası çalınmış böbrek nakline sevinen sağlık tüketicisinin yarar görmesinden belki biraz daha masum görünüyor ama görüntü de yanıltır. Porno tüketicisi içerik deklarasyonu talep etse de, çalıntı görüntü, vahşet, köleleştirme ve zulüm olmadığını bilerek tüketse de bir içerik arzı yaratması bile başlı başına bir sorun.
(Bitmedi, kısa kesildi. Gündem değişti, başka konuları düşündük. Düzeltilmedi.)
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hafiften Felsefe,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Yetti Artık Yazısı
11 Haziran 2011 Cumartesi
Pirinç Tarlasında Devletlûm Onurumu İade Et!
Bugün ”Habertürk Seyahat”ta bir Hanımefendi, biteviye uzanan ”pirinç tarlaları"ndan bahsetti. Yer Hindistan.
"Çeltik Tarlası" diyemeyen, "pirinç tarlaları"nı şevkle anabilir: Sivrisinek bulutları içinde bir seyahat halkın geçim derdiyle hemhal bir iktisatçıyı, eski tüfek solcuyu, kalkınmacı emekli sağcıyı heyecanlandırır olsa olsa. Demek orada değilmiş ”narrator” kardeşimiz, çekim esnasında.
”Trafik keşmekeş!”ten de biraz rahatsız oldum. Aklımda, ”trafik desen keşmekeş” , ”keşmekeş içinde” gibi deyişler var. Rahatsız oldum, ama, 25 senedir türkçe kullanmıyor sayılırız.
NTV Canlı Haber’de geçen hafta ispanyol salatalık üreticileri ”onurlarının iadesini” istiyorlardı.
...
”Layla” patlıcanlar ve menekşeler içinde canım melmeket, gülerek, gezerek yeni ufuklara açılmada.
8 Haziran 2011 Çarşamba
Karakolda Çevirmen Var!
"Ölümcül Porno" edebî bir eser de olabilirdi, porno eleştirisi de. Bir gogo da yazabilir bu adda bir eseri, Agatha Christie gibi bir teyze de. Bir mutaassıp da yazabilir, kendisini önyargısız sanan bir delikanlı da.
Yazarını tanımayabiliriz. Yayınevini tanıyoruz: Ciddi bir kuruluş. Tanımayabilirdik de.
Çevirmeni tanıyabiliriz, Ondan yola çıkarak beklenti sahibi olabiliriz. Tanımayabiliriz de.
Yazılı "porno" oluyor mu bilemiyorum, ilgi alanım değil. Bir dönemler erotik romanlar satılırdı gazetecilerde "Fırıncının Kızı", "Uçuştan Sonra" gibi. Yüksek sesle okuyan arkadaşlarım şimdilerde pek muhafazakarlar, kulaklarını tıkayıp işitmemeye çalışanlarsa ihtiyarlıkta azıttılar. Daha doğrusu, olur olmaz konuşup, kulak tıkattırıp eski günlerin acısını çıkartıyorlar.
Onlara porno roman mı deniyor şimdilerde bilemiyorum. Yatılı okul uyanıkları yasak ne varsa edinir ve yasak kırıcılıkla delkanlılık kariyerlerini perçinlerlerdi. Okuldan kaçacak. Kenefte sigara içecek. Pazar Dergisi karıştıracak. Derdalan şişesi en belalı Hocanın dersinde elden ele dolaşacak.
Arada kaynamak en güzel yoldu.
"Seks romanları" denilen "eser"ler genellikle yazarsız, ciltsiz, kapaksız uyanık icatlarıydı. Kemal Sunal filmleri uzmanları o edebiyata yapılan dokundurmaları, mecazlamaları farketmemişlerse iyi. Bilinip bilinmezlikten gelinecek, ciddiye alınmayacak, ama kendilerine birşey refere edildiğinde eğretileyebilecek bir uyanıklıkta yaklaşılacak "neşriyat"tandılar.
Lady Chatterley'in Aşkı üzerine epeyce allegori okudum, göndermeler izledim, ama orijinali okudum muydu hatirlamıyorum. Aklımda bir referans yumağı, metinlerarasılık alemi.
Bir dönemin popüler kültürü, filmlerdeki temanın içindeki tema istemeseniz de dikkatinizi bir referans alanına çeker. Bir dönemin erotizmi emansipasyon meselesi olarak yeniden üretildi. Zaten çıkış noktalarında da bugünlerde edebiyat uzamanları dışında kimsenin farketmediği, birey, toplum, işlevsellik, sınıfsallık, puritanite eleştirileri vs. de vardır. Eleştiri ve başkaldırı sosyolojik anlamlarındaki farklılık ve kayma gözönüne alınarak devam ediyor addedilebilir.
Ben pornoyu eser [sanateseri] olarak görmeyenlerdenim. Erotik perspektif olmadan, yani cinsellik tasvirine girilmeden edebiyat olmaz diyenlere de katılmıyorum. Bir donem cinselliğe doğrudan gönderme yapılmaması insanı eksik anlatma olarak görülürdü. Buna bir ölçüde inandırılmışlardan da olsam bugün farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başkalarının ezberlettikleri karşısına kendi fikirlerimi koyabiliyorum artık. Başkasının edebiyat dediği edebiyatın tanım alanı değil. Esere bakmak lazım. Dile. Anlatıya. Hayata... Ezberimi bozmam, bir ezberi dayatmam anlamına da gelmemeli.
Bir esere "edebi" demek ezbere kriterlere basvurma işi değildir. Esere bakarsınız. Eserden yola çıkarsınız. Edebi denilen eserlerdeki ortak noktalar hakkında da bir fikriniz olur. O noktalardan esere gidilmez. Eserlerden o noktalara gidersiniz. Bir gerekirliği, anlamı varsa.
Cinsellikten kaçmak ise imkansız. Cinsel vurgu daha dil kullanımında başlıyor. Duvar dişi, sandalye erkek, halı nötral olabiliyor. Bunlar yapısal.
Argo, altdiller, kullanım toplulukları reddedilerek bağımsız bir dil de edinilmiyor. Bir kişilik edinmişsen, hayat tecrüben varsa, dil üzerinde ustalık imkanın da var. Dilin de senin üzerinde imkanları. Bunlar sosyal.
Cinsel anlatılardan çoğu dilin dini edebiyatında, menkıbelerinde kaçınılmamış. Çoğul gerekçlelerle, saiklerle, şimdilik tartışmayacağız. İnsani olan hiçbirşey yok sayılmamış diyelim, geçelim. Cinselliği mazbut olmayanların konusu imiş gibi tematize etmemek gerekiyor.
"Mazbut olmak" da ezbere bazı sıfatlara burünme işi değil, zamanlarda. Hayatta ve hayatla yoğrulmada; pısmadan, kaçmadan ve ölçüyü kaçırmadan, hayatı inkar etmeden etiği ve estetiği olan bir tad, had bilirlik.
Hayatı inkâr Nietzscheye göre bizim geleneğin işi değil. Diğer geleneklerin ise işi olmamalı. "Ne"yin konuşulacağından çok "nasıl"ı öne çıkıyor sanırım. "Nasıl" ise bir kullanma klavuzu işi değil. Ariflik işi.
Konusuna göre poşetleyenler klasik eserlerimizi fincancı katırlarına biçtirirler, "nasıl" yazılacağına göre konuşacaklar ise yarım akıllarını yarım estetiklerini dayatmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.
Şablonla eser verilmez. Konuyla düzey ya da hakikat belirlenemez. Fikir polisliğinden daha zor estetik zaptiyeliği. Beğenme beğenmeme hür insanların tartışılabilir tercihleri. Tartışmanın en üst seviyede sürdürülmesi dahi norm koyuculuk, son sözü söyleyebilirlik düzeyi değildir.
Cinselliğin değişik dönemlerde ele alınışının hikmetini bugünden söyleyip kurtulamayız. Yarının ya da dünün dünyasındaki her etkin gerekçeyi bilmek imkanına sahip değiliz, insan olmak, insan kadar bilmek işi. Eserler tartışılabilir, ignore edilebilir, değişik okumalara tabi kılınabilir ...
Klasik dil bin bir boyutta, tezatta, çağrışımda konuşturur: İsteyen aslında bir çokbilmişlik eleştirisi de olan (edip, şair değilim ama) "ölüm camı bir candan tadacak" mısramın çağrışım, gönderme listesini, anlam spektrumunu listelemeye kalksın, bitmez bir işe kalkışır. Bir fikri, şekli tüm pırıltılarıyla yakalamak zorunda da değiliz. Basitliği içinde, çoğulluğunu kaçırmadan, testimizde ne varsa onu içerek konuşacağız.
Camı canla öpüşü ölümün, hayatta ölüm, hayattan ölüm. Öpüş ne merkezi, ne dikkati yönlendirmemiz gereken bir nokta, ne sadee bir eğretileme. Hayatla imge, varolanla yokolan "hayatın ve sözün hakikatince" bir içiçelikte. Bir kuramla tanıyıp, tanıtıp şematize etmediğim, reddetmediğim, öne çıkarmadığım, geriye itmediğim, indirgemediğim, arıtmadığım bir öncelikler hiyerarşisi içinde belki. Bir okuma geleneğine ihtiyaç duyulması buralardan açıklanamasa bile anlaşılabilir, sanıyorum ki.
Yazarken biraz aşk, biraz keder demiyoruz. Ten unutuldu, şu unutuldu bu unutuldu demiyoruz. Bir hakikatlilikle yazıyoruz, ama söylediklerimiz hakiki mi değil mi, bunu sormak anlamlı mı değil mi, söylediklerimizin katmanlar içinde zarflanmışlığı, hakikat reddi olarak bile hakikatle hakiki ilişki bir gerçekçilik, hesaplılık, ölçülebilirlik, biçilebilirlik işi değil.
"Edebiyat nedir?"e üsturuplu cevaplar verebilirim. Bu, listem dışında kalanları karakolluk etmek için formule edilmeyecektir. Okuduğum, anladığımın tartışılması için bir anlam ifade edecektir. Beni "yanıltan", şaşırtan, inkar eden, bazan yanlışlamadan bazan yanlışlayarak fark koyan eserler her daim olacaktır.
Poşetlemeye alışan, yazar ve çevirmen ile karakolluk olan, mazbutluğun eserlerindeki serbest dile, klasik dile de bulaşacaktır. Ne söylendiğini anlamadan, okumadan, hikmetini bilmeden.
Eskiden halka yasak olan, ariflere serbest idi. Şimdi arifler yetiştiremiyoruz. Sözü denize atacağız. İsteyen mundar eder, isteyen başklarının tecrübesini kendi tecrübesine ekler. Öğrenir, öğretir, bir itirazla gelir, dünyamıı genişletir.
Bunun erotikle, pornoyla ne alakası var peki?
Bugün şu kitabın adıyla başlayan yarın konulara çatar. Öbür gün klasiklere şekil vermeye kalkar.
Bugün çevirmenle karakolluk olan devlet, yarın ne yazılıp yazılmayacağının listesini hazırlatmaya kalkar.
"Listeler ilmi olmayanlara!" derdi Gazalî yaşasaydı. Yazana karışacağına okumayacaksın. Okumak zorunda değilsin. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değilsin.
Bırak eleştiri çiçeklensin. Ne üzerinde tartıştıklarında anlaşsınlar en azından insanlar!
Evet "kutsal edebiyat" kutsal heykel yok, yok ama, "kutsal toplum düzeniniz" de yok, eleştiriden kaçabilecek, kaçırılabilecek olan.
Peynirde yağ oranı bile mevsimle, malzemeyle alâkalıyken, altın oran işin tadını kaçırttırabilecekken hangi kriterlerle, hangi gerçek saiklerle sanat eserine müdahale edeceksiniz?
"Ucube insanlık anıtı"nın yerine peynir, saksı, pekmez, güğüm heykeli koymakla biter bu tür müdahaleler. Anıta kızarken "suret"e kapılırsınız.
Anlatılan, söylenen binbir dilde, formda söylenir.
Ariflerin gençlerin "fırıncının kızı" okumalarından bile öğrenebilecekleri, görebilecekleri çok şey var. Onlar okusalar bana mı ne? En azından cinselliğin hakikatinin yanlış anlaşıldığını görürler, görürler de, doğrusunu söylemekle mükellef olurlar!
Bir eksikten okuyorsa "kötü" olanı insanlar, arif onlara "daha iyisi nasıl sunulur?"a değil, "dertleri ne, dertlerinde yeni olan ne?"ye bakar.
Ahlak, kültür, estetik poşetlemekle, zaptiyelik etmekle değil, öncelikle ahlak, kültür, tavır sahiplerini sokaklarda öldürmemekle, gazlamamakla, tekmelememekle, şeytanlaştırmamakla olur.
Ahlaklı insanlar bırakın güzel ahlakı insanlara yaşayarak göstersin.
Sarhoşun elinden bengi de badeyi de alsan ne farkeder? Derdini almıyorsun ki? Bu kez kendisini köprüden aşağıya atar.
Gelenekçilerin en sevmediği şey gelenektir. Gelenekteki hakikattir. Hakikati olmayan gelenekten bana ne? Bendeki hakikatten sana ne! O sana da açık, ona da, buna da!
Kötüysem kötüyüm, daha iyisini gösterin hayatınızla. İyiysem iyiyim. Ne diye tepeme biniyorsunuz iyi olduğum için?
Arif hukuksuzluğun, karakolda biten eleştiri (yani okuma, anlama, idrak etme) eksilticiliğinin belalısıdır.
Ey kendilerini muhafazakar sananlar! Sizlere Gazalî mi okutsak ev ödevi olarak, Mesnevî mi, Nasreddin Hoca mı? Madem dünyaya (yani dünyayı eleştirmeye, anlamaya, daha doğrusunu önermeye) merakınız yok?
Yazarını tanımayabiliriz. Yayınevini tanıyoruz: Ciddi bir kuruluş. Tanımayabilirdik de.
Çevirmeni tanıyabiliriz, Ondan yola çıkarak beklenti sahibi olabiliriz. Tanımayabiliriz de.
Yazılı "porno" oluyor mu bilemiyorum, ilgi alanım değil. Bir dönemler erotik romanlar satılırdı gazetecilerde "Fırıncının Kızı", "Uçuştan Sonra" gibi. Yüksek sesle okuyan arkadaşlarım şimdilerde pek muhafazakarlar, kulaklarını tıkayıp işitmemeye çalışanlarsa ihtiyarlıkta azıttılar. Daha doğrusu, olur olmaz konuşup, kulak tıkattırıp eski günlerin acısını çıkartıyorlar.
Onlara porno roman mı deniyor şimdilerde bilemiyorum. Yatılı okul uyanıkları yasak ne varsa edinir ve yasak kırıcılıkla delkanlılık kariyerlerini perçinlerlerdi. Okuldan kaçacak. Kenefte sigara içecek. Pazar Dergisi karıştıracak. Derdalan şişesi en belalı Hocanın dersinde elden ele dolaşacak.
Arada kaynamak en güzel yoldu.
"Seks romanları" denilen "eser"ler genellikle yazarsız, ciltsiz, kapaksız uyanık icatlarıydı. Kemal Sunal filmleri uzmanları o edebiyata yapılan dokundurmaları, mecazlamaları farketmemişlerse iyi. Bilinip bilinmezlikten gelinecek, ciddiye alınmayacak, ama kendilerine birşey refere edildiğinde eğretileyebilecek bir uyanıklıkta yaklaşılacak "neşriyat"tandılar.
Lady Chatterley'in Aşkı üzerine epeyce allegori okudum, göndermeler izledim, ama orijinali okudum muydu hatirlamıyorum. Aklımda bir referans yumağı, metinlerarasılık alemi.
Bir dönemin popüler kültürü, filmlerdeki temanın içindeki tema istemeseniz de dikkatinizi bir referans alanına çeker. Bir dönemin erotizmi emansipasyon meselesi olarak yeniden üretildi. Zaten çıkış noktalarında da bugünlerde edebiyat uzamanları dışında kimsenin farketmediği, birey, toplum, işlevsellik, sınıfsallık, puritanite eleştirileri vs. de vardır. Eleştiri ve başkaldırı sosyolojik anlamlarındaki farklılık ve kayma gözönüne alınarak devam ediyor addedilebilir.
Ben pornoyu eser [sanateseri] olarak görmeyenlerdenim. Erotik perspektif olmadan, yani cinsellik tasvirine girilmeden edebiyat olmaz diyenlere de katılmıyorum. Bir donem cinselliğe doğrudan gönderme yapılmaması insanı eksik anlatma olarak görülürdü. Buna bir ölçüde inandırılmışlardan da olsam bugün farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başkalarının ezberlettikleri karşısına kendi fikirlerimi koyabiliyorum artık. Başkasının edebiyat dediği edebiyatın tanım alanı değil. Esere bakmak lazım. Dile. Anlatıya. Hayata... Ezberimi bozmam, bir ezberi dayatmam anlamına da gelmemeli.
Bir esere "edebi" demek ezbere kriterlere basvurma işi değildir. Esere bakarsınız. Eserden yola çıkarsınız. Edebi denilen eserlerdeki ortak noktalar hakkında da bir fikriniz olur. O noktalardan esere gidilmez. Eserlerden o noktalara gidersiniz. Bir gerekirliği, anlamı varsa.
Cinsellikten kaçmak ise imkansız. Cinsel vurgu daha dil kullanımında başlıyor. Duvar dişi, sandalye erkek, halı nötral olabiliyor. Bunlar yapısal.
Argo, altdiller, kullanım toplulukları reddedilerek bağımsız bir dil de edinilmiyor. Bir kişilik edinmişsen, hayat tecrüben varsa, dil üzerinde ustalık imkanın da var. Dilin de senin üzerinde imkanları. Bunlar sosyal.
Cinsel anlatılardan çoğu dilin dini edebiyatında, menkıbelerinde kaçınılmamış. Çoğul gerekçlelerle, saiklerle, şimdilik tartışmayacağız. İnsani olan hiçbirşey yok sayılmamış diyelim, geçelim. Cinselliği mazbut olmayanların konusu imiş gibi tematize etmemek gerekiyor.
"Mazbut olmak" da ezbere bazı sıfatlara burünme işi değil, zamanlarda. Hayatta ve hayatla yoğrulmada; pısmadan, kaçmadan ve ölçüyü kaçırmadan, hayatı inkar etmeden etiği ve estetiği olan bir tad, had bilirlik.
Hayatı inkâr Nietzscheye göre bizim geleneğin işi değil. Diğer geleneklerin ise işi olmamalı. "Ne"yin konuşulacağından çok "nasıl"ı öne çıkıyor sanırım. "Nasıl" ise bir kullanma klavuzu işi değil. Ariflik işi.
Konusuna göre poşetleyenler klasik eserlerimizi fincancı katırlarına biçtirirler, "nasıl" yazılacağına göre konuşacaklar ise yarım akıllarını yarım estetiklerini dayatmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.
Şablonla eser verilmez. Konuyla düzey ya da hakikat belirlenemez. Fikir polisliğinden daha zor estetik zaptiyeliği. Beğenme beğenmeme hür insanların tartışılabilir tercihleri. Tartışmanın en üst seviyede sürdürülmesi dahi norm koyuculuk, son sözü söyleyebilirlik düzeyi değildir.
Cinselliğin değişik dönemlerde ele alınışının hikmetini bugünden söyleyip kurtulamayız. Yarının ya da dünün dünyasındaki her etkin gerekçeyi bilmek imkanına sahip değiliz, insan olmak, insan kadar bilmek işi. Eserler tartışılabilir, ignore edilebilir, değişik okumalara tabi kılınabilir ...
Klasik dil bin bir boyutta, tezatta, çağrışımda konuşturur: İsteyen aslında bir çokbilmişlik eleştirisi de olan (edip, şair değilim ama) "ölüm camı bir candan tadacak" mısramın çağrışım, gönderme listesini, anlam spektrumunu listelemeye kalksın, bitmez bir işe kalkışır. Bir fikri, şekli tüm pırıltılarıyla yakalamak zorunda da değiliz. Basitliği içinde, çoğulluğunu kaçırmadan, testimizde ne varsa onu içerek konuşacağız.
Camı canla öpüşü ölümün, hayatta ölüm, hayattan ölüm. Öpüş ne merkezi, ne dikkati yönlendirmemiz gereken bir nokta, ne sadee bir eğretileme. Hayatla imge, varolanla yokolan "hayatın ve sözün hakikatince" bir içiçelikte. Bir kuramla tanıyıp, tanıtıp şematize etmediğim, reddetmediğim, öne çıkarmadığım, geriye itmediğim, indirgemediğim, arıtmadığım bir öncelikler hiyerarşisi içinde belki. Bir okuma geleneğine ihtiyaç duyulması buralardan açıklanamasa bile anlaşılabilir, sanıyorum ki.
Yazarken biraz aşk, biraz keder demiyoruz. Ten unutuldu, şu unutuldu bu unutuldu demiyoruz. Bir hakikatlilikle yazıyoruz, ama söylediklerimiz hakiki mi değil mi, bunu sormak anlamlı mı değil mi, söylediklerimizin katmanlar içinde zarflanmışlığı, hakikat reddi olarak bile hakikatle hakiki ilişki bir gerçekçilik, hesaplılık, ölçülebilirlik, biçilebilirlik işi değil.
"Edebiyat nedir?"e üsturuplu cevaplar verebilirim. Bu, listem dışında kalanları karakolluk etmek için formule edilmeyecektir. Okuduğum, anladığımın tartışılması için bir anlam ifade edecektir. Beni "yanıltan", şaşırtan, inkar eden, bazan yanlışlamadan bazan yanlışlayarak fark koyan eserler her daim olacaktır.
Poşetlemeye alışan, yazar ve çevirmen ile karakolluk olan, mazbutluğun eserlerindeki serbest dile, klasik dile de bulaşacaktır. Ne söylendiğini anlamadan, okumadan, hikmetini bilmeden.
Eskiden halka yasak olan, ariflere serbest idi. Şimdi arifler yetiştiremiyoruz. Sözü denize atacağız. İsteyen mundar eder, isteyen başklarının tecrübesini kendi tecrübesine ekler. Öğrenir, öğretir, bir itirazla gelir, dünyamıı genişletir.
Bunun erotikle, pornoyla ne alakası var peki?
Bugün şu kitabın adıyla başlayan yarın konulara çatar. Öbür gün klasiklere şekil vermeye kalkar.
Bugün çevirmenle karakolluk olan devlet, yarın ne yazılıp yazılmayacağının listesini hazırlatmaya kalkar.
"Listeler ilmi olmayanlara!" derdi Gazalî yaşasaydı. Yazana karışacağına okumayacaksın. Okumak zorunda değilsin. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değilsin.
Bırak eleştiri çiçeklensin. Ne üzerinde tartıştıklarında anlaşsınlar en azından insanlar!
Evet "kutsal edebiyat" kutsal heykel yok, yok ama, "kutsal toplum düzeniniz" de yok, eleştiriden kaçabilecek, kaçırılabilecek olan.
Peynirde yağ oranı bile mevsimle, malzemeyle alâkalıyken, altın oran işin tadını kaçırttırabilecekken hangi kriterlerle, hangi gerçek saiklerle sanat eserine müdahale edeceksiniz?
"Ucube insanlık anıtı"nın yerine peynir, saksı, pekmez, güğüm heykeli koymakla biter bu tür müdahaleler. Anıta kızarken "suret"e kapılırsınız.
Anlatılan, söylenen binbir dilde, formda söylenir.
Ariflerin gençlerin "fırıncının kızı" okumalarından bile öğrenebilecekleri, görebilecekleri çok şey var. Onlar okusalar bana mı ne? En azından cinselliğin hakikatinin yanlış anlaşıldığını görürler, görürler de, doğrusunu söylemekle mükellef olurlar!
Bir eksikten okuyorsa "kötü" olanı insanlar, arif onlara "daha iyisi nasıl sunulur?"a değil, "dertleri ne, dertlerinde yeni olan ne?"ye bakar.
Ahlak, kültür, estetik poşetlemekle, zaptiyelik etmekle değil, öncelikle ahlak, kültür, tavır sahiplerini sokaklarda öldürmemekle, gazlamamakla, tekmelememekle, şeytanlaştırmamakla olur.
Ahlaklı insanlar bırakın güzel ahlakı insanlara yaşayarak göstersin.
Sarhoşun elinden bengi de badeyi de alsan ne farkeder? Derdini almıyorsun ki? Bu kez kendisini köprüden aşağıya atar.
Gelenekçilerin en sevmediği şey gelenektir. Gelenekteki hakikattir. Hakikati olmayan gelenekten bana ne? Bendeki hakikatten sana ne! O sana da açık, ona da, buna da!
Kötüysem kötüyüm, daha iyisini gösterin hayatınızla. İyiysem iyiyim. Ne diye tepeme biniyorsunuz iyi olduğum için?
Arif hukuksuzluğun, karakolda biten eleştiri (yani okuma, anlama, idrak etme) eksilticiliğinin belalısıdır.
Ey kendilerini muhafazakar sananlar! Sizlere Gazalî mi okutsak ev ödevi olarak, Mesnevî mi, Nasreddin Hoca mı? Madem dünyaya (yani dünyayı eleştirmeye, anlamaya, daha doğrusunu önermeye) merakınız yok?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Hayat Dünyamız,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Toplum Kuramı,
Uygulamalı Felsefî Estetik,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz
7 Haziran 2011 Salı
"İnternete Düşen Kaset" Üzerinden Şikayetçi Olmak
İki insan arasında geçen bir konuşma.
İster "yasal" isterse yasadışı bir dinleme sözkonusu olsun.
Konuşmacılardan birisi eşinden şikayetçi, bir diğeri patronundan, bir başkası başbakandan. Birisi ana muhalefet liderinden, bir başkası bir gazeteciden.
Kimisi "aman dinlenir!" diye ölçülü konuşuyor, kimisi veryansın ediyor. Ertesi gün meseleye başka türlü yaklaşıyor ya da yaklaşmıyor.
Dinleyenler devlet memuru. Dinleten devlet kurumu. Dinlemenin yapıldığı yer bir başka devlet kurumu.
İki insan arasında geçen konuşma "iki insan arasında geçen bir konuşma", internete sızdırılana kadar.
Kayıt internete sızdırılıyor, oradan basına, oradan elalemin ağzına sakız oluyor diyelim.
Sızdırıldıktan sonra üzerine konuşulan şahıs(lar) konuşan şahıslardan şikayetçi oluyor, tazminat davası açıyorlar.
Sızdıranlar şikayetçi olana yakın duran "birileri" ise ne düşünürsünüz? Ortada yine de bir mağduriyet varsa? Peki, "sızdıranlar" şikayetçi olana diş bileyenler olduğunda?
Ortada bir yasa taslağı vardı: Bir biçimde internete düşen "malzeme" yayın organlarınca "kullanılabilecekti". Diyelim ki, siz hakkınızda konuşanlarla değil, "sızdıran"larla, dağıtan ve yayanlarla kapışmak istediniz. "Sızdıran" bu sızdırmayı kovuşturacak olansa, yayan ve dağıtan ise kanun tarafından korunuyorsa ne yaparsınız?
Size özel bir telefon görüşmesinde küfreden dostunuza, arkadaşınıza, akrabanıza, rakibinize, "tebaanıza" düş bileme hakkınız var mıdır? Gerçekten de "şerefinizle oynanırken" karşı tarafı haklı ya da haksız kılacak "şeyleri" listelemeye mi başlarsınız, yoksa konuşanların mağdur edildiklerini, hak ihlaline uğradıklarını mı düşünürsünüz?
Hukuk, varolan hukuk ne der bilemiyorum artık. Her şeyi diyebilir. Böyle ise hukuk, bizlere bir şey diyemezlik sınırına çekilmiştir.
Peki ya ahlak ne der? Şimdilerde ahlak düşüncesi diye bir şey kalmadı gibi görünse de, eskilerde tüm dünyada ne yapılabilirdi hatırlamaya çalışalım:
Hakkında konuşulanın incinme, konuşanlara kırılma hakkı olmakla birlikte ahlakî açıdan merkezî olan bu konuşmayı yok saymak, bu konuşmadan yola çıkarak konuşanlara tavır almamak, bu kayıtları yayan ve dağıtanlara tavır almaktır. Burada yeniden hukuk devreye girer: Sızdıranlardan, dağıtan ve yayanlardan hesap sorulmasını istersiniz.
Eğer mesele ettiğiniz sadece ve sadece ne konuşulduğu ise, bazan bir "ahlaksızlığa" karşı çıkarken, ahlaka lakayt hatta ahlaka aykırı bir davranışla hukuk arayışınıza yönelirsiniz.
Eğer "hukuk sistemi" sizden bağımsız olarak konuşmada geçen konulara yönelirse adalet, ahlakı ayaklar altına alan, "ahlaksız" bir duruştan temellendirilmeye başlanır. Bireyin tavrı ahlaksız bir duruş olarak tanımlanamayacakken, adalet dağıtıcısının duruşu daha vahim bir anlayışa işaret eder.
Hukuk'un şöylesi, böylesi, öylesi olmaz. Hangi hukuk sistemini savunursanız savunun aynı evrensel gerekçeleme ve temellendirme süreçlerine başvurmak durumundasınız. Hukuk kimine hukuk kimine hukuksuzluk olamaz örneğin.
Hukuk ahlaksızlık olarak temellendirilemez. Hukuk ahlak değildir. Ancak temellendirme ve gerekçelendirmeleri normatiftir. Hukukun kendisinin tartışılması ahlak düşüncesinin alanında cereyan eder.
Eğer yorum, uygulama hukuki praksis'i "ben yaparım olur"cu bir uygulayıcılıkta seyreltirse kaybettiğimiz hukukun temelleri olur.
Şu anda basında kristalleşen hukuk anlayışı yalnız toplumu kutuplaştırmak, çözmek riskini taşımıyor, terk-i medeniyyet gibi bir risk de taşıyor.
Ulaşılmak istenen sonuç ne olursa olsun, ne kadar "önemli" olacak olursa olsun hukukun hukuki temellerini yitirmesi, felsefesini kaybetmesi bir medeniyet kaybı ile sonuçlanacaktır.
"Daha iyi bir hukuk" önerileri, "başka bir hukuk" talepleri asla ve asla adalet duygusunu ve hukukun ahlaki temellerini budayarak sözkonusu edilemez.
İki, üç daha fazla hukuk arasında kapışmadan değildir hukuku dağıtma işi. Hukuk istiyor muyuz, istemiyor muyuz üzerinde tartışmaktayız, pek de entelektüel olmayan bir tarzda.
Hegemonya hukuk üzerinden kendisini ifade ettiğinde feda edilen adalet düşüncesi olacaktır, yeniden hatırlatırız, bencileyin.
İster "yasal" isterse yasadışı bir dinleme sözkonusu olsun.
Konuşmacılardan birisi eşinden şikayetçi, bir diğeri patronundan, bir başkası başbakandan. Birisi ana muhalefet liderinden, bir başkası bir gazeteciden.
Kimisi "aman dinlenir!" diye ölçülü konuşuyor, kimisi veryansın ediyor. Ertesi gün meseleye başka türlü yaklaşıyor ya da yaklaşmıyor.
Dinleyenler devlet memuru. Dinleten devlet kurumu. Dinlemenin yapıldığı yer bir başka devlet kurumu.
İki insan arasında geçen konuşma "iki insan arasında geçen bir konuşma", internete sızdırılana kadar.
Kayıt internete sızdırılıyor, oradan basına, oradan elalemin ağzına sakız oluyor diyelim.
Sızdırıldıktan sonra üzerine konuşulan şahıs(lar) konuşan şahıslardan şikayetçi oluyor, tazminat davası açıyorlar.
Sızdıranlar şikayetçi olana yakın duran "birileri" ise ne düşünürsünüz? Ortada yine de bir mağduriyet varsa? Peki, "sızdıranlar" şikayetçi olana diş bileyenler olduğunda?
Ortada bir yasa taslağı vardı: Bir biçimde internete düşen "malzeme" yayın organlarınca "kullanılabilecekti". Diyelim ki, siz hakkınızda konuşanlarla değil, "sızdıran"larla, dağıtan ve yayanlarla kapışmak istediniz. "Sızdıran" bu sızdırmayı kovuşturacak olansa, yayan ve dağıtan ise kanun tarafından korunuyorsa ne yaparsınız?
Size özel bir telefon görüşmesinde küfreden dostunuza, arkadaşınıza, akrabanıza, rakibinize, "tebaanıza" düş bileme hakkınız var mıdır? Gerçekten de "şerefinizle oynanırken" karşı tarafı haklı ya da haksız kılacak "şeyleri" listelemeye mi başlarsınız, yoksa konuşanların mağdur edildiklerini, hak ihlaline uğradıklarını mı düşünürsünüz?
Hukuk, varolan hukuk ne der bilemiyorum artık. Her şeyi diyebilir. Böyle ise hukuk, bizlere bir şey diyemezlik sınırına çekilmiştir.
Peki ya ahlak ne der? Şimdilerde ahlak düşüncesi diye bir şey kalmadı gibi görünse de, eskilerde tüm dünyada ne yapılabilirdi hatırlamaya çalışalım:
Hakkında konuşulanın incinme, konuşanlara kırılma hakkı olmakla birlikte ahlakî açıdan merkezî olan bu konuşmayı yok saymak, bu konuşmadan yola çıkarak konuşanlara tavır almamak, bu kayıtları yayan ve dağıtanlara tavır almaktır. Burada yeniden hukuk devreye girer: Sızdıranlardan, dağıtan ve yayanlardan hesap sorulmasını istersiniz.
Eğer mesele ettiğiniz sadece ve sadece ne konuşulduğu ise, bazan bir "ahlaksızlığa" karşı çıkarken, ahlaka lakayt hatta ahlaka aykırı bir davranışla hukuk arayışınıza yönelirsiniz.
Eğer "hukuk sistemi" sizden bağımsız olarak konuşmada geçen konulara yönelirse adalet, ahlakı ayaklar altına alan, "ahlaksız" bir duruştan temellendirilmeye başlanır. Bireyin tavrı ahlaksız bir duruş olarak tanımlanamayacakken, adalet dağıtıcısının duruşu daha vahim bir anlayışa işaret eder.
Hukuk'un şöylesi, böylesi, öylesi olmaz. Hangi hukuk sistemini savunursanız savunun aynı evrensel gerekçeleme ve temellendirme süreçlerine başvurmak durumundasınız. Hukuk kimine hukuk kimine hukuksuzluk olamaz örneğin.
Hukuk ahlaksızlık olarak temellendirilemez. Hukuk ahlak değildir. Ancak temellendirme ve gerekçelendirmeleri normatiftir. Hukukun kendisinin tartışılması ahlak düşüncesinin alanında cereyan eder.
Eğer yorum, uygulama hukuki praksis'i "ben yaparım olur"cu bir uygulayıcılıkta seyreltirse kaybettiğimiz hukukun temelleri olur.
Şu anda basında kristalleşen hukuk anlayışı yalnız toplumu kutuplaştırmak, çözmek riskini taşımıyor, terk-i medeniyyet gibi bir risk de taşıyor.
Ulaşılmak istenen sonuç ne olursa olsun, ne kadar "önemli" olacak olursa olsun hukukun hukuki temellerini yitirmesi, felsefesini kaybetmesi bir medeniyet kaybı ile sonuçlanacaktır.
"Daha iyi bir hukuk" önerileri, "başka bir hukuk" talepleri asla ve asla adalet duygusunu ve hukukun ahlaki temellerini budayarak sözkonusu edilemez.
İki, üç daha fazla hukuk arasında kapışmadan değildir hukuku dağıtma işi. Hukuk istiyor muyuz, istemiyor muyuz üzerinde tartışmaktayız, pek de entelektüel olmayan bir tarzda.
Hegemonya hukuk üzerinden kendisini ifade ettiğinde feda edilen adalet düşüncesi olacaktır, yeniden hatırlatırız, bencileyin.
Etiketler:
Adalet Üzerine,
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Siyasî Gündem
2 Haziran 2011 Perşembe
İşkence Devam Ediyor!
DİNLENME KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bir İşkence formudur. Kollektif, kitlesel ve bireysel etkileri her açıdan "eski dönem" işkencelerinin işlevleri ile yerdeğiştirebilir (interchangable) durumdadır.
GELECEK KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Gazetecileri, işadamlarını, öğrencileri, muhalifleri, muterizleri tehdit bir kaygı ve kuşku toplumu yaratmaktadır. Arif olduğundan değil de temeli olan bir paranoyadan her an başına birşey gelebileceğini düşünen insan bir korku ve dehşet toplumunun temeltaşıdır. Karşıtı ise kayırılan, korunan, emek ve çaba sarfetmesi gerekmeyen aidiyetlerle önü açılmış, "taraf" olmuş insandır.
LİNÇ KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bir göstericiyi takip ederek linç eden, kalça kemiğini kıran anlayış hem hukuku, işbölümünü ortadan kaldırmakta, hem de muhalifi "katlivacip olma" duygusu ile yaşatma anlayışıdır. Yayılmaktadır. Milislerle karşı karşıya olunduğu, hukuk, adalet ve kuralların iktidarı paylaşanlara işlemediği duygusu yerleştirilmektedir.
KİMYASAL SİLAH KULLANIMI: Sağlığı bozuk olanlara, çevreye, etrafa da fatura kesmenin yolu olarak da görülse aslolan eziyet ve zulümdür. Artık tanklar toplar kullanılmamakta, muhalif gençlik, protestocular, grevdeki işçiler, gösteriye hazırlanan sendikalar ile oynanmaktadır. Kontrollü güç kullanma değil, kontrolü elinde tuttuğunu sananın kontrolü yaşama ritualidir. Sosyalleştiricidir. Kardeşlik kodeksinin yerini yeni tahakküm kodeksinin aldığı kaldırımların sunak taşına çevrildiği tehlikeli bir oyundur. Kurban kendisini eşit görse de, gaz kullanan eşitini haşereleştirmektedir. Bu sosyal rol oyunu toplumsal dayanışmayı zayıflatmakta, bireyselleşme kanallarını zora sokmaktadır.
TUTUKLULUĞUN KULLANILMASI: Başlı başına bir endişe, kaygı, dehşet kaynağdır. Hem fizikî hem ruhsal bir tehdit, sınırlandırma, zorla bastırma, eziyet aracıdır.
"SIZDIRMALAR": Her şey her an sizin için kötüye kullanılabilir, "yakında sızdırılabilir". Birilerine sizin mahreminiz, namusunuz, malınız canınız helaldir. Resmi yollardan edinilmiş bilgiler miting kürsülerinden dahi size karşı kullanılabilir. Bir dosyaya girmiş alakasız bir ayrıntı sizi taciz için manşetlenebilir. Bir itirazınız var ise karınızın, çocuğunuzun kredi kartı çıktıları, seyahat verilerinin ortaya dökülmesini kabulleneceksiniz. Eski dosyalarınız açılacak, mesela bir teşhirci hanım gazeteci tarafından teşhir edilebileceksiniz.
İFTİRA KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bu konudaki teknikler esklileri amatör bırakacak hızda ilerletiliyor. Karşıtlıkların hukuki, olgusal veriler üzerinden problematize edilmemesi, sosyal endişe "iftira korkusu"nu halâ kaybedeceği birşeyler olduğunu düşünen insanlar açısından ayakta tutuyor.
Direnmenin yanlış, darbeci, kötü, hukuk dışı bir şey olduğu duygusunun yerleştirilmesiyle beraber 12 Eylülü bile aratacak bir döneme girme riski doğdu: 12 Eylülde direnmek zordu, ama meşru idi. Şimdi direniş darbecilik, demokrasi düşmanlığı gibi algılıyor kendisini.
İşkence karakolda yapılmıyor ama sokaklar karakollaştırılmakta: Ara sokaklarda insanlar linç edilmekte! Buna itirazı olanlar yargılanacak gibi görünüyor bundan böyle.
İşkenceye karşı kurulan tüm kaleler yıkıldı, başkasının malını, canını, namusunu kendisine helal gören bir anlayış yeşertiliyor. Bundan maalesef insanca bir hayat tarzı ve demokratik bir dil çıkmayacaktır.
GELECEK KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Gazetecileri, işadamlarını, öğrencileri, muhalifleri, muterizleri tehdit bir kaygı ve kuşku toplumu yaratmaktadır. Arif olduğundan değil de temeli olan bir paranoyadan her an başına birşey gelebileceğini düşünen insan bir korku ve dehşet toplumunun temeltaşıdır. Karşıtı ise kayırılan, korunan, emek ve çaba sarfetmesi gerekmeyen aidiyetlerle önü açılmış, "taraf" olmuş insandır.
LİNÇ KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bir göstericiyi takip ederek linç eden, kalça kemiğini kıran anlayış hem hukuku, işbölümünü ortadan kaldırmakta, hem de muhalifi "katlivacip olma" duygusu ile yaşatma anlayışıdır. Yayılmaktadır. Milislerle karşı karşıya olunduğu, hukuk, adalet ve kuralların iktidarı paylaşanlara işlemediği duygusu yerleştirilmektedir.KİMYASAL SİLAH KULLANIMI: Sağlığı bozuk olanlara, çevreye, etrafa da fatura kesmenin yolu olarak da görülse aslolan eziyet ve zulümdür. Artık tanklar toplar kullanılmamakta, muhalif gençlik, protestocular, grevdeki işçiler, gösteriye hazırlanan sendikalar ile oynanmaktadır. Kontrollü güç kullanma değil, kontrolü elinde tuttuğunu sananın kontrolü yaşama ritualidir. Sosyalleştiricidir. Kardeşlik kodeksinin yerini yeni tahakküm kodeksinin aldığı kaldırımların sunak taşına çevrildiği tehlikeli bir oyundur. Kurban kendisini eşit görse de, gaz kullanan eşitini haşereleştirmektedir. Bu sosyal rol oyunu toplumsal dayanışmayı zayıflatmakta, bireyselleşme kanallarını zora sokmaktadır.
TUTUKLULUĞUN KULLANILMASI: Başlı başına bir endişe, kaygı, dehşet kaynağdır. Hem fizikî hem ruhsal bir tehdit, sınırlandırma, zorla bastırma, eziyet aracıdır.
"SIZDIRMALAR": Her şey her an sizin için kötüye kullanılabilir, "yakında sızdırılabilir". Birilerine sizin mahreminiz, namusunuz, malınız canınız helaldir. Resmi yollardan edinilmiş bilgiler miting kürsülerinden dahi size karşı kullanılabilir. Bir dosyaya girmiş alakasız bir ayrıntı sizi taciz için manşetlenebilir. Bir itirazınız var ise karınızın, çocuğunuzun kredi kartı çıktıları, seyahat verilerinin ortaya dökülmesini kabulleneceksiniz. Eski dosyalarınız açılacak, mesela bir teşhirci hanım gazeteci tarafından teşhir edilebileceksiniz.
İFTİRA KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bu konudaki teknikler esklileri amatör bırakacak hızda ilerletiliyor. Karşıtlıkların hukuki, olgusal veriler üzerinden problematize edilmemesi, sosyal endişe "iftira korkusu"nu halâ kaybedeceği birşeyler olduğunu düşünen insanlar açısından ayakta tutuyor.
Direnmenin yanlış, darbeci, kötü, hukuk dışı bir şey olduğu duygusunun yerleştirilmesiyle beraber 12 Eylülü bile aratacak bir döneme girme riski doğdu: 12 Eylülde direnmek zordu, ama meşru idi. Şimdi direniş darbecilik, demokrasi düşmanlığı gibi algılıyor kendisini.
İşkence karakolda yapılmıyor ama sokaklar karakollaştırılmakta: Ara sokaklarda insanlar linç edilmekte! Buna itirazı olanlar yargılanacak gibi görünüyor bundan böyle.
İşkenceye karşı kurulan tüm kaleler yıkıldı, başkasının malını, canını, namusunu kendisine helal gören bir anlayış yeşertiliyor. Bundan maalesef insanca bir hayat tarzı ve demokratik bir dil çıkmayacaktır.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Ayrımcılık,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Yetti Artık Yazısı
8 Mayıs 2011 Pazar
Özel, Genel, Kamusal Tartışması: Şantajın Meşrulaştırılabilirliği Üzerine Diskur
"Özel"in karşıtı her daim "genel" ile karşılanmaz. Batı dillerinde "publik, public" ile karşılanan "kamusal" kavramı", "intersubjektif, öznelerarası" anlamını taşır ve "öznel"den çok "özel'in karşıtıdır. Bireyde yeterliliğinde, kendi başına ya da kendisinde gelişen ile toplumsallıkta, toplumsallaşmada gelişen karşı karşıya konulur.
"Özel dil var mıdır?" tartışmasını burada örnek olarak verelim. Buradaki özel genelin karşıtı değildir, bilncin, dilin, anlamanın tek bir zihinde gelişmesi, verili olması olmaması ile alakalıdır. Karşıt duruş dilin toplumsal bir alışveriş, "interaksiyon", oyun içerisinde gelişmesidir.
Bu tartışma monolojik veya diyalojik modeller, transzendental (aşkın) veya intersubjektif/toplumsal modellerle karşı karşıya gelir.
Özel ile genel arasında modernite postmodernite tartışmasında da kendisini gösteren "nominalia" "universalia" tartışması ise genellemelerin, evrenselleştirmelerin, genel iddiaların hakikati, geçerliliği, meşruluğu ile alakalıdır.
Tranzendental bir zihin, akıl temellendirmesi nominalist olmak, genel kavramlara karşı konulmak durumunda değildir.
"Özel olan kamusaldır" iddiası demokrasi tartışmalarında, demokrasi eleştirilerinde genellikle marksistlerce (özellikle anglosakson felsefe tartışmalarında) dile getirilmiştir, bir üçüncü karşıtlıktır. İlk ikisinden daha farklı bir anlam alanı içerisinde geçerlidir. Liberal, libertaryan bakışla tartışma içerisinde şekillenmiştir.
Özel, eski dildeki "harem"e, başkalarının burun sokma haklarının sınırlı olduğu alana gönderme yapsa da, ailevi hayat, özel hayat hukuksal bir dokunalmızlığın alanı değildir, sosyal alandır, özel sosyal ilişkilerin alanıdır. Buradaki sosyallik, kamusallığın karşıtıdır. Kamu denetimine mutlak kapalılığı içermediği gibi, kamu denetimini de ancak özel alandaki hak çiğnemelerinde meşru kılar.
İnsan hak ve hürriyetlerinin temellendirilemediği bakışlardan kamusal müdahale bir gerekirlik olarak görülse de mahalle baskısı gibi sosyolojik, geleneksel dispozisyonlardan açıklanabilir.
Özel hayata kamunun müdahalesi özel alandakilerin çağrısı, özel alandaki hukuki simetrinin bozulmasının eseri olmayarak da meşruiyet kazanabilir, çeşitli "normalite", "sağlık", "norm" iddialarıyla.
Özel olanın dokunulmazlığı ben yaparım olurculuk ile alakalı değildir, ideal tipik bir durumdur, gözetleme, izleme, merak, tünel açma, dinleme, izlemeye kapalı alan tanımıyla alakalıdır. Bir eziyet, zulüm, "yasaklanmış" insani ilişkiler (örneğin, kölelik gibi) şüphesi ile özel alanın gözetime açılması her an söz konusu olabilir. Toplumun bireyi ezmeyebileceği, bireye ve bireysel alanlara, özel alanlara yersiz ve hukuksuz müdahale yapmayacağı ideal bir toplumsal düzen mümkün olmasa da, özelin devlete, topluma ve kamuya karşı korunma altına alınmış olması, özelin kamusalca ezilmesini engelleyebilecek yasal yaptırımların yürürürlükte olması, uygulama ve yaptırımların toplumsal anlaşmanın, konsensusun bir parçası olarak şekillenmesi gerekir.
Özel alana müdahale nasıl temellendirilirse temellendirilsin, bir dayatmadan çok koruma kapsamlıdır.
Normatif ve hukuksal çerçeve ne kadar eğreti olabilirse olsun, teşhir, şantaj, kullanma, başka alanlarda zorlama amaçlı bir müdahaleye dönüşmez. Uygarlıkla vahşetin, medeniyetsizliğin arasındaki fark buradan geçer.
Hukukta, hukuk dışı yollarla edinilmiş, edinilen bilgiyle ispat edilecek olandan daha vahim bir tavır içeren belgelerin yok sayılıp sayılmaması bir medeniyet düzeyi ve meşruiyet krizinin ifadesidir. Özel alanın özel, bireysel olup olmaması değil, özel alan olarak tanımlanmış alanın hukukunun genel ve kamusal adına çiğneniyor olması meseledir.
Özel olanın özelliği değilliğine dair sürdürülen entellektüel ya da cahil diskur, alandaki hukukun ya da hukuksuzluğun hüküm sürmesinden bağımsızdır. Tartışmaların meşruiyeti ancak ilerideki hukuksal değişiklikler için bir temel oluşturulabilir ve bu tür değişiklikler ne oylamayla, ne dayatmayla yerleştirilebilir: Konsensus esastır, ve konsensus bazan bir çoğunluk kararırının düzeltilmesiyle, zaman içinde şekillendirmeleriyle de sağlanabilir. Süreçler farklıdır ve toplumsal, tarihsel, hukuki, ahlaki, siyasi şekillendirici alışverişlerin, stabilizasyonların eseridir.
Hiç bir özel şahıs, anlayış, iktidar, hükümran "özel" olarak tanımlanmış alanlarda, konutlardaki hayatın "geneli ilgilendirdiği" dışındaki "bağımsız" bir tartışmanın dışında, yasadışı gözleme, izleme, takip eylemlerini meşrulaştırıcı iddialarda bulunamaz.
Ortada bir yasadışı kayıt varsa ve tartışma, iddia bu yasadışılığı meşrulaştıracaksa hukuk çiğnenmektedir. Yapılan budur. Somut yasadışılıklar özel geneldir gibi iddialarla güçten, iktidardan, hükümranlık kullanımından özendirilmektedir. Kaldı ki, eldeki "kanıtlar", belgeler özel hayatın güçlendirilmesi gibi iddialarla değil şantaj amaçlı kullanılmaktadır, bir başka hukuki yanlış, suç özendirilmektedir.
Politikacıların özel hayatlarının tartışılması kamusal alandaki hareketleri üzerinden yapıldığında bir meşruiyet iddiası taşıyabilir. Yasadışı dinleme izleme üzerinden yapıldığında bir iki yüzlülükle karşı karşıyayız:
Daha iyi bir hayat tartışması söz konusu değildir, bir şantaj söz konusudur, şantaj meşrulaştırılmaktadır. Hem röntgencilik hem de şantaj meşrulaştırılmaktadır.
Daha iyi bir hayat, daha iyi bir hayat yaşayarak önerilebilir. Hukuku işleterek, özel hayatın mahremiyetine bütün komplikasyonlara rağmen saygı göstererek.
Bir devlet başkanı Mata Hari ile yatağa girerse, bir çocuğu baştan çıkarırsa, bu ilişkilenin yok sayılması değildir tartıştığımız: Pusuya yatanları, santajcıları özendiren, masumları ezen geçen bir hukuksuzluğun meşrulaştırılmasıdır.
Bir devlet başkanın hayatı özel hayat alanına işaret ettiği kadar bir güvenlik alanına da işaret eder. Dengeler, müdahaleler, elde olanı kullanma ve savunma tarzı aynı zamanda öngörülen medeniyet projesinin sunumudur.
Aileyi savunmak yatak odalarına kamera yerleştirenleri savunmayarak, bu kanıtları kullanmayarak söz konusu edilebilir. Şantaj bir kere onaylandı mı nerede yıkıma yol açacağı bir daha kestirilemez:
Önemli olan yanlışların düzeltilmesi, hatalardan geri dönülebilmesidir. Bazı mesleklerde marjinal dardır, ama insan olarak bu hakka sahiptirler:
Başkalarının hatasını deşmeyi iş edinen, bunu kullanan, insanlığı ve mazbutluğu savunma halinde değildir. Başkalarının hatalarını örtmede gece gibi karanlık olma işi, suç bastırma, yanlışa ortak olma işi değildir. İnsanın hatadan münezzeh olmadığını bilmedendir, yanlışa hataya uyanık durmadandır, insanca bir hayat için çırpınmadandır.
Hatalara hatası olmayanları da kurban ederek, kırıp dökerek züccaciye dükkanında dolaşmamayı öneriyoruz: İnsanlığın evi, insanlığa davetin, yaraları sarmanın, doğrusunu göstermenin evidir. Başkalarının sidikli yatağını balkona asanların, başkalarında aşağıladıkları başlarına gelmeden bu dünyadan gidememeleri bir şanstandır: Kendilerini düzeltebilme, tasladıkları büyüklüklerinden vazgeçme şansı.
İnsan sadece insandır. İnsanlık emek, çaba, çırpınma, zulme karşı durma işidir.
Her hareketin, müdahalenin, eylemin daha da güzeli hep vardır, var olacak, var kalacaktır. Efendim.
Olduğumuz gibi görünmek, göründüğümüz gibi olmak budur, başkalarına hakaret için kullanılmamalıdır.
(online yazıldı, düzeltilmedi, gözden geçirilmedi, zamanım bu kadardı. genel çerçeveyi çıkarabiliyorsanız benim için yeterlidir, şimdilik)
"Özel dil var mıdır?" tartışmasını burada örnek olarak verelim. Buradaki özel genelin karşıtı değildir, bilncin, dilin, anlamanın tek bir zihinde gelişmesi, verili olması olmaması ile alakalıdır. Karşıt duruş dilin toplumsal bir alışveriş, "interaksiyon", oyun içerisinde gelişmesidir.
Bu tartışma monolojik veya diyalojik modeller, transzendental (aşkın) veya intersubjektif/toplumsal modellerle karşı karşıya gelir.
Özel ile genel arasında modernite postmodernite tartışmasında da kendisini gösteren "nominalia" "universalia" tartışması ise genellemelerin, evrenselleştirmelerin, genel iddiaların hakikati, geçerliliği, meşruluğu ile alakalıdır.
Tranzendental bir zihin, akıl temellendirmesi nominalist olmak, genel kavramlara karşı konulmak durumunda değildir.
"Özel olan kamusaldır" iddiası demokrasi tartışmalarında, demokrasi eleştirilerinde genellikle marksistlerce (özellikle anglosakson felsefe tartışmalarında) dile getirilmiştir, bir üçüncü karşıtlıktır. İlk ikisinden daha farklı bir anlam alanı içerisinde geçerlidir. Liberal, libertaryan bakışla tartışma içerisinde şekillenmiştir.
Özel, eski dildeki "harem"e, başkalarının burun sokma haklarının sınırlı olduğu alana gönderme yapsa da, ailevi hayat, özel hayat hukuksal bir dokunalmızlığın alanı değildir, sosyal alandır, özel sosyal ilişkilerin alanıdır. Buradaki sosyallik, kamusallığın karşıtıdır. Kamu denetimine mutlak kapalılığı içermediği gibi, kamu denetimini de ancak özel alandaki hak çiğnemelerinde meşru kılar.
İnsan hak ve hürriyetlerinin temellendirilemediği bakışlardan kamusal müdahale bir gerekirlik olarak görülse de mahalle baskısı gibi sosyolojik, geleneksel dispozisyonlardan açıklanabilir.
Özel hayata kamunun müdahalesi özel alandakilerin çağrısı, özel alandaki hukuki simetrinin bozulmasının eseri olmayarak da meşruiyet kazanabilir, çeşitli "normalite", "sağlık", "norm" iddialarıyla.
Özel olanın dokunulmazlığı ben yaparım olurculuk ile alakalı değildir, ideal tipik bir durumdur, gözetleme, izleme, merak, tünel açma, dinleme, izlemeye kapalı alan tanımıyla alakalıdır. Bir eziyet, zulüm, "yasaklanmış" insani ilişkiler (örneğin, kölelik gibi) şüphesi ile özel alanın gözetime açılması her an söz konusu olabilir. Toplumun bireyi ezmeyebileceği, bireye ve bireysel alanlara, özel alanlara yersiz ve hukuksuz müdahale yapmayacağı ideal bir toplumsal düzen mümkün olmasa da, özelin devlete, topluma ve kamuya karşı korunma altına alınmış olması, özelin kamusalca ezilmesini engelleyebilecek yasal yaptırımların yürürürlükte olması, uygulama ve yaptırımların toplumsal anlaşmanın, konsensusun bir parçası olarak şekillenmesi gerekir.
Özel alana müdahale nasıl temellendirilirse temellendirilsin, bir dayatmadan çok koruma kapsamlıdır.
Normatif ve hukuksal çerçeve ne kadar eğreti olabilirse olsun, teşhir, şantaj, kullanma, başka alanlarda zorlama amaçlı bir müdahaleye dönüşmez. Uygarlıkla vahşetin, medeniyetsizliğin arasındaki fark buradan geçer.
Hukukta, hukuk dışı yollarla edinilmiş, edinilen bilgiyle ispat edilecek olandan daha vahim bir tavır içeren belgelerin yok sayılıp sayılmaması bir medeniyet düzeyi ve meşruiyet krizinin ifadesidir. Özel alanın özel, bireysel olup olmaması değil, özel alan olarak tanımlanmış alanın hukukunun genel ve kamusal adına çiğneniyor olması meseledir.
Özel olanın özelliği değilliğine dair sürdürülen entellektüel ya da cahil diskur, alandaki hukukun ya da hukuksuzluğun hüküm sürmesinden bağımsızdır. Tartışmaların meşruiyeti ancak ilerideki hukuksal değişiklikler için bir temel oluşturulabilir ve bu tür değişiklikler ne oylamayla, ne dayatmayla yerleştirilebilir: Konsensus esastır, ve konsensus bazan bir çoğunluk kararırının düzeltilmesiyle, zaman içinde şekillendirmeleriyle de sağlanabilir. Süreçler farklıdır ve toplumsal, tarihsel, hukuki, ahlaki, siyasi şekillendirici alışverişlerin, stabilizasyonların eseridir.
Hiç bir özel şahıs, anlayış, iktidar, hükümran "özel" olarak tanımlanmış alanlarda, konutlardaki hayatın "geneli ilgilendirdiği" dışındaki "bağımsız" bir tartışmanın dışında, yasadışı gözleme, izleme, takip eylemlerini meşrulaştırıcı iddialarda bulunamaz.
Ortada bir yasadışı kayıt varsa ve tartışma, iddia bu yasadışılığı meşrulaştıracaksa hukuk çiğnenmektedir. Yapılan budur. Somut yasadışılıklar özel geneldir gibi iddialarla güçten, iktidardan, hükümranlık kullanımından özendirilmektedir. Kaldı ki, eldeki "kanıtlar", belgeler özel hayatın güçlendirilmesi gibi iddialarla değil şantaj amaçlı kullanılmaktadır, bir başka hukuki yanlış, suç özendirilmektedir.
Politikacıların özel hayatlarının tartışılması kamusal alandaki hareketleri üzerinden yapıldığında bir meşruiyet iddiası taşıyabilir. Yasadışı dinleme izleme üzerinden yapıldığında bir iki yüzlülükle karşı karşıyayız:
Daha iyi bir hayat tartışması söz konusu değildir, bir şantaj söz konusudur, şantaj meşrulaştırılmaktadır. Hem röntgencilik hem de şantaj meşrulaştırılmaktadır.
Daha iyi bir hayat, daha iyi bir hayat yaşayarak önerilebilir. Hukuku işleterek, özel hayatın mahremiyetine bütün komplikasyonlara rağmen saygı göstererek.
Bir devlet başkanı Mata Hari ile yatağa girerse, bir çocuğu baştan çıkarırsa, bu ilişkilenin yok sayılması değildir tartıştığımız: Pusuya yatanları, santajcıları özendiren, masumları ezen geçen bir hukuksuzluğun meşrulaştırılmasıdır.
Bir devlet başkanın hayatı özel hayat alanına işaret ettiği kadar bir güvenlik alanına da işaret eder. Dengeler, müdahaleler, elde olanı kullanma ve savunma tarzı aynı zamanda öngörülen medeniyet projesinin sunumudur.
Aileyi savunmak yatak odalarına kamera yerleştirenleri savunmayarak, bu kanıtları kullanmayarak söz konusu edilebilir. Şantaj bir kere onaylandı mı nerede yıkıma yol açacağı bir daha kestirilemez:
Önemli olan yanlışların düzeltilmesi, hatalardan geri dönülebilmesidir. Bazı mesleklerde marjinal dardır, ama insan olarak bu hakka sahiptirler:
Başkalarının hatasını deşmeyi iş edinen, bunu kullanan, insanlığı ve mazbutluğu savunma halinde değildir. Başkalarının hatalarını örtmede gece gibi karanlık olma işi, suç bastırma, yanlışa ortak olma işi değildir. İnsanın hatadan münezzeh olmadığını bilmedendir, yanlışa hataya uyanık durmadandır, insanca bir hayat için çırpınmadandır.
Hatalara hatası olmayanları da kurban ederek, kırıp dökerek züccaciye dükkanında dolaşmamayı öneriyoruz: İnsanlığın evi, insanlığa davetin, yaraları sarmanın, doğrusunu göstermenin evidir. Başkalarının sidikli yatağını balkona asanların, başkalarında aşağıladıkları başlarına gelmeden bu dünyadan gidememeleri bir şanstandır: Kendilerini düzeltebilme, tasladıkları büyüklüklerinden vazgeçme şansı.
İnsan sadece insandır. İnsanlık emek, çaba, çırpınma, zulme karşı durma işidir.
Her hareketin, müdahalenin, eylemin daha da güzeli hep vardır, var olacak, var kalacaktır. Efendim.
Olduğumuz gibi görünmek, göründüğümüz gibi olmak budur, başkalarına hakaret için kullanılmamalıdır.
(online yazıldı, düzeltilmedi, gözden geçirilmedi, zamanım bu kadardı. genel çerçeveyi çıkarabiliyorsanız benim için yeterlidir, şimdilik)
Etiketler:
Aile,
Alel Acele Yazılanlar,
Hatırlama Notu,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Yetti Artık Yazısı
4 Mart 2010 Perşembe
Pelin Batu: Söz Hakkını Bekleyen Karşıyakada Kalmışlığımız

Pelin Batunun uyuklamasına kızmanın ne alemi var?
Mağdur, biraz ayrıcalıklı olsa da. Sırasını bekliyor hep. Kürsü onun, söz hakkı yok.
Gazeli beste sanmak gibi 'hariçten gazel okuyan' hallerine rağmen onu kürsüdeki işgal kuvveti gibi göremiyoruz. Elde var hüzün.
Paralel konuşmak zorunda kalıyor, kaale alınmıyor ama bir imajdan ibaret de değil.
Sorularında, çıkışlarında bir nesil ile saatleri ayarlamamız mümkün;
Taksim, doğaçlama neden beste değildir, yazılmaz; Neden osmanlı tarihini çalışmadan hititliler, roma vb üzerine doğru dürüst konuşamayız vb.
Haklı olduğu noktaları pekiştirerek, eskiyle diyaloğunu güçlendirebiliriz bir kuşağın: Belgeler (objektif) konuşmaz, belgeler konuştuğunda da her konuşma bir yorumdur. Ancak yorum, hakikatini ve hakikatliliğini yitirdiğinde lafazanlığın ötesine gitmez. Yani, kanıtsız, verisiz, kaynaksız, tavırsız yorum da olmaz.
Pelin Batuya verdiğim cevaplarda ömrüm törpüleniyor bazan, ama vapur seferleri de başlıyor adalar arasında. Susturulmasında ekrana birşeyler fırlattığım oluyor, bir hakikat karartmasına karşı çıkar gibi oluyorum. Konuştuğunda çileden çıkmıyor da değilim.
O 'kırat'a 'beyaz at' diyen bir nesilden değil. Başbakan adayı hiç değil. Cadıları, simgeleri, savaşları, barışları, korkuları, öne çıkardıkları ve unuttukları dayanışmaları ile bizden birisi. Mahallemizde salyangoz satar gibi bazan, bazan da bir gazele kulak veren buluşmadalığın tarafı. Geleni gideni olmayan bir insan, ne yolcu ne de karşılayıcı, yapayalnız. Ve yapayalnızlıktan kaçmayan bir özgüven ve kırılgan tedirginlik.
Uyuklasa da uyuklamasa da bana halimizi, diskurumuzu hatırlatıyor. Konuşulanlara her itirazım biraz o kuşağa da izahat. Bir başka dille, ufukla kaynaştırır gibi hali, elde olanı.
Tarih, Pelin Batu'nun da rasyonalitesinden konuştuğunda; ufukların kaynaşmışlığından, daha 'ileri' bir noktadan, genişlikten konuştuğunda hakikatini bulacak. Yani konuşulma, anlaşılma burcunu bulmuşluktan.
Türkün türke propagandasından çıkıp, bütünleşmeye yüz tutmuş ufkumuzun, rasyonalitemizin ve geleceğe açılmış bir geleneğin yeni bir şey söylemedeki (söylemekte olan) sesi de olarak.
Sömürge ezberi belgelerle de sarsılır, ama ufuk sahibi olmamızla anlam dünyasını bulur tarih.
Belgelerin ezberimize çarptığı kendi hakikatlerinden çok bizim hakikatimiz.
Görüntünün gözümüze çarptığı da hakikatimizin orta noktasıdır burada, Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Gündelik Reddiye'ler,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Toplum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



