Üzerine Düşünülecek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Üzerine Düşünülecek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2012 Perşembe

Üzerinde Düşünmem Gereken Bir Kaç Dışpolitik Gözlem/Varsayım

Bu kez sonuçlarındaki tutarlılıklarını sınamadığım varsayımlarımı ve onlarla ilintili sorularımı ilerde değerlendirmek/cevaplamaya çalışmak üzere sıralayayım:

1. BOP dönüşecek.

2. Varolan Krizlerin en büyüğünü yaşıyoruz.

3. Uluslararası şekillenme lokal dinamikleri hesaba katma üzerine kurulu. Zorlama işlerden tasarruf sözkonusu.

4. Neoconlar devre dışı.

5. "Finanskapital" çıkar alanlarıyla, yönelimleriyle lokalize oluyor. Lokal politizasyon globallik imajı pahasına olacak.

6. Para fazlasının rasyonel değerlendirilmesi uluslararası siyaseti dengede tutuyor.

7. Çin uluslararası iktisadi sisteme entegre durumda. Çini sarsmak, Çinin hareketleriyle sarsılmak akla yatkın değil. Uluslararası sisteme şimdilik "uluslararası kapitalist sistem" de diyebiliriz. Burada bir dönüşüm, yeni denge söz konusu olabilir mi, şimdilik bilemiyoruz.

8. Türkiyenin dış politikadaki imkan ve insiyatifi enerji sorununu ve cari açıklarını kısa vadede çözebilmesine bağlı olarak daralıp genişleyebilir. Pazarlarda bir daralma söz konusu olacak. Orta ve uzun vadedeki çözümler kısa vadedeki daralmalar yüzünden yetersiz kalabilir. Bunun da nedeni uluslararası siyasette imkanlarımızı aşan angajmanlardır. Başarı kumarda kazanmak, konjonktürel hareketlerle sağlanabilir ve risklidir.

9. Türkiyenin bölgesel aktör mü, bölgesel taşeron mu olacağı konjunktüre, talihe, şansa bırakılmış görünüyor. Bu kadar riskle başarı politikaları yürüten kesimlerde gerginlik ve tereddüt biriktirir.

10. İrana müdahale Amerikadan gelmezse belirsizlik yaratmaya yöneliktir. Suriyeye müdahale sonunda tüm müdahilleri de dönüştürecek bir süreci başlatacaktır. Eğer İrana müdahale Amerikadan gelirse BOP planlandığı gibi şekillenecek, ancak orta-uzun vadede çatlaklar verecektir.

11. Varolan aktörlere seksenli yılların savaş mühendislerinin de katıldığını gözlemlediğimizi ekleyelim. Obama yönetimi ile alakalarının ne olduğuna dair değerlendirmeler gerekiyor. Ağırlıkları geçici bir dönem için midir bilemiyoruz. "Neoconların devre dışı kalmaları hala söz konusu mudur?" sorusuna geri dönmemiz gerekiyor burada.

12. Türkiyeyi parlak bir gelecek bekliyor ancak, toplumsal uzlaşmasını tamamlamamış bırakılarak destabilizasyon kanallarının açık tutulması bir "proje" midir? Halkının Ülkesi olmaması tercih edilecekse, kimin, kimlerin ağırlığı söz konusudur? Gerilim politikaları ne ölçüde dayatma, ne ölçüde bilinçli bir tercihtir?

28 Aralık 2011 Çarşamba

Keşan Müftüsünün Söyledikleri Düşünce Özgürlüğü Sınırları İçindedir!

Noel ve Noel Baba için batıda daha fazla şey yazılır söylenir. Noel Baba menkıbelerinin değişik kökenleri, farklı geleneklerle kurulan köprüler Noel Babanın gerçek kimliğinden çok cevap verdiği toplumsal ihtiyaç açısından anlamlanır.

Batıda Noel Babaya yönelik çeşitli söylentiler, eleştiriler gündeme gelse de, Noel Baba en az şişedeki cinimiz kadar gündemdedir.

Çeşitli geleneklerin Noel Babaya bağlanmışlığı uzun bir düşünce tarihi metnine de ihtiyaç duyuracaktır. Demreli Aziz Nikolas konusu Noel Baba tartışmasının sadece bir kısmını oluşturur. Eleştirenlerinin az olmadığını ve bugünkü ticari noel alışverişi ve noel eğlenceleri ile alâkası olmadığını da belirtelim.

Bizde yılbaşı ile noelin farklı olduğunu vurgulayan yılbaşı kutlamaları savunuculuğunun argümanında hata olduğu kanaatindeyim. Her gelenekte yılbaşı ve noel örtüşmez ama bazı geleneklerde bu örtüşme söz konusudur.

Keşan Müftüsünün gerekçeleri de tartışılabilir gerekçeler. Bacadan girme, kapıdan girme birbiriyle örtüşemeyecek alanlarda ele alınmış mesela. Teşbih, benzetme, metafor ve eğretilemeye başvurma gerekçelerin anlam alanlarını devreden çıkarıcı özellikler taşısa da meşru bir tartışma zemini kaybedilmiş de olmuyor.

Bir gerekçesi ise ifade edilmediği halde haklı ve hakkanî bir temel açıyor: Bir çözülme, özenme, geleneği devam ettirememe halimize eleştiri olarak.

Stabil bir toplumda komşumuzun kutlamalarına sırt dönmek farklı, özgüvenin yitirmiş bir toplumun yalpalamaları içerisinde geleneksel arka planımızla bağımızın kopuyorluğu farklı.

Batıda kutlamaların ticarileşmesi, tüketim dini içinde anlamlanan bayramlar, alışveriş günleri eleştirisi, eğlence ve festivallerin alkolizasyonu sağdan, soldan eleştiri alır. Nietzsche'nin Deccal'indeki gibi.

Ben insanların eğlenmesine karışılmasına taraftar olmasam da din adamlarının yeni ritüalleri eleştirmeye çalışmalarının görevleri olduğunu düşünüyorum. Tek sesten konuşmayacaklarsa, kendi gerekçe, bilgi ve birikimlerini kullanacaklarsa elbette tartışılır şeyler söyleyeceklerdir.

Farklı düşünen gerekçe sunar; "soruşturma, kovuşurma açılsın!" çığlıkları atmaz. Yanlışsız ve siyaseten doğru şeyler söylemek yerine tartışılır şeyler söylenmesi evladır. Herkesin ahkâm kesmesi ve bildiğini okuması değildir bu. Toplumsal konsensus tamamen doğrular yanlışlar üzerinde oluşmaz, nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, nerede kimin ileri gidebileceği, kimin ne ölçüde karşı çıkabileceği üzerine dinamik bir konsensustur da.

Konsensus, konuşan koklaşan ve hareket halindeki bir toplumda zaman içinde oluşur. Bir birine hak vermelerden çok birbirinin özgürlük, yanlış doğru alanlarını da tanımaktan geçer.

Yılbaşı, noel kutlaması olmak zorunda değildir. Ama, ikisinin örtüştürüldüğü de olur. Kaç yılbaşı vardır, zaman bilinci üzerine yıldönüm kutlamalarının ne önemi vardır bunları tartışmamızda fayda var.

Kabul edersiniz, uyarsınız ya da uymazsınız gelenek size bugünden bir yorum olarak itiraz eder.

"İçkili eğlencelere alternatif var mıdır, varsa nedir?" ise ayrı bir mevzudur. Yılbaşı üzerinden tartışılmasını pek anlamlı bulmuyorum.

Eğlenceyi anlamsız bulanlardan değilim. Alternatrifi olanların ise teorik bir dayatma olarak değil bir hayat tarzı olarak sunmalarını şart görüyorum. Bu konuda zamanında hayat tarzımızın yaş sınırlarıyla segmentleştirilmesi de bir çözümdü, doğru çözümdü demiyorum, çözümdü, üzerine düşünülmelidir diyorum. Gelenek neden böyle bir kapı açmıştı üzerinde durmak lazım.

Ben Keşan Müftüsünün düğüne, derneğe, eğlenceye karşı çıktığı kanaatinde değilim. Kişise bir çıkış yaptığını da düşünmüyorum. Yorumu, başvurabileceği yanlış gerekçe kendisine aittir, kendisine ait bir sorumluluktur, ancak bir sorumluluğun başka sorumluluklara açılması tarzında bir sorumluluktur. Yanlışı varsa gerekçelendirerek kendisine sunmayan sorumsuzluktan konuşuyor olur. Açık bir konuşmayı kapatan Keşan Müftüsü değildir, onu hemen susuturmaya çalışanlardır. Diskuru açık tutmak söyleneceğin, konuşlabileceğin geleceği gideceği yeri de belirler.

Farklı eğlence anlayışı, hatta eğlenceye karşı eleştirel anlayışlar olabilir, dayatma olmadıkça tartışmanın sorun yaratacağını da düşünmüyorum.

Kendimi ne bir müftünün anlayışına tabî olmak zorunda görüyorum, ne de onu soruşturmayı öneren bir başka anlayışa. Sadece ve sadece hakikat bağlayıcıdır. Sözü hakikat iddiası olarak işitmek ise herkese karşı yükümlulüğümdür.

Hayat tarzımın sorumlusu benim, mucidi olmasam da. Başkalarına hayat tarzımı dayatmadıkça, kimseye de hesap vereceğimi düşünmüyorum. Ancak hayat tarzları üzerine tartışmayı da entellektüel bir konu olarak düşünüyorum. Düzey ileridir, değildir ayrı bir mevzudur. Tartışma, alışveriş zamanla ve zamanda ilerler.

İnsanların sevap günah çetelelerini biz tutmuyoruz. Onlara insan olarak davranmak, hitap etmek, yanlışlarını doğrularını abartmamak, insan hayatını tek tek alanlardan ibaret saymamak durumundayız.

Eğlencenin toplumsallaştırıcı ve toplumsallaşmayı çözebilici yanlarını aynı anda görebilen toplum kuramı, toplum eleştirisi konuşma, söyleşme, birbirine itiraz yollarının açık kalmasını açık tutulmasını tercih edecektir, etmelidir. Eğlencede sorun ifrat tefritte değildir, eğlencenin diyalektiğinin olmasıdır mesele, bir gün devam ederiz belki, meselenin, olayın, konunun, mevzunun kendisine yönelerek...

18 Kasım 2011 Cuma

Vicdanî Red Üzerine Ev Ödevleri

Savaşın nerede red edileceği, nerede kabul edileceği eski adamlık, yiğitlik, alplik geleneğimizin (tüzüğünde, el kitabında değil) praksisinde, fronesisinde de yazılı idi. Kabile ve aşiretler demokrasisinde reddedilen savaşlar çok olmuştur, güç dengelerinin elverişli olmasına bakılmamıştır çoğu kez.

GAZA. Gaza zulme karşı duruş, barış için hareket idi, zamanla nasıl gerekçeler, temellendirişler, duruşlar sulandırılır ayrı bir konu. Savaşı red veya savaşı kabulleniş aynı gaza kavramının içinde gerekçelenebiliyor meşruiyetini bulabiliyordu. Erken fütüvvet bir aşiretler, boylar demokrasisin buluşma alanında şekillendi. Merkezî devlet(ler)le fütüvvet evet, zayıflamıştır. Bu anlamda bir zayıflamayı da dert ettiklerini sanmıyorum. Aşiretlerarası demokrasi yani dengeler ve ortayol bulma faaliyetleri kötü bir şey olmasa da, stabilite, güvenlik, hukuk,  ticaret yollarının açık tutulması özlemi merkezî devlete yönelik bir talep de yaratıyordu.

Hüzeyin Gazi'nin Kuyucu Murat Paşaya katılmayı reddeden torunları da o dönemin anadolusunda yiğit, er bulunuyordu pekalâ. karşı koyuşlar her daim isyan biçiminde olmazdı. Dengeler elverdikçe diplomatik, elvermediğinde canından olmayı göze almayı gerektiren bir kodeks öncelenirdi. Bir el kitabından yola çıkarak değil. Halkın, kültürün, geleneğin temellendirici desteğini, toplumsal vicdanı arkasına alarak!

Vicdanî redde ayırt edici olan gerekçenin bireyden mi topluluktan mı geldiği değildir. Kararın arkasında bireyin durması önemlidir, birey ve vatandaşın hak ve ödevleri alanında gerekçelenmesi dahi ayırt edici değildir. Hak ve ve ödevler bağlamında bakan ve değerlendiren bir hukuk ve toplum yeterlidir.

Torunlarına silaha el sürmeyeceklerine dair yemin ettiren savaşçı geleneğin temsilcisi de vicdanî reddi gündeme getirebiliyordu, hem de meşruiyet tartışmasını anlamsız bırakarak. Olgun bir toplumda böylesi durumlarda hal çareleri bulunabiliyordu. Bulunamadığında münderecat ve hukuk icabıdır her şey.

Savaşa karşı çıkarak dağa çıkan vicdani red kapsamında hareket etmiyordu. Reddin aktif direnişe dönüşmesi, savaş karşıtlığının savaşlara iç savaşlara dönüşebilmesi ise her daim mümkündür.

Vicdani reddi modern zamanların kavramı olarak görmüyorum. Ancak modern zamanların temellenmiş direniş tarzları, barışçı duruşları ile de alakalanmış, yeniden temellenmiştir.

PASİFİZM. Vicdani red, zorla silah altına alma karşısında şiddet kullanmaz. Gandi'nin siyasi mücadelesi pasifizmin modern zamanlardaki yeniden temellendirilişi, sınanışı da olmuştur. Bugün vicdani reddi tartışan ufuk pasifizmi gündeme getirmeden kendisini ifade edemez! Pasifizm tartışmaya açık, argümentasyona açık bir duruştur. "Dinim böye gerektiriyor!", "anlayışım böyle gerektiriyor!", "gazi dedeme söz verdim!",  demek durumunda değildir pasifizmden argüman. Bu tür argümanlar, bir anlamda tartışmaya kapalıyken, bir başka boyutta tartışmaya açık olabilirler. Bunda sorun yoktur. İnanca, anlayışa saygı başka bir şeydir, bir şeyin doğru olup olmadığını başka bir planda tartışmak ayrı.

"Köylüme silah doğrultamam!" da bir yeterli gerekçedir. Bunu söyleyen "Çanakkaleye gitmem!" dememektedir. Gerekçesi de pasifist değildir.

"Pasifist, işgale evet der, sömürgecilere uysaldır" diye de düşünmemek lazım. Evet, işletilebilse medenî bir duruştur. Özgüven ister. Karşı tarafa da güven ister. İnsanın ruhuna. İnsanlığın kader ortaklığına.

Pasifizme karşı argümanların güçlü olmasından çok reel politik durumlar konuşur. Savaş endüstrisi, çatışma mühendisliği. Kapıdaki bela.

Evet, ben 12 Eylül döneminde askerliği reddederdim! Çanakkale Direnişine ise gözüm kapalı katılırdım. "Doğru mu yapıyoruz?" sorusunu sormak ise ne ayıp, ne yanlış, ne de günah. Bu soruyu birileri sormalı. Birileri de cevap vermeli. Ancak hiç bir cevap sorunun önünde, ilerisinde değildir.

Soru hakikatini de taşır. Cevap kendi olumsuzlamasını.

Çanakkale'de tartışılabilecek bir şey yoktu, her şey apaçıktı: Doğru mu yanlış mı yapıyoruz sorusunu aşar bazan savaş. İşte o zaman sorgulanmaz direniş.

Çanakkale üzerine tartışmalar, yine de, olmadı değil. "Neden geri çekilen düşman askerleri imha edilmediler?" sorusuna bazan "savaş katliam değildir!" cevabını işittik, bazan reelpolitik açıklamalarla desteklendi bu, bazan karşılıklı profesyonellik ya da insanlık üzerine diskur yürüdü. Doğrusu neydi? Doğrusundan öncesini söyleyelim: Bu sorular geçmişi değil geleceği şekillendirir! Tartışma gelecek için yapılmaktaydı.

Doğrusu şudur: Çanakkaledeki direniş bir ahlâkın, varlık sebebinin, kültürün, dayanışmanın medeniyetinin cevabıydı işgalin medeniyetine. Daha üstün bir ahlâk silahlardan üstündür. Tecrübe, kurmaylar silahlı bir direnişin askeri-hukuki normlar sınırında hareket etmesini sağlayabilirler. Yani tek başına haklılık, direniş ahlakı, gelecekle dayanışma hali yeterli değil. Ufuk da vardı. Soğuk savaşın flu gerekçeleri, şeytanlaştırmaları değil, hakikat, varlığımız, insanlık için söylenebilecek sözümüz can pazarındaydı.

Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olanları anlamakta zorlanmışımdır hep: Biz orada anayasamızı, babayasamızı, insanlık duruşumuzu yazdık, yaşadık, ilan ettik. Elbette kendimizi sınırlandırarak, savaşı intikam eylemine dönüştürmeyerek, barışa geçiş kapılarını savaşta, hatta savaşla açık tutarak!

PARANTEZ. Yunanlı sosyalistler Selanik açıklarında anadoluyu işgal için yola çıkarılmış bir gemiyi (kruvazör?) işgal ettiler. Yeri göğü inleten sloganları "Savaşa Hayır!" idi. Dışardan işgal değildi bu. Yalta ile reel sosyalizmlerle henüz dümura uğratılmamış bir kardeşlik ilanıydı, üniformalı erlerin, askerlerin. Benzeri birkaç olay İzmir açıklarında oldu. Buna "savaş karşıtlığı" deniyor. Bu direniş türü, "sivil direniş" kavramıyla geçişli olsa da, sivil direnis değil. Sivil direniş pasifizmin spektrumunda şekilleniyor. Yunanlı barış eylemcileri silahlı askerlerdi. Göze aldıkları küçümsenebilir bir şey değildi. Başlarına neler geldi, can kayıpları oldu mu neden çokbilmiş ve cengaver gazetecilerimiz incelemez, araştırmaz anlaması zor.

SİVİL DİRENİŞ. Batı üniversitelerinde "sivil direniş" pratik felsefenin dalları olan uygulamalı etik, siyaset  felssefesine konu edilir. Vicdani red, "sivil direniş" başlığı altındaki bir çok konudan birisidir. Sivil direniş pasifizmin eylem spektrumu olarak görünse de, pasifist olmayan siyasetlerin de pasifist yolları kullanabildiğini biliyoruz.

Vicdanî red konusu askeri bir konu olmadan çok, adalet felsefesinin, siyaset teorisinin, düşünce tarihinin, siyaset felsefesinin, uygulamalı etiğin tartışma konusu olmalıydı.

Askeri görüş, reel durumu ifade eder, varolanın içinde, varolan şartlarda, olması gerekenin alanını işaret etmez.

Tartışmalar ise hikmeti, düşünceyi, siyaset bilmini, toplum kuramını, siyasi pragmatiği, reel politika tarihini de ister, düşünce tarihi kadar.

DÜŞÜNCE TARİHİ. Zorunlu askerlik vatandaşlık kavramının gelişimi unutularak, aydınlanma sonrası toplumların gelişimleri unutularak tartışılamaz. Profesyonel ordu bu yüzden sadece askeri bir mevzu değildir. Zorunlu askerlik bir hak mıydı, zorlama mıdır, bilinmesi gerekir! Savunmanın düzenli ordu ya da milis tipi örgütlenmesi de askeri tarihin değil, siyaset tarihinin önemli bir konusudur. Yugoslavyalaşma, balkanlaşma olaylarından sonra bizim geçmişimizdeki düzenli ordu için milislerin tasfiyesi düşünce tarihi açısından da ele alınabilmeliydi. Nerede bu tartışmalar?

FARKLI DURUŞLAR, farklı tavır alışları normalitesine dahil edebilen kapsayıcı pragmatizmler bir ülkenin çöküşünü getirmez. Savunma toplumsal dayanışmanın çökmesiyle ortadan kalkar. Teknik bilgi ve alan tecrübesi, çeşitli alanlarda önderlik sorunları reddedebileceğim şeyler değil. Ancak ruhsuz bir teknik, dayanışmasını yitirmiş bir toplum, toplumuna sömürgecileşmiş aydın, mühendisleşmiş siyasetçilerin itirazsızlıkta bile yapabilecekleri fazla birşey yok.

İÇERDE SAVAŞ VAR argümanı son haftalarda sürekli vicdani redde karşı gündeme getiriliyor. Ordu dışardaki savaş için kurulur, doğrudur, sınırlarımızda savaşlar var. Ancak ordunun içerde kullanılması gerektiğini addeden argümanlarla vicdani reddi reddetmek, vicdani red lehine argümentatif ve vicdan sızlatıcı temel oluşturmaktadır.

SİLAHSIZ HİZMET TALEBİ vicdani red ile özdeş değildir. Vicdani red bir dispozisyondur. Silahsız hizmet, değişik gerekçelerle silah taşımak istemeyenler için bir çözüm yoludur. Silahsız hizmet yerine hapishane de seçilebilmektedir bazı ülkelerde.

HAPİS. Bazı demokrasilerde bir çözüm idi. Abartılı bir süre olmaması kaydıyla, angarya ve aziyete dönüşmedikçe. Burada dikkat edilen vatandaşlık duygusunun yitirlmemesi, muteber olan olmayan vatandaşlık kavramlarına kapı açılmamasıydı. Hukuk felsefesinden, siyaset düşüncesinden argümanlar tartışmaya atılmadan bu konuyu da tartışmak imkansız.

VATAN SAVUNMASI. "Bizim çocuklar darbe yaptı" diye bir önerme düşünelim. Bu önermedeki "bizim çocuk" olmayı kutsallaştırmak değilse onca hamasiyat, tehdit, kavgacı ton insanları dinlersiniz! Dinlersiniz, taleplerine bir biçimde cevap verirsiniz. Vatan savunması soğuk savaş örgütlerinin sokaklarda aydınlarımızı yok etmesi; Maraş, Çorum, 1 Mayıs provakasyonlarına kalkışabilmesinin adı değil! Mamak askeri cezaevinde kendi aydınlarına soğuk su sıkan, taciz eden (fonda İstiklal Marşıyla!) zihniyeti reddetmek de vicdani reddi bir zamanlar, Efendiler!

Tereddüt, eleştiri, farklı bakış bizi çözmez, çökertmez. Ama devlet eliyle işkence, tecavüz yapılırsa çökertir! Kurtuluş savaşında eline silah almayanlar değil, ordu cephede çırpınırken ellerine silah alıp da yolları kesenler, ali kıran baş kesen açgözlüler belaydılar.

Vicdandan redde gideni döverek, korkutarak, şeytanlaştırarak bir yere varılamaz. Herkes hastabakıcı, aşçı olmaya kalkıştığında, evinde oturduğunda, işine baktığında zaten bir tehdit de yoktur. İnsanı evinden çıkaran yola döken, çöllere çıkaran savaş severlik değil, barışın değerini biliştir, insanlıktır, sözünde dururluktur.

Evini sevmek fena bir şey değildir. Eve dönmek, evine ekmek götürmek isteyen direnir. Evsiz, barksız, umutsuzlar da arkadaşlarını evlerine sağ salim gönderebilmek için çarpıştıklarında galip geliyoruz, geliyorduk, bir zamanlar.



(Zamanım bu kadarına yetti, benden bu kadar... Düzeltilmedi.)

26 Ekim 2011 Çarşamba

Dangalaklar, Patavatsızlar, Lomsözlüler Bizim Yerimize de mi Konuşmaktalar?

Dangalaklar bizim söyleyemediklerimizi mi söylüyorlar?

Ne münasebet! Öyle şey mi olur! Aklımızdan onun söylediği dahi geçmiş olsa, o akıldan geçen onu seçmedikçe, gerekçelemedikçe bizim değildir ki.

Akıldan her bir şey geçer, onların arasından seçeriz, ya da onları eleştirerek, onlara itiraz ederek başka bir şey buluruz, başka bir yere varırız.

Akıldan geçeni temellendirmeden, gerekçelendirmeden, arkasında durup duramayacağımızı bilmeden söylersek, söz bizim sözümüz olmaz mı?

Söz bizimdir, sorumluluğunun bizim olması anlamında. Fikir ödünçtür. Temellendirme, arkasında durma da ağzımızdan çıkanın doğruluğuna imandan değildir ki! Yanlışımızı bir gösteren olduğunda geri adım atmaklığımız gerekir.

Akıldan her geçen bizim değildir. Sağdan soldan duyduğumuz da, etarfımızın tekrarları da, savunmada kalma hali de, saldırıya geçmişlik de, düşünce kapasitesi de herşey etkiler.

Akıldır bu, her şey gelir, geçer. Akıl kamuya, etrafa, etkiye, iyiye kötüye açıktır, açıklıktır. Ancak yargıgücümüz, akıl terazimiz, insafımız, tecrübemiz de vardır. Akıllı dedğimizde bir dengeliliği kasdediyoruz çoğu kez. İşini bilirliği kasdetmek düşünce üzerine konuşanın, sorumluluktan bahsedenin işi değil.

Aklımızdan iyi ya da kötü bir şeylerin geçmesi o kadar kötü birşey değil yani?

Tabii ki! Ama bir kuzuya karşı  bir çakalın aklından geçenler başkadır, bülbülün başka, ceylanın başka.

Aklımızdan geçenler karakter düzeyimizin, olgunluğumuzun da bir göstergesi mi?

Değil. Doğrudan değil. Tamamen değil. Rüyalarında bile yapmamaları gerekenleri yapmayan insanlar gördüm. İşkencede ilaçlandıkları halde konuşmayanları gördüm. Uyudukları halde arabayı kaza yapmadan durdurabilenleri gördüm, ona uyku denirse, ama en ağır uykuya kafası kesilmiş horozun hedefine koşmaktan vazgeçmemesindeki gibi etrafı emniyete almadan teslim olmadıklarını görebiliyoruz. Her kalbi duran pilot uçağını olur olmaz yere çakmıyor. Kontrol bazan insana pahalıya da patlayabilir. Bunu sanat haline getiren gelenekler vardı eskiden. Şimdi içgüdü, güdü, iti, tepki, paşa gönlün ne istediği, keyif, akıldan geçen spontanite olarak görülüyor ve göklere çıkarılıyor. Oysa övülen icatlılıkları dengede tutan ve karaktere yerleşmiş bir terbiye var, kendisini spontan sanan insanda.

Öyle ya da böyle, geliştirilen "mekanizmaların" çöktüğü, gereksiz görülüp ihmal edildiği, insanı zorlayıp olumsuzlandığı haller de olur. İnsanın kontrolü yitirdiği, kafayı yediği zamanlar da gelebilir. İyi terbiye almış, güzel yetişmiş bir mecnun, elbette, hanzo bir mecnundan incedir, zariftir her daim.

Kontrol altına alınabiliyor mu akıldan geçenler?

Alanlar var, ama onlar bir durum karşısında ne yapılabileceklerden bir listeyi o olay olmadan da yapabilecek kapasitede insanlar. Bir şeyi de unutmamak lazım: İnsan en çok sınandığı, açık vermekten en çok korktuğu alanlarda fren geliştirir. Eskiden terbiyede aklına gelmeyecek, yönelmeyebileceği alanlarda da güçlendirilebiliyordu insan. Genel eğitim düzeyi artsa da, insan olmanın, insan yetiştirmenin, kendisini yetiştirmenin sanatları unutuldu.

Tasavvuf bunlardan birisi mi idi?

Evet, ama sadece bir yanıyla. Her okul, aynı şeyleri öne çıkarmayabilirdi de. Fütüvvetin, melamiliğin insan anlayışı yakın zamana kadar gündelik terbiyemizde hakim idi. Bunları tartışırsak konu dağılır gibime geliyor.

İnsan güreş öğrenirken de yetiştirilebiliyordu, hamur yuğururken de. Ok atış da kontrolü geliştiriyordu, şarap ustası da çırağına olgunlaşmayı üzümden başlatıp gösterebiliyordu. İnsan yetiştirme sadece bizim gelenekte vardı diyemeyiz, her gelenekte öncelikli idi çoğu dönemler. Tasavvufun ise bir yanı buydu. işi buydu bile diyebiliriz, sadece bir yanı olduğunu akıldan çıkarmadan.

Kısaca diğer yanı neydi diye sorsak?

Diğer yanlarından birisi, bilgiye bir başka türlü bakış tarzıydı. İnsanın faniliği ile sonsuzluk arasında hayattan geçen bir bağ kurulurdu. Ancak bu da sadece tasavvufun bir çok yanından birisi idi. Bu konuyu açarsak bugün teoria ile praxis diye ayrılan alanlara, fronesis ve hikmet sorunlarına falan gireriz.

Diğer yanları şimdilik sormayalım?

İyi edersiniz. Zaten karşınızda her şeyi bilen bir insan da yok. Karşınızda sadece başkalarının ezberlerinden birşey öğrenebileceğinden umudunu kesmiş bir umut var.

Deminki konuya geri dönerek tasavvuf konusundan çıkabiliriz: İyi bir futbolcu da iyi bir insan olmak için epey oyun oynuyor, alıştırma yapıyor. Ancak hedef artık mankenini kapma işine dönüştü. Mankenlik de dönüştü. Eskiden bir tavır aranıyordu sanıyorum. Kimseyi yaptığıyla yargılamak istemiyorum, meslek tasnifcisi değilim. Ama üreten, ter döken, maddenin, eşyanın, insanın binbir evresini görecek, görmeyi düstur edinmişlerin elinde gelişmiş mesleklerde çalışanları şanslı görüyorum. Ancak, insan yetiştirmek artık demircilerin, bakırcıların, tekercilerin, arabacıların işi değil. Bir standart tututurulabiliyor bazan okullarda. Hatta okullarda insan yetiştirilebiliyor idi. Bugün meslek ve kariyer bağlamında herşey. Yarın başka türlü olabilir.

Okulun vazifesi insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmektir, işin bir kısmıdır. Gerisi aileye, topluma, insanlara, komşuya, toplumsal alışverişe (interaksiyon) bağlıdır.

Okula yönelik bir eleştiri mi bu?

Hayr değil. Toplum kuramının dikkatini çeken konulardan birisi sadece. Okul kişi yetiştirir ama birey yapamaz der düşünürler, ama, bu sadece bir kesitidir işin, anlaşılması için modelleştirilen, ayrıştırılan süreçlerden konuşmaktır. aslında kişisellik ile bireysellik içiçe aynı toplumsallaşma süreçinde gelişir. Bu gelişmede okul gelişme ortamlarından sadece birisidir. Bir başkası ailedir. Ailesiz biriycilik olur, ama bireyselliğin gelişimi güdük kalır. Bu tek tek herkesin aile sahibi olması ile ilgili değildir. Toplumda ailelerin olması, ailenin kurumsallaşması ve meşru bir alanının olması ile alâkalıdır. Yetimler yetişmez diye bir şey yok. Herkesten iyi yetişebilirler.

Aynı şekilde erkek çocuk kadınların arasında yetişince daha uysal olmuyor. Baba sadece model değil, karşı model, bazan adeta rakip, "ben böyle olmayacağım" iddiasını karşısında durarak sınadığı, karşısında bir kişiliği ayağa kaldırdığı şahıs da. Bunun babaya saygıyla saygısızlıkla alakası da yok. Sadece birbirlerini değişim ve değişen roller, şekillenen karakter ve karakter alışverişi içinde yeniden kabullenme, düzey ve denge tutturma kapışması söz konusu. Bu her zaman sancılı olmaz. Bazan belli bile olmaz. Ama olmaması eksikliktir. Kapışma öğretmene, sokağa, bakkala, otobüs şöförüne kayar zamanla, evde bu alışveriş iyi kurulamamışsa kaçış varsa, itiş varsa. Sokakta da olgunlaşılabilir. Akrabalarla, abilerle, komşularla da rol ayarı, dengesi tutturulabilir. Aslolan, toplumların bazan ideolojik davranıp çocukların yetişme süreçlerinden erkekleri uzak tutmayı planlayabilmeleridir. Savaşlarda yetişen kuşaklar ise bu sorunları ister istemez yaşıyor, yaşadılar. sanayinin, eğitimin farklı şekillenmesi yetiştirme açığını kapatabiliyordu. Okul da bizde atmışlı yılların sonuna kadar terbiyeyi de esas alıyordu. Özellikle yatılı okullar.

Sizi biraz yoklamış gibi oldum. Gördüğüm kadarıyla paldır küldür bir şey söylemek istemediğinizden temellendirme yollarını açtınız ve konun kendisine dönmemizi daha uygun görüyorsunuz.

Evet, söylenebileceği her hangi bir anlamıyla anlaşılır kılıp geçebilmek için. İnsanın nasıl insan olduğuna dair bir ömür kafa yordum ama henüz çözebilmiş de değilim. Sakladığım bir sır yok. Özetleyebilmek için, artık bu konuda bulunabilecek bir şey yok demeyeceğimi bilsem de, benden bu kadar diyebilmem gerekiyor, özetleyebilmem, netleştirebilmem için. Bir yandan problematize et, bir yandansa terapi rehabilitasyon işindeymiş gibi şu şudur bu budur de, modeller oluştur. Onların yaptıkları bu arada, meşrudur. Bilinen kadarıyla, varolan sorumluluk düzeyinin en üst noktasında kalarak bir şeyler de yapmak lazım. Benim gibiler ise, duvarları yıka yıka ilerlemek, lavlara doğru inmek durumunda. İpe güvenmeden de olmuyor bu iniş. Burnun lavdan tütsülenecek de bazan. Ancak düşünce de ha birebilgide  ilerleme istemiyor.  Alaka kurmada, gerekçelemede, eleştiride de ilerletmek lazım eldekini. Sınanmaya sokmak lazım. Bazan muhafazakar sanılan pozisyonlar da almak lazım. Durup, yerleştirmek, oturtmak.

Konuya dönersek nereden başlayalım?

Dangalak'ın aklından geçen bizim aklımızdan geçseydi bile o bizim sözcümüz olmayacaktı...

İnsanları ölüme atmak isterlik, kindarık var mıdır dangalakta?

Yoktur. Dangalak masumdur. Kin ve nefret avukatlarının piskopata bağlamalarından daha ılımlı ve masum halleri tartışmış oluyoruz.

Psikopat masum değil midir?

Sanırım öyledir. Bu alanda bir tartışma vardır mutlaka. Hatta var, vardı da denilebilir. Biz klinik meseleri konuşmuyoruz. Bu bizim işimiz değil. Ancak "groteskin estetiği" gibi iddialar saf saf tartışılırken bazan şizofreninin beslenmesi bazan psikopatolojinin kutsanması söz konusu olabiliyor. Farkına varmadan "sanatlı tecavüz belgeseli" yapmayı gerekçelendirebilen bir cehalet ile okunuyor yazılıyor bugün "hızlı toplumbilim" eğitiminde. İnsan derisinden abajur da sanat eseri diye karşımıza çıkabilir bir gün, "entellektüel" savunucuları da çıkar. Dün uyuşturucusuz sanat olmaz diyebilenler vardı. "Kimler?" diye sormayın şimdi.

Kaddafinin linç edilirken, sopayla taciz edildiğine de tanık olduk. Diyelim ki orada bir de "groteskin estetiğini" grotesk tarafından kavramış bir filim ekibi de "embedded" olmuştu. Neler olurdu? Onları hangi argüman durdurabilirdi? Belki çantalarındaki terbiyeleri durudurabilirdi. Kesin bir şey söylenemez. El Gurayb'da nekadar ileri gidilebileceğini gördük. Groteski estetik bulabilecek olanlar sadece bugünün okumuşları. Bakhtin deskriptif bir temellendirme yapmış olsaydı bile, algısı impulsif olacaktı, bugünün kanlı ama steril dünyasında.

Siz kuramsal olarak destek verebileceklere dikkat çekiyorsunuz burada?

Destek verebilecekler aslında dangalaklıkları da desteklemiyordur. Ancak, argümanın temelinin birazını orası, birazını şurası veriyor. Dr. Frankenstein yok artık. Herkes masumlarda takılıyor. Legonun parçalarını saftiriğin birisi birleştirince üstünde kalıyor tüm sorumluluk.

Sorumluluk onun değil mi?

Eylemin sorumluluğu, yaptığının sorumluluğu. Kimyasal silah yapanların, satanların yargılanmamasındaki hale benziyor bu durum en basit haliyle. Öyle bakmayın, "benzemiyor bu iki alan birbirine birisi ifade özgürlüğü birisi biyokimyasal üretim!" denmesi için söyledim.  Sorumluluk birisinde ahlaki ötekinde ağırlıkla hukuki sorumluluk. Sorumluluğun da bin bir bileşeni ve bileşimi var. Gentekniğinden örnek verseydim, tezat oluşmuyor gibi görünecekti, söylenen açıklığa kavuşturulamayacaktı. Bu konuya döneceğinizi umuyorum.

Eski zamanlarda daha mı iyidik, akıldan geçeni bizim kabul etmiyor muyduk?

Eskiden bir çocuk annesine aklından geçen tuhaf şeyleri anlatsa, annesi: "Tövbe de çocuğum, aklını şeytan çelmiş, şeytan aklına neler getirmiş, üç gulfü bir elham oku!" derdi herhalde. Bu bir cehalet işi değildi. Bilgelikti. Bilgeliğin toplumsallaştırılmasındandı. Bir kültür idik. Çocuk aklından geçen, akla gelen herşeyin eleştiriden geçmeden, süzülmeden söylenmeyeceğini, kendisine ait olmadığını öğreniyordu. Akıldan geçen bir arife söylenirdi. Olgun bir insana. Bunları konuşmanın binbir yolu vardı.

Rüya tabiri sembollerle konuşma vesilesiydi. Kahve falı bile bu işlevi görürdü bazan, konuşulamayanları konuşmaya bahane olurdu, ama, tartışmalı bir konu açmayayım.

Akla gelen her şey bir ruh hastalığına da tekabül ettirllmiyordu. Akıl bu her şey gelir. Aklın da geliştiği biliniyordu. Farklı düşünceler ve gelenekler vardı.

Olumsuz yanı yok muydu geleneksel bakışın?

Bugün de cin çıkarma, şeytan çıkarma işlerini kasdeyorsunuz sanırım. Hem uzmanı değilim, hem de karışık, rakip duruşlar var, düşünce tarihine de geçmiş oluruz bu alana girersek.

Depresyona bazı yaklaşım tarzları nesilleri toplumsallıklarından ediyor. İnsanlıklarını ve hesaplaşmalarını uyutuyor.

Eski eskide kaldı. sanıldığı kadar sığ değildi. Çoğu tavır, köklü anlayışların üzerinde kuruluydu. Bir kültür üzerinde konuşurken, toplumun nasıl şekillendiği, nasıl insan yetiştirdiği unutuluyor.

Her ülke Çanakkale'de bu direnişi verecek insanı yetiştiremez diyerek bırakayım.

Şimdi yeni bir şey söylemek lazım, ancak insanlığın tecrübesine sırt dönmesi mümkün değil, işi düşünce olanın. Biz eleştireceğiz ki daha iyisini yapabilelim. Eleştiri anlama çabasıdır! Eksiği de yanlışı da görürsün.

Nostalji sanatçıya, hatta insana yakışır, ama, toplum züerine düşünce nostalji üzerinde gelişmez. Duygusuz olmamızın da anlamı yok.

Hakikatli olmamız yeterli. Dönüp dönüp gözden geçirebilmemiz gerekli elimizde tuttuğumuzu sandığımız şeyleri.

Cumhuriyet bir kazanımdır. Onca kaybettiğimiz şeyi geri getirme sanatı da değildir. Cumhuriyetle toparlandık. Ama insan insandır, uzaylılar gelmedi dedelerimizin yerine. Getirdiğimiz bilimlerde ezberde kaldık doğru, ama bütün dünya benzeri şeyler yaptı. Bazı ülkeler biraz fazlasını yaptı.

Eksikliğimiz, geçmişin anlayışını kavrayamamış oluşumuz. İster ondan öğrenelim, ister eleştirelim, elimizdeki büyük bir kültürü heba ettik. Bazı duruş ve tavırlar insanı kavramışlıktandır. İnsan dört senelik eğitim ile kavranmaz. Hem ömür ister, hem de ömürlerin tecrübesini. Bunun üzerine koyabiliyorsan, bunun eleştirisi üzerine kurabiliyorsan bilimlerinin kurumlarını iyi bir yerdesindir.

Bir daha benimle sohbet etmezsiniz artık, dağıtıyorum konuyu hep.

Rica ederim, kim toparlamış da siz dağıtacaksınız. Benim cumhuriyetçi de olduğumu göstermek istediniz sanırım. Soran sizsiniz, isterseniz saati sorun.

Aaa saat kaç olmuş...

Önemli değil. Sayenizde soru cevap sporuna idmanlı kalıyoruz. İsterseniz toparlayayım?

Buyrun!

Herkesin aklından geçen, halkın ruhunda esen değildir. O şartlarda öyle de düşünülebilir böyle de.

Bireyde bir yanı akla geliyorda öbür yanı gelmiyorsa akla, yetişmemizde kişiliğimizde bir sorun olabilir. Olgunlaşma ömür ister yalnız. Yaftalamak da istemem insanları. İnsanlık kimseye kapalı değildir. Bazıları insanlığa hevesli olmasalar dahi. Bilerek, isteyerek insanlığa ve hakikate sırt dönüş söz konusu olmadığında insanlar çoğu sorunu çözerler, ufuk açarlar, ufukları açılır.

Efendim.

Teşekkürler!

Bir gün soruları ben soracağım. O günü heyecanla bekliyorum!

18 Ekim 2011 Salı

Kuzey Güney Farkı Masalları Üzerine

Yunanistandaki kriz, hikmeti hakikatinden kaynaklanmayan ezberleri yine gündemde tutuyor.

Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.

Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:

Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.

Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.

Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.

"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.

Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.

Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.

Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.

Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.

Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.

Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.

İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.

Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.

Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?

Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?

Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?

Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.

Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.

İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?

Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?

Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?

Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?

Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?

Batının en iyi ,  en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!

Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!

Efendim.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Özel Hayatların "Birlikte Hayat"a Dönüşememesine Dair

Hayat tarzları üzerinde anlaşma, tartışmaya ihtiyaç duymamızda bir sorun göremiyorum. Ortak noktalar arayacağız, ne üzerinde anlaşamadığımız üzerinde anlaşacağız, konuşup koklaşacağız.

Libertaryan, kültürrelativisti, kurtulmuşsulukçu falan değilim. Tartışılmayacak, eleştirilemeyecek yerine başka bir şey önerilemeyecek bir hayat tarzı göremiyorum. Bireysel olarak görülenin bir toplum, iktisat, insan anlayışı da önerdiğini unutmaya çalışmam anlamsız olur.

Şimdilerde oturmuş sosyal kuralların,  gündelik rutinlerin olmaması, olsalar dahi toplumsallaşma süreçlerinin kesintili ve etkisiz olduğu kanaatindeyim. 

Birlikte hayat üzerine konsensusun iki bağımsız tekilin vazgeçemezlerinin listelenmesi ile çözülmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşünmekteyim. Bunun iki nedeni var, en basitleştirilmiş halleriyle ifade edersem: Birincisi, toplumsal konsensus ve paylaşmanın zamana ve tarihe yayılan süreçlerinin bireysel boyuta çekilip her biraraya gelişin müthiş entellektüel çaba ve kararlılık gerektirmesi; ikincisi, uzlaşmanın toplumla da uzlaşma ve denge kurma faslının/ayağının eksik kalması. Kriz içinde kalarak kriz çözme "etraf"ın krizden yararlanmama, krizdekilerle dayanışmada olmasını gerekli kılıyor. Bireyci ve tarihsel perspektifini yitirmiş hayat bakışlarından bu dayanışmanın sağlanması, modern görünenin ilkel bile olamayan bir dayanışmasızlık dünyasına yerleştirilmesi yüzünden kolay görülmüyor.

Sorun çözme kalıplarının, sanal bir nominaliada, her halin özgün hale dönüşmüş gibiliğinden dolayı işletilememesi durumu ile karşı karşıyayız.  Hayat tarzları bir derinliği olmayan, görsellikle geçerlilik alanları oluşturabilen popüler kültürel kalıplarına dönüşüyor. Virtüel/sanal hayat tarzları etrafındaki irrasyonel mistik ve tartışılamamazlıkta zaten kendisine yazılabilecek özgünlüğü de yitirebileceği bir geçişsizlik ufku oluşturmakta. Fragmentlerden, kolajlardan, ezikliklerden, bir ufuk, hapishane içinde bir özgürlük arayışı.

Özel hayatların birlikte hayata dönüşmesinde neredeyse tüm toplumun sorunlarını çözme kapasitesini gerektirebilecek gereksizlikte tartışma ve sürtüşme alanları açabilmesi söz konusu olabiliyor. 

Ben, insanların yeme içme giyinme barınma üzerinde de tartışabileceklerini, birlikte hayat içinde ortak sınırlar da koyabileceklerini, bunu yapmamaları halinde bir ortaklık kurmada, ortak zemin oluşturmakta zorlanacaklarını düşünenlerdenim. Yani kendi hayat tarzları bildikleri tarz imajları veya kesitleri dışında bir de ortak tarza benzer "birşeyler" tutturmak da gerekiyor insanlarla, insanlıkla.

Hayatlarını birleştirecek, aile kuracak ya da kurmayacak, çocuk büyütecek ya da büyütmeyecek insanların tartışmaması, uzlaşmaması, bazan sürtüşmemesi imkânsız. Bu kapışma, sürtüşme ve çatışmalarda birbirlerini tatmin edebilecek birşey çıkaramamaları halinde, bireyselin çözünmesi olarak algılayabildikleri ve aslında bireyselin de evi olan ortaklık çabasından çıkmaları, daha fazla birbirlerini zorlamamaları daha az yıpratıcı olabilir. En bireysel listelerin tartışılmasında dahi toplum için de bazı önerilerde bulunmaktan, bunları gerekçelemek ve tartışmaktan kaçınmanın mümkün olmaması, her bireyin yeni bir toplum kuracak kadar tartışmaya çekilmesi ne kaçınılabilir bir şey ne de akıl kârı.. 


...

Eşlerin birbirlerinden, ebeveynlerin  çocuklarından, çocukların büyüklerinden veya birbirlerinden beklentilerinde bir sorun görmediğimizde dahi beklentilerin geçerlilik dünyasının belli sınırlara sahip olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kural uygulamaları, yorumları keyfî ya da objektif kriterlere bağlı değildir. Tartışmaya açıklıkta, birbirine saygı içerisinde farklı davranmalara açıklık esastır.

Anne babaların çocuklarına dayatamadıklarını, dayatamayacaklarını sokakta insanlara dayatan kafa açıklarını önce kendi evinde verir. Görmediği sorun, mesele, yanlış yok addededilir sadece.

Mahalle baskısı denilen şey bazan toplumsal dayanışmadır. Bazan linç toplaşmasıdır. İnsanların birbirlerine karışmalarının toplumsal meşruîyet kaynakları vardır, ama, bu ihtimamın, birbirine sahip çıkmanın cennet ve cehenneminde olur. Otobüste metroda, şehirlerarası yoldaki zaptiyelikle magandalık, muhafazakârlıkla tacizkârlık arasında medcezir yapan ruhla, kinle, saldırganlıkla değil.

Karışmanın sevimli olabildiği halleri siyah beyaz türk filmlerine, ya da yakın döneme kadar devam eden mahalle hayatına göndermelerle tartışmaya çalışalım bir başka yazıda. 

Lakaytlık her daim demokrat ve medenî değil, burun sokmalar ise mazbut işi değil. Yazıyı acele tamamladık, bazı gerekçelemeleri atladık. Düzeltemedik. Fırsat buldukça, gün içinde düzelteceğiz. 

...

Başkasının akıllısı, delisi, dertlisi, mazbutu, çılgını, çalışanı, serbesti, mutaassıbı, sporcusu, çoluğu, çocuğu ile uğraşmak sanıldığı kadar "mazbut" bir iş  değildir. Senin evine dalmıyorsa, gelip de sofrana kalkmamak üzere oturmuyorsa. İşindeyse, gücündeyse, yolundaysa. Kimsenin bir başkasının sofrasında yer kapma, kendi kurallarıyla başkalarının kapılarına dayanma hakkı yoktur.

Kalıcı niyetle oturursa bir insan yanına, bir kuralın çiğneniyorsa, kendi kuralını da gözden geçirerek ikinizin de istediğini kapsayabilecek bir ufuk arayarak, yani konuşa konuşa, koklaşa koklaşa, insan gibi bir orta yol bulursunuz, hazır sunulmuş, üzerinde ufak değişikliklerle yürütülecek bir hayat tarzı kalmadığına göre. Tutar, tutmaz ayrı mesele. İnsan, uzlaşma talebi ve davet kendisinden gelmediği sürece, bir ufuk kaynaşmasına da kapısını kapatma hakkına sahiptir.

1 Temmuz 2011 Cuma

Muzır Olan Hakikati Karartmak, Konuşmayı Anlamsız Hale Getirmektir!

Muzır Kurulu bir derginin daha hayatını sona erdirmesine yol açtı.

Haklı gerekçelerle "muzırlık tespiti" yaptığını varsaysak bile -ki dergiyi ömrümde görmedim-  ceza kesilmesi hakkanî ve adil değil. Hem kriter ve öncelikler sorunları söz konusu; hem sanatın, mizahın, edebiyatın alanına hangi meşruiyetle müdahale edilebileceği tartışılır bir konu; hem de muzır kasetçiliği ve hukukdışı teşhirciliği kolaylaştıran yasalar çıkartılmasını savunanların hangi hakkaniyetle böylesi bir mazbutluk avukatlığına girişebilecekleri eleştirisi etikten, estetikten ve adaletten savunulabilmiş değil.

Bu kurul, Baykal kasetlerini yayınlayan "muhafazakar" internet sitesinin muzırlıklarını tespit etmekle yükümlü olmayabilir. Öyle olsa bile, her türlü muzırlığın özendirildiği bir hayat dünyasında, bir mizah dergisine karakol kurmanın adil olmayacağını bilmeliler. Adalet, eldeki yetkiyi, belirlenmiş alana uygulamaktan ibaret değil. Adalet, hikmetle eyleme işi de. Adaletin alanında hukuku, kuralı güncellersiniz, geleceğe bir mektup gönderirsiniz!

Muhalif taraf hep muzır taraf ise, muhalif olmanın kendisi muzır görülüyor demektir. Hep sanat eseri muzır ise, mesele sanat eseri iledir.

Ülkemizde mazbutluğun kalesinden, ölçülülüğün evinden, aklıbaşındalığın burçlarından konuşacak, hele hele "ceza kesecek" hiç bir anlayış, kurum yok. "Ne yazık ki vazifemizi yapmak zorundaydık!" diyebilecek kimse de yok! Çünkü böyle bir vazife yok! Ne demek "ceza kesmek"?

Muzır İşler yok mu? Var. Özellikle de başkalarının söylediğini kasıtla çarpıtmak; konuşmayı, tartışmayı propagandaya çevirmek; tartışma ortaklarını ve kendi halkını sürekli "şeytanlaştırmak"; anlamayı ve anlaşmayı dolayısı ile eleştiriyi imkansız hale getirmek muzırın da muzırı işler. Bu yolda kasetler yayınlamak, dosyalara konuyla alakasız ve dosyayla alakasız insanların özel hayatları ile ilgili muzır yollardan kurgulanmış, ele geçirilmiş "dökümanları eklemek... Denilmemişi denilmiş yapmak, denilmişi denilmemiş yapmak... "Anlaşma mümkün değildir", "olduğumuz gibi görünmek mümkün değildir" intibaını yagınlaştırmak, bunun için ağız birliği yapmak, kampanya sürdürmek. İktidar kullanmayı yüceltmek, adaletten nasiplenememişleri "bizden, onlardan"lar olarak tasnif etmek ve kitle iletişimin imkanlarını, imaj mühendisliğini, propaganda aygıtlarını bu yolda kullanmak...

Bir başkasının söylediğini çarpıtmak, bu çarpıtmayı kampanya haline dönüştürmekten daha az mazbut, daha sinsi, daha fena, daha lanetlenmiş çok az şey vardır.

Bir "hakikati", mazbut olmayan görüntüyü, "gerçekten olmuş"u bir çarpıtmada kullanmak, hakikati kötüye kullanma anlamında daha büyük bir hakikat çarpıtması, daha büyük bir gayrımazbutluktur. Hakikat düşmanlığının kullandığı hakikatten daha tiksinti verici bir muzırlık yoktur!

Günahsızlar ilk taşı atar! Günahkarların taş atmasında mesele yok, kendini "günahsız, hatasız duruş"un temsilcisi olarak gören, yarın hakkın divanında kendisine bir şey sorulmayacağını düşünenlerin hukuk anlayışı sorunların gerçek kaynağı.

Kurullar, kurul üyeleri yaptıkları işin hakikatiyle yüzleşecek bilgilerin sahibi olmayabilirler. Söylemeyenler, eleştirilmeyenler, ucube bir muzır anlayışını yasalarımıza, kurumlaşmalarımıza yerleştirenler vebal altındadırlar!

Yanlışsız insan, eleştiriden münezzeh sanatçı, herşeyi bilen arif, incitmeyecek dokunuş, bir yerde yanlışı olmayan söz söyleme imkanı yoktur. "Yanlışsızlık" bir anlamda belki savunulabilir: Söylediklerini tartışmaya açarak, dinleyerek, sözü olmuş bitmiş görmeyerek, bir diyaloğun ve konuşma/anlaşma sürecinin akışı içerisinde. Hatasını düzelten, sözünü açıklayan, açımlayan, geliştiren insan yine de insandır, insan tanrı değildir. İnsanın "yanlışsızlığı" yanlışta kast, yanlışta sebat etmeme işidir.

"Yanlışsızlık ontolojisi" insanın tanrısallık iddiasıdır ki palavradan bir şişinmedir! Ayrıca "yanlışsızlık ontolojisi" diye bir kavram yok. (Temellendirirsem olur, ama, böyle bir icata ihtiyaç da yok.)

Yanlışsız devlet, yanlışsız hükümran, yanlışsız mazbutluk bir palavra! Kendisini tartışmaya açmayan, başkalarına değil ceza kesmek, eleştiriyle dahi gidemez!

Mazlum eleştirirse başkadır, bir iktidardan ahkam kesilirse başkadır. Mazlumu konuşturmak, dayatan hükümrana itiraz ahlakî yükümlülüktür!

Mazlumun elindeki taşı sen vermişsin gibi davranacaksın, başın yarıldığında. Astığın astık, kestiğin kestik ise.

"Haklı cahil"e "okumuş haksız" çok bahaneyle gelir. Bahanesiz olunacak. Mazlumun haksız, temelsiz davranmasında bile bir anlamaya çalıştığın olacak.

Burundan kıl aldırmamak, zulme karşı meşrudur. Zalim'in bile mazlum yanı vardır, hakkı hukuku vardır, unutmadan.

Yazıyla, çiziyle de hakikate zulm edilmesi mümkündür, teorik olarak. Düzelteceksin, kalem kırmanın anlamı yok. Düzeltterek sunduğun daha büyük bir cehaletin ifadesiyse, eleştirdiklerin de kaygının üzerinde mi tepinsinler?

Atışarak, kapışarak, belki iddialaşarak ama bir kardeşliğin, dayanışmanın, çarpıtmamanın, yamultmamanın diskurunda ufkumuzun da bir nebze farkında olma şansına ulaşacağız. Artık ne kadarı mümkün ise.

Mizahın alanında "hakikat çarpıtmaları" gibi görülen şeyler hakikat çarpıtması değil, cevabın üslubunu önermiş bir sorudur çoğu kez. Mizahi atışmada karşındakine ne kadar ileri gidebileceğinin hukukunu da sunarsın. Mizah taraflar ister, addeder. Mizahta sınır mahkemelerde konmaz, mizahta şekillenir.

Neyin mizah olup olmadığı eleştirinin dahi işi değildir. Eleştiri, nasıl algılandığı, neye yolaçtığını ihmal etmeden konuşsa da bir suç, doğru-yanlış, uygulama kataloğundan yola çıkmaz.

Eleştiri ileri gider. İnsanı savunur. Eseri savunur. İnsanın sorumluluğunu savunur. Karşı tarafı kısıtlamadan önce kendi tahammül sınırlarını zorlayarak, ufkunu zorlayarak.

Eleştiride de hata olur; eleştiriyi, konuyu, meseleyi daha iyi bir noktada bıraktıktan sonra.

Yergi de, kurcalama da, anlama çabası da yerini bulmuştur, yolunu bulmuştur bir süre sonra tıkanacak bir yol bile olsa. Ne olmadığı, nasıl olmadığı da meselelerin hakikatinin bir yanıdır.

Tartışma inceltir zevki. Kural, yasak dayatması değil.

Daha iyisini göstererek inceltirsin sanatları. Yalpalayanları, yanlış fırça seçenleri zındanda bırakarak değil.

Daha güzeli, daha inceyi, daha zevkliyi gösterecek gerçek otorite, özgür sanat, edebiyat, düşünce praksisinin ta kendisidir. Anlaşma, koklaşma, tartışma süreçlerinin açık tutulması yeterlidir. Henüz meyve vermediği için fidanı kesmektir çoğu müdahale.

Sanat da saldırganlaşabilir, banallaşabilir, hakikat düşmanı olabilir. Her şey mümkün. Sanatseverin, sanatsevmezin populizmi, elitizmi, çokbilmişliği de mümkün. Sürtüşmesiz, dayatmasız, kapışmasız bir dünya yok, olmayacak.

"Siyasette karşı tarafın hakikatini bir selam gibi alamayanın sanatın hakikatine müdahalesi pek yerinde değil!" demekle bitirelim, eleştiriyi, doğru yanlış tartışmalarını, hayat ve hakikat anlayışlarını tartışmaya açık tutarak...

Efendim.

2 Ekim 2009 Cuma

"Evlilik İnsanın Doğasına Aykırı" mıdır?


Bu "doğal" hal insanın vahşi hali olmasın? Yani "insanlık öncesi" hali? Yani insan olmama hali?

(Buradaki "önce"yi "sonra"yı okumuş cahiller için izah edelim: Burada, tarihsel anlamda geriye referanstan çok analitik bir ayrıştırma söz konusudur, genellikle.)


Eğer bir şey insan için mümkünse, hayata geçirilebiliyor ve insan kültürünün bir parçası olabiliyorsa insanın doğasında da vardır.


İnsanın doğası, doğal hali üzerine konuşma ve iddialar çoğu kez düşünce deneyinden, "kuramsal" varsayımlardan/önkabullerden ibarettir, kurgudur: Şunun şöyle ya da böyle olduğunu düşünerek açıklama modelleri kurarız/kurarlar.


"Çocuk için, çocuk hatırına evliliğin sözkonusu olmuşluğu" iddiası, en iyi niyetli halinde dahi sadece fonksiyonalist bir açıklama modelinin devreye sokullmasından ibaret.


Evet, cinsellik bugün kapsamından, boyutlarından, doğal halinden (burada doğadan neden bahsedilmemektedir, şaşırtıcı olmalı idi!) koparılarak bir haz fonksiyonu olarak ele alınıyor. Çocuğun hesaba katılışı önemli, ancak evlilik sadece çocuk hatırına yapılmaz. İnsanların karşı cinsle ilişkisi sadece üreme ve çocuk yetiştirmeden ibaret değil. Çoğalmanın, çocuk yetiştirmenin önemini küçümsemek anlamına gelmez bu. Aile oluşturmak her hangi bir indirgemeci model ile sadece karikatürize edilebilir.


İnsan toplumsaldır. Bir toplumsallıktır. Başkaları ile bir arada, başkaları ile alışveriş içerisinde dillenir, serpilir gelişir. Aile toplumsal dayanışmanın, kültürün, yetiştirmenin, yetişmenin, toplumsallaşmanın temel birimidir.


İnsanın insestiöz hali, çocuğun sürünün çocuğu olma hali insanın kültür öncesi, ahlak öncesi; kişilik, rasyonalite, bireysellik öncesi halidir olsa olsa.


İnsan oluş bir kültür geliştirme işidir. Ahlak, hukuk, vicdan geliştirme işidir.


Aile terbiyenin, toplumsallaşmanın ve dayanışmanın kurumudur. Burada, örneğin, "iktidar" kavramından yola çıkılarak eleştiriler gelmiştir. Bunun ilkelliğe çağrı ifadesi değil de, sosyalpsikolojinin ortaya çıkmadığı zamanlarda, daha "derin" ve köklü bir dayanışma iddiasıyla yapıldığı olmuştur. Bugün aynı iddiaları sosyalpsikolojiyi ve toplum kuramını bilmemezlikten gelerek yapmak akıl kârı değildir.


Aileyi eleştirmek başkadır, kültürü ideoloji ile değiştokuş etmeye çalışmak başka.


Herkesin herkese rakip olması ilkelliktir. Sadakat kültür işidir. Aldatma insanlık halidir, ama insanın doğası değildir. "Kültür"ün, dayanışmanın, ahlakın, hıkukun reddine giden yanlarımızla alakalandırılabilir. Tepkileri, insan davranışını karikatürize etmeye kalkmazsak, genel kavramlarla bireysel davranışı açıklama cehaletine düşmezsek.


Aidiyet bireyselliğin mezarı değildir. Birleştiren bir ölçüde yontar, boğar da. İtiraz, farklılıklar ortak noktaların yoksunluğu, bağsızlık üzerine kurulmaz. Ortak noktaların, birleştiren noktaların totaliter yanını törpüler, nüanse eder, dengeler. Birleştiren ve ayrıştıran yanlar kimlik, kişilik, bireysellik edinme süreçlerinin içindeki alışverişte şekillenir, oluşur.


Çocuk, daha akıllı ve güzelini sokakta bulduğumuzda nasıl değiş tokuş edilmiyor, yine bizim evladımız olarak kalıyorsa, eşler de her daim başkalarından güzel, sağlıklı, akıllı, zengin v.b. olmak, teyakkuzda yaşamak durumunda kalmıyorlar.


Çocuk evlatlıktan reddedilebiliyor. Bunun savunulabilir olduğu zamanlar, durumlar söz konusu olabilir. Eşler için de ayrılma, uzak düşme pekala söz konusu olabiliyor. Sadakatın "fazlası"nın eleştirilebilir olduğu zamanlar vardır mutlaka. Bu "fazla" sadakatın içeriğini boşaltan bir fazladır, sadakatin fazlası değil dengesizliğidir genellikle. İnsanlığı incitecek; hakkı, kukuku, hakikati incitecek "dayanışmalar", dengesiz sadakatlar sadakat olarak düşünülmese daha iyi olur kanaatindeyim. İnsan bir sorumluluktur. İnsan bir toplumdadır. İnsan bir çevrededir. Kainattadır. Alemdedir.


İnsanlığın, insan olma halinin geren, zorlayan, çelişir görünen yanları içinde olgunlaşıyor, şekilleniyor, öncelikler belirliyoruz. Kolaya kaçmak kadar, kolaydan kaçmak da insanın işi. Kaçılmayan kolay, yani aslında yapılması gereken çoğu kez o kadar çetrefilli ve zor olmayabiliyor. Kaçak güreşmelerimiz, iki yüzlülüklerimiz, tutarsızlıklarımız, başkalarıyla birarada oluş, başka insiyatiflerle bir arada oluş, akıntıya karşı yüzme durumunda kalışlarımız, daha nice şeyler işimizi güçleştiriyor. Listesine gerek de yok zaten. Yetişmeye çelışıyoruz insanlığın, zamanın, şartların ve keyfimizin gerektirdiklerine. Her yaptığımız doğru değil. Her yanlışımız da yanlışa/yanlışta inattan değil.


İşimizi kolaylaştıran bir kültürümüzün oluşu. Terbiyeden geçişimiz. Eğriyi doğrudan ayırdetme yetilerimizi sürekli eğitimden geçirmemiz. Ve nasıl oluyorsa bir insana başka gözle bakmayı da öğrenebilmemiz. Sevdiğimizin yüzü dağılıyor, aklını yitiriyor falan, ama sevgiyle elini tutuyoruz. gerekirse altını değiştiriyoruz.


Kaçmak da insanlıktan. Kalmak da. Kimse kimseye insanlığı ile büyüklük taslamasın. İnsanlık, insan oluşumuzun zayıf yanlarını reddetmek, unutmakla yücelmiyor. Fani, sınırlı, kırılgan halimizi genelliği ile bilmekle ayakta tutuluyor. Ve bin yıllarda gelişmiş kurumların içini boşaltmamakla.


(ayrıntıdan kaçındık, konuya sık sık geri döneceğiz, efendim. düzeltilmedi, uyku öncesi acele yazıldı, kopukluklar mutlaka vardır)

8 Eylül 2009 Salı

Muhafazakârlaşıyor muyuz?


Muhafazakârlaşıyor muyuz?

Nerde! Keşke! Nereden çıkarttınız bunu?


Gazeteler öyle söylüyor.

Gazetelere bakmayın siz. Tersi geçerli. Hiç bu kadar hayat tarzsız, geleneksiz, ölçüsüz, egoize edilmiş sosyal dayanışma görmedik. Birinci Cihan harbinden sonra da benzer bir dönemimiz oldu. Nedense bilinmiyor. Hatta daha beterdi gündelik uzantıları, ancak itiraz da vardı, karşı tutumlar canlı ve çekici idi. Toplumsallaşma kanalları sarsıntıya uğrasa da devam ediyordu.


Cumhuriyetin kuruluşu bir toparlanma getirdi demek istiyorsunuz?

Evet. Aynen. Sanıldığı gibi "asrilikler"in, karikatürize ettiğimiz, bazan hicvettiğimiz, olayların ötesinde etkileri oldu. Toparlandık. Gelecek için angaje olduk. Herkesi kapsayabilecek, daha uzun süre devam edebilecek ivme çeşitli nedenlerle frenlendi, isterseniz bu konuya girmeyelim. Cumhuriyet aileyi, eğitimi, gündelik hayatı toparladı. İnsanları angaje etti. Toplumsal ahlak işler hale geldi. Toplumsal diyorum, bireysel eylenir veya karar verilir, ancak meşruiyet iddiaları ve ahlak düşüncesine açılan "ahlaki dayanışma" çok karmaşık toplumsallaşma süreçleridir. Evi vicdan görünse de, bahçesi kültürdür. Cumhuriyetle panik, korku pragmatiği, güvensizlik ve gelecek tasarımsızlığı ortadan kalktı. Cumhuriyetle imkanlar ne kadar dar olursa olsun, insanlar kendi geleceklerini de tasarlayabilecekleri, uzun vadeli düşünebilecekleri bir ortama kavuştular. "Yeni" bir bireysel duruşun, vatandaşlıktan bakışın önü açıldı. Vatandaşlıktan bakış aslında osmanlı döneminden de miras kaldı. Çoğul dispozisyonlar sözkonusu idi, içiçe. Aidiyet, özdeşlik, kimlik, vatandaşlık çok boyutlu toplumsallık kesitleridir. Anlam ve vurgu değişse de, bazı şeyler derinlerde akar. Bilim haline getirdiğimiz bakış tarz(lar)ı tüm insani kurumlaşma ve ihtiyaç spektrumunu kapasamaz. Anlaşılır kılınamayan, ihmal edilen, hatta bazan problematize edilirken ihmal edilmesi gereken kurumlaşmalar, yapılar vb, gelecek herhangi bir bugünden bilinmediğinden , anlamlandırılamaz, önemsenemez, kavranamaz. Bireyin, insanın oluşumunu/hayatını/şekillenmesini gözlemleyebildiğimiz halde, insani hayatın boyutlarını makaslamaya, basitleştirmeye ve böylelikle kontrol altına almaya kalkışabiliyoruz. Yani hayat hikayelerini bildiğimiz halde, hayatta şekillenmeleri adeta küçümsüyoruz. Aslında indirgemecilik, insani minimalizm, cehaleti halının altına süpürmekten ibaret. Kandırmaca değil, karmaşık olanın tutarsız ve omurgasız görülmesi ile de alakalı. İlkel pozitivist dönemden kalma bir pratik. Fakat tamamen de o yüzden değil. "Bir şey olmaz"cılıkla yapılıyor çoğu ülkede binalar. Kurumlar. En gelişmiş ülkeler bile savaş ilan ederken hakikat analizlerinin üzerinden atlıyorlar. Hakikatle düzeltilmeleri, rakipsizlik ve karşı insiyatifsizlikten. Bazan karşı sorumluluklardan. Karıştırmayalım daha fazla.


İnsanî minimalizm dediniz, açar mısınız?

Marcusenin Tek Boyutlu İnsan'ı da bir yere kadar bu kavramın içini doldurabilir. Kolaylık olsun diye söylüyorum. Ama benim açımdan, yetersiz, hatta Marcuse bile benim bakış açımdan bakılırsa, minimalist. İnsan olduğu, olabileceği ile, imkanları ile ele alınmıyor. Buraya kadar Marcuse ile beraberiz. Kavramla insana, topluma gittiğimizde, inşa işine başladığımızda insan bir olması gerekende şekillendiriliyor. Düşüncede ise bu şekillendirme, sorun teoriyle praksis ve fronesis arasındaki alakadaki tıkanıklık, daraltma ve hakikatinden koparma olmasa da yerinden oynatmaya, insanı insani boyutundan teorik anlamda da olsa kaydırmaya yol açıyor. Marcuseyi ilerde tartışalım, onu bir karikatüre dönüştürmemek, hakkını vermek için. Bu şekillendirme, budama pratikte, uygulamada ise özgürleşme ve emansipasyon iddialarıyla bile hayata geçirilse, filizsiz, dalsız, budaksız ağaçlardan, keyfi "gerekirlik" süzgecinden geçirilmiş birarayagetirişler'de söz konusu oluyor. Bir ara sormanlardaki çeşitliliğin, başka müdahalelerle canlı varyasyonlarının seyreltildiği, çürüme ve doğal ölümün ortadan kalktığı, ekolojinin ancak mühendislik bağlamında ele alındığı, orman "sisteminin" tekilleştirilmiş de olsa açık uçluluğunda düşünülemediğinde olduğu gibi. Şimdilerde bir kaç kütük, doğal olarak, yaşlanmaya, kurumaya, kırılmaya, devrilmeye çürümeye bırakılıyor, lütfedilip. Dikkat edilirse doğa toplum analojisi yapmıyoruz burada. Bilimcilik at gözlüğü gerektiriyormuş gibi görünüyor. Daha genel konulara geçsek? "Kuramsal Felsefenin" ya da Toplum Kuramı'nın çetin gerekçelemelerine başvurmak zorundayız, fazlasını söylemek "dogmatik kaçacak".


Bu söylediklerinizin ışığında yeniden soracak olursak ...

Hayır! Muhafazakârlaşmıyoruz! Çözülüyoruz! Muhafazakârlaşma sanılan şey sadece en kibar formülasyonuyla, bir sırt dönme biçimi, eğer han-ı yağmada bir dispozisyon değilse.


Sanırım bu sizi korkutmuyor?

Olmayan bir birlik çözülüyor. Yerine bir başkasını önermek durumundayız. İşin hakikatini önemserseniz, ortada korkulacak bir şey yok. İsteyen istediği kadar manipule etsin toplumsallaşmanın kurumlarını, hakikatin emrettiğine kulak verirseniz, yani görürseniz, okursanız, indirgemezseniz, kapıp götürmezseniz, paralel akan bir hakikatlilikle, dayanışmaya hazır oluşla buluşursunuz her daim. Gentekniği ile hibrit bir insan nesli orataya çıkarılmadıkça haksızlık, hukuksuzluk, insanfsızlık tutmaz. Her daim yeni köleler, daha az eşitler "imal" edilir, edilecektir. İnsanlıktan efendiliğe geçmeyi seçmeyecek bir ahlak ve ahlaklılık direnecektir buna. İnsan dayanışmada insan olur. Toplumsallaşma süreçlerinin bir adı zaten toplumsal dayanışmadır. İnsan bir dayanışmadır! İnsanlık dayanışmadadır.


Sorunlar az değil?

Birikiyor, evet. Felsefesiz, arifsiz, insansız, insafsız da olmaz! Sorgulayıcı olmak, insanlığa/insanlığımıza sadakat işidir. İnsanlıkvazifemizdir. Sadece insan değiliz, olmak da zorundayız. İnsan oluş herşeyin üstüne çıkmak için olamaz. Sorumluluğuna varmak, ezmemek, çiğnememek içindir öncelikle. Çiğnenen bir yerde isyan eder. Çiğneyen isyan ettiğinde; çiğnemeye, çiğneyenle yer değiştirmeye itiraz ettiğinde; insan oluşunda karar kıldığında neler olmaz! Sorunlar doğal afetlerden, kontrol edilemez güçlerden kaynaklanmıyor şu anda, insanlığın hallerinden, tutumlarından, hayata düşmanlığından kaynaklanıyor. İnsan herşeye çare bulamaz. İnsan ulaştığı yere tutunamaz. İnsan biteviye koşuşturmak durumundadır. Bu boş ve boşuna değildir. İnsanlığın hayatı budur. Felaketlere karşı bağdaşık olma şansımız yok. Göğüsleyeceğiz, dayanışmada kendimizi bulacağız, her seferinde.


Muhafazakârlık gibi görünen şeye Muhafazakârlığı tercih ediyorsunuz?

Evet ama, o kadar basit değil. Hangi anlamıyla muhafazakârlık? Bir temkinlilik, ölçülülük anlamında muhafazakarlığı toplumsal hayatta önemli bulurum. Ama deneme sınama gereken yerde cesaret ihtiyaç olduğunu da düşünürüm. Cahil bir gözkaralığı değil bu, başkalarını, başka şeyleri hesaba katabilmenin, birikime ve eleştiriye sırt dönmemenin insiyatifliliği. İnsan, zevk sahibi, kültür sahibi, terbiye sahibi olmadan yol açıcı olamaz. Yeni bir şey söyleyemez. Yeni şey söylemek, hem hayatı, anı, akışı, olanı, olmakta olanı okumayı gerektirir hem de o güne kadar nasıl yapıldığını, nasıl yapılamadığını bilmeyi, insani birikime hakim olduğunu iddia etmeden ona açık olmayı gerektirir. Yeni şey söyleyenler ukala değildirler, tecrübeye ve başkalarının tecrübesine kapalı değillerdir. Bir kural ortaya atıp etrafına hendek kazmazlar. Bu (ister geçmişle, ister birikimle, ister çevresiyle ya da hepsiyle) konuşma, alışveriş halinde olur.


Muhafazakâr hal'e razıdır?

Hayır. Ama o güne kadar nasıl yapıldıysa öyle yapmak ister karşı çıkarken bile. Burada "hal" ile reddedilmesi gereken hali kastediyorsunuz. Geleneği taşlaştırmak zorunda değildir. Zulme varolanı korumak için katlanmak zorunda değildir. Hatta temkinle yeni şeyler de söyleyebilir. Eldekini kaybetmek istemez öncelikle. Maceraya karşıdır. Ama her isyan, her karşı çıkış macera gibi hatta daha ağır şekillense de maceracılıktan kaynaklanmaz. Muhafazakar da isyan eder, çok aleni hallerde Ama muhafazakar kalır sonuna kadar, çünkü itiraz, macera, ihtilalcilik yeterince temsil edildiğinden, yeterince risk aldığından kendi pozisyonunu önemser. Biz muhafazakar ile tutucuyu kastediyoruz bazan. Oysa atılımcılıkla bir denge kurma işidir muhafazakarlık. Gereklidir. Şöyle ki, bir açıdan karşısındakini muhafazakarlıkla suçlaan, bir başka açıdan muhafazakar pozisyon alır. Demek ki sıfat üzerine konuşmuyoruz. Bir siyasi kültür üzerine konuşuyoruz daha çok. Sağ ve katı satatükoculuk sanırım ilk akla gelen burada. Ama onların da atılımcı, ilerici hatta sol takıldığı olabilir. Burada dikkat edilmesi geren şu: Eleştirdiğimizi dinamiği içerisinde eleştirmek durumunda olmuyoruz her daim. Bu meşrudur. Dinamikte(n) konuşmak zordur. Bazan gereksizdir. Gerekli olduğunda da donanım yetmez. Eleştirinin geçerlilik alanını bilmek kaydıyla, daha geniş aralıklardan, daha geniş ufuklardan bakmamış olma hakkına sahibiz. Daha iyi bakış açısı arayanların ise dikkat etmesi gereken şu: "Daha iyi"nin de sonu yoktur. Yanılmazlık garantisini hiç bir güzel emekten sağamazsınız. Her daha geniş, daha iyi bakış açısı, bir başkasına göre dar gelebilir. Burada relativizme düşmeden, başka bakış açılarının çoğulluğuna bakış açınızı relativize edebilmek durumundasınız. Söylediğinizin elbette bir geçerlilik iddiası, bir hakikat iddiası var, ya da olmalı. Daha fazla karışmasın, isterseniz?


Muhafazakarın kaygısına sahip, yeni şey söyleyen ve işte bu yüzden...

devrimci de ola(bile)n? Bu biraz süper entellektüellik gibi bir şey? Ben herşeyin herine bir başka şey koyulması gerektiğini düşünmüyorum. Devrim, düşünce tarzında olur. İdare biçiminde olabilir, vandallık olmama şartıyla. "Kültür devrimi" diye bir şey düşünemiyorum. Bir slogan olarak anlayabiliriz, bir epok olarak. Ancak kültür devamlılık ve eleştiri işidir. Yeni şey söyleme işidir. Bazı alanlarında kültürün devrim diyebiliriz belki, teknik devrimlere benzer şekilde belki, bir şeyler hayal edebiliriz, meşru bir anlamda kullanımı. Ama bir şeylerin yerine çoğu kez bir ilkel ezberin ötesine geçmeyen şeyler koymayı "devrimci." bulmuyorum Değiştokuş edilemezlerin alanında oluyor bunlar zaten en çok. Dinin yerine bilimsiideoloji, ya da bilimin yerine dinselimsiideoloji koymak gibi. toplumsal süreçlerde nasıl çiçekleneceklerini de biliyorluk edasıyla. Yanlış anlaşılmış bir şeyin yerine doğrusunu, daha kapsamlısını koyabilirsiniz. Toptan karşıysanız bir şeye, karşı pozisyonunuzu koyar, tartışmaya açarsınız, eleştiriden nasibinizi alırsınız, çok bilmişlik etmezsiniz. Yasak, sürgün, ezberle biten işleri eleştirmek bile abes. Hiç bir toplum(sal kurum) bireylerin ve grupların bir şeyleri kabul etmişliğine müdahale edemez, darbe indiremez. Yanlış gördüğünü yanlışlanmaya açık durarak eleştiren insan ise anlama ve anlaşmanın açık tutulmasına hizmet etmektedir. Yaftalarla değil, kavramlarla konuşabiliyoruz, bir yerden, bir sorundan, duruştan. Kavramlar meşruiyetlerini ansiklopedik içeriklerinden almıyorlar gerçek/sahih bir konuşmada. Anlam alanları konuşmada açılıyor, kapanıyor, taşınıyor...


Yani sizin açınızdan "ansiklopedik" bir tartışma değil, muhafazakarlık, devrimcilik gibi kavramlar üzerine fikir alışverişi?

Ne ansiklopedisi bu? Ansiklopediler de bir fikirden, perspektiften şekillendiriyor. "Entrikalar Ansiklopedisinde" Kösem Sultanın başka yanlarını vermek, tartıştırmak isteseniz de, zorlanırsınız. Baştan zaten kendisi bir yere yerleşmemişse de siz yerleştirmiş oluyorsunuz. Bütün duruşların, fikirlerin, açıların ansiklopedisini evet, tahayyül edebiliriz. Mantıksal olarak mümkün. Tek tek maddeleri için daha da mümkün. Benim vurgum şu ayrımla anlaşılabilir: Ben olup bitmiş ve tanımlanmış "kelimeler" üzerinde tartışmıyorum, bunun yapılmasını gereksiz bulduğumdan değil. Ben bir iletişim, konuşma, tartışma içinde kullanılan, onun içinde anlam, anlamlara katkı, nüans taşıyan ve bir süreçte, konuşma sürecinde, alışverişte "hakikatinin gerçekliğini" kavramaya başladığımız ya da tartıştığımız mesele/konuya alakalandırılarak düşünülmesi gereken kelimelerden bahsediyorum. Ansiklopedik, leksikal, ostensiv, etimolojik yüklerini, bağ ve bağlantılarını reddetmiyorum. Bir konuşma sürecinde elbette onlara da açılıyor, eğretileniyor, tersine eğretileniyor, stipulasyonlara uğruyor, özgürlüğüne kavuşyor, açık anlam taşıyor vs.


Sanki söyleyeceğinizi söyleyemediniz?

Söyleyiş, başka türlü düşünülebileceğini (söylenebileceğini) dışlamıyor. Son sözü söyler gibi konuştuğumuzda, çoğu kez, nerelerde sorun çıktığını bildiğimizden, konunun etrafında başka bir şekilde dolaşmış oluyoruz. Burada size bir şey söylemeden çok, önyargılarımı tasnif etmeye çalıştım, sorun alanlarına girdim çıktım, cehaletimin haritasını da çıkardım, sessizce. Sanrırm kimse de bizden cevap beklemiyor olmalı. Burada bırakalım bence, önyargılarmız pişe dursunlar, Efendim.
(düzeltilmedi, online hazırlandı, yanlışlar var)

23 Ağustos 2009 Pazar

Demokratik Açılım Ne Kadar Demokratik?

Bilmediğini eleştirenleri, bilmediğini eleştirdiği için eleştiren bir eleştirelliğimiz var.
Peki başından beri bilen, gidilecek yeri tüm süreçlere katılarak bilecek olan, bilerek savunan, savunacak olan kim var?
Hükümet? Devlet Zirvesi? Entellektüel iddialı korporativist kuruluşlar?
Bir şeyler bilen gerçekten var mı? Bu kararlar nerede nasıl alınıyor, sonuçlara nasıl varılıyor? Özlemler kimlerin özlemleri? Verilen kararların kendini bu işe adamış takipçileri kimler olacak?

Bilmediğini savunan, bilemdiğine güvenmesi gereken aydından, bilmediğini savunma cesareti gösteren basından, toplumun özlemlerini toparlayarak ve toplumun önyargılarını deşerek ilerlemeyen bir siyasetçiden neler bekleyebiliriz?

Nereye varacağını, nerede duracağını bilmediğinden çekinenleri topyekün demokrat olmamakla suçluyoruz. Açık bir paketi savunanları gözümüz kapalı demokrat mı ilan etmemiz gerekiyor?

Açık paket, tartışmaya, işlemeye, üzerine emek vermeye açıksa evet demokratik olarak nitelendirilebilir. Ama bu açıklık nerede ve nasıl tartışıldığını bilmediğimiz bir geliştirmeye, planlamaya ve tasarıma gönderme yaptığında pekala kaygı duyabiliriz ve bu cins açıklığa korporativist bir içerik yazabiliriz, haklı olarak.

Devletin Zirvesinin onay vermesi paketin nasıl geliştirildiğine ve ilerletilip işleneceğine dair kaygılara cevap verildiği anlamına gelmez.

Gelişmeler sürecin çeşitli aşamalarında demokratik prensip, pragmatik ve işleyişin meşruiyet testlerinden geçirilemeyecek gibi görünmektedir.

Irak'a da demokrasi "getirildi". Bu bir gün gerçekten de demokrasi olabilir mi? Evet, mümkün. Ama tüm toplum için ancak sonuçta bu söz konusu olabilir. Yani, baştan itibaren getirilen, bazı kesimler açısından demokratik de olsa toplumun toplamı için bir işgal, yağma, ve talandır. Herkes memnun edilemez mantığı, bu işlerin böyle yürüdüğünü ve yürüyeceğini kabul ediş, sonradan demokratik yapılara varılabilecek olsa da, başlangıçtan itibaren sürece yüklenmiş varılmama, hedeflememe, gerektiğinde engelleme opsiyonlarını görmemezlikten gelme eğilimindendir.

Demokratik olanın işe geldiği gibi olmaması, "getirenin" herhangi bir anlamda zararına da olsa işletilmesi, risk tasarımının arkasındaki kararteorisinin ve bundan yola çıkan hesabın açık tutulması gerekir.

Demokrasi "getirilir" mi? Getirilirse kim getirebilir? Getirmek nerede ve nereye kadar meşrudur? Getirmek hangi anlamlarda götürmektir? Yarım bırakılacak tartışmalara taraf oluyoruz.

Türkiyenin sorunları ciddidir. Ülkemizin demokratik, eşitlikçi, dayanışmacı bir yapıya kavuşması elzemdir. Ve her dediğimiz, diyeceğimiz tartışmaya açıktır. Demokratik bir toplumda, yapılanlar, düzeltilmezlik ve geridönülemezlik aldımgötürdümcülüğüne kapalıdır.

Ancak, bazı adımlar kurucu konsensusları yeniden yapılandırmak olduğunda, üzerinde sık oynanamayacak, tüm toplumun çivilerini yerinden oynatan adımlar atıldığında, toplumun bütünü angaje edilmelidir. "Seferber edilmelidir" demiyorum, eskiden kullanılan "mobilizasyon" kavramı bugün "militarist" bir dilin ifadesi olarak görülebiliyor. Önemli olan, neyi içerdiğidir, neyi önerdiği, "ne"den yola çıktığıdır. Demokrasi için "seferberlik" haklı nedenlerle gereksiz ve populist de görülebilir bugün. Ama her anlamıyla temelsiz değildir. Tartışılabilir.

Toplumların yeniden yapılanmalarında toplumu ayağa kaldırmanın "sakıncaları" olabilir ve bu yüzden demokratlar farklı çizgiler izleyebilirler. Kabuledilebilirlik ve meşru davranış çerçeveleri oldukça geniştir, aslolan toplumsal dayanışmanın yeniden şekillenişinin katılımcı bir yol izlemesidir. Demokratik bir yol izleniyorsa. Şark despotizmi, sömürge demokrasisi gibi tuhaf şeyler önerilmiyorsa.

"Toplumun bütünü" ile kaygıların çeşitliliği, sorunların çeşitliliği, tasarımların takip edilebilirliği, anlam alanlarının çok katlılığı işaret edilebilir. Demokrasiyi herkes meydan demokrasisi olarak görmeyebilir. Ancak anlayış farklılıkları arasında geçişlilik olmalıdır. Meşruiyet kanalları özelleştirilmemeli, yani başka kesimlere gayrımeşru kılınmamalıdır.

Kamplaşmalar, kutuplaşmalar, çatışmalar olduğunda ve meşru olması gereken gayrı meşru görüldüğünde, merkeze alınacak olan, keyfi ayrışmalar değildir, sorunçözümlerinde, pragmatikte ve katılımda açıklıktır. Mutlak örtüşmeler, uzlaşmalar değil, herkese açıklık söz konusu olmalıdır.

Anlaşmazlıklarda "tasarımsal inadı" meşru kılabilecek tek şey katılıma ve meşruiyet sorgulamalarına açıklıktır. Çatışmaları ve anlaşmazlıkları körüklemek, dayatmacılık, ikna edilmemeleri gerekiyormuşçasına toplum kesimlerini kenara almak, demokratik meşruiyetçilikle çelişir.

Aydınlanmış dayatmacılık ihtilalcidir genellikle. İhtilalci olmadığında da "ilerici" gibi nitelendirilen, demokrasiyi hedefleyebilen antidemokratik duruştur.

Demokratik Açılımımız ve "önümüze çıkan fırsatlar", hatta "son fırsat"ımız nedir, açıkçası ben bilmiyorum. Haberim yok. Nerede tartışılmış olduğunu, hatta tartşılıp tartışılmamış olup olmadığını anlatmaya niyetli kimse de yok, etrafta.

İçinde yaşadığımız ülkenin, etrafımızdaki ülkelerin ve tüm dünyanın ağır sorunları var, bunu biliyorum.

Her türlü kaygıyı anlıyor, demokratik dayatma olduğu sanılan şeyin içinde sosyalize olduğumuz demokratik dayanışmayı zayıflatıcı olduğunu görüyorum. Yine de bize düşen, sorunçözümünden, tartışmadan, öneri ve itiraz alışverişinden yana olmak, toplumu meşruiyet çizgisinden uzaklaştırmamak, anlaşmamazlıklarda demokrasinin işletilebileceğini göstermektir.

Yeniden kuruluşu, yeniden şekillenişi söz konusu ettiğimizde daha yapısal, daha temelden, daha kurucu bir dayanışmadan yola çıkılması gerektiğine inanıyorum. Demokratik olmayı beceremeyen bir demokratlık iddiasını demokratikleştirip demokratikleştiremeyeceğimize peşin hükümlerle cevap vermek istemiyorum. Önyargılarımın hakikati vardır belki, ama, demokratik tartışmanın kanallarını kapatan bir demokratik iddia ile karşıkarşıya da olsak, daha çok ter dökmek, daha çok emek vermek zorundayız.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Yenipaganlık Olarak 12 Eylül


12 Eylül sanatta antimimetik hareket başlattı. Özellikle heykelde. Cumhuriyetin arkaik sakralitesinden bağımsızlaşmış sanat nesneleri üzerine kurulu estetik semboliği (ki buna da itiraz eden duruşlar vardı, bir kapışma olduğunu biliyoruz, özellikle 30'ların sonuna doğru açığa çıkan) yerle bir edildi.

Heykel, cumhuriyetçi modernizmin mimetik bağlamından çıkarıldı, temsiledilenin temsili, hatırlatıcı estetik noktalar olarak monumentalitenin, hakikat iddiası temsillerinin, nesnesinin kutsallığından kopmuş estetik iddianın ifadeliliğinin yenipagan bir anlamlılıkta; yorum, anlama, hatırlatma ve tartışmanın antimodernist bir sakralitede eritilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Anma törenleri sosyalize edici, hatırlatıcı, profan-anamnetik özelliklerinden ritualteye doğru çekiliyor.

Eleştiri yasaklanıyor, şikayet ritualleri kuruluyor.Tartışılır, içinde yeni şeyler söylenebilir retorik ayinleştiriliyor.

Proje ile gelmeler, öneri sunmalar, meşruiyetleri sınanarak ya da tartışılarak değil, kutsallaştırılan bir dünyayla, "işe gelen bir geçmiş" yüzeyle karşı karşıya bırakılalarak değerlendiriliyor (değersiz bırakılıyor). İdeolojinin emri, hakikatin demirini kesiyor, ama sadece kendi halkının insiyatif kullanmalarında.

Aydınlanmanın öncülleri/premisleri tartışılabilir, ancak 12 Eylül bir aydınlanma modeli olarak eleştirilemez. Başkalarının aydınlanmalarına, aydınlanmamışlıklarına yenipagan bir kalkan olmak dışında bir kültürü yok.

Kemalizm, rasyonel, tartışılabilir, önermeleri tartışmaya açılabilir bir tavırken, önce ideolojiye sonra bir antimodernist ritualler zincirine dönüştürülmeye çalışıldı.

“Ataya şikayet” gibi eskiden halk protesto folkloriğinde yeri olabilecek tavırların kitleselleştirilmesinde 12 Eylülün etkisi var ve 12 Eylül hep bir biçimde, bazan karşıtlarınca devam ettiriliyor. Bağımsızlık, öncelikle düşünce tavır bağımsızlığından geçer, ve geri dönüşsüzlükkten kaçınmayı seçenlerin pragmatiğinde yaşar.

Çocukluğumda, Tanrı’ya politikacıları, hali şikayet eden mektup yazıp köprü duvarına asan yaşlılar olurdu. Bir protesto çeşidi idi, tepki ile karşılanmaz, üzerine gülümseyerek konuşulurdu. Rasyonel bir dünya görüşüne eklemliydi, kutsalla alay değildi, eski tek tanrıcı geleneklerin de kalıntılarına, izlerine, folklorikteki izlerine başvurarak, tartışma açan, gündem açan özellikleri vardı. Eleştiri, çaba, didinme, gayreti dışlayan bir gizilgücün harekete geçirilmesi değildi.

Bazan ölü kahramanlara, bazan hayatta olmayan ebeveyne şikayet ile, eskinin etkin mirası ile hal karşı karşıya getirilirdi. Ve bu sosyal davranış halk kültürünün “repertuarı” içinde idi, meşruluğunu sağlayan kültürel kanallar var idi.

Bugün, direnmeyen sorgulamayan, karşı durmayan aydının “ataya şikayet ritualleri” pek anlaşılır değil. Mustafa Kemalin karşı çıktığı, yerle bir etmeye çalıştığı herşey onun adıyla pervasızca yapılabiliyor. Halk şikayet etse, içinde bunu temellendiği bir geleneği var. Aydının ne düşüncesi, ne duruşu, ne folkloriği, ne mizahı ne de gerekçelendirme kaygısı ve bu yüzden de rasyonel gelenegi var. İkna derdi olmadığından hamasi, dayatmacı. Retorik, ifade, ikna derdi yok. 12 eylül devam ediyor.

12 eylüldeki işkenceleri, idamları düşünüyorum. 12 Eylülcülerde bir suç ceza, hatta intikam (intikam dahi ilkel de olsa karşılıklılık üzerine kuruludur) derdi yok. Öldürme bir ritual. İlkel bir katarsis, estetik ayrışmışlığından sunağa geri çekilmiş. 1 Mayıs katliamını yapanlar belli iken, bir başkaları bunula yargılanıyor ve asılabilirler. Kollektif suç ve ceza bile değil bu, insan-kurban seçiminin anomize ediciliği, paylaştırıcılığı. İsmail kurbanlıktan kişiliğine, bireyselliğine, insanlığına geri döndürülürken, 12 eylülcüler kendi çocuklarını, ismailleştirilmişlerini kurbanlaştırıyor.

12 Martta ortada şahıslar, duruşlar vardı, bireysellikleri ile öne çıkabilen, bir söyleyecekleri olan. 12 Eylülde bireysellik, tavır, ifade, hayat ve duruş karşıtlıkları öne çıkartılmadı. Hem kitlesel bir zulüm uygulandı, hem de popkültürel bir mühendisliğe başvuruldu. Toplumsal dayanışmanın kültürü, kurumları ve kanalları talan edildi. İbrahim oğlu İsmail kişilik sahibiydi. 12 eylülün oğulları adsız, hayat hikayesiz bırakıldı.

Paganlık uygarlıklar kurarken, dönüşürken, yenipaganlık ilkelleştirdi, teslim etti, insanlığın alanlarını ve dünyasını daralttı, karar, tasarım ve gelecek planlamasını patronaja, yani sömürgeci aydınlanmalara teslim etti.

Askeri cezaevlerinde ulusal simgeler, modern semboliğinden çıkarıldı, insanlığın “temsilî ilk hali”ndeki sakral, can alıcı, kurban alıcı semboliğe dönüştürüldü, Durkheim’i bu noktada ciddiye alır ve geliştirirsek. Totemcilik döneminden kalma, anlamları değişmiş bir çok simge, gündelik hayattaki geniş semboliklerinden farklı görülebilmeye başladı. Bir bilinç hali mi bu? Red edemeyen, etmeyende bölünmüşlük yaratan, şizofrenik bir yeraltını zorlayan, o kadar sevdikleri popkültürde aidiyetsizlik kusan de-dekonstruktif bir “durum” yarattılar. Reddeden, içinde yaşadığı toplumdan koptu. Red edemeyenin hayatı karıştı. Eleştiri? Bir o eksik kaldı. Simgelerin tartışılabilen dünyası, hamasi bir kutsallıkça tabulaştırıldı. Hem simgeler rahatsız etmede, hayat zından etmede kullanılacak, hem de yeniden anlamlandırma süreçleri kapalı tutulacak.


...

12 Eylülcüler bir ihaleyi kazandılar. Birilerinin “bizim çocukları” idiler. Ama bizim çocuklarımız asla olmadılar, olamadılar, olmazlar, olamazlar.

12 Eylül başka halkların, geleneklerin, kültürlerin rasyonalitelerini, ihtiyaçlarını, planlanabilir gelecek yanılsamalarını, modernitelerinin bekçiliğini, cellatlığını yaptı. Ama kökü, kozmolojisi, gelişir ve dönüşürlüğü olmayan bir yeni paganizmle düşünce geleneğimizin yeşeren ağacını kuruttu. 12 eylül üzerinden aydınlanmayı eleştiremeyiz. Aydınlanmayı 12 eylülcülüğü yendikten sonra eleştirebiliriz. Eleştiri demokratik, açık, tartışabilir geleneklerin arasında olur. Ne geleneğimiz eleştirel takipçisine, yani kaçıp kurtulmnın mümkün olmadığını, emek, didinme ile medeniyetlerin ayakta tutulabileceğini (kurmaktan zor bu) bilenlerine kavuştu, ne de aydınlanmanın taşaronlarından kurtulup aydınlanmalarını görebildi.

Cumhuriyet neyi hedeflemişse 12 Eylülcülük ayaklar altına aldı. Bağımsızlık, bağımsız düşünce, modern hayatın ayrışmış, karmaşıklaşmış yapıları baskı altında tutuldu, homojenize edildi, bir ilkelliğe teslim edildi.


Amerikadaki yerlilerin arasında yaşamaktan onur duyardım, kültürlerinin üzerine incir ağacı dikilmeden. Onlarınn hayat tarzını, sömürgecilerin hayat tarzından medeni buluyorum. Yenipaganlığımızın imperatiflerini ise, sömürgecilikten daha beter, bir insanlık tutulması olarak görüyorum. Sömürgeciliğin içinde muterizler vardı, fikir vardı, aydın, üniversite, vicdan, birey vardı. 12 Eylülcülüğümüzün kurbanlarının adı yok, hikayesi yok.

Akşam'ın Akşamı


25 Temmuz 2009 tarihli Akşam Gazetesinde Mine Akverdi imzalı bir yazıda ("Paganlık Patladı") gazetecilik deontolojisi aşılmış görünüyor.


Yazı propagandif, seçmeci. Tartışılır bir fikir sunma biçiminde değil, bir hakikat deskripsiyonu tarzında sunulmuş. Yazarının elinden bu şekilde mi çıktı, hangi editoryal süreçlerden geçti, aslında sadece derleme mi, yazarı söylediklerinin altına imza atıyor mu bilemiyorum. Ancak yazılanlar hem olgusal olarak, hem sunum tarzı olarak sorunlu. Propagandif bir tarz yerine enformatif bir dil seçilse itirazımız daha sınırlı olurdu, eleştirel dilin, yani kendisini sorgulayan, tartışmaya açık bir dilin kaybolmaya yüz tuttuğu bir basın dünyasında.


Yazara mı, orada adı geçen araştırmacıya ya da bir başka yayına mı ait olduğunu bilmediğimiz iddiaların bazıları şöyle:


Paganizm kökenlerini doğadan alan ve doğanın kutsallığına dayanan bir inanç sistemidir. Doğayı sevmek ve bir parçası gibi hissetmek, bu yaşam kaynağına ve onun ölüm-yaşam evrelerinin durmaksızın tekrar eden döngülerine saygı duymak ve hürmet etmek esastır.


Tüm ritüeller doğal döngülere uyum sağlamak için vardır. Mevsim dönümlerinde, ay ve güneşin safhalarında özel törenler yapılır.


Kimsenin inancının kesin ve doğru olduğu söylenemez ve herkesin kendine en yakın yolu seçme özgürlüğü vardır. Paganizmde özgür düşünce desteklenirken, yaratıcı zeka kutsanır.


Paganizm anti-merkezci, anti-hiyerarşik ve bir dogmalar silsilesini kural olarak dayatmayan bir inanç biçimidir.


Pagan inancında dünya, varsayılan bir cennetin gölgesinde değildir. Dünya kutsaldır. İyilik ve kötülük kutuplaştırılarak birbirlerinden ayrılmaz. Kadın ve erkek eşit ve dengededir.


Tanrıça ve Tanrı kavramı kutsal gerçekliğin bir ifadesidir, ikisinden birinin üstünlüğü söz konusu değildir.


Pagan ahlakı 'Ne istersen yap, ama kimseyi incitme' sözü üzerine kurulur. Her bireyin etrafını kuşatan doğadan ve diğerlerinden sorumlu olduğunu söyler. Doğa ve diğer insanlar ile bir ahenk içinde olunmalıdır.


"Bu şekilde düşünüyorum", diyene, "bu fikirleriniz tartışmaya açık mı?" diye sormamdan doğal birşey yok. Bir dogmalar listesi,, doktrin, ideoloji sunulmuyorsa, fikrimiz merak ediliyorsa "karşı kutup bir yorum pluralitesinden çıkarılıp karikatürize edilmiş, benzer sorunlar, hatta daha ciddileri paganizmlerde de varoldu" derim. için


Ancak "paganizm burada ifade edilendir" diyene "one minut" demek durumunda kalırım: Hangi paganlıktan bahsetmektesiniz? Tarihi olmayan, geçmişi olmayan, sorunu olmayan bir paganlık mı bu bahsettiğiniz?


Bir tarihi olan, etkisel tarihi olan paganlık(lar) var, bir de bugünkü yeni din, modern din, sınırlandırılmış din, çetrefilli olmayan din arayışının ifadesi olarak paganlık var. İlki hem bazı dini geleneklerde sürüyor çeşitli biçimlerde, hem de kendi tanım alanının dışında kalmış geleneklerde etkisini sürdürüyor, bir "etkintarihsel" aktarım olarak. İkincisi, hayat dünyasından kopmuş, tanımlanmış sınırlandırılmış, kozmolojisinden koparılmış bir anlayış daha çok. Yeni dünyaya, eski paradigma nakli nasıl yapılabilir çok zor ve çetin bir mesele. Sadece, yeni paganlık, modern diskura eklemlidir ve onun tarafından belirlenmektedir demekle yetinelim. içinde ölçülen biçilen, tepki gösterilen, sorunları, karşıtlıkları, kopuşları kendisinden beslenen bir hayat dünyası içerisinde paralel olması mümkün dünya görüşleri, alt hayat dünyaları, parçalanmış içi boşalmış ama soruları belirlemiş kozmoloji(ler) içerisinde. Çoğul kullandım, aslında dünya sanıldığından daha bütünsel bazı açılardan, ama aynı anda bir birisine rakip kozmolojiler, paradigmalar yanyana paralel, içiçe de yaşayabiliyorlar, bazan entegratif bir rekabet ve çekişme, bazan cepheden sürtüşme kapışma içerisinde, bir hareketlilikte.


Freud'un insest üzerine eleştirilerinden yola çıkarak bir medeniyet tartışması yaptığımızda, geçmişteki paganlık nerede kalacaktır? Paganlık hangi tarihten sonra paganlıktır, hangi tarihten önce, meselâ, sadece bir önpaganlıktır? Durheim'in ele aldığı sakral/kutsal olanın profanize olması sürecinden etkilenmemiş bir paganlıktan bahsedemeyeceğimize göre bu yeni paganlığın eskisini tedavülden kaldırmışlığı, pagan sakralitesinin başka bir rasyonalitede anlamlanmışlığı, kaybolmuşluğu değilse, nedir?


İnsan kurban edilmesin tek tanrıcı dinlerdeki tematize edilişi, paganlığın, ahlaki düşünce tarzının özerkleştiği bir kozmolojiye çekilmesinin de ifadesi midir? Eleştirel tavrın gerekliliğinin vurgulanmasındaki kırılma noktası İsmail'in kurban edilmesi değil midir? Put kırma semboliğini hatırlayalım. Bir başka düşünce tarzının , eleştirinin, eleştirel ahlakın sunulmasını görebiliyorum, İbrahim'in tavrında. Dışardan empozeden çok, bir kopuş, isyan, aydınlanma biçiminde. Put kırma semboliği, afganistandaki Buda heykellerini kırmaktan farklı, yeni bir şey söylemenin gücüyle (yeni icatla ortaya çıkma değil, "yeni bir şey söylemek") yerleşik olana isyan, itiraz. İsmailin kurban edilmesine itiraz vahiy'in alanından geliyor. Bu çok önemli. Vahiy'in alanından gelip, insanın eleştirel sorumluluğuna aktarılan bir noktadayız, orada. Paganlığın insan anlayışı kırılıyor. Yalnız paganlığın değil paganlığın da içine dahil olduğu bir kozmolojide çatlak açılıyor.


İbrahim Peygamber, çıkarsamada bulunarak, bir imperatifi dinleyerek, bir hukuktan yola çıkarak bıçağı elinden bırakmıyor: Bırakması vahiyle oluyor. Bu ne demek? Bu şu demek, pagan geleneğin meşruiyet kanallarının kırılmasının, meşruiyet sağlama süreçlerinin insani sorumluluk, hukuk, düşünce, rasyonalite alanına aktarılmasının (çoğul) başlangıç noktalarından birisi olması. Doğrudan özeleştiri ile olsa, yine meşru olacak, ama bir kopuş, dünyasal ayrılık söz konusu olacak. Burada bir dönüşümün, iç dönüşümün de ifadesini görüyoruz. Burada, insanın kurban edilmesi engellenmişliği değil merkezi olan, modern anlamda insan anlayışının (da) eşik noktalarından birisinin sunuluşu. Karar ilahi, insan karara uyarak özeleştiri yapıyor, ya da düşüncesi ve duygusuyla barışıyor, temelli olanla olmayanın tartışma noktası, kritik noktasından konuşuluyor.


Doğayı sevmemek tek tanrıcılığın bir özelliği değil. Modernizmin araççılığı, teknik ilgisi elde bir veri olarak tarih kurgulandığında bu veriler din tarihinin ya da eleştirisinin bir parçası olabiliyor. Dün doğada, bugün microdoğada yaşadığımız bir çok sorun (gentekniği, genetik kopalama vs) hayata, ölüme, insana bakıştan alakasız değil. Dinlerin doğa karşısındaki tavırları eleştirilebilir, sorgulanabilir, her dinde yorumsal çoğulculuk her alanda söz konusu olmayabilir ( mezheplerin ortak düşündüğü alanlar, anlaşmazlık içinde olan tarafların sorunsuzca kabul ettiği alanlar var olabilir) . Dinler arasındaki ve farkılı dinlerin kendi içlerindeki farklılıklar şaşırtıcı bir şey değildir.


Dinler aradan çekilse dahi, insanların paylaştıkları hayat, üretim gelenekleri var. Belli bakışları, davranış kalıplarını, rasyonalizasyon "mekanizmalarını" devreye sokan. Dinler bir anlamda şekillendirici, ama maddi dünyanın tornacısı, imalatçısı, mimarı değiller. Dinler ideoloji değiller. Bir yorum praksisi, dünya tecrübesi, entellektüel birikim, kültürel kompetens de gerektiriyorlar. Yorum, şartlarının farkında oluştan, sorunların olaylar zincirinin devamlılığı içerisinde kendilerini ele verişlerinden yola çıkıyor. Başka bir dünyaya değil, kendi dünyasına eleştiri, öneri, öğüt, hikmet, emir getirdiği için. Ezbere konuşulmuyor, gerçekliği kavrayarak konuşuluyor, bu da bilginin tüm alanlarının devrede oluşuyla, düşünülenlerin, çıkış noktalarının eleştiriye, daha iyi bir noktaya açıklığı içinde oluyor.


"Modern dünya kötü!", diyelim ki. O halde yeni bir dünya mı kuracağız? Bu mümkün mü? Bir ada bulduk, yeraltında bir dehliz bulduk içinde yaşanabilecek, el değimemiş. Yine mümkün mü? Kendi yükümüzle, kafamızla, sorun çözme tarzlarımızla, ölçüp biçme biçimlerimizle, diskurlarımızla, dillerimizle, dil oyunlarımızla, kişilik kazanma yapılarımızla, öğrenme ve öğretme biçimlerimizle gideceğiz. "Yeni birşey yapılmaz!" demiyorum, tersine "yeni şeyler söylemek lazım!" diyen bir geleneği konuşturuyorum.


Dünya eleştiri bekliyor. Karşı konulması gereken onca acı zulüm var. İnsana karşı, canlıya karşı, doğaya karşı. Dağa taşa karşı. Bunu pagan olmayanlar, hatta hiç inanmayanlar savunmuyor mu sanacağız? Tasavvuftada cennet kazanmak için değil, öyle gerektiği için davranırsınız, eşyaları bile kardeş görebilirsiniz, iyilik kötülük bir zıtların birliği içinde ile alınabilir, sanırım, paganlıklarda olamayacağı kadar derin bir biçimde... bunlar daha iyi bir hayat, daha iyi insan olma garantisi veriyor mu diye de sorarlar üstelik. Evet, sufi oluş şart mıdır? İnsanların değişik değişik tarzları, tavırları duruşları olabilir. Hindistandaki yeri süpürerek (canlıları ezmemek için) dolaşanlar bizden her açıdan iyi midirler, ya da biz onlardan çoğu alanda daha iyi rasyonel, değerli miyiz?


Tabii ki insanların iddiaları, hakikat iddiaları, düşünceleri, savundukları, gerekçelendirdikleri inançları olacak. Bunları tartışacak, sunacaklar. Ama bu başkalarını karikatürize etmeden, sömürgelştirmeden yapılacak. İnandığının, bildiğinin büyüklüğü ile büyüklenene arif olanlar cahil gözüyle bakarlar. "Sen inandığın şey kadar büyük müsün? İnandığın şey inandığının kendisi mi, senin körlerin fili tarifinde anlatılanı yaşaman mı?" der benim geleneğim. Savunduğun, kendi yorumların, kutsallaştırdığın kendi fikirlerinse, öznelliğin dışında bir eleştirel diskur tanımıyorsan haikati olan fikir, içeriği olan ahlak, adaleti olan hukuk neylesin?


Dünya bizim gibi olan ve olmayanlarla, ufuk kaynaşmaları içinde anlaşılır, tartışılır, gelişecekse geliştirilir. Anlamak, anlatmak tevazu, açıklık, eksikliğinin farkında oluş, bir yerden, bir noktadan, bir hayattan konuştuğunu bilen insanların, duruşların, sözlerin tartışması, karşı karşıya gelmesiyle oluşur.


Anlamak ve anlaşmak ille de bir birimize katılmakla değil, birbirimizi çarpıtmadan, indirgemeden, geçişliliklerimizi, ortak yanlarımızı inkar etmeden, çıkış noktalarımızı pespektiflerimizi birbirimizin kabul edebileceği şekilde dile getirebilmekten, bunun için konuşmayı açık tutmaktan geçiyor.


Barışın tavrı, karşı tarafın içinde kendisini bulabileceği bir dilde, hikayede, ufukta temsilidir.


Bu olmuşu olmamış yapma da değildir. Ama her olabilişi farketmemişlik olabilir.


İster adına önyargı diyelim, ister tarihsel tortu, paganizmin sorunlu, çatışmalı, her daim barışçı ve doğayla uyumlu olmayabilecek (açlık, kıtlık, yağma, kölelik, ayrımcılık) yanlarının da olduğunu gösteriyor. Doğayla,havayla, suyla, insan oluşla kurabildikleri ve tüm insanlığın ortak mirası olan ve halâ etkisel tarihini sürdüren katkılarının da.


(zamanım bu kadardı, online yazıldı, düzeltilmedi. paganizm ve cinsiyetçilik gibi konularda da zaman bulursam kısa bazı şeyler söylemeye çalışırım: Rahibe tanrıçalar, tanrı tanrıça akrabalıkları, dinlerde tanrının vücutlandırılışı sorunu, paganizm karşıtı paganiteler vb)