Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2012 Pazartesi

Tek Eşliliği İtip Kaktığımızda Geleceksiz Kalırız!

Geleceği dert edenlerimiz kaldı mı? Bilemiyorum. Gözü zenginleşmede olan muhafazakâr da dahil olmak üzere bir kendini gerçekleştirme, dünyalığını kurma tutkusu içinde yaşadığı toplum ve içinden gelip yine içinde yol aldığı diğer insanlarla birlikte hareket halinde olan hayat sorumluluk, çaba ve kaygıların merkezinde olmaktan çıkarılıyor.

Çocuklarının üzerine titreyen nesillerin yetiştirdiği, kendilerinden başkaları için hiç bir şey talep edilmemiş nesiller hayat projelerini kazanç, mutluluk, tatmin üzerinden kuruyorlar. Tarihsel perspektif yani insanlığın içinde yol aldığı tarihsel akış, insanın tarihli ve sosyal varlığı düşünce ve "hesap" dışı kalıyor.

Aile, toplum içinde tanımlanan ve bireysel kararları abluka altına alınan nesiller kendilerine yapılanı yapmamaya çalışıyorlar. Aktardıkları değerler bir itiraz, içinde değiştikleri ve dünyayı değiştirdikleri dünyaya bir itrazken çocuklarda bu bir ezber, yanlış bilinç, idealtipik bir kavram üzerinden mevzi korumaya dönüşüyor. Bireyciliğin de bir biçimde öne çıkması ile sorun çetrefilleniyor. Bakış açıları, çıkış noktaları, yanlışbilinç ya da ezber anlamında ideoloji toplumsal interaksiyon, sorumluluk ve karşılıklı eylemede hakikatle gözden geçirilip bireylerin tarihselliğinden ifade edilen dinamik, tartışmaya açık düşüncelere dönüşemiyorlar. Bir başka kavramla ifade edersek, itiraz bir praksiste sınanıp, temellendirilip toplumsallaşma içinde bireyselleşmede şekillenip gerçekliğini yakalıyamıyor.

Bütün dünyada değerlerin monetarizasyonu liberal düşüncenin kültürel derinliğinden kopmasına, bireyin gerçekleşmesinin iktisadi terimlerle kompenzasyonu ya da temellendirilmesine yol açtı. Solda bireysel gelişimi birey ömründe gerçekleştirme ya da fedakârlıkların kompensazyonu, muhafazakârlıkta bir lokma bir hırkayla avutulmuşluk hissi olarak yeni nesillere içinde yaşadıkları hayat dünyasında kopukluğu, zorunlu sosyalzasyon süreçlerinden uzak duruşu kolaylaştırıcı bir tavır olarak yönlendi.

İnternetin sanaltoplumsallaşmayı zorunlu  toplumsallaşma kurumlarıyla değiştokuş edebilmeyi kolaylaştıran patlaması, tek kutuplu dünyada popülerkültürel ideolojilerin heyecan arattıran (insan parçalamalı filmler, cinselliğin dahi adrenalinli oyunlara dönüştürülmesi) bireyselleşmenin kapılarını kapatan bir insan krizine doğru götürüyor dünyayı.

Cinselliğin insanlararası interaksiyon, diyalog, sorumlulukta şekllenmesinin yerini gitgide daha çok partnerli ancak monologcu, ihtiyaç kavramının tabii olan doğadan kopma (kültüre, değerlere göre şekillenme) eğilimini sanal ve yarım sosyalizasyonun ihtiyaçlarıyla toplumsal doğasından da koparma eğilimi teslim alıyor. Burada bir emansipasyon/özgürleşme süreci değil eleştirel ve interaktif doğasından kopan çarpık sosyalleşme söz konusu oluyor.

Serbest cinsellik yakın tarihte çeşitli ufuklardan temellenebildi. Cinsellikteki özgürleşme ya da emansipasyon talebi insan cinselliğinin bastırılmasına, ağır toplumsal baskılara, totaliter dönemlere tepkiydi. Hayatı deneyselleştirme çabası geleneği baskıcı görme, topyekün yeniden tanımlama ya da uzak tutma düşüncesinin de eseriydi.

Tarihsel serbest cinsellik ise başka bir olay, günümüze kadar gelen dönemlere göre parlayıp sönen bir geleneği olsa da konu dışı bırakıyoruz.

Sosyalpsikolojideki gelişmeler ailenin muhafazakarlığın, mülkiyetin ve baskının bir kurumu olarak görülmekten çıkıp çocukların zeka ve ahlaki gelişiminin yuvası olarak temellendirilmesini sağladı. Bireyselleşmenin onto ve filogenetiğinin sosyal interaksiyon, aile, toplumsallaşma bağları tartışmaları felsefi, toplumkuramsal ve toplumbilimsel alanlara da çekti.

Eleştirel topumbilim topluma, toplumun tarihselliğine ve tarihte akışına, ahistorik olmayan insan anlayışına, toplumsal dinamikleri artık reddemeyen muhafazakar toplum temellendirişlerine de yansıdı. Bugün ailenin toplumbilimsel temellendirilmesinde muhafazakar, liberal ya da toplumcu bakışlar arasında görüş ayrılıkları eskisi kadar derin değil. Temellendirmedeki konsensus eleştirel bir diskurda gitgide gelişiyor.

Bunun gerekçelemelerdeki önemi, toplumsal kararlardaki önemi büyük.

Tek eşliliğin tarihi çok eşliliğin tarihinden daha eski. Bazı çok eşlilik iddiaları da tek eşlilik paradigmasında kendilerini temellendirmekteler ve nüfustaki asimetrilerle alâkalı olarak görülebiliyorlar. Bazı çok eşlilik gelenekleri tek eşliliği merkez alıyor, bazıları almıyor. Çok eşliliğe izin verilmesi ve buna meşruiyet verebilecek şartların sıralanması ile çok eşliliğin özendirilmişliği, öne çıkmışlığı farklı şeylerdir.

Nazizm döneminin insan haraları, çocuk üretme çiftlikleri tek eşlilik çok eşlilik meselelerinin dışında kalan bir sorunu da açığa çıkarıyor: Çocuk ve Eğitim/Terbiye. Kurumsal eğitim ile ailenin verdiği terbiye arasındaki fark üzerinde bugün, toplumbilimlerinden yola çıkarak konuşabiliyoruz. Bugünkü bilimsel bilgi ve veriler dünün insanının bu konuyu farketmemiş olduğu iddasını taşımıyor. Tersine, dün bireyselliği filizlendiren toplumsallaşmaların önünü açacak şekilde yapılanan kültürlerin neyi ne için oluşturduklarını, savunduklarını, kurumlaştırdıklarını daha iyi kavrıyoruz.

İnsanlığın bin yıllardır şekillendirdiği, temellendirdiği kurumlar dengesinin çopu kez ahistorik anlayışlardan değiştirilmesi, belli kuşak, ilgi, dönemsel çıkarlardan zorlanması gündelik hayatta derinlik kaybına yol açıyor. İnsanlığın gitgide daha ileri bir tarihsel noktadan bakma imkânı, tekniklerin incelmesi insanlıkta inceliş olma anlamına gelmiyor. İnsanlığın tarihi kurumlarına ağır müdahale dönemleri barbarlaşma dönemleri olarak da kendisini defalarca gösterdi.

İnsanlar benim ya da benim tercih ettiğim gibi yaşamak zorunda değiller. Herkesin bireysel tercihi başka, topluma model olarak önermek başka. Dönemsel-tarihi eğilimler veya ilerleme yönleri insanlıkta ilerlemeler olmak durumunda değil. İnsanlığın her bocalaması da topyekün insanın tarihliliği ve toplumsal dinamiğinden kaçış değil. Bazı duruşlar, şekillenme ve gelişme ve hayat tarzı mühendislikleri insanî kurumlaşmaları yeniden temellendirme için gereklilik ve eleştirel imkanlar da sunuyor,

Gelenek stoklarında farklı bakışlara, tavırlara yol açan kökler söz konusu. Gelenek stokları sadece şu yönde bu yönde değil, çeşitli yönlerde tümüyle izole edilebilselerdi dahi insanın şekillenmesini her dönemde eşit yönlerde/biçimlerde belirlemeyecek ve güncel emek isteyecek özellikler gösteriyorlar. İnsanların insan yetiştirme geleneği kurmaları da insan yetiştirme otomatikleri sunmuyor. Eleştirel faaliyet varolanı yıkmak, gözden geçirmek için değil işletmek, anlamlandırmak için de gerekiyor. Bu anlamlandırma konuya hakimiyet, konusuna hakimiyetin tereddütsüzlüğü ile söz konusu edilebilecek bir oldu bitti haline getirilmedikçe eleştirel süreklilik sağlanabildikçe gündelik praksise çeşitli anlamlarıyla tarihsel bir derinlik de sunuyor: Topyekün bir eleştiri, bir kereliğine tüm zamanlar için eleştiri ne mümkün ne de gerekli.

...

Vatan Gazetesindeki bir yazıya göz atalım ve yazıdan bağımsız olarak, yani ilerde bu alıntıyı yazıdan çıkaracağımızı belirterek devam edelim:


İnsanın bireyselliğinin tarih içinde hareket eden yanlarının bir hayat tarzı iddiası içerisinde (implicit olarak) yer almaması halinde gözden geçirilmemiş bir ideoloji veya iddia ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyoruz.

İnsanın mutluluğu tek bir kişiyle yakalayamayacağı, insanın her beklediğini bir insanda bulamayacağı ve bunun için de tamamlayıcı ilişkiler aramayı düşünebileceği, bu arayışlarda gizlilik saklılık yerine makûl ve meşru gerekçelerle mukavele, mutabakat ya da kurumlaşmaya gidilebileceği üzerine çeşitli kombinasyonlarda diskur yürütülebiliyor. Kimisi ailenin zamanını doldurduğu fikrinde, kimisi çocuk için bunun daha iyi olacağının iddiasını yürütüyor.

"Ailenin zamanı geçti!" diyenlerin kimisi bunu yeni toplumsal işbölümü ve ideallerden temellendirirken "konjonktürel iddalarda bulunabiliyorluğunu düşünmüyor, kimisi insanın ve insaniyetin devamını kendi yükümlülükleri olarak görmeyerek "tarihin sonu"nu başka bir biçimde dile getiriyor ve saire.

Cinselliği sınırlı bir haz, evlilik veya beraberlikleri bir çeşit özdeşleşme olarak da görebildiklerini temellendirmelerde farkedemeyebiliyor "yeni" iddiaların sahipleri. Bunların gerekçe olsalar da nedensellik bağı da sınırlı olabiliyor ve bu yüzden bahaneleşebiliyorlar.

Tarih var kabul edilse bile dönemleri, dönemsel eğilimleri tarihsel ilerlemenin parçası olarak değerlendirmelerden de bir çeşit "zamanın mantığı" çıkarılabiliyor. Dönemler eski praksisin değerlendirilmesine yol açan kopukluklardan da ibaret olabilir (ya da olmayabilir!). Tarih yazımının narrativitesi, tarihin hikaye edilirliğindeki geriye dönüşler, bir ufuktan bütünleştirme oluşları da kronolojik gelişmeleri ilerlemenin parçası haline getirmemizi sorunlu hale getiriyor. Ufuk olarak tarihteki yerleşikliğimiz ileri bir nokta oluşturuyor. Kronolojinin ilerleme olması diye bir şey yok, ilerleyen sadece zaman. (Zamanın reel varlığı tartışmalı bir konudur).

İnsanın insana örtüşen yeterliliği beklentileri bir projektiyon, fazlasıyla özdeşleşme talebi, yarım sosyallik. Karşındaki de sen. Karşındakilerin genişliği senin kendi hakedilmemiş, kazanılmamış genişliğin. Üstelik insanlardaki potansiyeli harekete geçirme duygusunu terk etmişlik üzerine kurulu. Karşındaki insan olmuş bitmiş, her hangi bir anlamıyla da olsa, ne fena! Bu bakış çocuk gelişiminde de sorunlu olur, çünkü insani gelişim ömür boyu sürer. Çöküşte bile gelişme söz konusudur. Çocuğa sunduğu istisnai hâl en daralmış, daraltılmış şeklinde olur burada.

Şu an için beklediklerimizden fazlasını veren bir insan düşünelim. Dünyanın en güzeliydi hastalandı, bu özelliğini yitirdi. En duyarlısıydı, aldırmazın teki oldu. Kültürlüydü, kendini yenileyemedi, tereddüte düştü ya da melekelerini yitirmiş görünüyor. Şimdi her aybolan özelliği için yeni birisini mi arayacağız. Hadi bulduk diyelim o şahıslar da hep bize cevap verebilecekler mi? Biz sorun haline geldiğimizde? Bizim de yerimize bir başka(ların)ı mı bulacaklar? Bulma hakları yoksa egoizm bizim için geçerlidir.  O hakları varsa sürekli ve stabilize edilemeyen bir beraberlikte seviye tutturulamayacağı gibi, "looser"ların talepleri artsa da azalsa da bir kenara itlmeleri kural haline gelecektir. Bisikletle ağaca çarpan partneri iyileşip de beklentilerin eksilen kısımlarına cevap verdiğinde ne yapılacak? Diğerleri kovalanacak mı? Kovalanmadıklarında "fazla mal göz çıkarmaz" durumu ortaya çıkacak. Mülkiyet tarihinin, emtia tarihinin bir konusu olarak mı tartışılacak komplikasyonlar bir ölçü, karar noktası mı gerekecek. Norm konulduğunda ahlaki yani normatif argümentasyonun tek eşliliğe götürmeyeceğini iddia edebilecek entellektüel olabilir mi her hangi bir olası dünyada? Hakikat iddialarının normatif alanda açık, hür diskurda bağlayıcılığını reddedersek hangi toplumsallıktan, demokrasiden, dayanışmadan, ilerlemiş insaniyetten konuşabileceğiz? İlerleme, argümentasyona kapalılığın ilerlemesi ise ideolojiden, ezberden, tartışmaya kapalılıktan konuşmuş oluruz. Olumsuz anlamıyla muhafazakârlık da buradadır zaten: İlerlemeden bahsederken tartışmaya, tartışılır hakikat iddialarıyla gerekçelemeye kapalılıkla fanatizme, "argümentatif gericiliğe" düşmeyeceğimizi nasıl garanti edebiliriz?

Çocuk için iddia edilecek interaktif stabilite bu tür "grupsal seviyeli beraberlikler"de söz konusu olamaz! Çok eşliliklerden bile geri bir durum söz konusu üstelik. Onlar performans, özellik yetenek testleri üzerine kurmuyorlar mukavelelerini. Bu söz konusu değilse grupsal seviyeli beraberliklerde o zaman onca yeterlilik örtüşmesi iddialarının ne anlamı var?

Zamanım bu kadardına yetti. Eksiklikleri zamanla tamamlarım, ancak gerektiği kadarıyla. Argümentasyonda tutumlu kalmaya çabaladık, temellendirmeleri minimalize ettik. Bu bir makale değil, İtiraz notudur. Özetlersem: Çocuk için aile gerekir. Tek eşlilik, sadakat, dayanışma, toplumsal dayanışma çocuk yetiştirmede önemlidir. Hayatımız kendi hayatımızla sınırlı değildir, nesiller arası bir zincirin de parçasıyız. Cinsellik haz olmaya indirgenince bir tek hazza indirgeniyor o da hızlı, stresli bir dünyanın aslında pek derin olmayan kavramlarından birisi. Bir insanla ilişki zaman ister, emek ister. Cinsellik ihtimam, saygı, karşılıklı olarak birbirini tanımada derinleşme ile ilerler. Çocuk kuluçkada yetişmez. İnsnlar eskiden kuluçka civcivine dahi itiraz ederlerdi. Bugün klonlamayı mesru üreme yolu haline getirecek bir yola giriyoruz: Peki kim yetiştirecek bu klonları? Programlama mı yapılacak? İnsani yetişmenin tarih ve süreç içerdiğini, interaktif olduğunu düşünmemişler mi bu iddianın avukatlığını yapacaklar?

Her hastalananı, yetersiz olanı yanımızdan kovacak mıyız?

Benden daha az şey bilen, her alanda at oynatamayan ama insan mı insan birisine burun mu kıvıracağım? Üstelik bir düzine hatunla, mesela yani, nasıl geçineceğim, birbirleri ile nasıl geçinecekler, merkezde hep bir egoist mi olacak? Ha evet bu hak sadece kadınların olacak deniyor. Evet kadın mı "egoistimiz" olacak? Bu daha ileri bir psikoloji, kişisellik ya da bireysellik midir? Estepetapüften iddialar. İsterseniz o "Alman Psikolog" Hanımefendinin kitabını da değerlendirivereyim, bana acımıyorsanız, Sevgili Okuyucularım.

Kimin kimin çocuğu olduğu önemsiz ise Nazi dönemine geri döneriz. Gerçi o dönemde bile, bir biçimde kimin kimin babası olduğu (ırk araştırmaları, soy kurcalamaları açısından) kayda düşülüyordu, şimdi DNA analizi yapılsın denilecek sanırım. Akla ziyan işler.

Ne entellektüel ne ileri ne de insanî bir temel sunuluyor çocukların ve geleceğin çiçek açmasına.

Sol aslında böyle eleştiriyor(du) bu işleri. Böyle eleştirmeli. zincirleri kırmak, hürriyet, kurtuluş emek, çırpınma, dayanışma, sadakat işidir! Sana yetmeyeni satmama işidir! Hastaları, zayıfları yolda bırakmama işidir!

13 Nisan 2012 Cuma

Yerli Dizilerdeki Küçültülmüş Burun Merakı

Bazı dizilerde burnu "yaptırılmamış" oyuncu neredeyse yok. Kemerli burunlu erkek oyuncularda bile yakın çekimde az biraz "düzeltilmişlik" yakalıyorsunuz.

İnsanların sağlıklarıyla, et ve kemikten oluşan görünüşleriyle oynamaları "zevkler ve renklerin tartışılmazlığı" meselesini aşıyor, hem normatif etik hem de tıbbî etik açısından tartışılması gereken sorunlar oluşturuyor. Tıbbî etik açısından sorunlu kısım yer yer hukukî sorunlara da yol açıyor. İleride tartışabilmeyi ümit ediyoruz.

Bir başka ciddi ahlakî ve hukukî sorun kümesi dizi ve filmlerdeki oyuncu seçiminde ortaya çıkıyor. Halk sağlığı ile oynanmasından ırkçılığa kadar genişleyen bir spektrum dizilerdeki hümanist, eşitlikçi ya da muhafazakâr söylemi de eğretiliyor.

Bir dizide çekim platformu olarak kullanılan evde ikâmet ettirilen hanımlardan sadece birisinin burnu ameliyatsız. O da makyajla/maskeyle kemerlenmiş burnundan film icabı bir ameliyatla orijinal yüzüne estetikli yüz olarak dönüp "güzelleştiriliyor".

Yüz değiştirme teknolojisinden mucize dokunuşla güzelleştirip zayıflatan, hatta neredeyse akıllandıran bir estetik cerrahinin kontrolsüz propagandası basın yayın deontolojisi/etiği açısından sorun oluşturuyor. Yine bu alanda hukukun, ticari kuralların çiğnenmesi de söz konusu.

Benim üzerinde durduğum insanların güzelleşme talebi ya da vücutlarına müdahalede bulunup bulunmama hakları değil. Elbette ki özendirme, imrendirme tıbbî korsanlık sınırlarında. Tabip Odaları ile felsefenin bir kolu olan tıbbî etik ve tıbbın kendi etik düşüncesi olan tıbbi deontoloji uzmanları bir an önce bu konuları tartışmak, kavramlaştırmak,olası  tepkileri feveran ve keyfilikten uzaklaştırmak, diğer alanlardan tartışmacılara temel sunmak zorundalar.

Oyuncu seçimleri film ve dizi yapımcılarının, yönetmenlerin, filmi dağıtıp sunan endüstrinin de ırkçılık ve ayrımcılıkla imtihanıdır.

Burnu ameliyatlı bir oyuncuya karşı ayrımcılık, yasak da; güzellik çirkinlik iddialarının ve ideallerinin abartılması da; oyuncu seçiminde dış görünüşe dayalı elemeler de bazan değişik gerekçelerle eleştirebilecek, ancak topluma, insanî değerlere müdahale unsurları taşıyan tavırlardan. Lakaytlık, acemilik, bilgisizlik, senaryonun ilericiliği ya da toplumsal değerlere uygunluğu (muhafazakarlık) bu tip yanlışları hafifletmeye ne gerekçe ne de bahane sunabilir.

Burun kemerleri alınmış oyuncular toplumdaki temsil oranlarını bir ölçüde aşmalarında sorun olmasa da güçlü gerekçe (mesela ameliyatlı oyuncuların diskriminasyonuna karşı çıkmak gibi)  ve nedenler yokken kadroda ağırlık kazanmaları halinde en azından pasif toplum mühendisliği ile eleştirilebilir, suçlanabilirler.

Etik sorunlardan hukukî problematizasyona geçiş kolay bir iş değildir. Konunun en net ve açık olduğu hallerde dahi hukuki yaptırımın kendisi de şablonlaşmaya yol açıcılığı, estetik elştirinin alanına müdahlesiyle, sanat eserinin tartışılmasının eser sunumundan sonra olabilirliği gibi açılardan sorunludur.

Anorektik tiplemelerin güzellik ideali olarak ağırlık kazanmalarında yönetmeliklerle müdahaleler dahi hukukî müdahaledir. Ancak, sanat eserine müdahale eser öncesi yönetmeliklerle olduğunda meşruiyet açısından sorunlara yol açar: Yaratıcı, eleştirel tercihlere şablon sınırlamalar getirilmesi gibi nedenlerle. Sonradan hukukî müdahale ise soğuksavaş öncesi amerikan sansürcülüğünün sürek avlarına yol açma tehlikesini taşır.

Sanat eserine yegane meşru müdahale eserin tartışılması bağlamıyla sınırlıdır ve eserin gerçekleşme süreci içerisindedir. (Epik tiyatroda katılım ve açık eser kavramı başka bir konudur, tartışılmayı da dışlamaz, ve yine eserin gerçekleşme süreci içerisindedir). Sanat eserine ya da sanatçıya yaptırım, yasaklama, fiziki tehdite varan kararlar korku ve dehşet yaratma üzerinden hareket eder ve eleştirinin de meşruiyetini karartır. Eleştiri hukukun saldırganlık olarak kullanılması halinde suskunluğa çekilir ya da eleştirinin nesnesini bırakıp hukuku eleştirmeye (haklı olarak) yönelir. Eleştiri konunun hakikatiyle ilgilidir ve sanat eserinin gerçekliğine eleştirisiz kavuşması söz konusu değildir. Buradaki gerçeklikle gerçeküstü eserlerin bile bir  çeşit (zaman ve mekanda yerleşiklik, tarihsellik; allegorik veya tasniflenmişlik, tasnifdışı edilmişlik gibi) gerçekliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz.

Sanat eserine hukukî müdahale ancak sınırlı, tartışma açıcı, duyarlılığı uyarıcı ölçülerde kalarak meşruiyet iddiasında bulunabilir. Burada cezadan konunun tartışılması, tepkiselliğin önünün kapatılması gibi implicit gerekçeler söz konusudur ve farklı (demokratik) siyasi kültürlerde farklı yollar izler.

Müdahalelere karşı konuya karşı eleştirilerimizden daha çok yer vermek durumunda kalmamız "ne yapmalı" tartışması açmamak içindi. Birilerinin başını belaya sokmak, yasakları listeletmek için bahane üretmek değil, oyuncu tercihinin ırkçılığa dönüşme işaretlerinin film endüstrisince dikkate alınmasını sağlamak durumundayız. 

Aşılmaması gereken sınır aşılmak üzeredir, insanın kendisine dair önyargısı olarak estetik müdahale tartışılmalıdır. Yüz nakli ameliyatlarının açtığı imkanları bir yandan reddetmezken, diğer yandan görüntü, cilt ve saç rengi, yüz şekil ayrımcılığına kategorik olatrak karşı çıkmak durumundayız.

"Kategorik" demem, tekrarlarsam, burnu ameliyatlı, cilt rengini bin bir zorlamayla açtırmış, vücüt şeklini neredeyse bir ırktan kaçma düzeyinde değiştirmiş insanlara dahi ayrımcılık yapmamayı içeriyor.

Yüzü bir kazada hasar görmüş oyuncuyu ekranda görmek istemeyen bir toplum kuruntu veya psikolojik bozukluk olarak insanların görünümlerine müdahalelerini etkilemektedir. İnsanlar en azından ekranda gizlenmek, maskelenmek zorunda kalmamalıdırlar. 

Bir moda salgını, popüler kültürel salgın olarak estetik ameliyatlar üstün ırk, tabî ırk düşüncesini içinde barındırmaktadır.

Dünyanın en güzel yüzlerini dahi kendilerinden tereddtütlü kılan bir aşağılık duygusuna yol açan ne tek başına ırkçılık, ne güzellik endüstrisi, ne kapitalizimin insan idealidir.

Dilencileri bile burun ameliyatlı antikapitalist ülkeler sözkonusu. Amerikan rüyası görenler değil, muhafazakar kesimin erkek ve kadınları da bu furyaya teslim olmuşken nedenlere takılıp kalmadan ırkçılığa, toplumların kendilerine karşı yönelttikleri ırkçılığa dikkat çekmemiz gerekiyor. 

(zamanım yetmedi burada bırakıyorum. düzeltilmedi)




28 Aralık 2011 Çarşamba

Keşan Müftüsünün Söyledikleri Düşünce Özgürlüğü Sınırları İçindedir!

Noel ve Noel Baba için batıda daha fazla şey yazılır söylenir. Noel Baba menkıbelerinin değişik kökenleri, farklı geleneklerle kurulan köprüler Noel Babanın gerçek kimliğinden çok cevap verdiği toplumsal ihtiyaç açısından anlamlanır.

Batıda Noel Babaya yönelik çeşitli söylentiler, eleştiriler gündeme gelse de, Noel Baba en az şişedeki cinimiz kadar gündemdedir.

Çeşitli geleneklerin Noel Babaya bağlanmışlığı uzun bir düşünce tarihi metnine de ihtiyaç duyuracaktır. Demreli Aziz Nikolas konusu Noel Baba tartışmasının sadece bir kısmını oluşturur. Eleştirenlerinin az olmadığını ve bugünkü ticari noel alışverişi ve noel eğlenceleri ile alâkası olmadığını da belirtelim.

Bizde yılbaşı ile noelin farklı olduğunu vurgulayan yılbaşı kutlamaları savunuculuğunun argümanında hata olduğu kanaatindeyim. Her gelenekte yılbaşı ve noel örtüşmez ama bazı geleneklerde bu örtüşme söz konusudur.

Keşan Müftüsünün gerekçeleri de tartışılabilir gerekçeler. Bacadan girme, kapıdan girme birbiriyle örtüşemeyecek alanlarda ele alınmış mesela. Teşbih, benzetme, metafor ve eğretilemeye başvurma gerekçelerin anlam alanlarını devreden çıkarıcı özellikler taşısa da meşru bir tartışma zemini kaybedilmiş de olmuyor.

Bir gerekçesi ise ifade edilmediği halde haklı ve hakkanî bir temel açıyor: Bir çözülme, özenme, geleneği devam ettirememe halimize eleştiri olarak.

Stabil bir toplumda komşumuzun kutlamalarına sırt dönmek farklı, özgüvenin yitirmiş bir toplumun yalpalamaları içerisinde geleneksel arka planımızla bağımızın kopuyorluğu farklı.

Batıda kutlamaların ticarileşmesi, tüketim dini içinde anlamlanan bayramlar, alışveriş günleri eleştirisi, eğlence ve festivallerin alkolizasyonu sağdan, soldan eleştiri alır. Nietzsche'nin Deccal'indeki gibi.

Ben insanların eğlenmesine karışılmasına taraftar olmasam da din adamlarının yeni ritüalleri eleştirmeye çalışmalarının görevleri olduğunu düşünüyorum. Tek sesten konuşmayacaklarsa, kendi gerekçe, bilgi ve birikimlerini kullanacaklarsa elbette tartışılır şeyler söyleyeceklerdir.

Farklı düşünen gerekçe sunar; "soruşturma, kovuşurma açılsın!" çığlıkları atmaz. Yanlışsız ve siyaseten doğru şeyler söylemek yerine tartışılır şeyler söylenmesi evladır. Herkesin ahkâm kesmesi ve bildiğini okuması değildir bu. Toplumsal konsensus tamamen doğrular yanlışlar üzerinde oluşmaz, nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, nerede kimin ileri gidebileceği, kimin ne ölçüde karşı çıkabileceği üzerine dinamik bir konsensustur da.

Konsensus, konuşan koklaşan ve hareket halindeki bir toplumda zaman içinde oluşur. Bir birine hak vermelerden çok birbirinin özgürlük, yanlış doğru alanlarını da tanımaktan geçer.

Yılbaşı, noel kutlaması olmak zorunda değildir. Ama, ikisinin örtüştürüldüğü de olur. Kaç yılbaşı vardır, zaman bilinci üzerine yıldönüm kutlamalarının ne önemi vardır bunları tartışmamızda fayda var.

Kabul edersiniz, uyarsınız ya da uymazsınız gelenek size bugünden bir yorum olarak itiraz eder.

"İçkili eğlencelere alternatif var mıdır, varsa nedir?" ise ayrı bir mevzudur. Yılbaşı üzerinden tartışılmasını pek anlamlı bulmuyorum.

Eğlenceyi anlamsız bulanlardan değilim. Alternatrifi olanların ise teorik bir dayatma olarak değil bir hayat tarzı olarak sunmalarını şart görüyorum. Bu konuda zamanında hayat tarzımızın yaş sınırlarıyla segmentleştirilmesi de bir çözümdü, doğru çözümdü demiyorum, çözümdü, üzerine düşünülmelidir diyorum. Gelenek neden böyle bir kapı açmıştı üzerinde durmak lazım.

Ben Keşan Müftüsünün düğüne, derneğe, eğlenceye karşı çıktığı kanaatinde değilim. Kişise bir çıkış yaptığını da düşünmüyorum. Yorumu, başvurabileceği yanlış gerekçe kendisine aittir, kendisine ait bir sorumluluktur, ancak bir sorumluluğun başka sorumluluklara açılması tarzında bir sorumluluktur. Yanlışı varsa gerekçelendirerek kendisine sunmayan sorumsuzluktan konuşuyor olur. Açık bir konuşmayı kapatan Keşan Müftüsü değildir, onu hemen susuturmaya çalışanlardır. Diskuru açık tutmak söyleneceğin, konuşlabileceğin geleceği gideceği yeri de belirler.

Farklı eğlence anlayışı, hatta eğlenceye karşı eleştirel anlayışlar olabilir, dayatma olmadıkça tartışmanın sorun yaratacağını da düşünmüyorum.

Kendimi ne bir müftünün anlayışına tabî olmak zorunda görüyorum, ne de onu soruşturmayı öneren bir başka anlayışa. Sadece ve sadece hakikat bağlayıcıdır. Sözü hakikat iddiası olarak işitmek ise herkese karşı yükümlulüğümdür.

Hayat tarzımın sorumlusu benim, mucidi olmasam da. Başkalarına hayat tarzımı dayatmadıkça, kimseye de hesap vereceğimi düşünmüyorum. Ancak hayat tarzları üzerine tartışmayı da entellektüel bir konu olarak düşünüyorum. Düzey ileridir, değildir ayrı bir mevzudur. Tartışma, alışveriş zamanla ve zamanda ilerler.

İnsanların sevap günah çetelelerini biz tutmuyoruz. Onlara insan olarak davranmak, hitap etmek, yanlışlarını doğrularını abartmamak, insan hayatını tek tek alanlardan ibaret saymamak durumundayız.

Eğlencenin toplumsallaştırıcı ve toplumsallaşmayı çözebilici yanlarını aynı anda görebilen toplum kuramı, toplum eleştirisi konuşma, söyleşme, birbirine itiraz yollarının açık kalmasını açık tutulmasını tercih edecektir, etmelidir. Eğlencede sorun ifrat tefritte değildir, eğlencenin diyalektiğinin olmasıdır mesele, bir gün devam ederiz belki, meselenin, olayın, konunun, mevzunun kendisine yönelerek...

22 Kasım 2011 Salı

Ekşi Sözlüğü Kapattırma Girişimleri Üzerinden

Ekşi Sözlük bazan incitici, yüzeysel olabiliyor. İtiraza kapılarını açık tutmaları, başkalarının imajını ellerinde tutma olayına ihtimamla yaklaşmalarını beklemek herkesin hakkı.

Haklarında önyargı oluşturulduğunu düşünenlerin, sitenin kendi sorumlularından cevap alamadıklarında mahkemelik olmalarını da doğal karşılıyorum.

Ancak son kapattırma kampanyasının demokratik, eleştirel, hukukî her türlü sınırı zorladığı kanaatindeyim.

Demokrasi'nin vazgeçilebilir bir şey olduğu vurgusu ise, ironik de olsa ilginç, referandumda hayır oyu verenlerin darbecilikle suçlanması demek durum, an, ironi icabıydı.

Burada ilginç bir gerekçe var: Kutsalların aşağılanması. Kutsalların aşağılanması kötü bir şey. Ancak bu, kutsalların savunulmasından ileriye gidiyor ve hukukun herkes için geçerliliği içinde herkesin, her çevrenin kutsal bildiği için demokrasiyi paranteze alabilme hakkını öne sürmelerinin yolunu da açıyor.

Sokağın devreye girebilirliği, galeyanın önünü açmaya kalkışılabileceği lafzı Çorum ve Maraş provakasyonunu yaşamış bir ülkede akıl kârı değil. Fark? İddiada haklı olunduğu düşüncesi. Kanıtın apaçık ortada olmadığı durumlarda da iddia büyükse, demokrasinin rafa kaldırılabilirliğinin meşruiyetinin düşünülebilirliğinin önü yeniden açılmış olmayacak mı? Yenidemokratlarmızın demokrasi söyleminin kolayca sönüvermesi yeni bir diktatörlüğün hedeflendiği iddialarını güçlendirmeyecek mi?

Kanıt apaçık olsa da olmasa da, hukukî sınama süreçleri devreden çıkarılarak mı hukuk gündeme getirilecek? Yani önce ortalık ateşe verilip sonra hukuk işlemeyecekse, hukuk baskı altına alınmakta değil midir? Değil ise, kamuda fiili infial için gerekçe mi oluşturulmaktadır?

Burada dikkat edilmesi gereken şudur: 11 Eylül türü saldırılarından sonra batıda göçmenlere yönelik saldırı çağrılarına meşruiyet kazandırıcı bir yolun önü açılmaktadır. Almanyada olup bitenler ve faillerin en iyi ihtimalde dahi korunmuşluğu uyarıcı olmalı idi.

Salman Rüştü meselesinde göçmenlerimiz üzerine baskıları meşru kılan bir diskur açıldı. Kutsallar korunur görünürken, batıdaki ırkçılığın göçmenleri fişleme, izleme, baskı altında tutma olayı kolaylaştırıldı.

"Ne yapılmalıydı?" diye sorulursa: Eleştiri ile karşılık verilmeliydi. Evrensel aklını bulmuş, gerekçelerini bulmuş alay ile. Bulunamadıysa, bu ihtiyaç doğardı. Aydınımızın söz hakkı elinden alındı. Söz hakkı'nın haklı olmayan sözü de içerdiğini, eleştiri hakkını yitirmenin acısıyla vurgulamalarda kalış, toplum mühendisliğine teslim oluş idi de.

Ölçü kaçırılmadıkça bu tür hallerde sokağın tepki vermesini demokratik buluyorum. Ancak demokrasinin rafa kaldırılabilirliği söylemi içinde sokak ve hukuk aynı anda gündemde tutuluyorsa, provakasyon hukukunca esir alınma durumuna düşüyoruz.

İnsanların inançlarıyla alay edenler çokbilmiş ilkel ve cahil bir bilimsellik iddasından konuşuyorlar öoğu kez. Düşünceleri, iddiaları inanç-bilgi ayrımı, antinomilerin eleştirisi gibi hususların farkında oluşun aydınlanmasını içermiyor.

Kaba eleştirinin çattığı indirgenmiş ezberi inancın hakikati sanan bir karşı kutup da, indirgenmiş, basitleştirilmiş, saptırılmış olanı kendi hakikatleri olarak savunabiliyor. İki tarafın ileri sürülen içeriğin gerçekliğinden emin oldukları, ama hakikatini sorguladıkları bir ortak zeminde kutuplaştıklarını görebiliyoruz çoğu kapışmada. Örnek verelim: Mevlânaya küfredenlerin Mevlânâya yazdıklarını bazı sözde mevlevî çevreler aynen savunuyorlar. Bir taraf bu ezberi övüyor, bazıları da ona sövüyor. Küfürü hafifletecek hiç bir şey olamaz. Ancak çarpıtma, kendi diyemeyeceklerini büyüklere söyletme de hafif br hakikat suçu değil.

Mevlâna üzerine kapışöalarda yapılması gereken, hakikî Mevlânâyı sunmaktı. Bu da zaman alacak bir iş idi. Hakikîsini sunmak zaten, hakikati içinde sunmaktır, bilebileceğimiz, kavrayabileceğimiz hakikatimiz içinde, yorumlarımızı tartışmaya, yanlışlanmaya (bilgiteorisindeki anlamıyla) açıklık içinde tutarak.

Hemen cevap verememek acıtsa da, söyleyeceğin bir şey yoksa, dersini çalışmak, ezberi olanla dövüşe girişmeden daha hayırlı bir yol.

Kanlı pazarda başkalarının hakikatini çarpıtıp balta satır saldıranları her daim haklı kılan bir hukuk, ilahî bir söz vermişlik yok.

Çarpıtma olmadığında da kafa göz kırmakla hakikat savunulur diye bir şey yok. Bunda cahiller, çok bilmişler her daim daha ustadır.

Hakikate sadık olmak, hakikatini bulmak, hakikati savunmak acelecilik, baskıncılık işi değildir. İzah edemiyorsan cahilsin. Daha iyi gerekçe sunamıyorsan, hakikate ezberi tercih ediyorsun.

İnandığında, bildiğinde hakikat olduğunu, olması gerektiğini düşünen insan saldırmaz.

Meşru müdafaa güçlü olanın, hukuku tayin edenin değil, köşeye kıstırılanın hakkıdır öncelikle.

İktidar iken köşeye kısmışlık psikozuna girmeyeceksin. Önüne geleni de köşeye kıstırmaya çalışmayacaksın.

Daha iyi bir ufuktan bakış, daha geniş bir anlayıştan eleştiri seni çaresiz, zavallı, garip yapmaz. Ayrıca garip, mazlum kalışın bir kötülüğü yok. Kerbelâ'yı okumakta aciz kalıyoruz: Orada kendilerini savunmak için mazlum kalıştan başka bir yol seçmeyişi sanki yenilgi nedeni gibi görüp, zalimlerin dilini seçmeyi yeğleyenlerimiz var. Kerbelâdaki zulümü onaylamadan değil de, yenilgiye yol açan yolu reddetmekten kaynaklanan, mazlumların aleyhindeymişçesine bir yolu seçtiren, iktidara, galibiyete götüren yolun seçilmiş oluşudur. Bu, mazlumlardan uzaklaştırıyor, Kerbelâda susuz kalanlardan uzaklaştırıyor!

Ekşi Sözlük'e karşı tavrın mutlak galibiyete, ezici dayatmaya gidecek görülen yol olması sorunlu. Bu dilden bizler çok çektik.

Velev ki hakikate zulmedilmiş olsun: Biz iktidara, ikbale, yarın yarı yolda bir kenara atabileceğimiz demokratik söyleme sarılıp, işimize gelmeyen hakikat sözcülerini susturursak, dayanaklarımızın zehrini geç farkederiz. Asaları, sopaları yere atmak, hakikate teslim olmak, hakikatin kirletilemeyeceğine inanmamız lazım, öncelikle.

Bir yanlış tezi zor ile, tehdit ile, mutlak iktidar ile susuturursak, galibiyeti garantileyen yolları seçersek susturduğumuz sadece ve sadece eleştirel aklın sesidir. Hakikati anlama eleştirel bir çabadır. Soruya cevap vererek olur. Kötü soru yoktur, provakatif soru ise gerçekliğini en kolay ele veren sorudur. Verimsiz soru anlamında kötü soru ise vardır, sormaz, tartışmayı kapatarak destekler. Yağcıların, yalakaların soruları değil, seni cepheden sarsan soruları cevaplayarak aşarsın ezberi. Provakatif soru değil, tartışmaya kapalı duruştan gelen sorudur kör soru.

Ezber? Ezberin işi başkalarının yorumuna, anlayışına, kavrayışına nakletmek, aktarmaktır. Hali, zamanı, meseleyi bilmeden duyduğunu tekrarlamak olduğunda, alaka, bağlam, söylenenin hangi alanda hakikat iddiasında bulunduğu bilinmediğinde sözün hakikatine zulmedilir. Anlama, kavrama sözün tüm içeriğini kavrama değildir. Kendi halinden durumundan, hakikatin kendisine açıldığı kadarından konuşmaktır. Konuşmaktır, çünkü, kavrayış kavrayışla buluşarak genişler. Konuşma bu anlamıyla eleştirel bir diskurun gündeminde, kucağındadır. İster anlam nüans farkından, ister tümüyle karşı karşıya gelmekten kaynaklansın konuşma, soru cevap diyalektiği, açık bir ufukta bizi düşünülmemiş ile buluşturur.

Öfke, hakikat derdi olanların işi değildir. Yalanı iftirayı göğslemek güçtür. Güçtür ama, hakikate yaklaştıracak, daha da yaklaştıracak olan o soruyu sorana değil, sorabileceğe cevap gönderebilmek, bir sonraki soruyu davet edebilmektir.

Tehditle, kodesle, yasakla hakikat korunmaz. Düzen korunur. Hakikat derdi olanlar, kendi cehalet ve dar ufuklarından korkarlar sadece, kendi faniliklerine tapmaktan, faniliklerine yapışmaktan.

Aslolan iktidar değildir. İktidara ve galibiyete götüren garantili yolların taburesine tekme vuramadıkça, gönüllerde taht kurulmaz!

Gönlümüzün sahipleri, tevazularına, insanlıklarına sarılan ve insanlıktan umut kesmeyenler, propaganda değil hakikat ipine sarılanlar olacaktır demem kimleri aydınlatabilir ki?

Acelen varsa, sabrın sözcüsü olmayacaksın!

18 Kasım 2011 Cuma

Vicdanî Red Üzerine Ev Ödevleri

Savaşın nerede red edileceği, nerede kabul edileceği eski adamlık, yiğitlik, alplik geleneğimizin (tüzüğünde, el kitabında değil) praksisinde, fronesisinde de yazılı idi. Kabile ve aşiretler demokrasisinde reddedilen savaşlar çok olmuştur, güç dengelerinin elverişli olmasına bakılmamıştır çoğu kez.

GAZA. Gaza zulme karşı duruş, barış için hareket idi, zamanla nasıl gerekçeler, temellendirişler, duruşlar sulandırılır ayrı bir konu. Savaşı red veya savaşı kabulleniş aynı gaza kavramının içinde gerekçelenebiliyor meşruiyetini bulabiliyordu. Erken fütüvvet bir aşiretler, boylar demokrasisin buluşma alanında şekillendi. Merkezî devlet(ler)le fütüvvet evet, zayıflamıştır. Bu anlamda bir zayıflamayı da dert ettiklerini sanmıyorum. Aşiretlerarası demokrasi yani dengeler ve ortayol bulma faaliyetleri kötü bir şey olmasa da, stabilite, güvenlik, hukuk,  ticaret yollarının açık tutulması özlemi merkezî devlete yönelik bir talep de yaratıyordu.

Hüzeyin Gazi'nin Kuyucu Murat Paşaya katılmayı reddeden torunları da o dönemin anadolusunda yiğit, er bulunuyordu pekalâ. karşı koyuşlar her daim isyan biçiminde olmazdı. Dengeler elverdikçe diplomatik, elvermediğinde canından olmayı göze almayı gerektiren bir kodeks öncelenirdi. Bir el kitabından yola çıkarak değil. Halkın, kültürün, geleneğin temellendirici desteğini, toplumsal vicdanı arkasına alarak!

Vicdanî redde ayırt edici olan gerekçenin bireyden mi topluluktan mı geldiği değildir. Kararın arkasında bireyin durması önemlidir, birey ve vatandaşın hak ve ödevleri alanında gerekçelenmesi dahi ayırt edici değildir. Hak ve ve ödevler bağlamında bakan ve değerlendiren bir hukuk ve toplum yeterlidir.

Torunlarına silaha el sürmeyeceklerine dair yemin ettiren savaşçı geleneğin temsilcisi de vicdanî reddi gündeme getirebiliyordu, hem de meşruiyet tartışmasını anlamsız bırakarak. Olgun bir toplumda böylesi durumlarda hal çareleri bulunabiliyordu. Bulunamadığında münderecat ve hukuk icabıdır her şey.

Savaşa karşı çıkarak dağa çıkan vicdani red kapsamında hareket etmiyordu. Reddin aktif direnişe dönüşmesi, savaş karşıtlığının savaşlara iç savaşlara dönüşebilmesi ise her daim mümkündür.

Vicdani reddi modern zamanların kavramı olarak görmüyorum. Ancak modern zamanların temellenmiş direniş tarzları, barışçı duruşları ile de alakalanmış, yeniden temellenmiştir.

PASİFİZM. Vicdani red, zorla silah altına alma karşısında şiddet kullanmaz. Gandi'nin siyasi mücadelesi pasifizmin modern zamanlardaki yeniden temellendirilişi, sınanışı da olmuştur. Bugün vicdani reddi tartışan ufuk pasifizmi gündeme getirmeden kendisini ifade edemez! Pasifizm tartışmaya açık, argümentasyona açık bir duruştur. "Dinim böye gerektiriyor!", "anlayışım böyle gerektiriyor!", "gazi dedeme söz verdim!",  demek durumunda değildir pasifizmden argüman. Bu tür argümanlar, bir anlamda tartışmaya kapalıyken, bir başka boyutta tartışmaya açık olabilirler. Bunda sorun yoktur. İnanca, anlayışa saygı başka bir şeydir, bir şeyin doğru olup olmadığını başka bir planda tartışmak ayrı.

"Köylüme silah doğrultamam!" da bir yeterli gerekçedir. Bunu söyleyen "Çanakkaleye gitmem!" dememektedir. Gerekçesi de pasifist değildir.

"Pasifist, işgale evet der, sömürgecilere uysaldır" diye de düşünmemek lazım. Evet, işletilebilse medenî bir duruştur. Özgüven ister. Karşı tarafa da güven ister. İnsanın ruhuna. İnsanlığın kader ortaklığına.

Pasifizme karşı argümanların güçlü olmasından çok reel politik durumlar konuşur. Savaş endüstrisi, çatışma mühendisliği. Kapıdaki bela.

Evet, ben 12 Eylül döneminde askerliği reddederdim! Çanakkale Direnişine ise gözüm kapalı katılırdım. "Doğru mu yapıyoruz?" sorusunu sormak ise ne ayıp, ne yanlış, ne de günah. Bu soruyu birileri sormalı. Birileri de cevap vermeli. Ancak hiç bir cevap sorunun önünde, ilerisinde değildir.

Soru hakikatini de taşır. Cevap kendi olumsuzlamasını.

Çanakkale'de tartışılabilecek bir şey yoktu, her şey apaçıktı: Doğru mu yanlış mı yapıyoruz sorusunu aşar bazan savaş. İşte o zaman sorgulanmaz direniş.

Çanakkale üzerine tartışmalar, yine de, olmadı değil. "Neden geri çekilen düşman askerleri imha edilmediler?" sorusuna bazan "savaş katliam değildir!" cevabını işittik, bazan reelpolitik açıklamalarla desteklendi bu, bazan karşılıklı profesyonellik ya da insanlık üzerine diskur yürüdü. Doğrusu neydi? Doğrusundan öncesini söyleyelim: Bu sorular geçmişi değil geleceği şekillendirir! Tartışma gelecek için yapılmaktaydı.

Doğrusu şudur: Çanakkaledeki direniş bir ahlâkın, varlık sebebinin, kültürün, dayanışmanın medeniyetinin cevabıydı işgalin medeniyetine. Daha üstün bir ahlâk silahlardan üstündür. Tecrübe, kurmaylar silahlı bir direnişin askeri-hukuki normlar sınırında hareket etmesini sağlayabilirler. Yani tek başına haklılık, direniş ahlakı, gelecekle dayanışma hali yeterli değil. Ufuk da vardı. Soğuk savaşın flu gerekçeleri, şeytanlaştırmaları değil, hakikat, varlığımız, insanlık için söylenebilecek sözümüz can pazarındaydı.

Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olanları anlamakta zorlanmışımdır hep: Biz orada anayasamızı, babayasamızı, insanlık duruşumuzu yazdık, yaşadık, ilan ettik. Elbette kendimizi sınırlandırarak, savaşı intikam eylemine dönüştürmeyerek, barışa geçiş kapılarını savaşta, hatta savaşla açık tutarak!

PARANTEZ. Yunanlı sosyalistler Selanik açıklarında anadoluyu işgal için yola çıkarılmış bir gemiyi (kruvazör?) işgal ettiler. Yeri göğü inleten sloganları "Savaşa Hayır!" idi. Dışardan işgal değildi bu. Yalta ile reel sosyalizmlerle henüz dümura uğratılmamış bir kardeşlik ilanıydı, üniformalı erlerin, askerlerin. Benzeri birkaç olay İzmir açıklarında oldu. Buna "savaş karşıtlığı" deniyor. Bu direniş türü, "sivil direniş" kavramıyla geçişli olsa da, sivil direnis değil. Sivil direniş pasifizmin spektrumunda şekilleniyor. Yunanlı barış eylemcileri silahlı askerlerdi. Göze aldıkları küçümsenebilir bir şey değildi. Başlarına neler geldi, can kayıpları oldu mu neden çokbilmiş ve cengaver gazetecilerimiz incelemez, araştırmaz anlaması zor.

SİVİL DİRENİŞ. Batı üniversitelerinde "sivil direniş" pratik felsefenin dalları olan uygulamalı etik, siyaset  felssefesine konu edilir. Vicdani red, "sivil direniş" başlığı altındaki bir çok konudan birisidir. Sivil direniş pasifizmin eylem spektrumu olarak görünse de, pasifist olmayan siyasetlerin de pasifist yolları kullanabildiğini biliyoruz.

Vicdanî red konusu askeri bir konu olmadan çok, adalet felsefesinin, siyaset teorisinin, düşünce tarihinin, siyaset felsefesinin, uygulamalı etiğin tartışma konusu olmalıydı.

Askeri görüş, reel durumu ifade eder, varolanın içinde, varolan şartlarda, olması gerekenin alanını işaret etmez.

Tartışmalar ise hikmeti, düşünceyi, siyaset bilmini, toplum kuramını, siyasi pragmatiği, reel politika tarihini de ister, düşünce tarihi kadar.

DÜŞÜNCE TARİHİ. Zorunlu askerlik vatandaşlık kavramının gelişimi unutularak, aydınlanma sonrası toplumların gelişimleri unutularak tartışılamaz. Profesyonel ordu bu yüzden sadece askeri bir mevzu değildir. Zorunlu askerlik bir hak mıydı, zorlama mıdır, bilinmesi gerekir! Savunmanın düzenli ordu ya da milis tipi örgütlenmesi de askeri tarihin değil, siyaset tarihinin önemli bir konusudur. Yugoslavyalaşma, balkanlaşma olaylarından sonra bizim geçmişimizdeki düzenli ordu için milislerin tasfiyesi düşünce tarihi açısından da ele alınabilmeliydi. Nerede bu tartışmalar?

FARKLI DURUŞLAR, farklı tavır alışları normalitesine dahil edebilen kapsayıcı pragmatizmler bir ülkenin çöküşünü getirmez. Savunma toplumsal dayanışmanın çökmesiyle ortadan kalkar. Teknik bilgi ve alan tecrübesi, çeşitli alanlarda önderlik sorunları reddedebileceğim şeyler değil. Ancak ruhsuz bir teknik, dayanışmasını yitirmiş bir toplum, toplumuna sömürgecileşmiş aydın, mühendisleşmiş siyasetçilerin itirazsızlıkta bile yapabilecekleri fazla birşey yok.

İÇERDE SAVAŞ VAR argümanı son haftalarda sürekli vicdani redde karşı gündeme getiriliyor. Ordu dışardaki savaş için kurulur, doğrudur, sınırlarımızda savaşlar var. Ancak ordunun içerde kullanılması gerektiğini addeden argümanlarla vicdani reddi reddetmek, vicdani red lehine argümentatif ve vicdan sızlatıcı temel oluşturmaktadır.

SİLAHSIZ HİZMET TALEBİ vicdani red ile özdeş değildir. Vicdani red bir dispozisyondur. Silahsız hizmet, değişik gerekçelerle silah taşımak istemeyenler için bir çözüm yoludur. Silahsız hizmet yerine hapishane de seçilebilmektedir bazı ülkelerde.

HAPİS. Bazı demokrasilerde bir çözüm idi. Abartılı bir süre olmaması kaydıyla, angarya ve aziyete dönüşmedikçe. Burada dikkat edilen vatandaşlık duygusunun yitirlmemesi, muteber olan olmayan vatandaşlık kavramlarına kapı açılmamasıydı. Hukuk felsefesinden, siyaset düşüncesinden argümanlar tartışmaya atılmadan bu konuyu da tartışmak imkansız.

VATAN SAVUNMASI. "Bizim çocuklar darbe yaptı" diye bir önerme düşünelim. Bu önermedeki "bizim çocuk" olmayı kutsallaştırmak değilse onca hamasiyat, tehdit, kavgacı ton insanları dinlersiniz! Dinlersiniz, taleplerine bir biçimde cevap verirsiniz. Vatan savunması soğuk savaş örgütlerinin sokaklarda aydınlarımızı yok etmesi; Maraş, Çorum, 1 Mayıs provakasyonlarına kalkışabilmesinin adı değil! Mamak askeri cezaevinde kendi aydınlarına soğuk su sıkan, taciz eden (fonda İstiklal Marşıyla!) zihniyeti reddetmek de vicdani reddi bir zamanlar, Efendiler!

Tereddüt, eleştiri, farklı bakış bizi çözmez, çökertmez. Ama devlet eliyle işkence, tecavüz yapılırsa çökertir! Kurtuluş savaşında eline silah almayanlar değil, ordu cephede çırpınırken ellerine silah alıp da yolları kesenler, ali kıran baş kesen açgözlüler belaydılar.

Vicdandan redde gideni döverek, korkutarak, şeytanlaştırarak bir yere varılamaz. Herkes hastabakıcı, aşçı olmaya kalkıştığında, evinde oturduğunda, işine baktığında zaten bir tehdit de yoktur. İnsanı evinden çıkaran yola döken, çöllere çıkaran savaş severlik değil, barışın değerini biliştir, insanlıktır, sözünde dururluktur.

Evini sevmek fena bir şey değildir. Eve dönmek, evine ekmek götürmek isteyen direnir. Evsiz, barksız, umutsuzlar da arkadaşlarını evlerine sağ salim gönderebilmek için çarpıştıklarında galip geliyoruz, geliyorduk, bir zamanlar.



(Zamanım bu kadarına yetti, benden bu kadar... Düzeltilmedi.)

29 Ekim 2011 Cumartesi

Van Gölüne Moloz Dökmek Nedir?

Ahlaken ve hukuken böyle bir eylemde bulunmak için hiç bir kabul edilebilir gerekçe yoktur.

Günü kurtarırken, gelecek için sorumluluk reddedilmektedir! 

Gelecek nesillerin içme suları, diğer canlıların varolma hakları ellerinden alınmaktadır. Burada "ekolojik denge sürekli ve kendiliğinden oluşmaktadır" lafzı saçma kaçacaktır, çünkü, katliam yapıp, "hayat devam ediyor, edecektir!" demekle eşdeğer bir gerekçedir tabiatla ilişkilerimizin alanında. Her gerekçenin meşru kullanım alanları vardır. İhmalden öldürdüğüne "kadere inan" diyemezsin, karşındaki kadere inansa dahi. Dediğinin doğru olduğunu düşünelim, doğru olsa bile tavrın ahlâklı olmayacaktır: Sorumluluğunu reddetmektesin!

Eylemin sonuçları depremin zarar verme süresini uzatacaktır. Zehirli molozlar, tuzlar, mineraller tespit edilmemiştir. geçici bir toplama istasyonu kurulabilirdi.

Maliyet gelecekteki erozyon, çöküntü, izolasyon, kaymalar karşısında geleceğe katlanarak aktarılmaktadır.

Siyaseten, bizden sonra tufan anlayışı üzerine demokrasi kurulmaktadır. Depremlere karşı önlem alacak mantık ayaklar altındadır.

Çevre Hareketinin iblisleştirilmesi, izlenen ezici ve sindirici tavrın kırmızı kitaba girmediğinin kalması hakkani bir pragmatizmin değil, ideolojik ve dar ufuklu bir siyasi pragmatizmin siyasetlere temel oluşturduğunu gösterir. Burada söz konusu edilen ideoloji marxtaki "yanlış bilinç"e, geleneğimizdeki "hakikate zulüm" kategorisine girer. Yalanla yaşamanın paragmatizmi olumlu anlamıyla pragmatizmi yerle bir edecek bir hakikatsizlik ufku ya da ufuk karartıcılığı içermektedir.

Hiç bir yerel idari makamın göllere, akarsulara ve denizlere moloz döktürme yetkisi yoktur. Sel, tsunami gibi afetlerde kurulabilecek setlerin dahi son dakikada çekilen çerden çöpten setler olmaması gerekir. acil önlemler risk almayı gerektirebilse de, sorumluluk işidir. Zaten nelerin yapılabileceği önceden tartışılmadıkça, sınanmadıkça, üzerinde çalışılmadıkça aklı başında kararların alınması güçleşir. Son dakika bilirkişisine başvurulması, karar alınması gerektiğinde kurulların tartışmaya kilitlenmesi değildir söz konusu olan. Zamanında tartışılır, zamanında hızla karar alınır. Karar alınırken ve karardan sonrada de bilirkişiye ve denetime ihtiyaç olacaktır. Acil kararları demokrasi iddiasıyla bloke etmek söz konusu değildir. Demokrasi, tartışmaya ve denetime açıklık sürecin tümünde söz konusu edilir. Eylem ve önlem çerçeveleri üzerinde çalışılmıştır, uzmanların uzmanlıkları sınanmıştır, karar süreçleri denenmiştir. Yine de çaresiz kalındığı olur.

Japonyada dahi "bize bir şey olmaz"cılık, istatistiki verilere güvenin yolaçabildiği felaketleri gördük. Afet yalnız bir doğal afet değildi. Bir teknoloji felaketti de.

Biz Van depremine teknik ve kimyasal bir uzatma süresi tayin edersek, gerekçelerimizi başkalarını iblisleştirerek, hakikati karartarak kurarsak gelecek teknolojik felaketlerin de zemini giçlendirmiş oluruz.

Bu olumsuz zemin vardır. Gümüş işletmelerindeki zehirli göletlerin debisini, hacmini, ortaya çıkabilecek momentumu en alt düzey kontrol anlayışının dışına çıkardığımızı unutmayalım! 

Çeşmeden su içerek zehirin sızmadığını iddia eden bir gazetecilik dahi basın etiğinden de önce, bilimsel (jeolojik, kimyasal, biyolojik) bir temellendirmenin hiç bir merci tarafından yerli yerinde kullanılmadığını, her şeyin kendi hakikatinin öncelenmediğini gösteriyor. Yine "hakikate zulüm" bahsindeyiz, etik kriterleri hiçe sayan, hukuku gelecek nesillere ve tabiata karşı işlenen suçlara dair işletmeyen, aç gözlü ve kendi çevresine karşı sömürgeci bir insanlığın hakikati karartma bahsinde!

Her bir söylenen, tartışılan, ahlâk ve hukuk felsefesinin alanında zahmetsizce çürütülebilir, savunalamaz hale getirilebilirken, temelsizlikten ve gerekçesizlikten eylemenin demokrasisi geçmişte tartışılan "cicidemokrasiden" daha ciddi iddialar taşısa da, demokrat sorumluluğunu bulamamışlıktan yola çıkmaktadır.

Demokrasi çevre felaketlerinin çaresi olmasa da dostudur. Ancak demokratik bir toplumda eleştiri ve eleştirel diskur (söylem) işler.

Muhalefeti olmayan, eleştirel aydını olmayan bir toplumda su havzaları bataklık diye kurutulur, Göçmen kuşların konakladıklara alanlara fabrikalar dikilir. Zirai atıklar, gübre ve zehir fazlaları nehirlere akıtılır, dip sularına iner. Kene sorununu, hayvan hastalıklarının nedenlerini dümdüz edici bir ekolojikpolitikaya bağlayamayan bir ufuksuzlukla "geleceğin nurlu ufuklarına" yürüdüğümüzü sanırız.

Bir lokma bir hırkayla avutulduğumuzun iddia edildiğii dönemlerde insanla, doğayla, toprakla, suyla barışıktık ve komşularımızla kardeştik.

Yeni bir medeniyet eğer gerekiyorsa, medenî bir geleneği çiğneyerek değil, olsa olsa, eleştirerek yükseltilr. Eleştirinin eleştireceğini tümden ve hepten bulup yakalayamayacağını bilirsek, her eleştirinin, bir tezahürün, zaman ve mekanda şekillenen gerçekliğin eleştirisi olduğunu unutmazsak.