Dünya Suriyeye odaklanırken biz Mısır'ı konuşalım.
Dün "Türkiye ve Mısır konsensus politikaları izlemeleri halinde Mısır'da İhvan yeni bir seçim ile siyasî hayata geri dönecektir" demiştim.
"Türkiye ve Mısır" demem sadece Türkiye tecrübesinin dayatılmadıkça, kendi tecrübesin, edinmesine engelleyici olmadıkça Mısır için önemi olacağını farketmemden değildi. İhvan'ın AKP'lileştirilmesi/liberalleştirilmesi ve dinî radikal hareketlerin demokratize edilmesi uluslarası iktisadi sistemin ve pazarların entegrasyonunun önemli bir parçası olması ve beklenti oluşturacağından dolayı idi. Tasarım yerel hattâ bölgesel değil uluslararası bir konsensusun değilse de mantığının bir parçası idi.
Uluslararası bir oyunun aktörlerinin kendilerini yerelleştirmeleri başkadır, ufuklarının yerelleşmesi, bölgeselleşmesi başka. Burada "oyun"u nötral, interaktif anlamda kullanıyorum: Hukukî, siyasî, sosyal alanlarda bir birini davet eden, çağıran eylemliliklerin içerisinde.
Türkiye'nin Mısır'a "dik duruş ve tavizsizlik" mi, dik duruş ve tavizsizliğin arkasında olması gereken toplumsal dayanışmacı ve konsensus kurucu tavrı mı empoze ettiğini bilemiyoruz. Mısırdaki olası gelişmeler mi Türk Hükümetin'in Gezi Parkı politikalarını belirlemiştir; tersi, yani, Gezi Parkı analojisinin Mısırda durumu okumada bir eksikliğe yol açması mı söz konusudur şimdilik speküle etmek istemiyorum. Mısıra Gezi karşıtı gösteriler önerildiğinde darbe ihtimali farkedilmemiş mi idi, resmi görüşmeler, yapanlar siyasetten de gelebilecek bu ilk tavra nasıl bakıyorlardı ileride açıklığa kavuşacaktır, muhakkak.
Henüz devrilmemiş İhvan hükümetine türk hükümetinin taktik verdiği söylentiden ibaret değil. Bazı önemli görüşmelerin olduğu bizzat hükümet sözcüleri tarafından beyan edildi. Burada durumu okuyamama Türkiyeden gelen önerilerin sonucu mu söz konusu oldu, Mısır mı aklı başında önerileri değerlendiremedi bilemiyoruz. Her ne kadar Gezi Parkı Direnişi rasyonel bir biçimde yönlendirilemediyse ve hattâ Mısır ve Filistinde Gezi karşıtı bir hareketlilik hükümete yakın çevrelerce proveke edildi ise de resmi görüşmelerde, özellikle mesele Mısır'ın meselesi olarak ele alınabileceği olgunluğa geldiğinde serinkanlı ve akıllı davranılmamış olabileceğini bir ilke olarak düşünmemekte fayda var.
Nasıl her dik duruş ve restleşme direniş ve toplumu yeni bir konsensusa taşıma eylemi değilse, her itidal çağrısı ya da hareketi de yatıştırıcı ve yapıcı değildir. Direniş yeni bir konsensusa açılabildiğinde, demokratik kuruculuk kazandığında meşruiyet kazanır, baştan her olası eylemlilik ve yaptırım için onay sağlayacak peşin meşruiyet yoktur. Hukuk içinde kalırsın, hukuku meşru kılacak bir red hareketinin içinde olursun, eylediğinin okunurluğu ve tasarımsal anlamda paylaşılabilirliği söz konusu olur ve en zor durumda dahi eleştiriye açık ve hatandan dönebilirlik yeteneğine sahip olduğunu gösteririsin.
"İhvan nerede hata yaptı?" sorusunu sormuyoruz. Bu soruyu gayrımeşru görmesek de. Evet, hırsızın da kabahati vardır. Darbeyi kınama ve eleştiri "Darbeler nasıl engellenir?" konusunda bir el kitabı da sunmaz, buna da dikkat etmek lazım! Kriz yönetimleri kadar demokrasilerin sandıktan ibaret olmadığını, hem gündelik doğrudan demokratik meşruiyet kanallarını hem de direnişin hukukî meşruiyet dışındaki toplumsal dayanışmayı tazeleyen meşruiyet iddiaları olarak konsensus kurucu hareketlerinin farkında olmak gerekir.
Mısırdaki darbeye darbe diyemeyen modernlerimiz az değiller. Muhafazakarlarımızın da Mısırdaki gelişmelere analojilerle bakışı aynı araçsallığın, kendisi üzerinden bakışın bir yansıması. Dökülen gözyaşı ya da dönülen sırtlar kendi çıkar ve dertlerinden geliyorsa konuştuğumuz ya da tartıştığımız Mısır değildir zaten.
Eskişehirde karanlık bir sokakta devlet çetelerle yol ve ceza kesiyorsa, milisleşmeye yol açan bir soğuk savaş siyaseti izlenebilmişse Mısır'da dökülen kana resmî tepki de araçsal olacaktır. Kendi baltacını taltif ederek başkasının baltacısını telin edemezsiniz!
Kendi direnişinize palalıların saldırısına tepki gösteriyorsanız, başkalarının direnişine keskin nişancılarla müdahaleye de tepki duymazsanız, duyamazsanız insanlığınızı, naivitenizi, duyarlılığınızı yitirirsiniz.
Ben aktivistlerin her şeye yeterli olmaları gerektiğini düşünmeyenlerdenim. Yapmaları iyi olan ama yapmakta yetersiz oalacakları çok şey söz konusudur. Kurumlardan, devletten, partilerden beklentimiz elbette daha farklı olacaktır. Devlet birey/toplumsal tepki karşılaşmalarını eşit düzeyde bir kapışma olarak görmemek gerekir. Meydandaki pusuya düşmüş İhvan için de bir Hükümet olarak İhvana yapılabileck eleştirilerle gitmemek gerekir. Eleştirisizlik değildir bu eleştiride yerindeliktir. Bazn zayıf taraftan daha fazla şey beklemek rasyonel olan taraf olarak zayıf tarafı görmekten, zayıflığın gücünü farkediştendir.
"Mısır'da darbe değil devrim oldu!" diyenler Mısır devriminin İhvan tarafından kapıldığını iddia ediyorlar. Bu rasyonel bir iddiadır, tartışılır, ancak devrimlerin hep öyle olduğunu akıldan çıkarmadan: Bolşevikler menşeviklerden, çarşı fedailerden bir şeyler kapmıştır. Bazan hareketi, bazan devleti, bazan geleceği. Buradaki "darbe" ile "devrim" kavramları dönüşümlü olarak da kullanılabiliyor zaten. "Darbedir!" diyenler telaffuzlarında çoğu kez "devrimler" ile halk hareketlerinin konsensus arayan, meşruiyet kanallarını açık tutan/açan kabarışlarını mı kastediyorlar emin değilim.
Darbeye mi demokrasiye mi karşı olduğu anlaşılamayan dayanışma argümanları ile darbeye mi kendi demokrasilerine sahip çıkma mı olarak yorumlamakta zorlanacağımız sığ ve insafsız sırt dönüşler aynı iletişimsiz soğuksavaş türemesi siyasetin işi.
Kimi buradan silahlı direniş çağrısı yaparak burada göz dağı verip orada katliama malzeme veriyor; kimi orada devrim olduğunu savunarak burada demokrasi modellerini sömürgeler için demokrasi beklentisine indirgiyor. Duyarsızlık retorik farklı olsa da aynı araççı, faydacı alâkadan kaynaklanıyor. Nereye baksa kendisini görenlerin sosyalleşemeyen siyaseti olarak.
Mısırdan beklentilerimiz olabilir. Hatta bir şey beklemememiz de söz konusu olabilir. Ne beklentilerimiz Mısır'ı karikatürümüze dönüştürmeli, ne de beklentisizliğimiz "bize ne"ciliğe yol açmalı.
Mısır kendi deneyimini bir süreklilik içerisinde kurumlaştırarak kendi etkin tarihselliği olarak geleneği, geçmişi, ezberi ve hasret ve hasletleri ile hesaplaşarak gelecek nesiller(ine)e aktarmalı. Buna destek olmak farklıdır, kendi "tarihî" misyonumuz içerisinde onların rolünü araçsallaştırmak farklıdır.
Özdeşleşmek Mısır'da İhvan için de bir sorun olmuş olabilir. Gezi Direnişine ezbere düşmanlığın kendi tarihselliklerinde kayba yol açmasındaki gibi. Buna aracı olan pragmatik hakikat kaybı olarak zarar vermiştir demekle yetinelim, talî bir vurgu olarak.
Gezi'nin Yeni Tahrir oluşumu ile özdeşleştirilerek şeytanlaştırmasının Türkiye açışından "büyük siyaset" olarak belirlenmesi Mısıra da zarar verecektir. Hakikatini kaybetmiş dostun dayanışmasından korkmak gerek.
Türkiye hem kendi dinamiklerini kavramayan, ideolojiyle yetinen fonsiyonerleri aydınla değiştiştirerek akıl kaybına uğrayacak; hem de toplumsal hareketliliği rayından çıkaracak hatta müdahaleye açık bırakacaktır.
Mısır Halkı da Türkiyenin iç kapışmalarında taraf edilirken, dış siyasî şekillenmede devre dışı kalacaktır. Mısır siyasetini Türkiyedeki iktidar değişikliklerine duyarlı kılmak ve tersi Türkiyedeki iktidar değişikliklerini dış siyaset açısından imkânsız hale getirmek demokrasinin kendini yeniden ve yeniden üretebilen süreçlerinive diyalektiğini baltalamaktır. Kurumlar kendini regüle edebilir ve bu yönetilemezlik, yönetemezlik pahasına olur çoğu kez: Mutlak hakimiyet hırsı, hakimiyet kaybı planlamasıdır. Aklı başında siyaset kendinden sonrakinin önünü tıkamayı ve alternatifsizliği hedeflemez. Seçimle gitmeyi biliş cepheci siyasetin rasyonalitesinin test alanıdır.
Seçimle gelmeyi biliş ise topluma empoze bir siyasetin değil, toplumsal kaygının, duruşun, hakikatin ifadesidir.
Popülistlerin iktidara gelmesi demokrasinin; herkesi kendi taleplerinde birleşteştiremedikçe halkları kabul edemeyenlerin devrimleri sorunludur da konsensusa değer verenlerin, toplumsal dayanışmanın ifadesi olarak demokrasiler ya da devrimler sorunsuz mudurlar? Sorunda sorun yoktur! "Sorun varsa çözersin!" ile değil, sorun çözerek ilerlersin.
Demokrasi praksis işidir. Devrim de. Bilgi de. Ahlâk da. İnsanlık da!
Mısır'a geri dönersek: Bir endüstri imparatorluğu olarak Ordu'nun dönüşümü başlamıştır. Mesele edilecektir. İhvan'ın siyasete dönüşü diye bir şeyden bahsedemeyiz zaten siyasettedir. İktidara dönüşü bir yerellik olarak uluslararası dengelerdeki rolüne de bağlıdır, tartışmalı bir konudur. Büyük aktörler herkesin eteklerindeki taşları dökmesini beklemededirler, sessizlik kimseleri yanıltmasın, en iktisadi ve tasarruflu yolları seçeceklerdir. Mısır kendi deneyimini kazanmadan, Mısırdaki siyasî hareketler başka ülkelerdeki dostlarıyla sembiyotik ilişkilerini koparıp bağımsızlaşmadan gerçek bir dayanışma ve eleştirel bir diyaloğun tarafı olamayacaklardır.
Siyaset praksiste olgun tutulur, buzdolabında değil. Genç hareketlerin bir biçimde olgunlaşır, olgun hareketler bir biçimde praksisten koparlar. Praksisten kopan hakikatinden de kopar.
Olgun bir siyasi hareket eleştirel alışverişten ve demokratik bir zeminde rekabet ettiği rakiplerden korkmaz. Hem sürekli yenilenmek, hem de sürekli kendisi kalmak zorunda oluş zorlayıcı olduğu kadar verimlidir.
Mısır'da kan dökülüyor. Toplumsal kuruluş çatırdıyor. Bütün hareketler en ağır biçimde sınanacaklardır. Kendine acımak, geçmişe sığınmak diye bir şey yoktur, bunu dışardan insanlar yapacaktır. Siyaset sürekli yolllarını aramak, toplumla iletişim kanalları ile bağını açık tutmak zorundadır. Gerçekçilik ufuksuzluğa dönüşmedikçe her siyasi hareketin ana çizgisi olmalıdır. Gerçekliği geleceğe iletişimsel anlamda bağlayan gelecek tasarımları, iddialar, beklentiler, ütopyalardır.
Mısırda söz konusu olan darbedir. İhvan iktidarı da devrimin kendisi değildi, bir parçasıydı, dönemiydi diyenlere de, demeyenlere de bir itirazım olamaz. Benim için aslolan hak, hukuk, adaletin kaybedilmemesidir, nesnelerinin ve öznelerinin etiketlerinden bağımsız olarak.
Mısır da uzun ince bir yoldadır. Emek ile, çile ile de olsa halk kazanacaktır.
Siyaset birikimini başarı pragmatiğinden değil, hatalarından, başarısızlığın diyalektiğinden kazanır. Siyasetin pragmatiği başarı pragmatiği olmadığında başarıya açıktır.
Dönemsel başarıların değil başarının taklidi yani başarı(nın) pragmatiği sorunludur. Tekrarlanamazlık evrenselleştirildiğinde, tecrübe duvara çarpmış olmaz, duvara çarpmayacak tecrübe/mutlak tecrübe asla olmasa da.
Kendi tecrübesini edinmişlik, kendi temkinini, yanılabilir siyasî duruşunu, hataları avantaja çevirme yollarını getirir.
Eleştiriye açıklık, hatasızlık iddiasında bulunmama, her şeye peşin bir cevabı ya da çözümünün olmaması siyasî hareketlerin olmazsa olmazıdır.
(Bizden bu kadar, Efendim. Zamanım bu kadarına yetti. Düzeltemedim. Eksik, yanlış mutlaka vardır, çoktur, madem yazmak zorunda bıraktınız, gerisini siz getirin, bize de öğretin elbette.)
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
Zevrak-ı Derûnumuz'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zevrak-ı Derûnumuz'dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Eylül 2013 Pazartesi
Mısır Gözden Kaçırılırken
Etiketler:
Hatırlama Notu,
Siyasî Gündem,
Tarihe Şerh Düşmek,
Tavır,
Uluslararası Durum,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
Huzursuz Modernler ve Bilmiş Muhafazakârların Atabilecekleri Hiç Bir Adım Yok!
Bilimin ve aydınlanmanın ileri karakolu sığ cephede ve kalıpta Modernlerimiz ile yine sığ, bayat kalıpta destanlar döktüren geçmiş güzel günlerin cahil banîsi Muhafazakârlarımızın "gelecek güzel günlerimiz" için atabilecekleri hiç bir adım yok.
Herkes kendilerinin yanına gelecek. Bir tavizleri, ikna edici argümanları, üçüncü bir yolları olmayacak. Ahlakından koparılmış şekli, o keskin teneke kılıçlarını ufkumuzda sallayıp duracaklar.
Ne kadar akıllansalar, uslansalar, dinlemeyi öğrenmiş olsalar da döküp saçtıklarının hesabını vermemeleri, ipin koptuğu dönemi unutmayı ve unutturmayı görev edindikleri için bir türlü herkesin içinde konuşabildiği bir hayat dünyasının dilini perdelemekten vazgeçmeyenler onlar.
"Size yapılanlar geçmişte kaldı!" toplumun iki yakasını bir araya getirienlere söyleyebildikleri tek söz. Umut gelecekte. Umut otantikte. Umutları şimdi aramızda olmayan bir çiçeğin açmasında. Oysa her otantik hareketlenme, arayış terörize edilecek, hayatın bin bir haliyle karşılaşacak, sulanacak, mantarlanacak, yosun tutarak filizlenecek.
Geçmiş tecrübe ve düşünce lafzda önemli. Geleceğe güvenleri geçmişe yönelik bir hakkı teslim etmeme inatlarından ibaret. Geçmiş kuşakların bugüne taşıyacakları şeylerden çok, kendi geçmiş duyarsızlıkları, sırt dönüşleri, satışları, linç seyircilikleri, tanıklığı reddedişleri ile hesaplaşmadan kaçıştan ibaret. Vicdansız, hafızasız, kanamayan bir kalple kazanılmışın şekil tapınağını savunmaktan ibaret.
Öz ancak hakikî oluşta şekille bir anlamda örtüşür. Sosyal şizofreni diye bir kavram olsaydı bir çeşit sosyal vicdan kanamasına da tekâbül ederdi. Bu yok. "Kutsal şekil"lerine gömülmüşlükleri bir koruyucu, bunalımsız kılıcı köpük.
"Hastalıklı bir toplum" saçma bir analojidir, ancak mecazen önemlidir. Hasta, kanayan, sancıyan bir toplum geleceğini de bugünüyle, bugündeki etkin tarihsellik olarak geçmişiyle hesaplaşarak arar.
Geçmiş bir kendileriyle hesaplaşma olarak mevcut değil.
Bir hayalet gibi kenarda, tutuşan bir ufuk gibi tepelerinde, aralarında izledim üç haftadır: Toplumun yarısını yok sayarak, bu yarılan hamuru yeniden karacak bir ufku dışlayarak gelecek konuşanların umabilecekleri bir şey yok. Onlardan umabileceğimiz pek bir şey yok. Biraz daha liberalleştikleri, itirazı dinleyebildiklerini gözlemlememiz dışında: Dinliyor ve bildiklerini okuyorlar.
Toplumlar değişir. Toplumlar yeniden şekillenir. Geleceğimizin hamuru başka türlü de karılabilir.
Bizim hakkımızın teslimi ile bize verebileceğiniz bir şey yok, kendi geçmişiniz ile buluşmanın dışında: İstediğiniz gibi olma ihtimali taşıyan geleceğin bilinemezliği geçmişin yanılsamasız tecrübesi ile buluşamadığında en fazla ona dönüşür yeniden yeniden.
Önünüzü açabilecekler, bu kilidi çözebilmeleri için insaniyete dönüşünüzü bekliyorlar, o kadar! Etkin tarihsel bugününüzle hesaplaşmanız, yani geçmişi vicdanınızda tamir sizlerin ara kuşak olup olmamanızla ilgili tercihiniz.
Hakiki olanın dinamiği kaybolmaz. Kayıp kuşak sizdiniz. Sizsiniz.
Herkes kendilerinin yanına gelecek. Bir tavizleri, ikna edici argümanları, üçüncü bir yolları olmayacak. Ahlakından koparılmış şekli, o keskin teneke kılıçlarını ufkumuzda sallayıp duracaklar.
Ne kadar akıllansalar, uslansalar, dinlemeyi öğrenmiş olsalar da döküp saçtıklarının hesabını vermemeleri, ipin koptuğu dönemi unutmayı ve unutturmayı görev edindikleri için bir türlü herkesin içinde konuşabildiği bir hayat dünyasının dilini perdelemekten vazgeçmeyenler onlar.
"Size yapılanlar geçmişte kaldı!" toplumun iki yakasını bir araya getirienlere söyleyebildikleri tek söz. Umut gelecekte. Umut otantikte. Umutları şimdi aramızda olmayan bir çiçeğin açmasında. Oysa her otantik hareketlenme, arayış terörize edilecek, hayatın bin bir haliyle karşılaşacak, sulanacak, mantarlanacak, yosun tutarak filizlenecek.
Geçmiş tecrübe ve düşünce lafzda önemli. Geleceğe güvenleri geçmişe yönelik bir hakkı teslim etmeme inatlarından ibaret. Geçmiş kuşakların bugüne taşıyacakları şeylerden çok, kendi geçmiş duyarsızlıkları, sırt dönüşleri, satışları, linç seyircilikleri, tanıklığı reddedişleri ile hesaplaşmadan kaçıştan ibaret. Vicdansız, hafızasız, kanamayan bir kalple kazanılmışın şekil tapınağını savunmaktan ibaret.
Öz ancak hakikî oluşta şekille bir anlamda örtüşür. Sosyal şizofreni diye bir kavram olsaydı bir çeşit sosyal vicdan kanamasına da tekâbül ederdi. Bu yok. "Kutsal şekil"lerine gömülmüşlükleri bir koruyucu, bunalımsız kılıcı köpük.
"Hastalıklı bir toplum" saçma bir analojidir, ancak mecazen önemlidir. Hasta, kanayan, sancıyan bir toplum geleceğini de bugünüyle, bugündeki etkin tarihsellik olarak geçmişiyle hesaplaşarak arar.
Geçmiş bir kendileriyle hesaplaşma olarak mevcut değil.
Bir hayalet gibi kenarda, tutuşan bir ufuk gibi tepelerinde, aralarında izledim üç haftadır: Toplumun yarısını yok sayarak, bu yarılan hamuru yeniden karacak bir ufku dışlayarak gelecek konuşanların umabilecekleri bir şey yok. Onlardan umabileceğimiz pek bir şey yok. Biraz daha liberalleştikleri, itirazı dinleyebildiklerini gözlemlememiz dışında: Dinliyor ve bildiklerini okuyorlar.
Toplumlar değişir. Toplumlar yeniden şekillenir. Geleceğimizin hamuru başka türlü de karılabilir.
Bizim hakkımızın teslimi ile bize verebileceğiniz bir şey yok, kendi geçmişiniz ile buluşmanın dışında: İstediğiniz gibi olma ihtimali taşıyan geleceğin bilinemezliği geçmişin yanılsamasız tecrübesi ile buluşamadığında en fazla ona dönüşür yeniden yeniden.
Önünüzü açabilecekler, bu kilidi çözebilmeleri için insaniyete dönüşünüzü bekliyorlar, o kadar! Etkin tarihsel bugününüzle hesaplaşmanız, yani geçmişi vicdanınızda tamir sizlerin ara kuşak olup olmamanızla ilgili tercihiniz.
Hakiki olanın dinamiği kaybolmaz. Kayıp kuşak sizdiniz. Sizsiniz.
Etiketler:
Tarihe Şerh Düşmek,
Tavır,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
20 Ağustos 2013 Salı
Yakiniyyât-ı Yakiniyye ve Her Bir Şeyi "Yakinen Tanıyanlar"
Ayne'l-yakin, hakke'l-yakin ve ilme'l-yakin sağlam, kesin, kat'î bilgi ve bilmedir.
"Yakından tanıma, yakından görme, yakını olma" ile kendi gözüyle bilirliğe, görmüşlüğe işaret eden ayne'l-yakin alâkalı değildir. Görme ve bilmeyi kendi deneyimiyle, şahâdetiyle kesinleştirmedir, nakli aradan çıkarmadır. Birilerinin yakını olarak edinilecek bilgi söz konusu değildir.
"Ayne'l-yakin"de biz ezbere, kulaktan değil, görerek yaşayarak, tanıyarak şahit olmuşun dünyasına işaret ederken bile yakından bakmışlığımıza değil; bilginin veya bilmenin kesinliğine, şüphe götürmeyecek oluşuna kendi tanıklığımızla (naklî olana tezat hâlinde) işaret ederiz.
Yakından tanıma subjektiftir ya da subjektif olmasında mahzûr yoktur. Ayne'l-yakin subjektif değildir, subjektif olması yakinî yanına gölge düşürür.
Muhafazakâr aydın kendini yakiniyye'ye per definition yakın hissederken yakiniyyâtın çetrefilini ve çilesini kendi gözüne indirgemekte bir beis bulmuyor olmalı. "Gelenekçilik geleneklilik değildir!" dedik durduk: Geleneklilik ufuk açıklığı, tartışmaya açıklık ister. Doğuştan, kendini tanımlayarak ya da aidiyet ile kesinlik ve kat'iyyet edinmişlikten konuşmaz bilgi ve bilme peşinde koşan.
İnsan fânidir, insanî biliş tarihseldir, bir yere yerleşikliktendir, tüm zamanlar için söyleyip kendisinden sonraki yorumu ve entellektüel faaliyeti boşa çıkarış değildir.
Kendi gerçekliğinin hakîkati üzerine konuşmak, hakîkatin sahibi oluş da değildir: Tevâzûnun kesinlikten bahsedişi cahilin subjektif deklarasyon ve hezeyanlarından daha tartışılır bir noktadandır. Hakîkat dediğin anda karşı iddiaya açık durmuş olursun zaten. Hâliyle.
"Yakından tanıma, yakından görme, yakını olma" ile kendi gözüyle bilirliğe, görmüşlüğe işaret eden ayne'l-yakin alâkalı değildir. Görme ve bilmeyi kendi deneyimiyle, şahâdetiyle kesinleştirmedir, nakli aradan çıkarmadır. Birilerinin yakını olarak edinilecek bilgi söz konusu değildir.
"Ayne'l-yakin"de biz ezbere, kulaktan değil, görerek yaşayarak, tanıyarak şahit olmuşun dünyasına işaret ederken bile yakından bakmışlığımıza değil; bilginin veya bilmenin kesinliğine, şüphe götürmeyecek oluşuna kendi tanıklığımızla (naklî olana tezat hâlinde) işaret ederiz.
Yakından tanıma subjektiftir ya da subjektif olmasında mahzûr yoktur. Ayne'l-yakin subjektif değildir, subjektif olması yakinî yanına gölge düşürür.
Muhafazakâr aydın kendini yakiniyye'ye per definition yakın hissederken yakiniyyâtın çetrefilini ve çilesini kendi gözüne indirgemekte bir beis bulmuyor olmalı. "Gelenekçilik geleneklilik değildir!" dedik durduk: Geleneklilik ufuk açıklığı, tartışmaya açıklık ister. Doğuştan, kendini tanımlayarak ya da aidiyet ile kesinlik ve kat'iyyet edinmişlikten konuşmaz bilgi ve bilme peşinde koşan.
İnsan fânidir, insanî biliş tarihseldir, bir yere yerleşikliktendir, tüm zamanlar için söyleyip kendisinden sonraki yorumu ve entellektüel faaliyeti boşa çıkarış değildir.
Kendi gerçekliğinin hakîkati üzerine konuşmak, hakîkatin sahibi oluş da değildir: Tevâzûnun kesinlikten bahsedişi cahilin subjektif deklarasyon ve hezeyanlarından daha tartışılır bir noktadandır. Hakîkat dediğin anda karşı iddiaya açık durmuş olursun zaten. Hâliyle.
Etiketler:
Basın Eleştirisi,
Dil Geleneği,
Hatırlama Notu,
İtiraz,
Uygulamalı Yorumbilgisi,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
7 Ağustos 2013 Çarşamba
"Apollinaire, Bütün Pencerelerin Baktığı Apollinaire!"
Gölpınarlı Divan Şiirini Yargıtayın Apollainaire hükmüne benzetilebilecek terimlerle yargılayınca en çok muhafazakar kesimlerden tepki görmüştü: Klasiğe hürmetsizlik, köksüzlük iddiaları.
Gölpınarlı Divan Şiirinin formlarıyla, zevkiyle yazardı, yazdığında. Düşündüğünde klasik zevkle şekillendirirdi düşüncesini. O yargıç değildi. Zamanındaki "resmen mutasavvıf" ilân edilmişlerin estetiği zayıf, özeleştirisi kayıp, pedofiliye kayan şiirine tepkiliydi sanırım, kendisini başka türlü ifade edememiş, divan şiirine yüklenmişti.
Zamanla Divan Şiirine karşı tavrını değiştirdi, çeşitli divanları yayına hazırladı, sundu. Yetkin bir insandı. Geleneği eleştirdiğinde geleneğin gerçek kaynaklarını öne çıkarır, savunurdu. Kendini geleneğin içindeki hakikat iddialarıyla topa tutardı.
Gölpınarlı muhafazakarlıktan değil, mazbutluktan eleştiri getirdiğinden muhafazakarlığın hedef tahtasına konuldu diyebiliriz. Geleneğin nasıl devam edeceğine dair gelenek içi bir tavır alıştı herşeyden önce. Yakınan, mağdur ancak mazbut olmayan bir duruşa hür ancak geleneğin hakikatine saygıdan tavır alış idi. Yanlıştır doğrudur, ayrı bir konudur, meselenin diskurunda yeniden tartışabiliriz zamanla.
Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesinin kararı gelenek içi, disiplin içi tartışmanın eseri ya da bir hakikat meselesi olarak ele alınabilecek gibi değil. Edebiyatın kriminalizasyonuna yönelik içtihatların oluşmasına yol açacak. Yargıtay kararı, karar süreci sonunda tartışılması bitmiş ve son sözü alan dışından söyleyeyen bir yargı olacak alan içi gerekçelemede parlak bir karar sunmuş olsaydı dahi.
İlke olarak edebiyatın hukukla düzenlenmesi, edebiyatın hakikat ile olan alışverişine müdahale olur. Poşetli dergiler, özel kanalar, edebi değeri olmayan yazılı eserler, kolay okunur kaba tefrikalar dururken zor okunan, edebi okuma alışkanlığı isteyen sanat eserlerinin yasaklamalara nesne olması hayat tarzı müdafaası ya da kaygısı ile alakalandırılamaz. Piskanalitik literatür de benzer yasaklamalara hedef edilir. Tıp eğitiminde kadavralardan bazı parçaların koparılması gibi bir şeydir bu: Hayatta olan üzerine düşündürülmemiş, üzerinde bilgi sahibi olmayan uzmanlar, hukukçular, hekimler, düşünürler, insan ve toplum bilimciler yetiştirirsiniz.
Gerekçelemeyi bu yönde ilerletseydim fonksiyonalist bir açıklama tarzını seçmemden, öncelememden olmazdı: İnsanın Hakikatine edebiyat da bir açıdan pencere sunar. Bunu ne fiziki, ne sosyalpsikolojik, ne sosyolojik ne de başka bir alan tek başına sunabilir. İnsanla uğraşan, insanla ilgili karar alan, insan yetiştirenler insanı, her türlü insanı, her türlü insani hali epeyce bilmek zorunda.
Hayat tarzı müdafaası yönündeki argümanlardan çoğu tecavüz, pedofili gibi davalarda duvara çarpıyor. Kurtarılan sadece zevahir oluyor. Halı altına süpürülen hakikat satüko'nun da devamı yolunda karar oluyor. Hukuk bu açıdan devrimci olmak zorunda: Halı altına süpürmeleri engelleyip, yeni bir şey söylemek karar ile, aplikasyon ile, uygulama ile söz konusu ediliyor. Hukuk zamana, yeni üretim ve hayat ilişkilerine hukuki mazbutluğu getiriyor, her hangi bir zamanın mazbutluğunu ya da mazbut görünüşünü değil! Her hangi bir zamanın mazbutluğunu dayatmak, görünüşü dayatmaktır zaten; yeni çelişkiye, düğüme yeni bir şey söyleyerek kılıç sallamak değildir.
Hukuk muhafazakar değil mazbut olmak, yani herkese ve herkesin vicdanına hitap etmek durumundadır yeni bir şey söylerken, kanunu şablon uygulamaya, durumu kurtarmaya çevirmezken.
Hukuki praksis hukuku da günceller, adalet arayışını toplumsal konsensus oluşumuna bağlar.
Edebi eserden seri katilleri, sapıtmışları, canileri, halk düşmanlarını okuyoruz. En iyi eserler kalıba dökülmüş kişilikler kurgulamada değil, türlü yöne açılan ve yönelen kişiselliğin ve bireyselliğin ifadesine dönüştüğünde ortaya çıkar demekte bile tüm doğruyu ifade etmiş olamıyoruz. Edebi eser dil ustalığının, samimiyetin, özneler arası düşünce alışverişine açıklığın da kendisini konuşmasıdır. Edebi eser parçaların, ilgilerin mükemmeliyetiyle bile bütünleşmez. Bütünleşme yazma öncesinin yazma sürecinde kendisini konuşmasıdır, aramasıdır da.
Apollainaire dönersek: Eserlerinde şu var, bu var. Yargıtay kararında sunulandan çok daha fazla şeyler var. Apollainaire'nin savaş yanlısı görülen bir eserinin bu nedenle sansüre uğramasından bir farkı yok cinsellik hukuku açısından sansüre uğramasının. Apollainaire'de bir duruşun tavrın arkasındaki psikolojik, insani bütünlüği bulabiliyorsunuz. Bütünlüğünü kaybeden hayata bakışın arkasındaki bütünlük de, dünya da buna dahil.
Biz düşünürler, edebiyatçılar, hukukçular, insan yetiştirenler bu eserleri iyi örnek kötü örnek olarak okumuyoruz. İnsanı anlamada bir kapı olarak görüyoruz edebi eseri, başka bir çok şeyin yanı sıra.
Bütün eserler yasaklandı diyelim. Bir eseri yasaklama gerekçesi bir diğerinin yasaklanmasına açılan kapıdır zaten. Geride kalan en mükemmel eserden, sözden, buyruktan doğru sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücünü de ortadan kaldırmış oluyoruz. Edebiyat insanlığın anlama tecrübesinin bir başka aktarım ve yorumda gerçekleşme kanalıdır da.
Okumuşun okumasında değil cahilin okumasında tehlike vardır. En iyi şeylerden bile felaketlere açılan sonuçlar çıkarır. Mücadele etmemiz gereken şey cahilin faniliğinin farkında olmayan, tüm zamanlar için konuşan, son sözü söylemeci okumasıdır. Arif başka türlü okur. Maarif başka türlü okutur: Başka eserlere, duruşlara, tarihselliklere relativize ederek evrenselleştirilir söz.
Hal tavır ve anlayışların çoğulluğundan yani relativize edilebilirliğinden kaçınarak evrenseli savunmak ne evrensele güvenmektir ne de savunmak.
Hukuk statükonun ifadesi değildir, olmamalıdır. Hukuk ifade ve eleştiri özgürlüğünün yannda; eleştirinin bürokratizasyonunun karşısında yer alabildiği ölçüde kendi meşruiyet iddialarını güncelleyebilir ve geleceğe aktarılabilir.
Eleştirdiklerimin yasaklandığı, savunduklarımın kural haline getirildiği bir dünyayı reddetmem edebi diskurun sadece bir zevk, haz, incelmişlik ifadesi olmamasından; sürekli yeni bir şey söyleyerek varolmasından geliyor. İtirazla, rayından çıkarak, rayına girerek, arayarak, kendisini bularak, kaybederek, bulamayarak. "Hangisi daha edebidir?"e edebiyatı ve insanı, çeşitli alanların mantığını ve hatta hukukunu bilen insan ezbere bir cevap veremez. Veremezdik eskiden.
Divan Şiiri de o yüzden hürdü: Bilinen de bilinmeyen de hep o eski bilinen ve bilinemeyeyen.
(Zamanım bu kadarına yetti, düzeltilmedi. Muhafazakar sanat manifestolarına karşı Jdanov'u eleştirerek de çok şey söyleyebiliriz. Burada konu dışı bıraktık, mesele etmedik.)
Gölpınarlı Divan Şiirinin formlarıyla, zevkiyle yazardı, yazdığında. Düşündüğünde klasik zevkle şekillendirirdi düşüncesini. O yargıç değildi. Zamanındaki "resmen mutasavvıf" ilân edilmişlerin estetiği zayıf, özeleştirisi kayıp, pedofiliye kayan şiirine tepkiliydi sanırım, kendisini başka türlü ifade edememiş, divan şiirine yüklenmişti.
Zamanla Divan Şiirine karşı tavrını değiştirdi, çeşitli divanları yayına hazırladı, sundu. Yetkin bir insandı. Geleneği eleştirdiğinde geleneğin gerçek kaynaklarını öne çıkarır, savunurdu. Kendini geleneğin içindeki hakikat iddialarıyla topa tutardı.
Gölpınarlı muhafazakarlıktan değil, mazbutluktan eleştiri getirdiğinden muhafazakarlığın hedef tahtasına konuldu diyebiliriz. Geleneğin nasıl devam edeceğine dair gelenek içi bir tavır alıştı herşeyden önce. Yakınan, mağdur ancak mazbut olmayan bir duruşa hür ancak geleneğin hakikatine saygıdan tavır alış idi. Yanlıştır doğrudur, ayrı bir konudur, meselenin diskurunda yeniden tartışabiliriz zamanla.
Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesinin kararı gelenek içi, disiplin içi tartışmanın eseri ya da bir hakikat meselesi olarak ele alınabilecek gibi değil. Edebiyatın kriminalizasyonuna yönelik içtihatların oluşmasına yol açacak. Yargıtay kararı, karar süreci sonunda tartışılması bitmiş ve son sözü alan dışından söyleyeyen bir yargı olacak alan içi gerekçelemede parlak bir karar sunmuş olsaydı dahi.
İlke olarak edebiyatın hukukla düzenlenmesi, edebiyatın hakikat ile olan alışverişine müdahale olur. Poşetli dergiler, özel kanalar, edebi değeri olmayan yazılı eserler, kolay okunur kaba tefrikalar dururken zor okunan, edebi okuma alışkanlığı isteyen sanat eserlerinin yasaklamalara nesne olması hayat tarzı müdafaası ya da kaygısı ile alakalandırılamaz. Piskanalitik literatür de benzer yasaklamalara hedef edilir. Tıp eğitiminde kadavralardan bazı parçaların koparılması gibi bir şeydir bu: Hayatta olan üzerine düşündürülmemiş, üzerinde bilgi sahibi olmayan uzmanlar, hukukçular, hekimler, düşünürler, insan ve toplum bilimciler yetiştirirsiniz.
Gerekçelemeyi bu yönde ilerletseydim fonksiyonalist bir açıklama tarzını seçmemden, öncelememden olmazdı: İnsanın Hakikatine edebiyat da bir açıdan pencere sunar. Bunu ne fiziki, ne sosyalpsikolojik, ne sosyolojik ne de başka bir alan tek başına sunabilir. İnsanla uğraşan, insanla ilgili karar alan, insan yetiştirenler insanı, her türlü insanı, her türlü insani hali epeyce bilmek zorunda.
Hayat tarzı müdafaası yönündeki argümanlardan çoğu tecavüz, pedofili gibi davalarda duvara çarpıyor. Kurtarılan sadece zevahir oluyor. Halı altına süpürülen hakikat satüko'nun da devamı yolunda karar oluyor. Hukuk bu açıdan devrimci olmak zorunda: Halı altına süpürmeleri engelleyip, yeni bir şey söylemek karar ile, aplikasyon ile, uygulama ile söz konusu ediliyor. Hukuk zamana, yeni üretim ve hayat ilişkilerine hukuki mazbutluğu getiriyor, her hangi bir zamanın mazbutluğunu ya da mazbut görünüşünü değil! Her hangi bir zamanın mazbutluğunu dayatmak, görünüşü dayatmaktır zaten; yeni çelişkiye, düğüme yeni bir şey söyleyerek kılıç sallamak değildir.
Hukuk muhafazakar değil mazbut olmak, yani herkese ve herkesin vicdanına hitap etmek durumundadır yeni bir şey söylerken, kanunu şablon uygulamaya, durumu kurtarmaya çevirmezken.
Hukuki praksis hukuku da günceller, adalet arayışını toplumsal konsensus oluşumuna bağlar.
Edebi eserden seri katilleri, sapıtmışları, canileri, halk düşmanlarını okuyoruz. En iyi eserler kalıba dökülmüş kişilikler kurgulamada değil, türlü yöne açılan ve yönelen kişiselliğin ve bireyselliğin ifadesine dönüştüğünde ortaya çıkar demekte bile tüm doğruyu ifade etmiş olamıyoruz. Edebi eser dil ustalığının, samimiyetin, özneler arası düşünce alışverişine açıklığın da kendisini konuşmasıdır. Edebi eser parçaların, ilgilerin mükemmeliyetiyle bile bütünleşmez. Bütünleşme yazma öncesinin yazma sürecinde kendisini konuşmasıdır, aramasıdır da.
Apollainaire dönersek: Eserlerinde şu var, bu var. Yargıtay kararında sunulandan çok daha fazla şeyler var. Apollainaire'nin savaş yanlısı görülen bir eserinin bu nedenle sansüre uğramasından bir farkı yok cinsellik hukuku açısından sansüre uğramasının. Apollainaire'de bir duruşun tavrın arkasındaki psikolojik, insani bütünlüği bulabiliyorsunuz. Bütünlüğünü kaybeden hayata bakışın arkasındaki bütünlük de, dünya da buna dahil.
Biz düşünürler, edebiyatçılar, hukukçular, insan yetiştirenler bu eserleri iyi örnek kötü örnek olarak okumuyoruz. İnsanı anlamada bir kapı olarak görüyoruz edebi eseri, başka bir çok şeyin yanı sıra.
Bütün eserler yasaklandı diyelim. Bir eseri yasaklama gerekçesi bir diğerinin yasaklanmasına açılan kapıdır zaten. Geride kalan en mükemmel eserden, sözden, buyruktan doğru sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücünü de ortadan kaldırmış oluyoruz. Edebiyat insanlığın anlama tecrübesinin bir başka aktarım ve yorumda gerçekleşme kanalıdır da.
Okumuşun okumasında değil cahilin okumasında tehlike vardır. En iyi şeylerden bile felaketlere açılan sonuçlar çıkarır. Mücadele etmemiz gereken şey cahilin faniliğinin farkında olmayan, tüm zamanlar için konuşan, son sözü söylemeci okumasıdır. Arif başka türlü okur. Maarif başka türlü okutur: Başka eserlere, duruşlara, tarihselliklere relativize ederek evrenselleştirilir söz.
Hal tavır ve anlayışların çoğulluğundan yani relativize edilebilirliğinden kaçınarak evrenseli savunmak ne evrensele güvenmektir ne de savunmak.
Hukuk statükonun ifadesi değildir, olmamalıdır. Hukuk ifade ve eleştiri özgürlüğünün yannda; eleştirinin bürokratizasyonunun karşısında yer alabildiği ölçüde kendi meşruiyet iddialarını güncelleyebilir ve geleceğe aktarılabilir.
Eleştirdiklerimin yasaklandığı, savunduklarımın kural haline getirildiği bir dünyayı reddetmem edebi diskurun sadece bir zevk, haz, incelmişlik ifadesi olmamasından; sürekli yeni bir şey söyleyerek varolmasından geliyor. İtirazla, rayından çıkarak, rayına girerek, arayarak, kendisini bularak, kaybederek, bulamayarak. "Hangisi daha edebidir?"e edebiyatı ve insanı, çeşitli alanların mantığını ve hatta hukukunu bilen insan ezbere bir cevap veremez. Veremezdik eskiden.
Divan Şiiri de o yüzden hürdü: Bilinen de bilinmeyen de hep o eski bilinen ve bilinemeyeyen.
(Zamanım bu kadarına yetti, düzeltilmedi. Muhafazakar sanat manifestolarına karşı Jdanov'u eleştirerek de çok şey söyleyebiliriz. Burada konu dışı bıraktık, mesele etmedik.)
Etiketler:
Adalet Üzerine,
Aydın Eleştirisi,
Estepetapüf'ten İddialar,
Hafiften Felsefe,
Hatırlama Notu,
Hukuksuzluk,
İtiraz,
Şair,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
3 Kasım 2012 Cumartesi
Dil Geleneği, Dilin Tarihselliği ve İş Bankası Yayınları'nın Hasan Âlî Bey'in Diline Müdâhale "Yetkisi" Hakkında "Söylem"
Sadeleştirmeler bazan dil lezzetine, dilin şiirine, anlam zenginliğine, metnin çok katlılığına, uslûba, metinlererası bağlantılara tasallut anlamına geliyor.
Ahmet Haşim'in Gurâbaayı Lâklâkan, Frankfurt Seyahatnâmesi ve Müslüman Saatlerine müdahale Hâşim nesrinin musikîsini, inceliklerini elimizden almıştı.
"Anlaşılır kılmak" metni edebî metin olmaktan çıkardığında ne anlaşılır kılınır oluyor kavraması kolay değil!
Hasan Âlî Bey'in Mevlana'nın Rübaî'lerini çevirisine müdahale ise alışıldık zamane edisyon dayatmasının geçmişe taşınması biçiminde olmuş. Kimin müdahale ettiğini maalesef öğrenemiyoruz.
Çeviri'nin Hasan Âlî Bey çevirisi olması için noktası virgülüne kadar O'na ait olması gerekir. Bir müdahale gerekecekse bunlar çıkmalarla dipnotlarla desteklenir, beslenir, gerekçelenir.
İş Bankası Yayınları'nın sorumluluğu altındaki tahrifat "aslının aynı" oluşun ne olup ne olmadığını kavramamışlığın yeni, popüler, son zamanlardaki baskın türü: "Türkçe tercümesi ise günümüz yazım kuralları gözetilerek yenilenmiştir." (Rübaîler 2007, S. 3)
"Günümüz yazım kuralları" ne demek? Çoğu kez keyfi bir dayatma sözlüğü!
Ortalama bir sözlüğe itirazım yok. Ancak bunu dil ustalarına, klasik metinlere, klasik çevirilere motamot uygulayamazsınız!
Benim "gerçeklik" dediğimi "hakîkat", "hakîkat" dediğimi "gerçeklik" yapan; "gerçekliğin hakîkati"nin ne olduğunu bilmeyen bir anlayışla az karşılaşmadım. "Tarihî" dediğimde "fanilik"e de gönderme yapıldığını bilene pek rastlamadım.
Esin Afşarın sevdiğim sesiyle:
".... gitti cancağızım
yeni şeyler söylemek gerek" dendiğinde iş bir sözlük bulup aktarmak sanılıyor, hattâ "kafiyeden kurtulmak" bir kurtulmuşluk hissi vermiş olmalı birilerine. Oysa "cancağızım/lâzım" kendini daha fazla hissettiriyor, eksiklik daha yoğun hissetitricidir kendisini!
Diyelim ki İş Bankası Yayınları'nın editörleri Hasan Âlî Bey'den daha ustalar, metne, doğu klasiklerine hakimler, farsçaları var, o dönemin dili, dünyası, ufku hakkında bilgi sahibiler ve bunu yeni dil toplumunda bize de "aktarıyorlar": Yine de yaptıkları doğru değil!
Hasan Âlî Bey'in çevirilerine itiraz olamayacak mı? Tabiî ki olacak! Oldu da zaten. Bunlar şerhedilir. Temellendirilir. Ancak, dilin her döneminin birbirine özdeş musikisi olmadığını; değiş tokuş edilen kelimelerin anlam, çağrışım ve seste örtüşmediğini bilmek de gerekiyor.
Diyelim ki İş Bankası Yayınları'nın editörleri etimoloji allâmeleri. Sadece yazılımı güncelliyorlar. Yine yanlış! Yazılım güncellemeleri de dilin dönemsel lezzetini, hâkikatini, kullanım oyunlarını, dil anlayışını görmemezlikten gelicidir. Dilin dinamiğin olmadığına kadar gitmez sadece; dilin ufkunu, dilin ve dil kullanımının tarihselliğini de kaçırır. Bir çeviriyi okurken çevirenin ufkuyla da karşı karşıyayız. Ben editörün ufkunu ne yapacağım ki?
İş Bankası editörleri diyelim ki sadece basit ayarlamalar yaptılar. Nokta, virgül, inceltme işareti, masum müdahaleler. Peki onlar neden okurun Hasan Âlî Bey'in dil praksisi ile, yanlışı doğrusu ile karşılaşmasını istemiyorlar? Düşünmemişler, bir kabahatlari yok diyelim: Okumanın, anlamanın, karşı karşıya gelmenin zamansallığının ne kabahatı var peki?
Cânâ, câna aynı cana ile karşılanabilir mi? Klasik bir metindeki "ara" (papağan), "arâ" (çıplak, üryan), "ârâ" (oylar, reyler), "ârâ" (süsleyen, güzelleştiren, donatan) aralık'ın "ara"sı ile aynı yazılabilir mi? Daha başka "ara"larda var!
Klasik bir metinlerin vezni ile oynanıyor iki de bir: İş Bankası yayınları Hasan Âlî Bey çevirisi vezinsiz olduğu için şanslı. Şanslı fakat hatalı.
Elimde eski metin yok, karşılaştırmayı yaptıktan sonra (hafızamdan, gelenekten yola çıkarak konuşmak istemediğimden örnek vermedim, irkildiğim yerler olduğu halde! Bakalım yanlışlar Hasan Âlî Bay'in yanlışları mı imiş!)
Dil kullanımın dönemsellikleri, tarihî şekillenişleri yok edilerek, dümdüz edilerek dil bilinci sağlanmaz. Tersine, aynı dönemin içinde de hızardan geçirmemek gerekir edebî metni!
Zamanım bu kadar idi... Gerisini siz tamamlayın, yanlışım varsa öğretin ey Hakîkatli Okuyucular!
(HAMİŞ: Yetiştirebilmek için düzeltmedim. Gözden geçirilecek, dil hataları var, ancak bu müsveddedeki yanlışlarım bana aittir, başkalarının diline, dilin tarihselliğine, dönemlerin dillerine ve kurallarına müdahale etmedim henüz:))
Ahmet Haşim'in Gurâbaayı Lâklâkan, Frankfurt Seyahatnâmesi ve Müslüman Saatlerine müdahale Hâşim nesrinin musikîsini, inceliklerini elimizden almıştı.
"Anlaşılır kılmak" metni edebî metin olmaktan çıkardığında ne anlaşılır kılınır oluyor kavraması kolay değil!
Hasan Âlî Bey'in Mevlana'nın Rübaî'lerini çevirisine müdahale ise alışıldık zamane edisyon dayatmasının geçmişe taşınması biçiminde olmuş. Kimin müdahale ettiğini maalesef öğrenemiyoruz.
Çeviri'nin Hasan Âlî Bey çevirisi olması için noktası virgülüne kadar O'na ait olması gerekir. Bir müdahale gerekecekse bunlar çıkmalarla dipnotlarla desteklenir, beslenir, gerekçelenir.
İş Bankası Yayınları'nın sorumluluğu altındaki tahrifat "aslının aynı" oluşun ne olup ne olmadığını kavramamışlığın yeni, popüler, son zamanlardaki baskın türü: "Türkçe tercümesi ise günümüz yazım kuralları gözetilerek yenilenmiştir." (Rübaîler 2007, S. 3)
Ortalama bir sözlüğe itirazım yok. Ancak bunu dil ustalarına, klasik metinlere, klasik çevirilere motamot uygulayamazsınız!
Benim "gerçeklik" dediğimi "hakîkat", "hakîkat" dediğimi "gerçeklik" yapan; "gerçekliğin hakîkati"nin ne olduğunu bilmeyen bir anlayışla az karşılaşmadım. "Tarihî" dediğimde "fanilik"e de gönderme yapıldığını bilene pek rastlamadım.
Esin Afşarın sevdiğim sesiyle:
".... gitti cancağızım
yeni şeyler söylemek gerek" dendiğinde iş bir sözlük bulup aktarmak sanılıyor, hattâ "kafiyeden kurtulmak" bir kurtulmuşluk hissi vermiş olmalı birilerine. Oysa "cancağızım/lâzım" kendini daha fazla hissettiriyor, eksiklik daha yoğun hissetitricidir kendisini!
Diyelim ki İş Bankası Yayınları'nın editörleri Hasan Âlî Bey'den daha ustalar, metne, doğu klasiklerine hakimler, farsçaları var, o dönemin dili, dünyası, ufku hakkında bilgi sahibiler ve bunu yeni dil toplumunda bize de "aktarıyorlar": Yine de yaptıkları doğru değil!
Hasan Âlî Bey'in çevirilerine itiraz olamayacak mı? Tabiî ki olacak! Oldu da zaten. Bunlar şerhedilir. Temellendirilir. Ancak, dilin her döneminin birbirine özdeş musikisi olmadığını; değiş tokuş edilen kelimelerin anlam, çağrışım ve seste örtüşmediğini bilmek de gerekiyor.
Diyelim ki İş Bankası Yayınları'nın editörleri etimoloji allâmeleri. Sadece yazılımı güncelliyorlar. Yine yanlış! Yazılım güncellemeleri de dilin dönemsel lezzetini, hâkikatini, kullanım oyunlarını, dil anlayışını görmemezlikten gelicidir. Dilin dinamiğin olmadığına kadar gitmez sadece; dilin ufkunu, dilin ve dil kullanımının tarihselliğini de kaçırır. Bir çeviriyi okurken çevirenin ufkuyla da karşı karşıyayız. Ben editörün ufkunu ne yapacağım ki?
İş Bankası editörleri diyelim ki sadece basit ayarlamalar yaptılar. Nokta, virgül, inceltme işareti, masum müdahaleler. Peki onlar neden okurun Hasan Âlî Bey'in dil praksisi ile, yanlışı doğrusu ile karşılaşmasını istemiyorlar? Düşünmemişler, bir kabahatlari yok diyelim: Okumanın, anlamanın, karşı karşıya gelmenin zamansallığının ne kabahatı var peki?
Cânâ, câna aynı cana ile karşılanabilir mi? Klasik bir metindeki "ara" (papağan), "arâ" (çıplak, üryan), "ârâ" (oylar, reyler), "ârâ" (süsleyen, güzelleştiren, donatan) aralık'ın "ara"sı ile aynı yazılabilir mi? Daha başka "ara"larda var!
Klasik bir metinlerin vezni ile oynanıyor iki de bir: İş Bankası yayınları Hasan Âlî Bey çevirisi vezinsiz olduğu için şanslı. Şanslı fakat hatalı.
Elimde eski metin yok, karşılaştırmayı yaptıktan sonra (hafızamdan, gelenekten yola çıkarak konuşmak istemediğimden örnek vermedim, irkildiğim yerler olduğu halde! Bakalım yanlışlar Hasan Âlî Bay'in yanlışları mı imiş!)
Dil kullanımın dönemsellikleri, tarihî şekillenişleri yok edilerek, dümdüz edilerek dil bilinci sağlanmaz. Tersine, aynı dönemin içinde de hızardan geçirmemek gerekir edebî metni!
Zamanım bu kadar idi... Gerisini siz tamamlayın, yanlışım varsa öğretin ey Hakîkatli Okuyucular!
(HAMİŞ: Yetiştirebilmek için düzeltmedim. Gözden geçirilecek, dil hataları var, ancak bu müsveddedeki yanlışlarım bana aittir, başkalarının diline, dilin tarihselliğine, dönemlerin dillerine ve kurallarına müdahale etmedim henüz:))
Etiketler:
Çeviri,
Dil Geleneği,
İşgüzarlık,
İtiraz,
Kitap,
Meslekî Etik,
Tanıtma/Eleştiri,
Tavır,
Uygulamalı Yorumbilgisi,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
29 Eylül 2012 Cumartesi
Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!
Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"
İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?
İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde. Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.
Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.
Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.
Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.
Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.
Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.
Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.
İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!
Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.
İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?
İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde. Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.
Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.
Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.
Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.
Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.
Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.
Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.
İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!
Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.
Etiketler:
Akla Ziyan İşler,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Tarihe Şerh Düşmek,
Tavır,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
19 Şubat 2012 Pazar
Devlet ve Demokrasi: Leyla'dan Şikayetçi Olan Dağ, Taş Değil Devlet!
Adalet simetri, karşılıklılık üzerine kurulur. Burada eleştirilen hukuk değil, hukuksuzluk olabilir ancak, adalet felsefesinden bakıldığında.
Adalet duygusu, adalet peşinde akıl, adalet arayışı bittiğinde bir toplumu ayakta tutabilecek bir şey kalmaz.
Hukuk mahkemelerden, yargıç ve savcılardan, kanunlardan oluşmuyor. İzan, ölçü, denge yitirildiğinde de yolundan çıkıyor toplumsal dayanışma, toplumsallaşma.
Burada bizi bir toplum yapan, birarada tutan adaletin ipine sarılmamız değil, zor, dayatma oluyor.
Davacı olanın tutumu da işlemeyen bir adalet'in gölgesi, adalet üzerinde gölgedir.
Bu genç kızda ezilen, ayaklar altına alınan ölçü bin yılların emeğiyle dengede tutulmuş olandır.
Had bilmek çığların, devlerin, devletlerin işi olarak anlaşıldığında medeniyetimizden konuşmuş olabileceğiz.
Yanlışı değil, bir yıkım'ı, ölçüsüzlüğü bir filozof olarak, bu kelimeyi kullanarak, adalet felsefesinin kapağını açarak not ediyorum.
Düşünenleri konuşmayan, konuşturulmayan bir ülkeyiz, evet! Her söylenene fezleke hazırlanacağına, hukukçular, davalı ve davacılar bu işin temellerinin dersini almayı düşünmeliler artık.
Biz buradayız ey Halkım! Ey Adalet'in İnsanları! Ya siz nerelerdesiniz?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Hatırlama Notu,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Tarihe Şerh Düşmek,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
28 Aralık 2011 Çarşamba
Keşan Müftüsünün Söyledikleri Düşünce Özgürlüğü Sınırları İçindedir!
Noel ve Noel Baba için batıda daha fazla şey yazılır söylenir. Noel Baba menkıbelerinin değişik kökenleri, farklı geleneklerle kurulan köprüler Noel Babanın gerçek kimliğinden çok cevap verdiği toplumsal ihtiyaç açısından anlamlanır.
Batıda Noel Babaya yönelik çeşitli söylentiler, eleştiriler gündeme gelse de, Noel Baba en az şişedeki cinimiz kadar gündemdedir.
Çeşitli geleneklerin Noel Babaya bağlanmışlığı uzun bir düşünce tarihi metnine de ihtiyaç duyuracaktır. Demreli Aziz Nikolas konusu Noel Baba tartışmasının sadece bir kısmını oluşturur. Eleştirenlerinin az olmadığını ve bugünkü ticari noel alışverişi ve noel eğlenceleri ile alâkası olmadığını da belirtelim.
Bizde yılbaşı ile noelin farklı olduğunu vurgulayan yılbaşı kutlamaları savunuculuğunun argümanında hata olduğu kanaatindeyim. Her gelenekte yılbaşı ve noel örtüşmez ama bazı geleneklerde bu örtüşme söz konusudur.
Keşan Müftüsünün gerekçeleri de tartışılabilir gerekçeler. Bacadan girme, kapıdan girme birbiriyle örtüşemeyecek alanlarda ele alınmış mesela. Teşbih, benzetme, metafor ve eğretilemeye başvurma gerekçelerin anlam alanlarını devreden çıkarıcı özellikler taşısa da meşru bir tartışma zemini kaybedilmiş de olmuyor.
Bir gerekçesi ise ifade edilmediği halde haklı ve hakkanî bir temel açıyor: Bir çözülme, özenme, geleneği devam ettirememe halimize eleştiri olarak.
Stabil bir toplumda komşumuzun kutlamalarına sırt dönmek farklı, özgüvenin yitirmiş bir toplumun yalpalamaları içerisinde geleneksel arka planımızla bağımızın kopuyorluğu farklı.
Batıda kutlamaların ticarileşmesi, tüketim dini içinde anlamlanan bayramlar, alışveriş günleri eleştirisi, eğlence ve festivallerin alkolizasyonu sağdan, soldan eleştiri alır. Nietzsche'nin Deccal'indeki gibi.
Ben insanların eğlenmesine karışılmasına taraftar olmasam da din adamlarının yeni ritüalleri eleştirmeye çalışmalarının görevleri olduğunu düşünüyorum. Tek sesten konuşmayacaklarsa, kendi gerekçe, bilgi ve birikimlerini kullanacaklarsa elbette tartışılır şeyler söyleyeceklerdir.
Farklı düşünen gerekçe sunar; "soruşturma, kovuşurma açılsın!" çığlıkları atmaz. Yanlışsız ve siyaseten doğru şeyler söylemek yerine tartışılır şeyler söylenmesi evladır. Herkesin ahkâm kesmesi ve bildiğini okuması değildir bu. Toplumsal konsensus tamamen doğrular yanlışlar üzerinde oluşmaz, nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, nerede kimin ileri gidebileceği, kimin ne ölçüde karşı çıkabileceği üzerine dinamik bir konsensustur da.
Konsensus, konuşan koklaşan ve hareket halindeki bir toplumda zaman içinde oluşur. Bir birine hak vermelerden çok birbirinin özgürlük, yanlış doğru alanlarını da tanımaktan geçer.
Yılbaşı, noel kutlaması olmak zorunda değildir. Ama, ikisinin örtüştürüldüğü de olur. Kaç yılbaşı vardır, zaman bilinci üzerine yıldönüm kutlamalarının ne önemi vardır bunları tartışmamızda fayda var.
Kabul edersiniz, uyarsınız ya da uymazsınız gelenek size bugünden bir yorum olarak itiraz eder.
"İçkili eğlencelere alternatif var mıdır, varsa nedir?" ise ayrı bir mevzudur. Yılbaşı üzerinden tartışılmasını pek anlamlı bulmuyorum.
Eğlenceyi anlamsız bulanlardan değilim. Alternatrifi olanların ise teorik bir dayatma olarak değil bir hayat tarzı olarak sunmalarını şart görüyorum. Bu konuda zamanında hayat tarzımızın yaş sınırlarıyla segmentleştirilmesi de bir çözümdü, doğru çözümdü demiyorum, çözümdü, üzerine düşünülmelidir diyorum. Gelenek neden böyle bir kapı açmıştı üzerinde durmak lazım.
Ben Keşan Müftüsünün düğüne, derneğe, eğlenceye karşı çıktığı kanaatinde değilim. Kişise bir çıkış yaptığını da düşünmüyorum. Yorumu, başvurabileceği yanlış gerekçe kendisine aittir, kendisine ait bir sorumluluktur, ancak bir sorumluluğun başka sorumluluklara açılması tarzında bir sorumluluktur. Yanlışı varsa gerekçelendirerek kendisine sunmayan sorumsuzluktan konuşuyor olur. Açık bir konuşmayı kapatan Keşan Müftüsü değildir, onu hemen susuturmaya çalışanlardır. Diskuru açık tutmak söyleneceğin, konuşlabileceğin geleceği gideceği yeri de belirler.
Farklı eğlence anlayışı, hatta eğlenceye karşı eleştirel anlayışlar olabilir, dayatma olmadıkça tartışmanın sorun yaratacağını da düşünmüyorum.
Kendimi ne bir müftünün anlayışına tabî olmak zorunda görüyorum, ne de onu soruşturmayı öneren bir başka anlayışa. Sadece ve sadece hakikat bağlayıcıdır. Sözü hakikat iddiası olarak işitmek ise herkese karşı yükümlulüğümdür.
Hayat tarzımın sorumlusu benim, mucidi olmasam da. Başkalarına hayat tarzımı dayatmadıkça, kimseye de hesap vereceğimi düşünmüyorum. Ancak hayat tarzları üzerine tartışmayı da entellektüel bir konu olarak düşünüyorum. Düzey ileridir, değildir ayrı bir mevzudur. Tartışma, alışveriş zamanla ve zamanda ilerler.
İnsanların sevap günah çetelelerini biz tutmuyoruz. Onlara insan olarak davranmak, hitap etmek, yanlışlarını doğrularını abartmamak, insan hayatını tek tek alanlardan ibaret saymamak durumundayız.
Eğlencenin toplumsallaştırıcı ve toplumsallaşmayı çözebilici yanlarını aynı anda görebilen toplum kuramı, toplum eleştirisi konuşma, söyleşme, birbirine itiraz yollarının açık kalmasını açık tutulmasını tercih edecektir, etmelidir. Eğlencede sorun ifrat tefritte değildir, eğlencenin diyalektiğinin olmasıdır mesele, bir gün devam ederiz belki, meselenin, olayın, konunun, mevzunun kendisine yönelerek...
Batıda Noel Babaya yönelik çeşitli söylentiler, eleştiriler gündeme gelse de, Noel Baba en az şişedeki cinimiz kadar gündemdedir.
Çeşitli geleneklerin Noel Babaya bağlanmışlığı uzun bir düşünce tarihi metnine de ihtiyaç duyuracaktır. Demreli Aziz Nikolas konusu Noel Baba tartışmasının sadece bir kısmını oluşturur. Eleştirenlerinin az olmadığını ve bugünkü ticari noel alışverişi ve noel eğlenceleri ile alâkası olmadığını da belirtelim.
Bizde yılbaşı ile noelin farklı olduğunu vurgulayan yılbaşı kutlamaları savunuculuğunun argümanında hata olduğu kanaatindeyim. Her gelenekte yılbaşı ve noel örtüşmez ama bazı geleneklerde bu örtüşme söz konusudur.
Keşan Müftüsünün gerekçeleri de tartışılabilir gerekçeler. Bacadan girme, kapıdan girme birbiriyle örtüşemeyecek alanlarda ele alınmış mesela. Teşbih, benzetme, metafor ve eğretilemeye başvurma gerekçelerin anlam alanlarını devreden çıkarıcı özellikler taşısa da meşru bir tartışma zemini kaybedilmiş de olmuyor.
Bir gerekçesi ise ifade edilmediği halde haklı ve hakkanî bir temel açıyor: Bir çözülme, özenme, geleneği devam ettirememe halimize eleştiri olarak.
Stabil bir toplumda komşumuzun kutlamalarına sırt dönmek farklı, özgüvenin yitirmiş bir toplumun yalpalamaları içerisinde geleneksel arka planımızla bağımızın kopuyorluğu farklı.
Batıda kutlamaların ticarileşmesi, tüketim dini içinde anlamlanan bayramlar, alışveriş günleri eleştirisi, eğlence ve festivallerin alkolizasyonu sağdan, soldan eleştiri alır. Nietzsche'nin Deccal'indeki gibi.
Ben insanların eğlenmesine karışılmasına taraftar olmasam da din adamlarının yeni ritüalleri eleştirmeye çalışmalarının görevleri olduğunu düşünüyorum. Tek sesten konuşmayacaklarsa, kendi gerekçe, bilgi ve birikimlerini kullanacaklarsa elbette tartışılır şeyler söyleyeceklerdir.
Farklı düşünen gerekçe sunar; "soruşturma, kovuşurma açılsın!" çığlıkları atmaz. Yanlışsız ve siyaseten doğru şeyler söylemek yerine tartışılır şeyler söylenmesi evladır. Herkesin ahkâm kesmesi ve bildiğini okuması değildir bu. Toplumsal konsensus tamamen doğrular yanlışlar üzerinde oluşmaz, nerede susulacağı, nerede konuşulacağı, nerede kimin ileri gidebileceği, kimin ne ölçüde karşı çıkabileceği üzerine dinamik bir konsensustur da.
Konsensus, konuşan koklaşan ve hareket halindeki bir toplumda zaman içinde oluşur. Bir birine hak vermelerden çok birbirinin özgürlük, yanlış doğru alanlarını da tanımaktan geçer.
Yılbaşı, noel kutlaması olmak zorunda değildir. Ama, ikisinin örtüştürüldüğü de olur. Kaç yılbaşı vardır, zaman bilinci üzerine yıldönüm kutlamalarının ne önemi vardır bunları tartışmamızda fayda var.
Kabul edersiniz, uyarsınız ya da uymazsınız gelenek size bugünden bir yorum olarak itiraz eder.
"İçkili eğlencelere alternatif var mıdır, varsa nedir?" ise ayrı bir mevzudur. Yılbaşı üzerinden tartışılmasını pek anlamlı bulmuyorum.
Eğlenceyi anlamsız bulanlardan değilim. Alternatrifi olanların ise teorik bir dayatma olarak değil bir hayat tarzı olarak sunmalarını şart görüyorum. Bu konuda zamanında hayat tarzımızın yaş sınırlarıyla segmentleştirilmesi de bir çözümdü, doğru çözümdü demiyorum, çözümdü, üzerine düşünülmelidir diyorum. Gelenek neden böyle bir kapı açmıştı üzerinde durmak lazım.
Ben Keşan Müftüsünün düğüne, derneğe, eğlenceye karşı çıktığı kanaatinde değilim. Kişise bir çıkış yaptığını da düşünmüyorum. Yorumu, başvurabileceği yanlış gerekçe kendisine aittir, kendisine ait bir sorumluluktur, ancak bir sorumluluğun başka sorumluluklara açılması tarzında bir sorumluluktur. Yanlışı varsa gerekçelendirerek kendisine sunmayan sorumsuzluktan konuşuyor olur. Açık bir konuşmayı kapatan Keşan Müftüsü değildir, onu hemen susuturmaya çalışanlardır. Diskuru açık tutmak söyleneceğin, konuşlabileceğin geleceği gideceği yeri de belirler.
Farklı eğlence anlayışı, hatta eğlenceye karşı eleştirel anlayışlar olabilir, dayatma olmadıkça tartışmanın sorun yaratacağını da düşünmüyorum.
Kendimi ne bir müftünün anlayışına tabî olmak zorunda görüyorum, ne de onu soruşturmayı öneren bir başka anlayışa. Sadece ve sadece hakikat bağlayıcıdır. Sözü hakikat iddiası olarak işitmek ise herkese karşı yükümlulüğümdür.
Hayat tarzımın sorumlusu benim, mucidi olmasam da. Başkalarına hayat tarzımı dayatmadıkça, kimseye de hesap vereceğimi düşünmüyorum. Ancak hayat tarzları üzerine tartışmayı da entellektüel bir konu olarak düşünüyorum. Düzey ileridir, değildir ayrı bir mevzudur. Tartışma, alışveriş zamanla ve zamanda ilerler.
İnsanların sevap günah çetelelerini biz tutmuyoruz. Onlara insan olarak davranmak, hitap etmek, yanlışlarını doğrularını abartmamak, insan hayatını tek tek alanlardan ibaret saymamak durumundayız.
Eğlencenin toplumsallaştırıcı ve toplumsallaşmayı çözebilici yanlarını aynı anda görebilen toplum kuramı, toplum eleştirisi konuşma, söyleşme, birbirine itiraz yollarının açık kalmasını açık tutulmasını tercih edecektir, etmelidir. Eğlencede sorun ifrat tefritte değildir, eğlencenin diyalektiğinin olmasıdır mesele, bir gün devam ederiz belki, meselenin, olayın, konunun, mevzunun kendisine yönelerek...
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Etik,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Meslekî Etik,
Toplum,
Üzerine Düşünülecek,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
27 Aralık 2011 Salı
Ey Maneviyatçı ve Muhafazakârlar! Gözetleme, Tecessüs ve Yakıştırma Hamlesi Ne Zaman Tamamlanmış Olacak?
Gözetlemede, tecessüsde, yakıştırmada kimselerden aşağı kalmadığınızı gördük.
Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?
Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.
Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.
Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:
En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?
Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!
Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!
Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?
Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.
Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.
Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:
En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?
Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!
Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!
Etiketler:
Hatırlama Notu,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
22 Kasım 2011 Salı
Ekşi Sözlüğü Kapattırma Girişimleri Üzerinden
Ekşi Sözlük bazan incitici, yüzeysel olabiliyor. İtiraza kapılarını açık tutmaları, başkalarının imajını ellerinde tutma olayına ihtimamla yaklaşmalarını beklemek herkesin hakkı.
Haklarında önyargı oluşturulduğunu düşünenlerin, sitenin kendi sorumlularından cevap alamadıklarında mahkemelik olmalarını da doğal karşılıyorum.
Ancak son kapattırma kampanyasının demokratik, eleştirel, hukukî her türlü sınırı zorladığı kanaatindeyim.
Demokrasi'nin vazgeçilebilir bir şey olduğu vurgusu ise, ironik de olsa ilginç, referandumda hayır oyu verenlerin darbecilikle suçlanması demek durum, an, ironi icabıydı.
Burada ilginç bir gerekçe var: Kutsalların aşağılanması. Kutsalların aşağılanması kötü bir şey. Ancak bu, kutsalların savunulmasından ileriye gidiyor ve hukukun herkes için geçerliliği içinde herkesin, her çevrenin kutsal bildiği için demokrasiyi paranteze alabilme hakkını öne sürmelerinin yolunu da açıyor.
Sokağın devreye girebilirliği, galeyanın önünü açmaya kalkışılabileceği lafzı Çorum ve Maraş provakasyonunu yaşamış bir ülkede akıl kârı değil. Fark? İddiada haklı olunduğu düşüncesi. Kanıtın apaçık ortada olmadığı durumlarda da iddia büyükse, demokrasinin rafa kaldırılabilirliğinin meşruiyetinin düşünülebilirliğinin önü yeniden açılmış olmayacak mı? Yenidemokratlarmızın demokrasi söyleminin kolayca sönüvermesi yeni bir diktatörlüğün hedeflendiği iddialarını güçlendirmeyecek mi?
Kanıt apaçık olsa da olmasa da, hukukî sınama süreçleri devreden çıkarılarak mı hukuk gündeme getirilecek? Yani önce ortalık ateşe verilip sonra hukuk işlemeyecekse, hukuk baskı altına alınmakta değil midir? Değil ise, kamuda fiili infial için gerekçe mi oluşturulmaktadır?
Burada dikkat edilmesi gereken şudur: 11 Eylül türü saldırılarından sonra batıda göçmenlere yönelik saldırı çağrılarına meşruiyet kazandırıcı bir yolun önü açılmaktadır. Almanyada olup bitenler ve faillerin en iyi ihtimalde dahi korunmuşluğu uyarıcı olmalı idi.
Salman Rüştü meselesinde göçmenlerimiz üzerine baskıları meşru kılan bir diskur açıldı. Kutsallar korunur görünürken, batıdaki ırkçılığın göçmenleri fişleme, izleme, baskı altında tutma olayı kolaylaştırıldı.
"Ne yapılmalıydı?" diye sorulursa: Eleştiri ile karşılık verilmeliydi. Evrensel aklını bulmuş, gerekçelerini bulmuş alay ile. Bulunamadıysa, bu ihtiyaç doğardı. Aydınımızın söz hakkı elinden alındı. Söz hakkı'nın haklı olmayan sözü de içerdiğini, eleştiri hakkını yitirmenin acısıyla vurgulamalarda kalış, toplum mühendisliğine teslim oluş idi de.
Ölçü kaçırılmadıkça bu tür hallerde sokağın tepki vermesini demokratik buluyorum. Ancak demokrasinin rafa kaldırılabilirliği söylemi içinde sokak ve hukuk aynı anda gündemde tutuluyorsa, provakasyon hukukunca esir alınma durumuna düşüyoruz.
İnsanların inançlarıyla alay edenler çokbilmiş ilkel ve cahil bir bilimsellik iddasından konuşuyorlar öoğu kez. Düşünceleri, iddiaları inanç-bilgi ayrımı, antinomilerin eleştirisi gibi hususların farkında oluşun aydınlanmasını içermiyor.
Kaba eleştirinin çattığı indirgenmiş ezberi inancın hakikati sanan bir karşı kutup da, indirgenmiş, basitleştirilmiş, saptırılmış olanı kendi hakikatleri olarak savunabiliyor. İki tarafın ileri sürülen içeriğin gerçekliğinden emin oldukları, ama hakikatini sorguladıkları bir ortak zeminde kutuplaştıklarını görebiliyoruz çoğu kapışmada. Örnek verelim: Mevlânaya küfredenlerin Mevlânâya yazdıklarını bazı sözde mevlevî çevreler aynen savunuyorlar. Bir taraf bu ezberi övüyor, bazıları da ona sövüyor. Küfürü hafifletecek hiç bir şey olamaz. Ancak çarpıtma, kendi diyemeyeceklerini büyüklere söyletme de hafif br hakikat suçu değil.
Mevlâna üzerine kapışöalarda yapılması gereken, hakikî Mevlânâyı sunmaktı. Bu da zaman alacak bir iş idi. Hakikîsini sunmak zaten, hakikati içinde sunmaktır, bilebileceğimiz, kavrayabileceğimiz hakikatimiz içinde, yorumlarımızı tartışmaya, yanlışlanmaya (bilgiteorisindeki anlamıyla) açıklık içinde tutarak.
Hemen cevap verememek acıtsa da, söyleyeceğin bir şey yoksa, dersini çalışmak, ezberi olanla dövüşe girişmeden daha hayırlı bir yol.
Kanlı pazarda başkalarının hakikatini çarpıtıp balta satır saldıranları her daim haklı kılan bir hukuk, ilahî bir söz vermişlik yok.
Çarpıtma olmadığında da kafa göz kırmakla hakikat savunulur diye bir şey yok. Bunda cahiller, çok bilmişler her daim daha ustadır.
Hakikate sadık olmak, hakikatini bulmak, hakikati savunmak acelecilik, baskıncılık işi değildir. İzah edemiyorsan cahilsin. Daha iyi gerekçe sunamıyorsan, hakikate ezberi tercih ediyorsun.
İnandığında, bildiğinde hakikat olduğunu, olması gerektiğini düşünen insan saldırmaz.
Meşru müdafaa güçlü olanın, hukuku tayin edenin değil, köşeye kıstırılanın hakkıdır öncelikle.
İktidar iken köşeye kısmışlık psikozuna girmeyeceksin. Önüne geleni de köşeye kıstırmaya çalışmayacaksın.
Daha iyi bir ufuktan bakış, daha geniş bir anlayıştan eleştiri seni çaresiz, zavallı, garip yapmaz. Ayrıca garip, mazlum kalışın bir kötülüğü yok. Kerbelâ'yı okumakta aciz kalıyoruz: Orada kendilerini savunmak için mazlum kalıştan başka bir yol seçmeyişi sanki yenilgi nedeni gibi görüp, zalimlerin dilini seçmeyi yeğleyenlerimiz var. Kerbelâdaki zulümü onaylamadan değil de, yenilgiye yol açan yolu reddetmekten kaynaklanan, mazlumların aleyhindeymişçesine bir yolu seçtiren, iktidara, galibiyete götüren yolun seçilmiş oluşudur. Bu, mazlumlardan uzaklaştırıyor, Kerbelâda susuz kalanlardan uzaklaştırıyor!
Ekşi Sözlük'e karşı tavrın mutlak galibiyete, ezici dayatmaya gidecek görülen yol olması sorunlu. Bu dilden bizler çok çektik.
Velev ki hakikate zulmedilmiş olsun: Biz iktidara, ikbale, yarın yarı yolda bir kenara atabileceğimiz demokratik söyleme sarılıp, işimize gelmeyen hakikat sözcülerini susturursak, dayanaklarımızın zehrini geç farkederiz. Asaları, sopaları yere atmak, hakikate teslim olmak, hakikatin kirletilemeyeceğine inanmamız lazım, öncelikle.
Bir yanlış tezi zor ile, tehdit ile, mutlak iktidar ile susuturursak, galibiyeti garantileyen yolları seçersek susturduğumuz sadece ve sadece eleştirel aklın sesidir. Hakikati anlama eleştirel bir çabadır. Soruya cevap vererek olur. Kötü soru yoktur, provakatif soru ise gerçekliğini en kolay ele veren sorudur. Verimsiz soru anlamında kötü soru ise vardır, sormaz, tartışmayı kapatarak destekler. Yağcıların, yalakaların soruları değil, seni cepheden sarsan soruları cevaplayarak aşarsın ezberi. Provakatif soru değil, tartışmaya kapalı duruştan gelen sorudur kör soru.
Ezber? Ezberin işi başkalarının yorumuna, anlayışına, kavrayışına nakletmek, aktarmaktır. Hali, zamanı, meseleyi bilmeden duyduğunu tekrarlamak olduğunda, alaka, bağlam, söylenenin hangi alanda hakikat iddiasında bulunduğu bilinmediğinde sözün hakikatine zulmedilir. Anlama, kavrama sözün tüm içeriğini kavrama değildir. Kendi halinden durumundan, hakikatin kendisine açıldığı kadarından konuşmaktır. Konuşmaktır, çünkü, kavrayış kavrayışla buluşarak genişler. Konuşma bu anlamıyla eleştirel bir diskurun gündeminde, kucağındadır. İster anlam nüans farkından, ister tümüyle karşı karşıya gelmekten kaynaklansın konuşma, soru cevap diyalektiği, açık bir ufukta bizi düşünülmemiş ile buluşturur.
Öfke, hakikat derdi olanların işi değildir. Yalanı iftirayı göğslemek güçtür. Güçtür ama, hakikate yaklaştıracak, daha da yaklaştıracak olan o soruyu sorana değil, sorabileceğe cevap gönderebilmek, bir sonraki soruyu davet edebilmektir.
Tehditle, kodesle, yasakla hakikat korunmaz. Düzen korunur. Hakikat derdi olanlar, kendi cehalet ve dar ufuklarından korkarlar sadece, kendi faniliklerine tapmaktan, faniliklerine yapışmaktan.
Aslolan iktidar değildir. İktidara ve galibiyete götüren garantili yolların taburesine tekme vuramadıkça, gönüllerde taht kurulmaz!
Gönlümüzün sahipleri, tevazularına, insanlıklarına sarılan ve insanlıktan umut kesmeyenler, propaganda değil hakikat ipine sarılanlar olacaktır demem kimleri aydınlatabilir ki?
Acelen varsa, sabrın sözcüsü olmayacaksın!
Haklarında önyargı oluşturulduğunu düşünenlerin, sitenin kendi sorumlularından cevap alamadıklarında mahkemelik olmalarını da doğal karşılıyorum.
Ancak son kapattırma kampanyasının demokratik, eleştirel, hukukî her türlü sınırı zorladığı kanaatindeyim.
Demokrasi'nin vazgeçilebilir bir şey olduğu vurgusu ise, ironik de olsa ilginç, referandumda hayır oyu verenlerin darbecilikle suçlanması demek durum, an, ironi icabıydı.
Burada ilginç bir gerekçe var: Kutsalların aşağılanması. Kutsalların aşağılanması kötü bir şey. Ancak bu, kutsalların savunulmasından ileriye gidiyor ve hukukun herkes için geçerliliği içinde herkesin, her çevrenin kutsal bildiği için demokrasiyi paranteze alabilme hakkını öne sürmelerinin yolunu da açıyor.
Sokağın devreye girebilirliği, galeyanın önünü açmaya kalkışılabileceği lafzı Çorum ve Maraş provakasyonunu yaşamış bir ülkede akıl kârı değil. Fark? İddiada haklı olunduğu düşüncesi. Kanıtın apaçık ortada olmadığı durumlarda da iddia büyükse, demokrasinin rafa kaldırılabilirliğinin meşruiyetinin düşünülebilirliğinin önü yeniden açılmış olmayacak mı? Yenidemokratlarmızın demokrasi söyleminin kolayca sönüvermesi yeni bir diktatörlüğün hedeflendiği iddialarını güçlendirmeyecek mi?
Kanıt apaçık olsa da olmasa da, hukukî sınama süreçleri devreden çıkarılarak mı hukuk gündeme getirilecek? Yani önce ortalık ateşe verilip sonra hukuk işlemeyecekse, hukuk baskı altına alınmakta değil midir? Değil ise, kamuda fiili infial için gerekçe mi oluşturulmaktadır?
Burada dikkat edilmesi gereken şudur: 11 Eylül türü saldırılarından sonra batıda göçmenlere yönelik saldırı çağrılarına meşruiyet kazandırıcı bir yolun önü açılmaktadır. Almanyada olup bitenler ve faillerin en iyi ihtimalde dahi korunmuşluğu uyarıcı olmalı idi.
Salman Rüştü meselesinde göçmenlerimiz üzerine baskıları meşru kılan bir diskur açıldı. Kutsallar korunur görünürken, batıdaki ırkçılığın göçmenleri fişleme, izleme, baskı altında tutma olayı kolaylaştırıldı.
"Ne yapılmalıydı?" diye sorulursa: Eleştiri ile karşılık verilmeliydi. Evrensel aklını bulmuş, gerekçelerini bulmuş alay ile. Bulunamadıysa, bu ihtiyaç doğardı. Aydınımızın söz hakkı elinden alındı. Söz hakkı'nın haklı olmayan sözü de içerdiğini, eleştiri hakkını yitirmenin acısıyla vurgulamalarda kalış, toplum mühendisliğine teslim oluş idi de.
Ölçü kaçırılmadıkça bu tür hallerde sokağın tepki vermesini demokratik buluyorum. Ancak demokrasinin rafa kaldırılabilirliği söylemi içinde sokak ve hukuk aynı anda gündemde tutuluyorsa, provakasyon hukukunca esir alınma durumuna düşüyoruz.
İnsanların inançlarıyla alay edenler çokbilmiş ilkel ve cahil bir bilimsellik iddasından konuşuyorlar öoğu kez. Düşünceleri, iddiaları inanç-bilgi ayrımı, antinomilerin eleştirisi gibi hususların farkında oluşun aydınlanmasını içermiyor.
Kaba eleştirinin çattığı indirgenmiş ezberi inancın hakikati sanan bir karşı kutup da, indirgenmiş, basitleştirilmiş, saptırılmış olanı kendi hakikatleri olarak savunabiliyor. İki tarafın ileri sürülen içeriğin gerçekliğinden emin oldukları, ama hakikatini sorguladıkları bir ortak zeminde kutuplaştıklarını görebiliyoruz çoğu kapışmada. Örnek verelim: Mevlânaya küfredenlerin Mevlânâya yazdıklarını bazı sözde mevlevî çevreler aynen savunuyorlar. Bir taraf bu ezberi övüyor, bazıları da ona sövüyor. Küfürü hafifletecek hiç bir şey olamaz. Ancak çarpıtma, kendi diyemeyeceklerini büyüklere söyletme de hafif br hakikat suçu değil.
Mevlâna üzerine kapışöalarda yapılması gereken, hakikî Mevlânâyı sunmaktı. Bu da zaman alacak bir iş idi. Hakikîsini sunmak zaten, hakikati içinde sunmaktır, bilebileceğimiz, kavrayabileceğimiz hakikatimiz içinde, yorumlarımızı tartışmaya, yanlışlanmaya (bilgiteorisindeki anlamıyla) açıklık içinde tutarak.
Hemen cevap verememek acıtsa da, söyleyeceğin bir şey yoksa, dersini çalışmak, ezberi olanla dövüşe girişmeden daha hayırlı bir yol.
Kanlı pazarda başkalarının hakikatini çarpıtıp balta satır saldıranları her daim haklı kılan bir hukuk, ilahî bir söz vermişlik yok.
Çarpıtma olmadığında da kafa göz kırmakla hakikat savunulur diye bir şey yok. Bunda cahiller, çok bilmişler her daim daha ustadır.
Hakikate sadık olmak, hakikatini bulmak, hakikati savunmak acelecilik, baskıncılık işi değildir. İzah edemiyorsan cahilsin. Daha iyi gerekçe sunamıyorsan, hakikate ezberi tercih ediyorsun.
İnandığında, bildiğinde hakikat olduğunu, olması gerektiğini düşünen insan saldırmaz.
Meşru müdafaa güçlü olanın, hukuku tayin edenin değil, köşeye kıstırılanın hakkıdır öncelikle.
İktidar iken köşeye kısmışlık psikozuna girmeyeceksin. Önüne geleni de köşeye kıstırmaya çalışmayacaksın.
Daha iyi bir ufuktan bakış, daha geniş bir anlayıştan eleştiri seni çaresiz, zavallı, garip yapmaz. Ayrıca garip, mazlum kalışın bir kötülüğü yok. Kerbelâ'yı okumakta aciz kalıyoruz: Orada kendilerini savunmak için mazlum kalıştan başka bir yol seçmeyişi sanki yenilgi nedeni gibi görüp, zalimlerin dilini seçmeyi yeğleyenlerimiz var. Kerbelâdaki zulümü onaylamadan değil de, yenilgiye yol açan yolu reddetmekten kaynaklanan, mazlumların aleyhindeymişçesine bir yolu seçtiren, iktidara, galibiyete götüren yolun seçilmiş oluşudur. Bu, mazlumlardan uzaklaştırıyor, Kerbelâda susuz kalanlardan uzaklaştırıyor!
Ekşi Sözlük'e karşı tavrın mutlak galibiyete, ezici dayatmaya gidecek görülen yol olması sorunlu. Bu dilden bizler çok çektik.
Velev ki hakikate zulmedilmiş olsun: Biz iktidara, ikbale, yarın yarı yolda bir kenara atabileceğimiz demokratik söyleme sarılıp, işimize gelmeyen hakikat sözcülerini susturursak, dayanaklarımızın zehrini geç farkederiz. Asaları, sopaları yere atmak, hakikate teslim olmak, hakikatin kirletilemeyeceğine inanmamız lazım, öncelikle.
Bir yanlış tezi zor ile, tehdit ile, mutlak iktidar ile susuturursak, galibiyeti garantileyen yolları seçersek susturduğumuz sadece ve sadece eleştirel aklın sesidir. Hakikati anlama eleştirel bir çabadır. Soruya cevap vererek olur. Kötü soru yoktur, provakatif soru ise gerçekliğini en kolay ele veren sorudur. Verimsiz soru anlamında kötü soru ise vardır, sormaz, tartışmayı kapatarak destekler. Yağcıların, yalakaların soruları değil, seni cepheden sarsan soruları cevaplayarak aşarsın ezberi. Provakatif soru değil, tartışmaya kapalı duruştan gelen sorudur kör soru.
Ezber? Ezberin işi başkalarının yorumuna, anlayışına, kavrayışına nakletmek, aktarmaktır. Hali, zamanı, meseleyi bilmeden duyduğunu tekrarlamak olduğunda, alaka, bağlam, söylenenin hangi alanda hakikat iddiasında bulunduğu bilinmediğinde sözün hakikatine zulmedilir. Anlama, kavrama sözün tüm içeriğini kavrama değildir. Kendi halinden durumundan, hakikatin kendisine açıldığı kadarından konuşmaktır. Konuşmaktır, çünkü, kavrayış kavrayışla buluşarak genişler. Konuşma bu anlamıyla eleştirel bir diskurun gündeminde, kucağındadır. İster anlam nüans farkından, ister tümüyle karşı karşıya gelmekten kaynaklansın konuşma, soru cevap diyalektiği, açık bir ufukta bizi düşünülmemiş ile buluşturur.
Öfke, hakikat derdi olanların işi değildir. Yalanı iftirayı göğslemek güçtür. Güçtür ama, hakikate yaklaştıracak, daha da yaklaştıracak olan o soruyu sorana değil, sorabileceğe cevap gönderebilmek, bir sonraki soruyu davet edebilmektir.
Tehditle, kodesle, yasakla hakikat korunmaz. Düzen korunur. Hakikat derdi olanlar, kendi cehalet ve dar ufuklarından korkarlar sadece, kendi faniliklerine tapmaktan, faniliklerine yapışmaktan.
Aslolan iktidar değildir. İktidara ve galibiyete götüren garantili yolların taburesine tekme vuramadıkça, gönüllerde taht kurulmaz!
Gönlümüzün sahipleri, tevazularına, insanlıklarına sarılan ve insanlıktan umut kesmeyenler, propaganda değil hakikat ipine sarılanlar olacaktır demem kimleri aydınlatabilir ki?
Acelen varsa, sabrın sözcüsü olmayacaksın!
Etiketler:
Adalet Üzerine,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Etik,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Tavır,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
26 Ekim 2011 Çarşamba
Dangalaklar, Patavatsızlar, Lomsözlüler Bizim Yerimize de mi Konuşmaktalar?
Dangalaklar bizim söyleyemediklerimizi mi söylüyorlar?
Ne münasebet! Öyle şey mi olur! Aklımızdan onun söylediği dahi geçmiş olsa, o akıldan geçen onu seçmedikçe, gerekçelemedikçe bizim değildir ki.
Akıldan her bir şey geçer, onların arasından seçeriz, ya da onları eleştirerek, onlara itiraz ederek başka bir şey buluruz, başka bir yere varırız.
Akıldan geçeni temellendirmeden, gerekçelendirmeden, arkasında durup duramayacağımızı bilmeden söylersek, söz bizim sözümüz olmaz mı?
Söz bizimdir, sorumluluğunun bizim olması anlamında. Fikir ödünçtür. Temellendirme, arkasında durma da ağzımızdan çıkanın doğruluğuna imandan değildir ki! Yanlışımızı bir gösteren olduğunda geri adım atmaklığımız gerekir.
Akıldan her geçen bizim değildir. Sağdan soldan duyduğumuz da, etarfımızın tekrarları da, savunmada kalma hali de, saldırıya geçmişlik de, düşünce kapasitesi de herşey etkiler.
Akıldır bu, her şey gelir, geçer. Akıl kamuya, etrafa, etkiye, iyiye kötüye açıktır, açıklıktır. Ancak yargıgücümüz, akıl terazimiz, insafımız, tecrübemiz de vardır. Akıllı dedğimizde bir dengeliliği kasdediyoruz çoğu kez. İşini bilirliği kasdetmek düşünce üzerine konuşanın, sorumluluktan bahsedenin işi değil.
Aklımızdan iyi ya da kötü bir şeylerin geçmesi o kadar kötü birşey değil yani?
Tabii ki! Ama bir kuzuya karşı bir çakalın aklından geçenler başkadır, bülbülün başka, ceylanın başka.
Aklımızdan geçenler karakter düzeyimizin, olgunluğumuzun da bir göstergesi mi?
Değil. Doğrudan değil. Tamamen değil. Rüyalarında bile yapmamaları gerekenleri yapmayan insanlar gördüm. İşkencede ilaçlandıkları halde konuşmayanları gördüm. Uyudukları halde arabayı kaza yapmadan durdurabilenleri gördüm, ona uyku denirse, ama en ağır uykuya kafası kesilmiş horozun hedefine koşmaktan vazgeçmemesindeki gibi etrafı emniyete almadan teslim olmadıklarını görebiliyoruz. Her kalbi duran pilot uçağını olur olmaz yere çakmıyor. Kontrol bazan insana pahalıya da patlayabilir. Bunu sanat haline getiren gelenekler vardı eskiden. Şimdi içgüdü, güdü, iti, tepki, paşa gönlün ne istediği, keyif, akıldan geçen spontanite olarak görülüyor ve göklere çıkarılıyor. Oysa övülen icatlılıkları dengede tutan ve karaktere yerleşmiş bir terbiye var, kendisini spontan sanan insanda.
Öyle ya da böyle, geliştirilen "mekanizmaların" çöktüğü, gereksiz görülüp ihmal edildiği, insanı zorlayıp olumsuzlandığı haller de olur. İnsanın kontrolü yitirdiği, kafayı yediği zamanlar da gelebilir. İyi terbiye almış, güzel yetişmiş bir mecnun, elbette, hanzo bir mecnundan incedir, zariftir her daim.
Kontrol altına alınabiliyor mu akıldan geçenler?
Alanlar var, ama onlar bir durum karşısında ne yapılabileceklerden bir listeyi o olay olmadan da yapabilecek kapasitede insanlar. Bir şeyi de unutmamak lazım: İnsan en çok sınandığı, açık vermekten en çok korktuğu alanlarda fren geliştirir. Eskiden terbiyede aklına gelmeyecek, yönelmeyebileceği alanlarda da güçlendirilebiliyordu insan. Genel eğitim düzeyi artsa da, insan olmanın, insan yetiştirmenin, kendisini yetiştirmenin sanatları unutuldu.
Tasavvuf bunlardan birisi mi idi?
Evet, ama sadece bir yanıyla. Her okul, aynı şeyleri öne çıkarmayabilirdi de. Fütüvvetin, melamiliğin insan anlayışı yakın zamana kadar gündelik terbiyemizde hakim idi. Bunları tartışırsak konu dağılır gibime geliyor.
İnsan güreş öğrenirken de yetiştirilebiliyordu, hamur yuğururken de. Ok atış da kontrolü geliştiriyordu, şarap ustası da çırağına olgunlaşmayı üzümden başlatıp gösterebiliyordu. İnsan yetiştirme sadece bizim gelenekte vardı diyemeyiz, her gelenekte öncelikli idi çoğu dönemler. Tasavvufun ise bir yanı buydu. işi buydu bile diyebiliriz, sadece bir yanı olduğunu akıldan çıkarmadan.
Kısaca diğer yanı neydi diye sorsak?
Diğer yanlarından birisi, bilgiye bir başka türlü bakış tarzıydı. İnsanın faniliği ile sonsuzluk arasında hayattan geçen bir bağ kurulurdu. Ancak bu da sadece tasavvufun bir çok yanından birisi idi. Bu konuyu açarsak bugün teoria ile praxis diye ayrılan alanlara, fronesis ve hikmet sorunlarına falan gireriz.
Diğer yanları şimdilik sormayalım?
İyi edersiniz. Zaten karşınızda her şeyi bilen bir insan da yok. Karşınızda sadece başkalarının ezberlerinden birşey öğrenebileceğinden umudunu kesmiş bir umut var.
Deminki konuya geri dönerek tasavvuf konusundan çıkabiliriz: İyi bir futbolcu da iyi bir insan olmak için epey oyun oynuyor, alıştırma yapıyor. Ancak hedef artık mankenini kapma işine dönüştü. Mankenlik de dönüştü. Eskiden bir tavır aranıyordu sanıyorum. Kimseyi yaptığıyla yargılamak istemiyorum, meslek tasnifcisi değilim. Ama üreten, ter döken, maddenin, eşyanın, insanın binbir evresini görecek, görmeyi düstur edinmişlerin elinde gelişmiş mesleklerde çalışanları şanslı görüyorum. Ancak, insan yetiştirmek artık demircilerin, bakırcıların, tekercilerin, arabacıların işi değil. Bir standart tututurulabiliyor bazan okullarda. Hatta okullarda insan yetiştirilebiliyor idi. Bugün meslek ve kariyer bağlamında herşey. Yarın başka türlü olabilir.
Okulun vazifesi insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmektir, işin bir kısmıdır. Gerisi aileye, topluma, insanlara, komşuya, toplumsal alışverişe (interaksiyon) bağlıdır.
Okula yönelik bir eleştiri mi bu?
Hayr değil. Toplum kuramının dikkatini çeken konulardan birisi sadece. Okul kişi yetiştirir ama birey yapamaz der düşünürler, ama, bu sadece bir kesitidir işin, anlaşılması için modelleştirilen, ayrıştırılan süreçlerden konuşmaktır. aslında kişisellik ile bireysellik içiçe aynı toplumsallaşma süreçinde gelişir. Bu gelişmede okul gelişme ortamlarından sadece birisidir. Bir başkası ailedir. Ailesiz biriycilik olur, ama bireyselliğin gelişimi güdük kalır. Bu tek tek herkesin aile sahibi olması ile ilgili değildir. Toplumda ailelerin olması, ailenin kurumsallaşması ve meşru bir alanının olması ile alâkalıdır. Yetimler yetişmez diye bir şey yok. Herkesten iyi yetişebilirler.
Aynı şekilde erkek çocuk kadınların arasında yetişince daha uysal olmuyor. Baba sadece model değil, karşı model, bazan adeta rakip, "ben böyle olmayacağım" iddiasını karşısında durarak sınadığı, karşısında bir kişiliği ayağa kaldırdığı şahıs da. Bunun babaya saygıyla saygısızlıkla alakası da yok. Sadece birbirlerini değişim ve değişen roller, şekillenen karakter ve karakter alışverişi içinde yeniden kabullenme, düzey ve denge tutturma kapışması söz konusu. Bu her zaman sancılı olmaz. Bazan belli bile olmaz. Ama olmaması eksikliktir. Kapışma öğretmene, sokağa, bakkala, otobüs şöförüne kayar zamanla, evde bu alışveriş iyi kurulamamışsa kaçış varsa, itiş varsa. Sokakta da olgunlaşılabilir. Akrabalarla, abilerle, komşularla da rol ayarı, dengesi tutturulabilir. Aslolan, toplumların bazan ideolojik davranıp çocukların yetişme süreçlerinden erkekleri uzak tutmayı planlayabilmeleridir. Savaşlarda yetişen kuşaklar ise bu sorunları ister istemez yaşıyor, yaşadılar. sanayinin, eğitimin farklı şekillenmesi yetiştirme açığını kapatabiliyordu. Okul da bizde atmışlı yılların sonuna kadar terbiyeyi de esas alıyordu. Özellikle yatılı okullar.
Sizi biraz yoklamış gibi oldum. Gördüğüm kadarıyla paldır küldür bir şey söylemek istemediğinizden temellendirme yollarını açtınız ve konun kendisine dönmemizi daha uygun görüyorsunuz.
Evet, söylenebileceği her hangi bir anlamıyla anlaşılır kılıp geçebilmek için. İnsanın nasıl insan olduğuna dair bir ömür kafa yordum ama henüz çözebilmiş de değilim. Sakladığım bir sır yok. Özetleyebilmek için, artık bu konuda bulunabilecek bir şey yok demeyeceğimi bilsem de, benden bu kadar diyebilmem gerekiyor, özetleyebilmem, netleştirebilmem için. Bir yandan problematize et, bir yandansa terapi rehabilitasyon işindeymiş gibi şu şudur bu budur de, modeller oluştur. Onların yaptıkları bu arada, meşrudur. Bilinen kadarıyla, varolan sorumluluk düzeyinin en üst noktasında kalarak bir şeyler de yapmak lazım. Benim gibiler ise, duvarları yıka yıka ilerlemek, lavlara doğru inmek durumunda. İpe güvenmeden de olmuyor bu iniş. Burnun lavdan tütsülenecek de bazan. Ancak düşünce de ha birebilgide ilerleme istemiyor. Alaka kurmada, gerekçelemede, eleştiride de ilerletmek lazım eldekini. Sınanmaya sokmak lazım. Bazan muhafazakar sanılan pozisyonlar da almak lazım. Durup, yerleştirmek, oturtmak.
Konuya dönersek nereden başlayalım?
Dangalak'ın aklından geçen bizim aklımızdan geçseydi bile o bizim sözcümüz olmayacaktı...
İnsanları ölüme atmak isterlik, kindarık var mıdır dangalakta?
Yoktur. Dangalak masumdur. Kin ve nefret avukatlarının piskopata bağlamalarından daha ılımlı ve masum halleri tartışmış oluyoruz.
Psikopat masum değil midir?
Sanırım öyledir. Bu alanda bir tartışma vardır mutlaka. Hatta var, vardı da denilebilir. Biz klinik meseleri konuşmuyoruz. Bu bizim işimiz değil. Ancak "groteskin estetiği" gibi iddialar saf saf tartışılırken bazan şizofreninin beslenmesi bazan psikopatolojinin kutsanması söz konusu olabiliyor. Farkına varmadan "sanatlı tecavüz belgeseli" yapmayı gerekçelendirebilen bir cehalet ile okunuyor yazılıyor bugün "hızlı toplumbilim" eğitiminde. İnsan derisinden abajur da sanat eseri diye karşımıza çıkabilir bir gün, "entellektüel" savunucuları da çıkar. Dün uyuşturucusuz sanat olmaz diyebilenler vardı. "Kimler?" diye sormayın şimdi.
Kaddafinin linç edilirken, sopayla taciz edildiğine de tanık olduk. Diyelim ki orada bir de "groteskin estetiğini" grotesk tarafından kavramış bir filim ekibi de "embedded" olmuştu. Neler olurdu? Onları hangi argüman durdurabilirdi? Belki çantalarındaki terbiyeleri durudurabilirdi. Kesin bir şey söylenemez. El Gurayb'da nekadar ileri gidilebileceğini gördük. Groteski estetik bulabilecek olanlar sadece bugünün okumuşları. Bakhtin deskriptif bir temellendirme yapmış olsaydı bile, algısı impulsif olacaktı, bugünün kanlı ama steril dünyasında.
Siz kuramsal olarak destek verebileceklere dikkat çekiyorsunuz burada?
Destek verebilecekler aslında dangalaklıkları da desteklemiyordur. Ancak, argümanın temelinin birazını orası, birazını şurası veriyor. Dr. Frankenstein yok artık. Herkes masumlarda takılıyor. Legonun parçalarını saftiriğin birisi birleştirince üstünde kalıyor tüm sorumluluk.
Sorumluluk onun değil mi?
Eylemin sorumluluğu, yaptığının sorumluluğu. Kimyasal silah yapanların, satanların yargılanmamasındaki hale benziyor bu durum en basit haliyle. Öyle bakmayın, "benzemiyor bu iki alan birbirine birisi ifade özgürlüğü birisi biyokimyasal üretim!" denmesi için söyledim. Sorumluluk birisinde ahlaki ötekinde ağırlıkla hukuki sorumluluk. Sorumluluğun da bin bir bileşeni ve bileşimi var. Gentekniğinden örnek verseydim, tezat oluşmuyor gibi görünecekti, söylenen açıklığa kavuşturulamayacaktı. Bu konuya döneceğinizi umuyorum.
Eski zamanlarda daha mı iyidik, akıldan geçeni bizim kabul etmiyor muyduk?
Eskiden bir çocuk annesine aklından geçen tuhaf şeyleri anlatsa, annesi: "Tövbe de çocuğum, aklını şeytan çelmiş, şeytan aklına neler getirmiş, üç gulfü bir elham oku!" derdi herhalde. Bu bir cehalet işi değildi. Bilgelikti. Bilgeliğin toplumsallaştırılmasındandı. Bir kültür idik. Çocuk aklından geçen, akla gelen herşeyin eleştiriden geçmeden, süzülmeden söylenmeyeceğini, kendisine ait olmadığını öğreniyordu. Akıldan geçen bir arife söylenirdi. Olgun bir insana. Bunları konuşmanın binbir yolu vardı.
Rüya tabiri sembollerle konuşma vesilesiydi. Kahve falı bile bu işlevi görürdü bazan, konuşulamayanları konuşmaya bahane olurdu, ama, tartışmalı bir konu açmayayım.
Akla gelen her şey bir ruh hastalığına da tekabül ettirllmiyordu. Akıl bu her şey gelir. Aklın da geliştiği biliniyordu. Farklı düşünceler ve gelenekler vardı.
Olumsuz yanı yok muydu geleneksel bakışın?
Bugün de cin çıkarma, şeytan çıkarma işlerini kasdeyorsunuz sanırım. Hem uzmanı değilim, hem de karışık, rakip duruşlar var, düşünce tarihine de geçmiş oluruz bu alana girersek.
Depresyona bazı yaklaşım tarzları nesilleri toplumsallıklarından ediyor. İnsanlıklarını ve hesaplaşmalarını uyutuyor.
Eski eskide kaldı. sanıldığı kadar sığ değildi. Çoğu tavır, köklü anlayışların üzerinde kuruluydu. Bir kültür üzerinde konuşurken, toplumun nasıl şekillendiği, nasıl insan yetiştirdiği unutuluyor.
Her ülke Çanakkale'de bu direnişi verecek insanı yetiştiremez diyerek bırakayım.
Şimdi yeni bir şey söylemek lazım, ancak insanlığın tecrübesine sırt dönmesi mümkün değil, işi düşünce olanın. Biz eleştireceğiz ki daha iyisini yapabilelim. Eleştiri anlama çabasıdır! Eksiği de yanlışı da görürsün.
Nostalji sanatçıya, hatta insana yakışır, ama, toplum züerine düşünce nostalji üzerinde gelişmez. Duygusuz olmamızın da anlamı yok.
Hakikatli olmamız yeterli. Dönüp dönüp gözden geçirebilmemiz gerekli elimizde tuttuğumuzu sandığımız şeyleri.
Cumhuriyet bir kazanımdır. Onca kaybettiğimiz şeyi geri getirme sanatı da değildir. Cumhuriyetle toparlandık. Ama insan insandır, uzaylılar gelmedi dedelerimizin yerine. Getirdiğimiz bilimlerde ezberde kaldık doğru, ama bütün dünya benzeri şeyler yaptı. Bazı ülkeler biraz fazlasını yaptı.
Eksikliğimiz, geçmişin anlayışını kavrayamamış oluşumuz. İster ondan öğrenelim, ister eleştirelim, elimizdeki büyük bir kültürü heba ettik. Bazı duruş ve tavırlar insanı kavramışlıktandır. İnsan dört senelik eğitim ile kavranmaz. Hem ömür ister, hem de ömürlerin tecrübesini. Bunun üzerine koyabiliyorsan, bunun eleştirisi üzerine kurabiliyorsan bilimlerinin kurumlarını iyi bir yerdesindir.
Bir daha benimle sohbet etmezsiniz artık, dağıtıyorum konuyu hep.
Rica ederim, kim toparlamış da siz dağıtacaksınız. Benim cumhuriyetçi de olduğumu göstermek istediniz sanırım. Soran sizsiniz, isterseniz saati sorun.
Aaa saat kaç olmuş...
Önemli değil. Sayenizde soru cevap sporuna idmanlı kalıyoruz. İsterseniz toparlayayım?
Buyrun!
Herkesin aklından geçen, halkın ruhunda esen değildir. O şartlarda öyle de düşünülebilir böyle de.
Bireyde bir yanı akla geliyorda öbür yanı gelmiyorsa akla, yetişmemizde kişiliğimizde bir sorun olabilir. Olgunlaşma ömür ister yalnız. Yaftalamak da istemem insanları. İnsanlık kimseye kapalı değildir. Bazıları insanlığa hevesli olmasalar dahi. Bilerek, isteyerek insanlığa ve hakikate sırt dönüş söz konusu olmadığında insanlar çoğu sorunu çözerler, ufuk açarlar, ufukları açılır.
Efendim.
Teşekkürler!
Bir gün soruları ben soracağım. O günü heyecanla bekliyorum!
Ne münasebet! Öyle şey mi olur! Aklımızdan onun söylediği dahi geçmiş olsa, o akıldan geçen onu seçmedikçe, gerekçelemedikçe bizim değildir ki.
Akıldan her bir şey geçer, onların arasından seçeriz, ya da onları eleştirerek, onlara itiraz ederek başka bir şey buluruz, başka bir yere varırız.
Akıldan geçeni temellendirmeden, gerekçelendirmeden, arkasında durup duramayacağımızı bilmeden söylersek, söz bizim sözümüz olmaz mı?
Söz bizimdir, sorumluluğunun bizim olması anlamında. Fikir ödünçtür. Temellendirme, arkasında durma da ağzımızdan çıkanın doğruluğuna imandan değildir ki! Yanlışımızı bir gösteren olduğunda geri adım atmaklığımız gerekir.
Akıldan her geçen bizim değildir. Sağdan soldan duyduğumuz da, etarfımızın tekrarları da, savunmada kalma hali de, saldırıya geçmişlik de, düşünce kapasitesi de herşey etkiler.
Akıldır bu, her şey gelir, geçer. Akıl kamuya, etrafa, etkiye, iyiye kötüye açıktır, açıklıktır. Ancak yargıgücümüz, akıl terazimiz, insafımız, tecrübemiz de vardır. Akıllı dedğimizde bir dengeliliği kasdediyoruz çoğu kez. İşini bilirliği kasdetmek düşünce üzerine konuşanın, sorumluluktan bahsedenin işi değil.
Aklımızdan iyi ya da kötü bir şeylerin geçmesi o kadar kötü birşey değil yani?
Tabii ki! Ama bir kuzuya karşı bir çakalın aklından geçenler başkadır, bülbülün başka, ceylanın başka.
Aklımızdan geçenler karakter düzeyimizin, olgunluğumuzun da bir göstergesi mi?
Değil. Doğrudan değil. Tamamen değil. Rüyalarında bile yapmamaları gerekenleri yapmayan insanlar gördüm. İşkencede ilaçlandıkları halde konuşmayanları gördüm. Uyudukları halde arabayı kaza yapmadan durdurabilenleri gördüm, ona uyku denirse, ama en ağır uykuya kafası kesilmiş horozun hedefine koşmaktan vazgeçmemesindeki gibi etrafı emniyete almadan teslim olmadıklarını görebiliyoruz. Her kalbi duran pilot uçağını olur olmaz yere çakmıyor. Kontrol bazan insana pahalıya da patlayabilir. Bunu sanat haline getiren gelenekler vardı eskiden. Şimdi içgüdü, güdü, iti, tepki, paşa gönlün ne istediği, keyif, akıldan geçen spontanite olarak görülüyor ve göklere çıkarılıyor. Oysa övülen icatlılıkları dengede tutan ve karaktere yerleşmiş bir terbiye var, kendisini spontan sanan insanda.
Öyle ya da böyle, geliştirilen "mekanizmaların" çöktüğü, gereksiz görülüp ihmal edildiği, insanı zorlayıp olumsuzlandığı haller de olur. İnsanın kontrolü yitirdiği, kafayı yediği zamanlar da gelebilir. İyi terbiye almış, güzel yetişmiş bir mecnun, elbette, hanzo bir mecnundan incedir, zariftir her daim.
Kontrol altına alınabiliyor mu akıldan geçenler?
Alanlar var, ama onlar bir durum karşısında ne yapılabileceklerden bir listeyi o olay olmadan da yapabilecek kapasitede insanlar. Bir şeyi de unutmamak lazım: İnsan en çok sınandığı, açık vermekten en çok korktuğu alanlarda fren geliştirir. Eskiden terbiyede aklına gelmeyecek, yönelmeyebileceği alanlarda da güçlendirilebiliyordu insan. Genel eğitim düzeyi artsa da, insan olmanın, insan yetiştirmenin, kendisini yetiştirmenin sanatları unutuldu.
Tasavvuf bunlardan birisi mi idi?
Evet, ama sadece bir yanıyla. Her okul, aynı şeyleri öne çıkarmayabilirdi de. Fütüvvetin, melamiliğin insan anlayışı yakın zamana kadar gündelik terbiyemizde hakim idi. Bunları tartışırsak konu dağılır gibime geliyor.
İnsan güreş öğrenirken de yetiştirilebiliyordu, hamur yuğururken de. Ok atış da kontrolü geliştiriyordu, şarap ustası da çırağına olgunlaşmayı üzümden başlatıp gösterebiliyordu. İnsan yetiştirme sadece bizim gelenekte vardı diyemeyiz, her gelenekte öncelikli idi çoğu dönemler. Tasavvufun ise bir yanı buydu. işi buydu bile diyebiliriz, sadece bir yanı olduğunu akıldan çıkarmadan.
Kısaca diğer yanı neydi diye sorsak?
Diğer yanlarından birisi, bilgiye bir başka türlü bakış tarzıydı. İnsanın faniliği ile sonsuzluk arasında hayattan geçen bir bağ kurulurdu. Ancak bu da sadece tasavvufun bir çok yanından birisi idi. Bu konuyu açarsak bugün teoria ile praxis diye ayrılan alanlara, fronesis ve hikmet sorunlarına falan gireriz.
Diğer yanları şimdilik sormayalım?
İyi edersiniz. Zaten karşınızda her şeyi bilen bir insan da yok. Karşınızda sadece başkalarının ezberlerinden birşey öğrenebileceğinden umudunu kesmiş bir umut var.
Deminki konuya geri dönerek tasavvuf konusundan çıkabiliriz: İyi bir futbolcu da iyi bir insan olmak için epey oyun oynuyor, alıştırma yapıyor. Ancak hedef artık mankenini kapma işine dönüştü. Mankenlik de dönüştü. Eskiden bir tavır aranıyordu sanıyorum. Kimseyi yaptığıyla yargılamak istemiyorum, meslek tasnifcisi değilim. Ama üreten, ter döken, maddenin, eşyanın, insanın binbir evresini görecek, görmeyi düstur edinmişlerin elinde gelişmiş mesleklerde çalışanları şanslı görüyorum. Ancak, insan yetiştirmek artık demircilerin, bakırcıların, tekercilerin, arabacıların işi değil. Bir standart tututurulabiliyor bazan okullarda. Hatta okullarda insan yetiştirilebiliyor idi. Bugün meslek ve kariyer bağlamında herşey. Yarın başka türlü olabilir.
Okulun vazifesi insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmektir, işin bir kısmıdır. Gerisi aileye, topluma, insanlara, komşuya, toplumsal alışverişe (interaksiyon) bağlıdır.
Okula yönelik bir eleştiri mi bu?
Hayr değil. Toplum kuramının dikkatini çeken konulardan birisi sadece. Okul kişi yetiştirir ama birey yapamaz der düşünürler, ama, bu sadece bir kesitidir işin, anlaşılması için modelleştirilen, ayrıştırılan süreçlerden konuşmaktır. aslında kişisellik ile bireysellik içiçe aynı toplumsallaşma süreçinde gelişir. Bu gelişmede okul gelişme ortamlarından sadece birisidir. Bir başkası ailedir. Ailesiz biriycilik olur, ama bireyselliğin gelişimi güdük kalır. Bu tek tek herkesin aile sahibi olması ile ilgili değildir. Toplumda ailelerin olması, ailenin kurumsallaşması ve meşru bir alanının olması ile alâkalıdır. Yetimler yetişmez diye bir şey yok. Herkesten iyi yetişebilirler.
Aynı şekilde erkek çocuk kadınların arasında yetişince daha uysal olmuyor. Baba sadece model değil, karşı model, bazan adeta rakip, "ben böyle olmayacağım" iddiasını karşısında durarak sınadığı, karşısında bir kişiliği ayağa kaldırdığı şahıs da. Bunun babaya saygıyla saygısızlıkla alakası da yok. Sadece birbirlerini değişim ve değişen roller, şekillenen karakter ve karakter alışverişi içinde yeniden kabullenme, düzey ve denge tutturma kapışması söz konusu. Bu her zaman sancılı olmaz. Bazan belli bile olmaz. Ama olmaması eksikliktir. Kapışma öğretmene, sokağa, bakkala, otobüs şöförüne kayar zamanla, evde bu alışveriş iyi kurulamamışsa kaçış varsa, itiş varsa. Sokakta da olgunlaşılabilir. Akrabalarla, abilerle, komşularla da rol ayarı, dengesi tutturulabilir. Aslolan, toplumların bazan ideolojik davranıp çocukların yetişme süreçlerinden erkekleri uzak tutmayı planlayabilmeleridir. Savaşlarda yetişen kuşaklar ise bu sorunları ister istemez yaşıyor, yaşadılar. sanayinin, eğitimin farklı şekillenmesi yetiştirme açığını kapatabiliyordu. Okul da bizde atmışlı yılların sonuna kadar terbiyeyi de esas alıyordu. Özellikle yatılı okullar.
Sizi biraz yoklamış gibi oldum. Gördüğüm kadarıyla paldır küldür bir şey söylemek istemediğinizden temellendirme yollarını açtınız ve konun kendisine dönmemizi daha uygun görüyorsunuz.
Evet, söylenebileceği her hangi bir anlamıyla anlaşılır kılıp geçebilmek için. İnsanın nasıl insan olduğuna dair bir ömür kafa yordum ama henüz çözebilmiş de değilim. Sakladığım bir sır yok. Özetleyebilmek için, artık bu konuda bulunabilecek bir şey yok demeyeceğimi bilsem de, benden bu kadar diyebilmem gerekiyor, özetleyebilmem, netleştirebilmem için. Bir yandan problematize et, bir yandansa terapi rehabilitasyon işindeymiş gibi şu şudur bu budur de, modeller oluştur. Onların yaptıkları bu arada, meşrudur. Bilinen kadarıyla, varolan sorumluluk düzeyinin en üst noktasında kalarak bir şeyler de yapmak lazım. Benim gibiler ise, duvarları yıka yıka ilerlemek, lavlara doğru inmek durumunda. İpe güvenmeden de olmuyor bu iniş. Burnun lavdan tütsülenecek de bazan. Ancak düşünce de ha birebilgide ilerleme istemiyor. Alaka kurmada, gerekçelemede, eleştiride de ilerletmek lazım eldekini. Sınanmaya sokmak lazım. Bazan muhafazakar sanılan pozisyonlar da almak lazım. Durup, yerleştirmek, oturtmak.
Konuya dönersek nereden başlayalım?
Dangalak'ın aklından geçen bizim aklımızdan geçseydi bile o bizim sözcümüz olmayacaktı...
İnsanları ölüme atmak isterlik, kindarık var mıdır dangalakta?
Yoktur. Dangalak masumdur. Kin ve nefret avukatlarının piskopata bağlamalarından daha ılımlı ve masum halleri tartışmış oluyoruz.
Psikopat masum değil midir?
Sanırım öyledir. Bu alanda bir tartışma vardır mutlaka. Hatta var, vardı da denilebilir. Biz klinik meseleri konuşmuyoruz. Bu bizim işimiz değil. Ancak "groteskin estetiği" gibi iddialar saf saf tartışılırken bazan şizofreninin beslenmesi bazan psikopatolojinin kutsanması söz konusu olabiliyor. Farkına varmadan "sanatlı tecavüz belgeseli" yapmayı gerekçelendirebilen bir cehalet ile okunuyor yazılıyor bugün "hızlı toplumbilim" eğitiminde. İnsan derisinden abajur da sanat eseri diye karşımıza çıkabilir bir gün, "entellektüel" savunucuları da çıkar. Dün uyuşturucusuz sanat olmaz diyebilenler vardı. "Kimler?" diye sormayın şimdi.
Kaddafinin linç edilirken, sopayla taciz edildiğine de tanık olduk. Diyelim ki orada bir de "groteskin estetiğini" grotesk tarafından kavramış bir filim ekibi de "embedded" olmuştu. Neler olurdu? Onları hangi argüman durdurabilirdi? Belki çantalarındaki terbiyeleri durudurabilirdi. Kesin bir şey söylenemez. El Gurayb'da nekadar ileri gidilebileceğini gördük. Groteski estetik bulabilecek olanlar sadece bugünün okumuşları. Bakhtin deskriptif bir temellendirme yapmış olsaydı bile, algısı impulsif olacaktı, bugünün kanlı ama steril dünyasında.
Siz kuramsal olarak destek verebileceklere dikkat çekiyorsunuz burada?
Destek verebilecekler aslında dangalaklıkları da desteklemiyordur. Ancak, argümanın temelinin birazını orası, birazını şurası veriyor. Dr. Frankenstein yok artık. Herkes masumlarda takılıyor. Legonun parçalarını saftiriğin birisi birleştirince üstünde kalıyor tüm sorumluluk.
Sorumluluk onun değil mi?
Eylemin sorumluluğu, yaptığının sorumluluğu. Kimyasal silah yapanların, satanların yargılanmamasındaki hale benziyor bu durum en basit haliyle. Öyle bakmayın, "benzemiyor bu iki alan birbirine birisi ifade özgürlüğü birisi biyokimyasal üretim!" denmesi için söyledim. Sorumluluk birisinde ahlaki ötekinde ağırlıkla hukuki sorumluluk. Sorumluluğun da bin bir bileşeni ve bileşimi var. Gentekniğinden örnek verseydim, tezat oluşmuyor gibi görünecekti, söylenen açıklığa kavuşturulamayacaktı. Bu konuya döneceğinizi umuyorum.
Eski zamanlarda daha mı iyidik, akıldan geçeni bizim kabul etmiyor muyduk?
Eskiden bir çocuk annesine aklından geçen tuhaf şeyleri anlatsa, annesi: "Tövbe de çocuğum, aklını şeytan çelmiş, şeytan aklına neler getirmiş, üç gulfü bir elham oku!" derdi herhalde. Bu bir cehalet işi değildi. Bilgelikti. Bilgeliğin toplumsallaştırılmasındandı. Bir kültür idik. Çocuk aklından geçen, akla gelen herşeyin eleştiriden geçmeden, süzülmeden söylenmeyeceğini, kendisine ait olmadığını öğreniyordu. Akıldan geçen bir arife söylenirdi. Olgun bir insana. Bunları konuşmanın binbir yolu vardı.
Rüya tabiri sembollerle konuşma vesilesiydi. Kahve falı bile bu işlevi görürdü bazan, konuşulamayanları konuşmaya bahane olurdu, ama, tartışmalı bir konu açmayayım.
Akla gelen her şey bir ruh hastalığına da tekabül ettirllmiyordu. Akıl bu her şey gelir. Aklın da geliştiği biliniyordu. Farklı düşünceler ve gelenekler vardı.
Olumsuz yanı yok muydu geleneksel bakışın?
Bugün de cin çıkarma, şeytan çıkarma işlerini kasdeyorsunuz sanırım. Hem uzmanı değilim, hem de karışık, rakip duruşlar var, düşünce tarihine de geçmiş oluruz bu alana girersek.
Depresyona bazı yaklaşım tarzları nesilleri toplumsallıklarından ediyor. İnsanlıklarını ve hesaplaşmalarını uyutuyor.
Eski eskide kaldı. sanıldığı kadar sığ değildi. Çoğu tavır, köklü anlayışların üzerinde kuruluydu. Bir kültür üzerinde konuşurken, toplumun nasıl şekillendiği, nasıl insan yetiştirdiği unutuluyor.
Her ülke Çanakkale'de bu direnişi verecek insanı yetiştiremez diyerek bırakayım.
Şimdi yeni bir şey söylemek lazım, ancak insanlığın tecrübesine sırt dönmesi mümkün değil, işi düşünce olanın. Biz eleştireceğiz ki daha iyisini yapabilelim. Eleştiri anlama çabasıdır! Eksiği de yanlışı da görürsün.
Nostalji sanatçıya, hatta insana yakışır, ama, toplum züerine düşünce nostalji üzerinde gelişmez. Duygusuz olmamızın da anlamı yok.
Hakikatli olmamız yeterli. Dönüp dönüp gözden geçirebilmemiz gerekli elimizde tuttuğumuzu sandığımız şeyleri.
Cumhuriyet bir kazanımdır. Onca kaybettiğimiz şeyi geri getirme sanatı da değildir. Cumhuriyetle toparlandık. Ama insan insandır, uzaylılar gelmedi dedelerimizin yerine. Getirdiğimiz bilimlerde ezberde kaldık doğru, ama bütün dünya benzeri şeyler yaptı. Bazı ülkeler biraz fazlasını yaptı.
Eksikliğimiz, geçmişin anlayışını kavrayamamış oluşumuz. İster ondan öğrenelim, ister eleştirelim, elimizdeki büyük bir kültürü heba ettik. Bazı duruş ve tavırlar insanı kavramışlıktandır. İnsan dört senelik eğitim ile kavranmaz. Hem ömür ister, hem de ömürlerin tecrübesini. Bunun üzerine koyabiliyorsan, bunun eleştirisi üzerine kurabiliyorsan bilimlerinin kurumlarını iyi bir yerdesindir.
Bir daha benimle sohbet etmezsiniz artık, dağıtıyorum konuyu hep.
Rica ederim, kim toparlamış da siz dağıtacaksınız. Benim cumhuriyetçi de olduğumu göstermek istediniz sanırım. Soran sizsiniz, isterseniz saati sorun.
Aaa saat kaç olmuş...
Önemli değil. Sayenizde soru cevap sporuna idmanlı kalıyoruz. İsterseniz toparlayayım?
Buyrun!
Herkesin aklından geçen, halkın ruhunda esen değildir. O şartlarda öyle de düşünülebilir böyle de.
Bireyde bir yanı akla geliyorda öbür yanı gelmiyorsa akla, yetişmemizde kişiliğimizde bir sorun olabilir. Olgunlaşma ömür ister yalnız. Yaftalamak da istemem insanları. İnsanlık kimseye kapalı değildir. Bazıları insanlığa hevesli olmasalar dahi. Bilerek, isteyerek insanlığa ve hakikate sırt dönüş söz konusu olmadığında insanlar çoğu sorunu çözerler, ufuk açarlar, ufukları açılır.
Efendim.
Teşekkürler!
Bir gün soruları ben soracağım. O günü heyecanla bekliyorum!
Etiketler:
Basın Eleştirisi,
Hafiften Felsefe,
Hayat Dünyamız,
Konuşmalar,
Toplum Kuramı,
Üzerine Düşünülecek,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
24 Ekim 2011 Pazartesi
Jean Paul Sartre'a İftira Olarak "Cehennem Başkaları(dır)"
Şimdilerde "munis" ve "cici" bir "başkalık" ve "ötekilik" kavramı revaçta. Bazı anlamlarıyla felsefedeki "başkası"na yabancı olmasa da.
Felsefede "başkasının beni" sorunu bugün intersubjektivite teorilerine (öznelerarasılık kuramlarına) giden yolun ortalarında bir yerde. Sosyal Ontolojinin ele aldığı sorunlar zamanla sosyolojik sosyalpsikolojinin (yani psikolojik sosyalpsikolonin değil) çalışma alanına girmeye başladı. Bunda hem Herbert Mead'in çalışmalarının katkısı var hem de (bazılarına bir çeviri azizliği ile abartıldı diye düşündürse de) Sigmund Freud, Durkheim ve diğerlerinin katkıları.
Bizde? Mevlânâda çocuk oyun oynayarak akıl geliştirir. Mead'e giden yolda zamanında boş durulmamış sanıldığının tersine.
Sartre'ın intersubjektivite kuramına katkısı büyüktür. Bakışla algısal (perseptüel) bir bakışı; başkasıyla donduran, ifşa eden, sanki fotoğraflayan, sabitleyen, insanı bulunduğu yere çakan bir bakış kasdettiğini hatırlatalım. Bakan, çivileyen, sömürgeleştiren bakışın sahibidir başkası. Herkesin herkese bakışında izole edilebilecek bir şey var burada.
Başkası farklı, değişik olan değildir burada. Başkası bakışına, (önyargıya hapsedişine?) yakalandığımızdır
Peki, Sartre'da diğer anlamıyla ikinci şahıs olarak başkası yok mu? Var. Var ama, buradaki cehennemi kuran, ateşleyen, bizi terleten, insiyatifimizi, özgürlüğümüzü unutan o değil ki?
Sartre'de insan olduğu değil, olmadığı. Yani bir proje. Birisi bir hırsıza bakıyor diyelim. Pis hırsız diyor içinden. Pis hırsız! Hırsız, kızkardeşini hayat kadınlığından kurtarmaya çalışıyor, didiniyor çırpınıyor gece okuluna gidiyor, sanat öğreniyor, derdi bütün çaldıklarını geri ödemek, ama hasta annesi, çaresiz kardeşleri için kız kardeşinin kendisini satmasını engelliyor. Hırsızlıkta geri dönülmez bir yola girebileceğinin farkında ya da değil. Ama hırsızlık dışında kazanmaya da çalışıyor çırpınıyor. Hırsızlığı yüceltmiyor. Utanıyor halinden.
Başkası Hırsıza olduğunu, şu an ne olduğunu sabitleyerek bakıyor, iftira atmıyor. Ne olduğunu görüyor. Ne olacağına aldırmıyor. Hırsız ise ne olduğuna itiraz ediyor, "çalmadım!" demiyor. Ben çalmadan çırpmadan yaşamak için çırpınan bir insanım, çalmayacağım, çırpmayacağım diyor. "Ben bir projeyim" diyor, bir başka anlamıyla. Kendisini tanımladığı şey, henüz olmadığı, uğruna çırpındığı, ter döktüğü şey. Belki de hiç bir zaman ulaşamayacağı bir şey.
Seni bir başkası gördüğünde, Mevlânâ'nın aslında bir tefsir olan dizelerinden yola çıkarak anlatırsak Sartre'nin dediğini: Kusurlarını güneş gibi aydınlatıyor, (gelecek) güzelliğini gece gibi karartıyor, siliyor.
Seni bir başkası gördüğünde donduruyor, mahcup ediyor, utandırıyor, eziyor.
Başka türlü bakan, adam gibi bakan yok mu peki? Var ama, primordial değil. Bunu elbette Sartre söylemiyor, ben diyorum. Sartre bu kaçış, itiraz, hayırlamada bir hayır görüyor. Bu itiraz, yerin dibine geçme halinde diyoruz ki: Hayır, ama, fakat, binanaleyh.. ben bu gördüğün ben değilim, ben buyum ama şu an olduğum değilim, ben henüz olmadığımım, olmaya çalıştığımım, olmak üzere olduğumum!
Sartre kahrolsun sömürgeci başkası demiyor. Der gibi oluyor mu bazan? Belki. Ama, bir üstünkörü bakışın; hapseden, donduran, esir eden; hatasını çirkinliğini kusurunu yüze çarpan bakışın hepimizde olduğunun farkında olarak konuşuyor. Bunun temellendirici, kurucu, primordial bir özelliği var, bunu da Sartre söylemiyor ben söylüyorum, bir başka deyişle söylüyorum, felsefesinin özelliklerini hapsetmek için değil: Sartre bir fenomenelog. Husserl, Heidegger gibi. Üstelik bizim geçmiş etellektüel geleneğimize hiç de ters düşer bir düşünce tarzı/geleneğinden değil. Ters düşse ne yazardı?
Okunması zahmetli, yoluna düştüğü çözümü bulabilmiş değil. Ancak bin bir eksikliği gediği kapatıyor. Romancı olarak nasıl bulursunuz bilmem. Varlık ve Hiçlik okunmadan zamanımıza şahitmiş gibi hiç mi hiç konuşulmaz demeyeyim, ama, onun ve onun gibilerin gayretini ve başarısını (ve başarısızlıklarını) göstermeden o kavramlar hakikati konuşmaz.
Tefsir ile ilgili söyledim durdum: Orjinal metin alıntıları dahi yorumdur, alakalı alakasız bağlamlarda sunulur, alakalı alakasız ufuklara yerleştirilir. Kendisini ve hakikatini perdelemişlikten hakikatini ele verdiğini iddia ederiz. Oysa yaptığımız anlama müdahale, hakikate müdahaledir.
Öte yandan, en kötü yorum bile tartışmaya açıktır. Yorum olanı yoruma kapattığımızda başlar çoğu sorun.
Bildik kelimelerden, okuduğumuz roman ya da kitaplardan yola çıkarak ahkâm keserken de halimiz bu: Kendimizi hakikatin sahibi yapıyoruz, "eğer şunu şunu kasdettiyse ya da kasdetmediyse" demedikçe.
Hikmetin semantiği yok. Semantiği bilip unutmuş insanın tevazuda duruşu gerekli sadece. Efendim.
Arzeyleriz gündüz hayalimizden, gece düşümüzden.
Felsefede "başkasının beni" sorunu bugün intersubjektivite teorilerine (öznelerarasılık kuramlarına) giden yolun ortalarında bir yerde. Sosyal Ontolojinin ele aldığı sorunlar zamanla sosyolojik sosyalpsikolojinin (yani psikolojik sosyalpsikolonin değil) çalışma alanına girmeye başladı. Bunda hem Herbert Mead'in çalışmalarının katkısı var hem de (bazılarına bir çeviri azizliği ile abartıldı diye düşündürse de) Sigmund Freud, Durkheim ve diğerlerinin katkıları.
Bizde? Mevlânâda çocuk oyun oynayarak akıl geliştirir. Mead'e giden yolda zamanında boş durulmamış sanıldığının tersine.
Sartre'ın intersubjektivite kuramına katkısı büyüktür. Bakışla algısal (perseptüel) bir bakışı; başkasıyla donduran, ifşa eden, sanki fotoğraflayan, sabitleyen, insanı bulunduğu yere çakan bir bakış kasdettiğini hatırlatalım. Bakan, çivileyen, sömürgeleştiren bakışın sahibidir başkası. Herkesin herkese bakışında izole edilebilecek bir şey var burada.
Başkası farklı, değişik olan değildir burada. Başkası bakışına, (önyargıya hapsedişine?) yakalandığımızdır
Peki, Sartre'da diğer anlamıyla ikinci şahıs olarak başkası yok mu? Var. Var ama, buradaki cehennemi kuran, ateşleyen, bizi terleten, insiyatifimizi, özgürlüğümüzü unutan o değil ki?
Sartre'de insan olduğu değil, olmadığı. Yani bir proje. Birisi bir hırsıza bakıyor diyelim. Pis hırsız diyor içinden. Pis hırsız! Hırsız, kızkardeşini hayat kadınlığından kurtarmaya çalışıyor, didiniyor çırpınıyor gece okuluna gidiyor, sanat öğreniyor, derdi bütün çaldıklarını geri ödemek, ama hasta annesi, çaresiz kardeşleri için kız kardeşinin kendisini satmasını engelliyor. Hırsızlıkta geri dönülmez bir yola girebileceğinin farkında ya da değil. Ama hırsızlık dışında kazanmaya da çalışıyor çırpınıyor. Hırsızlığı yüceltmiyor. Utanıyor halinden.
Başkası Hırsıza olduğunu, şu an ne olduğunu sabitleyerek bakıyor, iftira atmıyor. Ne olduğunu görüyor. Ne olacağına aldırmıyor. Hırsız ise ne olduğuna itiraz ediyor, "çalmadım!" demiyor. Ben çalmadan çırpmadan yaşamak için çırpınan bir insanım, çalmayacağım, çırpmayacağım diyor. "Ben bir projeyim" diyor, bir başka anlamıyla. Kendisini tanımladığı şey, henüz olmadığı, uğruna çırpındığı, ter döktüğü şey. Belki de hiç bir zaman ulaşamayacağı bir şey.
Seni bir başkası gördüğünde, Mevlânâ'nın aslında bir tefsir olan dizelerinden yola çıkarak anlatırsak Sartre'nin dediğini: Kusurlarını güneş gibi aydınlatıyor, (gelecek) güzelliğini gece gibi karartıyor, siliyor.
Seni bir başkası gördüğünde donduruyor, mahcup ediyor, utandırıyor, eziyor.
Başka türlü bakan, adam gibi bakan yok mu peki? Var ama, primordial değil. Bunu elbette Sartre söylemiyor, ben diyorum. Sartre bu kaçış, itiraz, hayırlamada bir hayır görüyor. Bu itiraz, yerin dibine geçme halinde diyoruz ki: Hayır, ama, fakat, binanaleyh.. ben bu gördüğün ben değilim, ben buyum ama şu an olduğum değilim, ben henüz olmadığımım, olmaya çalıştığımım, olmak üzere olduğumum!
Sartre kahrolsun sömürgeci başkası demiyor. Der gibi oluyor mu bazan? Belki. Ama, bir üstünkörü bakışın; hapseden, donduran, esir eden; hatasını çirkinliğini kusurunu yüze çarpan bakışın hepimizde olduğunun farkında olarak konuşuyor. Bunun temellendirici, kurucu, primordial bir özelliği var, bunu da Sartre söylemiyor ben söylüyorum, bir başka deyişle söylüyorum, felsefesinin özelliklerini hapsetmek için değil: Sartre bir fenomenelog. Husserl, Heidegger gibi. Üstelik bizim geçmiş etellektüel geleneğimize hiç de ters düşer bir düşünce tarzı/geleneğinden değil. Ters düşse ne yazardı?
Okunması zahmetli, yoluna düştüğü çözümü bulabilmiş değil. Ancak bin bir eksikliği gediği kapatıyor. Romancı olarak nasıl bulursunuz bilmem. Varlık ve Hiçlik okunmadan zamanımıza şahitmiş gibi hiç mi hiç konuşulmaz demeyeyim, ama, onun ve onun gibilerin gayretini ve başarısını (ve başarısızlıklarını) göstermeden o kavramlar hakikati konuşmaz.
Tefsir ile ilgili söyledim durdum: Orjinal metin alıntıları dahi yorumdur, alakalı alakasız bağlamlarda sunulur, alakalı alakasız ufuklara yerleştirilir. Kendisini ve hakikatini perdelemişlikten hakikatini ele verdiğini iddia ederiz. Oysa yaptığımız anlama müdahale, hakikate müdahaledir.
Öte yandan, en kötü yorum bile tartışmaya açıktır. Yorum olanı yoruma kapattığımızda başlar çoğu sorun.
Bildik kelimelerden, okuduğumuz roman ya da kitaplardan yola çıkarak ahkâm keserken de halimiz bu: Kendimizi hakikatin sahibi yapıyoruz, "eğer şunu şunu kasdettiyse ya da kasdetmediyse" demedikçe.
Hikmetin semantiği yok. Semantiği bilip unutmuş insanın tevazuda duruşu gerekli sadece. Efendim.
Arzeyleriz gündüz hayalimizden, gece düşümüzden.
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Hafiften Felsefe,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
Light Kavramlar,
Toplum Kuramı,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
11 Ekim 2011 Salı
Dilek Türkan'da Müzik ve Şiir Cümlelerinin Örtüşmesi
Dilek Türkan'da müzik ve şiir/güfte cümlelerinin örtüşmesi gelecekle gelenek arasında sıkışmışlığımızın ne yapılırsa işler dünyasında dikkate şayan bir olay.
Prozodi bütünün dinamiğinde işliyor.
Zeki Müren'deki imgelerin, parçaların, kelimelerin dinamiği, vurgusu, işaretlenmesi Dilek Türkan'da yok. Aynı parçadan yola çıktığımızda, Zeki Müren'deki ifadelilik, renk, cümlelerin bölünmesini göze alabiliyor. Prozodi parçada değil, diskografyada, arkaplanda bütünleşiyor.
Dilek Türkan'ın icrasında imgeler, işaretler, mikro vurgular aynı ağırlıkta olmasa, icra andaki beklentiyi arkaplana çekiyor gibi olsa da bir başka letâfet var:
Şiir ve Müzik cümleleri kaçışın en güzel şarkılarından birisinde kavuşuyor.
Dilek Türkan'ın nesli şiirimizin nasıl okunacağının ipuçlarını da veriyor. İmgeleri parlatmak, vurgulamak, gerektiğinde söndürmek parçalar bütünün dinamiği, anlam, ritm, usûl, makam, kalıp akışı içerisinde uçurularak, serbest bırakıldığında söz konusu edilebilir.
Dilek Türkan'ın Deniz Kızı Eftelya'nın yorumuna yakın bir yerde durması, yeni bir sıfır noktasından başlamışlık, yeni icat bir itiraz da değil. Tersine, temkinli bir geri dönüş, geriye bakış.
Ben parçayı zihnime kaydederken cümleyi bulan, cümleyi kaybeder gibi olan icra geleneklerini birbirlerine relativize ediyorum. Cümle ve dinamik olmadan şiir olur olmasında da, dökülür.
Türkçe rock olmaz diyenler prozodinin; usul vezin ritm ilişkilerinin sorunlarını küçümsetmişliğin öğrencileri olduklarının farkına vardılar mı bir gün? Bilemeyeceğim.
Etiketler:
Can Sıkmayacak Yazılar,
Hatırlama Notu,
Müzik Üzerine,
Sıradan Yazılar,
Tavır,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Norveçteki Katliamı Okuyamamak
Olan biten sanıldığından daha ciddi bir müdahalenin ve hazırlığın işareti olarak algılanmalı.
Gazetelerde yer alan yorumsuz ara haberler, yerler, alâkalı şahsiyetler ilgi çekici.
Irkçılığın ve yeni tarz nazizmin arkasındaki bildik tanıdık adreslerin hakkında kimse konuşamayacak gibi görünüyor.
Katliamın bağlanacağı sembolik, katliamı yapanların dönüştürmek istediği bir sembolik, buna takılıp kalmamak lazım.
Çoğu kez desteklemediğim AKP politikalarının olumlu yanlarından birisi dış politikada böylesi bir çizgiye bazan çomak sokuyor olabilişidir. Sözde bile kalsa, dolaylı da olsa meselenin üzerine gidebiliş, bir gün konuşulabileceklerin kapısını açmaktadır.
Aklı evvellerin norveçlileri, gençleri suçlamaları; görsünler günlerini mantığı iğrençtir. İnsanlık değil bu, soğuk savaş gönüllülüğü! Terk-i medeniyyet, terk-i insaniyyet!
Kimse yazmayacaktır. Ben de artık az çok görebilmekle beraber, telaffuz etmeyeceğim. Ancak, sebepleri ve sonuçları itibarıyla hepimizi ilgilendiren bir müdahaledir, norveçlilere yapılan bizlere de yapılmıştır, dünyaya, ortak dünyamıza bir müdahaledir. Alâkalı alâkasız bir çok gelişme ile birlikte ele alınmalıdır.
Yargısız infaz ile eleştirdiğim Obama'nın ve onu destekleyen kesimlerin işleri kolay değildir, yöntemlerini karşılarındaki gücün yöntemlerinden ayıramadıkça sonuçlarını çaresizce izleyeceklerdir. Meşruiyet kazandırdıkları tarz karşılarındakilerin adeta ana dilidir.
Başımıza gelenler ile Norveçin başına gelenler aynı gemide olan insanların sorunlarıdır.
Hepimiz Norveçliyiz bugün, yarın ve daima: İnsanlık mevzubahis olduğunda!
Cesaret ister medeniyet. Medeniyeti stabilize etmek, birilerinin keyfi tasarımlarından kurtarmak, demokrasiyi/demokrasileri tahkim etmek durumundayız.
AKP'nin muhalefeti yok edici, silici tavrı global anlamıyla da yanlıştı. Dış politikadaki iddia içerdeki dayanışmayı önemsizleştirmek, silmek ile uzlaşmıyor. Muhalif sol ile sağın arasındaki buzların erimesini engellemek, ortamı gererek soğutmak büyük bir yanlış idi. El yordamıyla anlamak yetmiyor, yetmeyecek! Demokrasi Abantlarda, Encümeni Danişlerde, siyaset vakıflarında korunup kollanamaz: Gelecek konusunda uzlaşmış, konuşabilen, demokratik zeminde uzlaşıp rekabet edebileceklerin ortak zemini kaybedilmekte! Platformlar, demokratik platformun yerine ikame edildiklerinde korporativizmi bile ararız.
Gelişmeleri belirleyecek adımların önemli bir kısmını Türkiye atacak, atmalıydı: Demokrasisini, dayanışmasını, açık siyasi diskurunu, parazitlerinden ve müdahalelerinden arındırılmış iletişimi serpilmeye bırakarak!
Gazetelerde yer alan yorumsuz ara haberler, yerler, alâkalı şahsiyetler ilgi çekici.
Irkçılığın ve yeni tarz nazizmin arkasındaki bildik tanıdık adreslerin hakkında kimse konuşamayacak gibi görünüyor.
Katliamın bağlanacağı sembolik, katliamı yapanların dönüştürmek istediği bir sembolik, buna takılıp kalmamak lazım.
Çoğu kez desteklemediğim AKP politikalarının olumlu yanlarından birisi dış politikada böylesi bir çizgiye bazan çomak sokuyor olabilişidir. Sözde bile kalsa, dolaylı da olsa meselenin üzerine gidebiliş, bir gün konuşulabileceklerin kapısını açmaktadır.
Aklı evvellerin norveçlileri, gençleri suçlamaları; görsünler günlerini mantığı iğrençtir. İnsanlık değil bu, soğuk savaş gönüllülüğü! Terk-i medeniyyet, terk-i insaniyyet!
Kimse yazmayacaktır. Ben de artık az çok görebilmekle beraber, telaffuz etmeyeceğim. Ancak, sebepleri ve sonuçları itibarıyla hepimizi ilgilendiren bir müdahaledir, norveçlilere yapılan bizlere de yapılmıştır, dünyaya, ortak dünyamıza bir müdahaledir. Alâkalı alâkasız bir çok gelişme ile birlikte ele alınmalıdır.
Yargısız infaz ile eleştirdiğim Obama'nın ve onu destekleyen kesimlerin işleri kolay değildir, yöntemlerini karşılarındaki gücün yöntemlerinden ayıramadıkça sonuçlarını çaresizce izleyeceklerdir. Meşruiyet kazandırdıkları tarz karşılarındakilerin adeta ana dilidir.
Başımıza gelenler ile Norveçin başına gelenler aynı gemide olan insanların sorunlarıdır.
Hepimiz Norveçliyiz bugün, yarın ve daima: İnsanlık mevzubahis olduğunda!
Cesaret ister medeniyet. Medeniyeti stabilize etmek, birilerinin keyfi tasarımlarından kurtarmak, demokrasiyi/demokrasileri tahkim etmek durumundayız.
AKP'nin muhalefeti yok edici, silici tavrı global anlamıyla da yanlıştı. Dış politikadaki iddia içerdeki dayanışmayı önemsizleştirmek, silmek ile uzlaşmıyor. Muhalif sol ile sağın arasındaki buzların erimesini engellemek, ortamı gererek soğutmak büyük bir yanlış idi. El yordamıyla anlamak yetmiyor, yetmeyecek! Demokrasi Abantlarda, Encümeni Danişlerde, siyaset vakıflarında korunup kollanamaz: Gelecek konusunda uzlaşmış, konuşabilen, demokratik zeminde uzlaşıp rekabet edebileceklerin ortak zemini kaybedilmekte! Platformlar, demokratik platformun yerine ikame edildiklerinde korporativizmi bile ararız.
Gelişmeleri belirleyecek adımların önemli bir kısmını Türkiye atacak, atmalıydı: Demokrasisini, dayanışmasını, açık siyasi diskurunu, parazitlerinden ve müdahalelerinden arındırılmış iletişimi serpilmeye bırakarak!
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Basın Eleştirisi,
Siyasî Gündem,
Toplum,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Oğuz Atay Üzerine Geçici Bir Not!
Çekip gitmeden söylemesi gerekenlerin bir kısmını söylemiş olması, sözünün aramızda dolaşıyor olması ne güzel!
Oğuz Atay okunmayan, farkedilmeyen bir insan değildi, sanıldığının tersine. Hayati Asılyazıcı Tutunamayanları yayınladıktan sonra okuyabilmek için sırada beklerdik. Sahaflardan hemen uçardı. Iki cilti bir arada bulabilmek mümkün değildi ve tek cilt halinde yayınlanana kadar bir efsane idi kitap. Herkes bir tarafını, bir yanını okumuş olurdu. Teksirler dolaşırdı elden ele. İspanyol Meyhanesi dinlediğimiz günler.
TRT ödülünü alması tanınmamışlığı, duyulmamışlığı iddialarını gülünç kılıyor. Ödülü veren kurul da sesini duyurabilen gazeteci ve yazarlardan oluşuyordu.
Can Yücel için 19 Mayıs (”sen ey ranzalarda parende atan/prangalarla barfiks yapan” ile başlayan) şiirinin Cumhuriyette yayınlanması nasıl bir dönüm noktası olduysa, Oğuz Atay için de TRT ödülü daha da fazlasıyla tanınma imkanı sağlamıştı.
12 Marttan yeni çıkılmıştı. Yayınlanmasında sorun çıkması sanıldığı kadar da dramatik değildi. 12 Eylül sonrasının dayanışma fukaralığı ile kıyaslanamaz bile!
Bir Bilim Adamının Romanı çıktığında hiç de sessizlikle karşılanmadı. Televizyonda en iyi yayın kuşaklarında tanıtıldı.
Korkuyu Beklerken’i en umulmadık kitaplıklarda görebiliyorduk. Oğuz Atayın hikayeciliği bilinmeyen bir şey değildi!
Nurettin Topçu’nın Tutunamayanlara bakışı Oğuz Atay’ın her kesimde okur ve ilgi bulabildiğini düşündürmeli artık insanlara!
Oğuz Atay cenazesini sağ ve solun paylaşamadığı bir insanı yazarken, iki kesimden de ilgi gördüğünün farkındaydı.
Yalnızlığını, okunmama acısını yakın çevresinde aramanın da anlamı yok, bugün artık bir hayat tarzı değil mi bu?
Tutunamayanlarda yazılış tekniği, ekonomisi, bütünlük sorunları üzerinde tartışılabilir. Eserin formunun tercih mi olduğu, dağınık bir malzemenin ve söylenmeden edilemeyecek olandan vazgeçememişliğin mi söz konusu olduğu tartışılabilir.
Tutunamayanlar ister bir bilinçli form tercihi olarak , ister dağınık ve zamana yayılmış notların bir araya getirilmişliği olarak görülsün özgündür, önemlidir, bir cümlesi bile ziyan edilemeyecek bir hazinedir.
Tersine, Oğuz Atayın espirileri, jargonu, hicvi, tarzı, hayat sevinci üzerinden az insan kariyer yapmadı.
Mühendisliğinin, öğretim üyeliğinin öne çıkması, alınteriyle geçinişi, işi gücü olan bir insan oluşu biz okurları için müthiş önemli idi. Çalışarak, üreterek, yaşayarak yazması o yıllarda sıradan işlerden değildi.
Oğuz Atayın hastalığı da okurundan uzak kalmasının nedenlerindendi.
Okuru da meşguldü zaten. 1 Mayıs Meydanlarında katlediliyorlardı. Hapishalerde, meydanlarda, grevlerde, sokaklarda idiler.
Onu evierine kapalı içli insanlar da, sokaklara dökülenler de, Nurettin Topçu gibi aydın sağcılar da okudular, sevdiler.
Oğuz Atay bir yazardan önce Oğuz Abi idi bizler için. Oğuz Hoca idi öğrencileri için.
Ona sahip çıkılamadığı düşünülen zaman aralığı çok kısadır. 12 Eylülün unutturacakları ile kıyaslamanın yapılamayacağı bir zamandan düşüncelerdir.
Şimdiki Oğuz Atay algılanışı ile doğu-batı sorununa kafa yoran, sol bir partinin kuruluşuna ilgi duymuş, zamanının en ciddi aydınlarıyla fikri alışverişi olan bir Oğuz Atayın kendisini anlayışı farklıdır.
Onu kenarda köşede kalmış bir insan gibi düşünmek, bir insanlık kaçkını olarak portresinin yapılmasını kabullenmek Oğuz Ataya karşı hakkanî değil.
O nöbetçi insanımızdı. Başımız sıkışınca, elimize geçtiğince okurduk, işkence sonrası, katliamlar sonrası, acılar, ayrılıklar sonrası. Onun edebiyattaki yeri bir insanlık olarak edebiyattı da bizler için. İnsanca bir seslenişti. İnsanlık uyurken. İnsanlık sıvışırken. İnsanlık lazım oluşlarında bir yerlerde meşgulken.
Onu gerçekten sevdik. Ve bu şakacı, acılı, muhabbeti güzel dostu bağrımıza bastık, hayatımıza kattık.
O bir insandı. Yanlışsızlığı, hatasızlığı itibarıyla değil elbette: Eleştiriye, yanlışlanmaya, yaralanmaya, dokunuşa açıklığı ile!
Cemil Meriç de asıl okuyucusunun uzak durduğunu sanmaktaydı. Kendileri ile tartışma istediklerinin bir başka dünyada tahkim oluşlarının acısını hissedişleri gerçek olsa da, hakikat başka idi.
O kadar okunduğunun, gerçek okuyucusunu bulduğunun kendilerine hissettirilmemiş olması acıdır! Türkiyenin az biraz normalleşmesiyle, sokakların durulmasıyla kendini gösterebilecek olan gerçek, hep siste kaldı: Ömürleri vefa etmedi.
Onlar, okundular, sevildiler, tanındılar, vefa da gördüler. Ancak tartışmak istedikleri, düşüncelerini almak istedikleri, acılarını paylaşmak istedikleri insanlara uzak kaldılar.
Dost kimin yanıbaşında ki?
Bazan bir insan için bile yazarsınız. Sizi kainat okur ama o insan okumaz. Okuduğunda tersten okur. Okur da belli etmez. Yakınış her daim haklıdır.
Bir derdi çözmek istersiniz, o derdin sahibi size sırt döner ama bin derde derman olur gösterdiğiniz yol. Şikayetçi olanın kendisi için önemli olan o sırt dönüş, bize bu güzel serzenişi, dili, eseri sunsa da bin birin yerini tutar, tutsun diye düşünmememiz lazım.
O bir şey, bazan insanın kendisi için istemiş olduğu tek şey. Tek bir şey, sunulmuş hazinelerin dışında kalan.
O bir şey, bazan insanın kendisi için istemiş olduğu tek şey. Tek bir şey, sunulmuş hazinelerin dışında kalan.
Ha kafes altın, ha değil. Ha kafes var, ha yok. Ne değişir?
Etiketler:
İtiraz,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnumuz'dan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

