Geleceği dert edenlerimiz kaldı mı? Bilemiyorum. Gözü zenginleşmede olan muhafazakâr da dahil olmak üzere bir kendini gerçekleştirme, dünyalığını kurma tutkusu içinde yaşadığı toplum ve içinden gelip yine içinde yol aldığı diğer insanlarla birlikte hareket halinde olan hayat sorumluluk, çaba ve kaygıların merkezinde olmaktan çıkarılıyor.
Çocuklarının üzerine titreyen nesillerin yetiştirdiği, kendilerinden başkaları için hiç bir şey talep edilmemiş nesiller hayat projelerini kazanç, mutluluk, tatmin üzerinden kuruyorlar. Tarihsel perspektif yani insanlığın içinde yol aldığı tarihsel akış, insanın tarihli ve sosyal varlığı düşünce ve "hesap" dışı kalıyor.
Aile, toplum içinde tanımlanan ve bireysel kararları abluka altına alınan nesiller kendilerine yapılanı yapmamaya çalışıyorlar. Aktardıkları değerler bir itiraz, içinde değiştikleri ve dünyayı değiştirdikleri dünyaya bir itrazken çocuklarda bu bir ezber, yanlış bilinç, idealtipik bir kavram üzerinden mevzi korumaya dönüşüyor. Bireyciliğin de bir biçimde öne çıkması ile sorun çetrefilleniyor. Bakış açıları, çıkış noktaları, yanlışbilinç ya da ezber anlamında ideoloji toplumsal interaksiyon, sorumluluk ve karşılıklı eylemede hakikatle gözden geçirilip bireylerin tarihselliğinden ifade edilen dinamik, tartışmaya açık düşüncelere dönüşemiyorlar. Bir başka kavramla ifade edersek, itiraz bir praksiste sınanıp, temellendirilip toplumsallaşma içinde bireyselleşmede şekillenip gerçekliğini yakalıyamıyor.
Bütün dünyada değerlerin monetarizasyonu liberal düşüncenin kültürel derinliğinden kopmasına, bireyin gerçekleşmesinin iktisadi terimlerle kompenzasyonu ya da temellendirilmesine yol açtı. Solda bireysel gelişimi birey ömründe gerçekleştirme ya da fedakârlıkların kompensazyonu, muhafazakârlıkta bir lokma bir hırkayla avutulmuşluk hissi olarak yeni nesillere içinde yaşadıkları hayat dünyasında kopukluğu, zorunlu sosyalzasyon süreçlerinden uzak duruşu kolaylaştırıcı bir tavır olarak yönlendi.
İnternetin sanaltoplumsallaşmayı zorunlu toplumsallaşma kurumlarıyla değiştokuş edebilmeyi kolaylaştıran patlaması, tek kutuplu dünyada popülerkültürel ideolojilerin heyecan arattıran (insan parçalamalı filmler, cinselliğin dahi adrenalinli oyunlara dönüştürülmesi) bireyselleşmenin kapılarını kapatan bir insan krizine doğru götürüyor dünyayı.
Cinselliğin insanlararası interaksiyon, diyalog, sorumlulukta şekllenmesinin yerini gitgide daha çok partnerli ancak monologcu, ihtiyaç kavramının tabii olan doğadan kopma (kültüre, değerlere göre şekillenme) eğilimini sanal ve yarım sosyalizasyonun ihtiyaçlarıyla toplumsal doğasından da koparma eğilimi teslim alıyor. Burada bir emansipasyon/özgürleşme süreci değil eleştirel ve interaktif doğasından kopan çarpık sosyalleşme söz konusu oluyor.
Serbest cinsellik yakın tarihte çeşitli ufuklardan temellenebildi. Cinsellikteki özgürleşme ya da emansipasyon talebi insan cinselliğinin bastırılmasına, ağır toplumsal baskılara, totaliter dönemlere tepkiydi. Hayatı deneyselleştirme çabası geleneği baskıcı görme, topyekün yeniden tanımlama ya da uzak tutma düşüncesinin de eseriydi.
Tarihsel serbest cinsellik ise başka bir olay, günümüze kadar gelen dönemlere göre parlayıp sönen bir geleneği olsa da konu dışı bırakıyoruz.
Sosyalpsikolojideki gelişmeler ailenin muhafazakarlığın, mülkiyetin ve baskının bir kurumu olarak görülmekten çıkıp çocukların zeka ve ahlaki gelişiminin yuvası olarak temellendirilmesini sağladı. Bireyselleşmenin onto ve filogenetiğinin sosyal interaksiyon, aile, toplumsallaşma bağları tartışmaları felsefi, toplumkuramsal ve toplumbilimsel alanlara da çekti.
Eleştirel topumbilim topluma, toplumun tarihselliğine ve tarihte akışına, ahistorik olmayan insan anlayışına, toplumsal dinamikleri artık reddemeyen muhafazakar toplum temellendirişlerine de yansıdı. Bugün ailenin toplumbilimsel temellendirilmesinde muhafazakar, liberal ya da toplumcu bakışlar arasında görüş ayrılıkları eskisi kadar derin değil. Temellendirmedeki konsensus eleştirel bir diskurda gitgide gelişiyor.
Bunun gerekçelemelerdeki önemi, toplumsal kararlardaki önemi büyük.
Tek eşliliğin tarihi çok eşliliğin tarihinden daha eski. Bazı çok eşlilik iddiaları da tek eşlilik paradigmasında kendilerini temellendirmekteler ve nüfustaki asimetrilerle alâkalı olarak görülebiliyorlar. Bazı çok eşlilik gelenekleri tek eşliliği merkez alıyor, bazıları almıyor. Çok eşliliğe izin verilmesi ve buna meşruiyet verebilecek şartların sıralanması ile çok eşliliğin özendirilmişliği, öne çıkmışlığı farklı şeylerdir.
Nazizm döneminin insan haraları, çocuk üretme çiftlikleri tek eşlilik çok eşlilik meselelerinin dışında kalan bir sorunu da açığa çıkarıyor: Çocuk ve Eğitim/Terbiye. Kurumsal eğitim ile ailenin verdiği terbiye arasındaki fark üzerinde bugün, toplumbilimlerinden yola çıkarak konuşabiliyoruz. Bugünkü bilimsel bilgi ve veriler dünün insanının bu konuyu farketmemiş olduğu iddasını taşımıyor. Tersine, dün bireyselliği filizlendiren toplumsallaşmaların önünü açacak şekilde yapılanan kültürlerin neyi ne için oluşturduklarını, savunduklarını, kurumlaştırdıklarını daha iyi kavrıyoruz.
İnsanlığın bin yıllardır şekillendirdiği, temellendirdiği kurumlar dengesinin çopu kez ahistorik anlayışlardan değiştirilmesi, belli kuşak, ilgi, dönemsel çıkarlardan zorlanması gündelik hayatta derinlik kaybına yol açıyor. İnsanlığın gitgide daha ileri bir tarihsel noktadan bakma imkânı, tekniklerin incelmesi insanlıkta inceliş olma anlamına gelmiyor. İnsanlığın tarihi kurumlarına ağır müdahale dönemleri barbarlaşma dönemleri olarak da kendisini defalarca gösterdi.
İnsanlar benim ya da benim tercih ettiğim gibi yaşamak zorunda değiller. Herkesin bireysel tercihi başka, topluma model olarak önermek başka. Dönemsel-tarihi eğilimler veya ilerleme yönleri insanlıkta ilerlemeler olmak durumunda değil. İnsanlığın her bocalaması da topyekün insanın tarihliliği ve toplumsal dinamiğinden kaçış değil. Bazı duruşlar, şekillenme ve gelişme ve hayat tarzı mühendislikleri insanî kurumlaşmaları yeniden temellendirme için gereklilik ve eleştirel imkanlar da sunuyor,
Gelenek stoklarında farklı bakışlara, tavırlara yol açan kökler söz konusu. Gelenek stokları sadece şu yönde bu yönde değil, çeşitli yönlerde tümüyle izole edilebilselerdi dahi insanın şekillenmesini her dönemde eşit yönlerde/biçimlerde belirlemeyecek ve güncel emek isteyecek özellikler gösteriyorlar. İnsanların insan yetiştirme geleneği kurmaları da insan yetiştirme otomatikleri sunmuyor. Eleştirel faaliyet varolanı yıkmak, gözden geçirmek için değil işletmek, anlamlandırmak için de gerekiyor. Bu anlamlandırma konuya hakimiyet, konusuna hakimiyetin tereddütsüzlüğü ile söz konusu edilebilecek bir oldu bitti haline getirilmedikçe eleştirel süreklilik sağlanabildikçe gündelik praksise çeşitli anlamlarıyla tarihsel bir derinlik de sunuyor: Topyekün bir eleştiri, bir kereliğine tüm zamanlar için eleştiri ne mümkün ne de gerekli.
...
Vatan Gazetesindeki bir yazıya göz atalım ve yazıdan bağımsız olarak, yani ilerde bu alıntıyı yazıdan çıkaracağımızı belirterek devam edelim:
İnsanın bireyselliğinin tarih içinde hareket eden yanlarının bir hayat tarzı iddiası içerisinde (implicit olarak) yer almaması halinde gözden geçirilmemiş bir ideoloji veya iddia ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyoruz.
İnsanın mutluluğu tek bir kişiyle yakalayamayacağı, insanın her beklediğini bir insanda bulamayacağı ve bunun için de tamamlayıcı ilişkiler aramayı düşünebileceği, bu arayışlarda gizlilik saklılık yerine makûl ve meşru gerekçelerle mukavele, mutabakat ya da kurumlaşmaya gidilebileceği üzerine çeşitli kombinasyonlarda diskur yürütülebiliyor. Kimisi ailenin zamanını doldurduğu fikrinde, kimisi çocuk için bunun daha iyi olacağının iddiasını yürütüyor.
"Ailenin zamanı geçti!" diyenlerin kimisi bunu yeni toplumsal işbölümü ve ideallerden temellendirirken "konjonktürel iddalarda bulunabiliyorluğunu düşünmüyor, kimisi insanın ve insaniyetin devamını kendi yükümlülükleri olarak görmeyerek "tarihin sonu"nu başka bir biçimde dile getiriyor ve saire.
Cinselliği sınırlı bir haz, evlilik veya beraberlikleri bir çeşit özdeşleşme olarak da görebildiklerini temellendirmelerde farkedemeyebiliyor "yeni" iddiaların sahipleri. Bunların gerekçe olsalar da nedensellik bağı da sınırlı olabiliyor ve bu yüzden bahaneleşebiliyorlar.
Tarih var kabul edilse bile dönemleri, dönemsel eğilimleri tarihsel ilerlemenin parçası olarak değerlendirmelerden de bir çeşit "zamanın mantığı" çıkarılabiliyor. Dönemler eski praksisin değerlendirilmesine yol açan kopukluklardan da ibaret olabilir (ya da olmayabilir!). Tarih yazımının narrativitesi, tarihin hikaye edilirliğindeki geriye dönüşler, bir ufuktan bütünleştirme oluşları da kronolojik gelişmeleri ilerlemenin parçası haline getirmemizi sorunlu hale getiriyor. Ufuk olarak tarihteki yerleşikliğimiz ileri bir nokta oluşturuyor. Kronolojinin ilerleme olması diye bir şey yok, ilerleyen sadece zaman. (Zamanın reel varlığı tartışmalı bir konudur).
İnsanın insana örtüşen yeterliliği beklentileri bir projektiyon, fazlasıyla özdeşleşme talebi, yarım sosyallik. Karşındaki de sen. Karşındakilerin genişliği senin kendi hakedilmemiş, kazanılmamış genişliğin. Üstelik insanlardaki potansiyeli harekete geçirme duygusunu terk etmişlik üzerine kurulu. Karşındaki insan olmuş bitmiş, her hangi bir anlamıyla da olsa, ne fena! Bu bakış çocuk gelişiminde de sorunlu olur, çünkü insani gelişim ömür boyu sürer. Çöküşte bile gelişme söz konusudur. Çocuğa sunduğu istisnai hâl en daralmış, daraltılmış şeklinde olur burada.
Şu an için beklediklerimizden fazlasını veren bir insan düşünelim. Dünyanın en güzeliydi hastalandı, bu özelliğini yitirdi. En duyarlısıydı, aldırmazın teki oldu. Kültürlüydü, kendini yenileyemedi, tereddüte düştü ya da melekelerini yitirmiş görünüyor. Şimdi her aybolan özelliği için yeni birisini mi arayacağız. Hadi bulduk diyelim o şahıslar da hep bize cevap verebilecekler mi? Biz sorun haline geldiğimizde? Bizim de yerimize bir başka(ların)ı mı bulacaklar? Bulma hakları yoksa egoizm bizim için geçerlidir. O hakları varsa sürekli ve stabilize edilemeyen bir beraberlikte seviye tutturulamayacağı gibi, "looser"ların talepleri artsa da azalsa da bir kenara itlmeleri kural haline gelecektir. Bisikletle ağaca çarpan partneri iyileşip de beklentilerin eksilen kısımlarına cevap verdiğinde ne yapılacak? Diğerleri kovalanacak mı? Kovalanmadıklarında "fazla mal göz çıkarmaz" durumu ortaya çıkacak. Mülkiyet tarihinin, emtia tarihinin bir konusu olarak mı tartışılacak komplikasyonlar bir ölçü, karar noktası mı gerekecek. Norm konulduğunda ahlaki yani normatif argümentasyonun tek eşliliğe götürmeyeceğini iddia edebilecek entellektüel olabilir mi her hangi bir olası dünyada? Hakikat iddialarının normatif alanda açık, hür diskurda bağlayıcılığını reddedersek hangi toplumsallıktan, demokrasiden, dayanışmadan, ilerlemiş insaniyetten konuşabileceğiz? İlerleme, argümentasyona kapalılığın ilerlemesi ise ideolojiden, ezberden, tartışmaya kapalılıktan konuşmuş oluruz. Olumsuz anlamıyla muhafazakârlık da buradadır zaten: İlerlemeden bahsederken tartışmaya, tartışılır hakikat iddialarıyla gerekçelemeye kapalılıkla fanatizme, "argümentatif gericiliğe" düşmeyeceğimizi nasıl garanti edebiliriz?
Çocuk için iddia edilecek interaktif stabilite bu tür "grupsal seviyeli beraberlikler"de söz konusu olamaz! Çok eşliliklerden bile geri bir durum söz konusu üstelik. Onlar performans, özellik yetenek testleri üzerine kurmuyorlar mukavelelerini. Bu söz konusu değilse grupsal seviyeli beraberliklerde o zaman onca yeterlilik örtüşmesi iddialarının ne anlamı var?
Zamanım bu kadardına yetti. Eksiklikleri zamanla tamamlarım, ancak gerektiği kadarıyla. Argümentasyonda tutumlu kalmaya çabaladık, temellendirmeleri minimalize ettik. Bu bir makale değil, İtiraz notudur. Özetlersem: Çocuk için aile gerekir. Tek eşlilik, sadakat, dayanışma, toplumsal dayanışma çocuk yetiştirmede önemlidir. Hayatımız kendi hayatımızla sınırlı değildir, nesiller arası bir zincirin de parçasıyız. Cinsellik haz olmaya indirgenince bir tek hazza indirgeniyor o da hızlı, stresli bir dünyanın aslında pek derin olmayan kavramlarından birisi. Bir insanla ilişki zaman ister, emek ister. Cinsellik ihtimam, saygı, karşılıklı olarak birbirini tanımada derinleşme ile ilerler. Çocuk kuluçkada yetişmez. İnsnlar eskiden kuluçka civcivine dahi itiraz ederlerdi. Bugün klonlamayı mesru üreme yolu haline getirecek bir yola giriyoruz: Peki kim yetiştirecek bu klonları? Programlama mı yapılacak? İnsani yetişmenin tarih ve süreç içerdiğini, interaktif olduğunu düşünmemişler mi bu iddianın avukatlığını yapacaklar?
Her hastalananı, yetersiz olanı yanımızdan kovacak mıyız?
Benden daha az şey bilen, her alanda at oynatamayan ama insan mı insan birisine burun mu kıvıracağım? Üstelik bir düzine hatunla, mesela yani, nasıl geçineceğim, birbirleri ile nasıl geçinecekler, merkezde hep bir egoist mi olacak? Ha evet bu hak sadece kadınların olacak deniyor. Evet kadın mı "egoistimiz" olacak? Bu daha ileri bir psikoloji, kişisellik ya da bireysellik midir? Estepetapüften iddialar. İsterseniz o "Alman Psikolog" Hanımefendinin kitabını da değerlendirivereyim, bana acımıyorsanız, Sevgili Okuyucularım.
Kimin kimin çocuğu olduğu önemsiz ise Nazi dönemine geri döneriz. Gerçi o dönemde bile, bir biçimde kimin kimin babası olduğu (ırk araştırmaları, soy kurcalamaları açısından) kayda düşülüyordu, şimdi DNA analizi yapılsın denilecek sanırım. Akla ziyan işler.
Ne entellektüel ne ileri ne de insanî bir temel sunuluyor çocukların ve geleceğin çiçek açmasına.
Sol aslında böyle eleştiriyor(du) bu işleri. Böyle eleştirmeli. zincirleri kırmak, hürriyet, kurtuluş emek, çırpınma, dayanışma, sadakat işidir! Sana yetmeyeni satmama işidir! Hastaları, zayıfları yolda bırakmama işidir!
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
Gündelik Reddiye'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündelik Reddiye'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Nisan 2012 Pazartesi
Tek Eşliliği İtip Kaktığımızda Geleceksiz Kalırız!
Etiketler:
Akla Ziyan İşler,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Estepetapüf'ten İddialar,
Etik,
Gündelik Reddiye'ler,
Günlük Hayat,
Hatırlama Notu,
İsyan,
İtiraz,
Yetti Artık Yazısı
13 Nisan 2012 Cuma
Yerli Dizilerdeki Küçültülmüş Burun Merakı
Bazı dizilerde burnu "yaptırılmamış" oyuncu neredeyse yok. Kemerli burunlu erkek oyuncularda bile yakın çekimde az biraz "düzeltilmişlik" yakalıyorsunuz.
İnsanların sağlıklarıyla, et ve kemikten oluşan görünüşleriyle oynamaları "zevkler ve renklerin tartışılmazlığı" meselesini aşıyor, hem normatif etik hem de tıbbî etik açısından tartışılması gereken sorunlar oluşturuyor. Tıbbî etik açısından sorunlu kısım yer yer hukukî sorunlara da yol açıyor. İleride tartışabilmeyi ümit ediyoruz.
Bir başka ciddi ahlakî ve hukukî sorun kümesi dizi ve filmlerdeki oyuncu seçiminde ortaya çıkıyor. Halk sağlığı ile oynanmasından ırkçılığa kadar genişleyen bir spektrum dizilerdeki hümanist, eşitlikçi ya da muhafazakâr söylemi de eğretiliyor.
Bir dizide çekim platformu olarak kullanılan evde ikâmet ettirilen hanımlardan sadece birisinin burnu ameliyatsız. O da makyajla/maskeyle kemerlenmiş burnundan film icabı bir ameliyatla orijinal yüzüne estetikli yüz olarak dönüp "güzelleştiriliyor".
Yüz değiştirme teknolojisinden mucize dokunuşla güzelleştirip zayıflatan, hatta neredeyse akıllandıran bir estetik cerrahinin kontrolsüz propagandası basın yayın deontolojisi/etiği açısından sorun oluşturuyor. Yine bu alanda hukukun, ticari kuralların çiğnenmesi de söz konusu.
Benim üzerinde durduğum insanların güzelleşme talebi ya da vücutlarına müdahalede bulunup bulunmama hakları değil. Elbette ki özendirme, imrendirme tıbbî korsanlık sınırlarında. Tabip Odaları ile felsefenin bir kolu olan tıbbî etik ve tıbbın kendi etik düşüncesi olan tıbbi deontoloji uzmanları bir an önce bu konuları tartışmak, kavramlaştırmak,olası tepkileri feveran ve keyfilikten uzaklaştırmak, diğer alanlardan tartışmacılara temel sunmak zorundalar.
Oyuncu seçimleri film ve dizi yapımcılarının, yönetmenlerin, filmi dağıtıp sunan endüstrinin de ırkçılık ve ayrımcılıkla imtihanıdır.
Burnu ameliyatlı bir oyuncuya karşı ayrımcılık, yasak da; güzellik çirkinlik iddialarının ve ideallerinin abartılması da; oyuncu seçiminde dış görünüşe dayalı elemeler de bazan değişik gerekçelerle eleştirebilecek, ancak topluma, insanî değerlere müdahale unsurları taşıyan tavırlardan. Lakaytlık, acemilik, bilgisizlik, senaryonun ilericiliği ya da toplumsal değerlere uygunluğu (muhafazakarlık) bu tip yanlışları hafifletmeye ne gerekçe ne de bahane sunabilir.
Burun kemerleri alınmış oyuncular toplumdaki temsil oranlarını bir ölçüde aşmalarında sorun olmasa da güçlü gerekçe (mesela ameliyatlı oyuncuların diskriminasyonuna karşı çıkmak gibi) ve nedenler yokken kadroda ağırlık kazanmaları halinde en azından pasif toplum mühendisliği ile eleştirilebilir, suçlanabilirler.
Etik sorunlardan hukukî problematizasyona geçiş kolay bir iş değildir. Konunun en net ve açık olduğu hallerde dahi hukuki yaptırımın kendisi de şablonlaşmaya yol açıcılığı, estetik elştirinin alanına müdahlesiyle, sanat eserinin tartışılmasının eser sunumundan sonra olabilirliği gibi açılardan sorunludur.
Anorektik tiplemelerin güzellik ideali olarak ağırlık kazanmalarında yönetmeliklerle müdahaleler dahi hukukî müdahaledir. Ancak, sanat eserine müdahale eser öncesi yönetmeliklerle olduğunda meşruiyet açısından sorunlara yol açar: Yaratıcı, eleştirel tercihlere şablon sınırlamalar getirilmesi gibi nedenlerle. Sonradan hukukî müdahale ise soğuksavaş öncesi amerikan sansürcülüğünün sürek avlarına yol açma tehlikesini taşır.
Sanat eserine yegane meşru müdahale eserin tartışılması bağlamıyla sınırlıdır ve eserin gerçekleşme süreci içerisindedir. (Epik tiyatroda katılım ve açık eser kavramı başka bir konudur, tartışılmayı da dışlamaz, ve yine eserin gerçekleşme süreci içerisindedir). Sanat eserine ya da sanatçıya yaptırım, yasaklama, fiziki tehdite varan kararlar korku ve dehşet yaratma üzerinden hareket eder ve eleştirinin de meşruiyetini karartır. Eleştiri hukukun saldırganlık olarak kullanılması halinde suskunluğa çekilir ya da eleştirinin nesnesini bırakıp hukuku eleştirmeye (haklı olarak) yönelir. Eleştiri konunun hakikatiyle ilgilidir ve sanat eserinin gerçekliğine eleştirisiz kavuşması söz konusu değildir. Buradaki gerçeklikle gerçeküstü eserlerin bile bir çeşit (zaman ve mekanda yerleşiklik, tarihsellik; allegorik veya tasniflenmişlik, tasnifdışı edilmişlik gibi) gerçekliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz.
Sanat eserine hukukî müdahale ancak sınırlı, tartışma açıcı, duyarlılığı uyarıcı ölçülerde kalarak meşruiyet iddiasında bulunabilir. Burada cezadan konunun tartışılması, tepkiselliğin önünün kapatılması gibi implicit gerekçeler söz konusudur ve farklı (demokratik) siyasi kültürlerde farklı yollar izler.
Müdahalelere karşı konuya karşı eleştirilerimizden daha çok yer vermek durumunda kalmamız "ne yapmalı" tartışması açmamak içindi. Birilerinin başını belaya sokmak, yasakları listeletmek için bahane üretmek değil, oyuncu tercihinin ırkçılığa dönüşme işaretlerinin film endüstrisince dikkate alınmasını sağlamak durumundayız.
Aşılmaması gereken sınır aşılmak üzeredir, insanın kendisine dair önyargısı olarak estetik müdahale tartışılmalıdır. Yüz nakli ameliyatlarının açtığı imkanları bir yandan reddetmezken, diğer yandan görüntü, cilt ve saç rengi, yüz şekil ayrımcılığına kategorik olatrak karşı çıkmak durumundayız.
"Kategorik" demem, tekrarlarsam, burnu ameliyatlı, cilt rengini bin bir zorlamayla açtırmış, vücüt şeklini neredeyse bir ırktan kaçma düzeyinde değiştirmiş insanlara dahi ayrımcılık yapmamayı içeriyor.
Yüzü bir kazada hasar görmüş oyuncuyu ekranda görmek istemeyen bir toplum kuruntu veya psikolojik bozukluk olarak insanların görünümlerine müdahalelerini etkilemektedir. İnsanlar en azından ekranda gizlenmek, maskelenmek zorunda kalmamalıdırlar.
Bir moda salgını, popüler kültürel salgın olarak estetik ameliyatlar üstün ırk, tabî ırk düşüncesini içinde barındırmaktadır.
Dünyanın en güzel yüzlerini dahi kendilerinden tereddtütlü kılan bir aşağılık duygusuna yol açan ne tek başına ırkçılık, ne güzellik endüstrisi, ne kapitalizimin insan idealidir.
Dilencileri bile burun ameliyatlı antikapitalist ülkeler sözkonusu. Amerikan rüyası görenler değil, muhafazakar kesimin erkek ve kadınları da bu furyaya teslim olmuşken nedenlere takılıp kalmadan ırkçılığa, toplumların kendilerine karşı yönelttikleri ırkçılığa dikkat çekmemiz gerekiyor.
(zamanım yetmedi burada bırakıyorum. düzeltilmedi)
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Basın Eleştirisi,
Etik,
Film Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hatırlama Notu,
İtiraz,
Meslekî Etik
10 Nisan 2012 Salı
Izdıraplı veya Erken Ölüm "Öteki"ne mi Mahsustur?
İşine geleni ölüme, vaad edilene, ilahî adalete örnek gösterenlerin söylediklerinde haklılık payı var mı? Genç ölüm, ızdıraplı ölüm, nesiller boyunca benzer şekilde ölüm birilerin ötekilerden iyi ya da kötü olduklarına işaret mi?
Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.
Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.
İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.
Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.
Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.
Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.
Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.
Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.
İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.
İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.
İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.
Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.
Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?
Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!
Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.
Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.
"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.
En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.
Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.
Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.
Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.
Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.
İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.
Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.
Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.
Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.
Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.
Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.
İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.
İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.
İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.
Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.
Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?
Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!
Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.
Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.
"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.
En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.
Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.
Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hafiften Felsefe,
Hayat Dünyamız,
İsyan,
İtiraz,
Meslekî Etik
21 Şubat 2012 Salı
Irk Biyolojisi
| İyi ki Yaşıyosun be Yeğenim! |
Doğuya insanlık dersi veren, eleştiriyi önce kendi gölgesine, dehlizlerine yöneltmeyenlerin mahzenlerinde kapalı kalan kan kokusu bizde insanlık komedyası olarak sahneleniyor bazan. Hayal edilebilen, başımıza da gelebilir. Gülünecek bir şey yok!
Doğacak çocuğun kaş göz rengini seçmek bile biyolojik bir savaş ilanı belki. Belki de olmadığını seçme bir başka komedya?
Kafka, İbn Rüşd, Gazali, Farabî, İbn Sina gibi görünmek istemiyor artık onların torunları tohum/ gen bankalarında nesillerin nasıl görüneceği seçilirken.
Neye yatkın olunacağının seçilmesi ise belki bir parametre olarak kaydedilmişliğiyle mümkün, ancak ya hakikatiyle?
Bir insan nasıl yetişir, bir eksikliğin fazlalıklara, fazlalıkların eksikliklere dönüşmesi, hattâ tırtılın kelebeğe, kelebeğin gölgeye dönüşmesi nedir bilen var mı gerçekten bütünüyle?
Bir aklıevvelimiz buyurmuşlar: Suçlular, fenalar, yaramazlar ayıtlansın! Ey aklıevvelimiz kendisini eleştirmeyi bilmeyen bir çok sonradangörme bunları denedi, sınadı. İnsan genetikten, potansiyelden ibaret bile olsaydı, bu dili okumayı hakikaten bilen var mı, olabilir mi?
Genetik kodlama bir birini dengeleyen etkileyen bir sistemin dilinde belki biraz anlaşılır. Her harfi bir ses, her uzantısı bir fonksiyon değil.
Eski kriminolojide uzun kollular hırsızlığa yatkındılar, bugünün zevkiyle mankenliğe. Bilim hâlâ ve hâlâ bildiği ve bilebileceğinden fazlasını vaad ediyor görünse de, bilimi zahmetsizliğin hizmetkârı ve en üzst noktasına ulaşılabilir/ulaşılabilecek/ulaşılmış gören cehalletten daha bilge bir duruştan temsil edilir çoğu kez. Alanlarının malumatlılarının zirzoplukları ve cahil cesaretleri az rastlanır bir şey olmasa da.
Genlerin haritasını çıkartmak başka, onları birer fonksiyona, defekte, imkana tekabül ettirmek başka. genler ve genetik olmayan bin bir fizikî kodlama arasındaki alaka, etkileşim, eytişim biliniyormuş, nihai olarak bilinebilirmiş gibi.
"Şüphe etmeyiniz!" bildiğiniz kadarıyla eylemeyi buyuran bir imperatiftir, entellektüel pasifliği değil, evet. Ancak "tereddüt ettiğinizi yapın, farketmez!" anlamına da gelmez. Bilginin praxiste gelişmesi, insan eylemesinin teoriyi hayata geçirmek olmadığı ile alakalıdır. Şüphenin kötü ya da şeytani olması değildir mesele, eyleyerek, hareket halinde hakikatle kurulan, kendisini düzelten, işleyen bilinçtir önerilen, sunulan.
Bildiği kadarıyla eylemek el yordamıyla, çaresizliğin sınırlarında mucizeler sunabilir evet. Kök hücre uygulamalarının gerçek mekanizması, imkanları, komplikasyonları, kodu tümden hatta kısmen çözüldüğü ve sözümüzü dinlediği için işlemez, işleyenin o olduğu anlaşıldığı için, sınandığı için işler.
Nasıl penaltı atılacağını bilmek topun mekaniğinin, hareketinin, fizikokimyasal şekillenmelerinin bilgisi değildir. Penaltı atan iyi bir fizikçi olduğunda da penaltının ufku, duruşu başkadır.
Bir hekim kök hücre naklettiğinde oluşum, dönüşüm süreçlerine yabancı değildir. nasılını bilmesi nedenini bilmesini de garanti etmez. İşlemin nasıl'ı nasıllar içinde herhangi bir nasıl da olsa mevzunun niçinine açılan bir kapıdır. Bir açıklamaya muhakkak ulaşılır, ancak açıklamanın niçinin kendisi olmadığını bir bütünlük, uyum, koherens işi olduğunu, niçine/nedene bir ölçüde ulaşılsa da tüm ufuklardan, paradigmalardan bir niçine, niçinlerin niçinine ulaşılamayacağını kavramayan bilim, bilim olamaz. Olsa olsa bir sanat, teknik ve ona tekabül eden inanç olur, bilimdeki anlamıyla.
Göz naklini başarmış bir hekim düşünebilirim binlerce yıl önce. Gözün fonksiyonlarını, ışık göz ilişkisini çözmüş olmasını getirmez. Mekanik bir göz tasarlayabilecek bir hekimin de göz naklinin sırlarını tekniğini, sanatını, nakil sürecine tekabül edecek gelişmelerin listesini, bilgisini elinde tutuyorluğunu da.
Nükleer deneyler hâlâ dünyayı yok etme riskini yok sayamadan, olasılıklar üzernden giderek göze alınabiliyor. Döke saça ilerledi bilimler. Buzullar, fay hatları, okyanuslardaki tasnif edilmemiş hayat, atmosferik etkiler bilinmeden, çöllerde güneş gözlükleriyle bulaşıldı radyoaktiviteye, basınca, kavuran enerjiye.
Kan naklinin komplikasyonları olmadan kan üzerine kan nakli yapılan dönemin perspektifiyle kan üzerine ve üzerinden tasnifler yapılamaz.
Bilim uygulamanın peşinden gider. Uygulama her daim akıllıca bir iş olmasa da, hayatlar üzerinde yeni teknik sınamaları çaresizliklerde meşrudur. Gelişmeler döküp saçma işi olarak görülmez, biraz da bu nedenle.
Genetik rehabilitasyon ensestin yasaklanmasıyla, akraba evliliklerinin frenlenmesiyle zaten bin yıllardır uygulanmaktaydı. Genetik rehabilitasyonun bütün anlamlarıyla meşru olup olmadığını elbette tartışmaya açık bir konu.
Genetik yapımıza müdahaleleri yapabilecek bir bilgi birikiminin olduğunu, olabileceğini iddia etmek ise bilim düşmanlığından başka bir şey değil! Böyle bir bilgi birikimi olsaydı kimin yaşayıp yaşamayacağına karar verilebileceğine dair bir sonuca götürmezdi. İnsan genetik imkan ve imkansızlıklarıyla karakter edinmiyor, bir. İkincisi genetik fazlalık veya eksikliklerin olası başka bir dünyada ne anlama geleceğini okumuşluktan konuşmuyor bilim. Okusa dahi, bunu hayal etsek dahi insal hayatının toplusallaşma, interaktivite, çevresel, diskusif şekillenmeleri ve süreçleri içerisinde bu fiziki bilgileri anlamlandıramaz. Anlamlandırış olası tarihi süreçlerin toplamını elden geçirse bile, olcak olanı, reeli yani henüz olmamışı hesaba katmışlıktan konuşamaz.
Deli İbrahimin dünyaya gelmemesi için Osmanoğullarını engelleyecektiniz, en başarılı tekniğinizle. Genet'i engelleyecektiniz. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozacağını bilmek değil konuştuğumuz, bilimle seleksiyon/eleme yapılabileceğini düşünme saldırganlığı, ölçüsüzlüğü.
Bir dönemin kuzey avrupa ırk biyolojisinin, aynı gerekçelerin arkasına sığınarak kendisine hayat hakkı tanımayacağını düşünebileceğimiz birileri başka birilerini eleme derdinde.
İnsanları biyolojik olarak elemeye, sınırlamaya başladığınızda bunun sonu gelmez.
Eskiden halk kötürümlükte, hastalıkta bir hikmet bulurken şimdikinden daha ilkel değil, daha ileri bir noktadan başlıyorlardı hayata.
Bir hırsıza bazı toplumlar ağır, insafsız cezalar verseler de kendilerini o insanın baştan ne olacağına karar verme yetkisine ve vesayetine sahip görmekten imtina ediyorlardı.
Medeniyetimiz varken, biz de bir medeniyetin diline sahipken insanın kendisini, hırsını, kötü yanlarını yenme hakkının olduğuna inanıyorduk. İnsanın insanlaşmasını bir süreç ve dayanışma işi görüyorduk.
Batıdan konuşacaksak, bunda bence hiç bir mahzur yok, bilimi bilgelikle dengelemekle, yaşama hakkı hiyerarşilerini kırmakla başlamamız gerekmez miydi?
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Çevre,
Gündelik Reddiye'ler,
İsyan,
Kolay Gen Etiği,
Yetti Artık Yazısı
18 Ekim 2011 Salı
Helâl Gıda Etiketlemesinin Fanatizm İle Alâkası Yok!
Katkı maddelerinin listelenmesi, belirlenmesi bir şeffalık ve denetim sorunudur. Şampuanların içerdiği domuz derisi ve kemiğinin teşhirini eleştiri üzerinden çağdaşlık ya da bilimsellik iddiası yürütülebilir bir şey değildir.
Çeşitli sivil ya da resmi denetim kuruluşları tüketici hakları çerçevesinde örgütleniyorlar. Akademilerin, biyokimyacıların içerik üzerinden varolan etiketlemelere, sınıflandırmalara katkıda bulunmalarında bir sorun görmüyorum.
Eleştirilecek olan helâl, koşer ve benzeri sınıflamaların ötesindeki tasniflerin yeterince yapılmamasıdır. Örneğin bir şampuanı koyulaştırmak için domuz kadavrası artıkları kullanılmıyor diyelim. Kadavra kullanımının çerçevesi, devredeki üretim süreçleri ve sınırları hakkında genellikle açık hiç bir bilgi olmuyor. Heal kesilmiş sığırdan yapılan jelatinin hangi durumdaki hammaddelerden, hangi süreçlerden geçirilerek üretildiğini bilebilen de pek yok.
Ben bitkisel jelatinin kullanıldığı ürünleri alıyorum. Elbette daha yüksek para ödüyorum. Şampuanımda hayvan kemiği, derisi, canı, kanı bulunmasını istemiyorum. Balık yağı aldığımda bitkisel veya balık jelatininden yapılmış kapsülü tercih ediyorum. Satın aldığım yer ve imalatçı firmanın güvenilirliği ödediğim miktarı biraz daha yüksek tutmama gerekçe olabiliyor. Sıvı balık yağı ya da keten tohumu yağını tercih edemeyecek kadar hareketli hayat tarzımı değiştirmem de gündemimde.
Yoğurdun, dondurmanın içeriğinde sağlık açısından jelatinden daha beter katkı maddesi sorunları ve süreçler göz önünde tutulmuyor. UHT'li dondurma ürünleri tazelik ve sağlıkğa uyunluk eşikleri düzenlemesini gerektiriyor.
GDO'lu gıdaların "helalleştirilmemesi" helâl ve koşer endekslerini daha güvenilir kılacaktır. Geleneksel sınıflamalara başka düzeylerin de eklenmesi, çok perspektifli tasniferin gündeme getirilmesi elzemdir.
Vejetaryan, vegan tasnifler genel bir tasnif arşvinde bütünleştirilmelidir. Tavsiye düzeyleri konulmalıdır.
Kozmetik ürünlerde vegan tavsiyeleri, gıdada vegan olmayanlara da fikir verebilecektir.
Bu işlerle uğaraşanlara fanatiklik yazmak yerine, daha çok endeksin devreye girmesini, daha fazla ürün tavsiye kategorilerinin, sağlığa uygunluk kriterlerinin ürünlere uygulanmasını önermek "bilimsellik, rasyonalite, demokratik açıklık" ilkelerine daha uygun olacaktır.
Dudak nemlendiricilerinde lokanta yağ arıtma aygıtlarından pompalanan, kanalizasyondan alınmaya eşdeğer olarak düşünülebilecek yağ atıklarının dekalarasyonu, kimyasal sterilite meselesinin üzerindedir, mide işidir.
Bir gün lağım da sentetik yiyecek kaynağı olarak kullanılabilir. Bu duruma gelmemeyi hedeflemek esastır. Sarıkamışta at dışkısından arpa toplayan aç dedelerimize eleştiri yöneltmemiz saçmadır. Bir gün olabilecek olanı standartsızlığa, keyfiliğe gerekçe olarak kullanmak ise başta gıda etiğine uygun değildir.
Lağım biogaz üretimi ve gübre katkısı için belki kullanılabilir, lokanta atıkları da.
Kaynak, kimyasal ve fiziksel süreçler, ambalaj içerikleri, koruyucu maddelerin kullanım gerekçeleri açık açık sunulmalıdır.
Hazır gıdadaki dolgu maddesi olarak kullanılanlar, protein ilavesi olarak katılan kan ürünleri yalnız içerik olarak değil tüm üretim süreçleriyle izlenebilir ve değişik endekslerden değerlendirilebilir olmalıdır. Tek tek tüketicilerin yapamayacaklarını tüketici gruplarının değişik koalisyonları ve bileşimleri sürdürmelidir.
Şarap hızlandırılmış süreçlerden geçiyor. Sirkeler artık sirke değil. Nar ekşilerinin çoğunun içerdiklerini görünce alamaz oluyoruz. Meyve sebzenin bozulmaması için icat edilmiş mumlama, zarlama, ışınıma tutma gibi işlemlere yönelik (dağıtımcı firmalar da dahil olmak üzere) bir sorumluk ve denetleme, denetlenme ağı kurulması, (örneğin ahilik sonrasında ortadan kalkan) meslek etiklerinin yeniden canlandırılması gerekli.
Yerinde üretim ve tüketim, evde yapılabilecek olanlar halâ öncelikli tercihlerimiz olmak zorunda.
Fiyat, içerik kadar kim üretti sorusu da halâ önemli.
Yeniden gdo'lu ürünlere dönersek: Bir gün bu tekniğe ihtiyaç duyarız mantığıyla bunları "helâlleştirmek", genin nereden alındığına bakmakla yetinmek, ekobiyolojik sorunları, genetiğin etiğini gözden kaçırmak söz konusu olabileceğine göre, hiç bir endeks veya sınıflama, tavsiye listelemeleri yeterli olmayacaktır.
İnsan ne yiyorsa, nasıl yiyorsa, ne yediriyor, ne kullanıyor, nasıl kullanıyorsa o kullanım dünyasının eseri ve esiridir de!
Her endeks eleştiriye açıktır. Bir endeksi sunmak, eleştiriye açılma işlemidir de! Eleştirenler bilim adamlarının endeksleme işlemlerine katkılarına bilim elden gidiyor tepkisi vereceklerine yeni endekslerin de oluşturulmasına katkıyı özendirmekle, varolan gerekçelemeleri sorgulamaya başlamakla mükellefler, eleştirinin ahlakından yola çıkılacak olunduğunda.
Efendim.
Her endeks eleştiriye açıktır. Bir endeksi sunmak, eleştiriye açılma işlemidir de! Eleştirenler bilim adamlarının endeksleme işlemlerine katkılarına bilim elden gidiyor tepkisi vereceklerine yeni endekslerin de oluşturulmasına katkıyı özendirmekle, varolan gerekçelemeleri sorgulamaya başlamakla mükellefler, eleştirinin ahlakından yola çıkılacak olunduğunda.
Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Çevre,
Gıda,
Gündelik Reddiye'ler,
İtiraz,
Tüketim
11 Ağustos 2011 Perşembe
Özel Hayatların "Birlikte Hayat"a Dönüşememesine Dair
Hayat tarzları üzerinde anlaşma, tartışmaya ihtiyaç duymamızda bir sorun göremiyorum. Ortak noktalar arayacağız, ne üzerinde anlaşamadığımız üzerinde anlaşacağız, konuşup koklaşacağız.
Libertaryan, kültürrelativisti, kurtulmuşsulukçu falan değilim. Tartışılmayacak, eleştirilemeyecek yerine başka bir şey önerilemeyecek bir hayat tarzı göremiyorum. Bireysel olarak görülenin bir toplum, iktisat, insan anlayışı da önerdiğini unutmaya çalışmam anlamsız olur.
Şimdilerde oturmuş sosyal kuralların, gündelik rutinlerin olmaması, olsalar dahi toplumsallaşma süreçlerinin kesintili ve etkisiz olduğu kanaatindeyim.
Birlikte hayat üzerine konsensusun iki bağımsız tekilin vazgeçemezlerinin listelenmesi ile çözülmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşünmekteyim. Bunun iki nedeni var, en basitleştirilmiş halleriyle ifade edersem: Birincisi, toplumsal konsensus ve paylaşmanın zamana ve tarihe yayılan süreçlerinin bireysel boyuta çekilip her biraraya gelişin müthiş entellektüel çaba ve kararlılık gerektirmesi; ikincisi, uzlaşmanın toplumla da uzlaşma ve denge kurma faslının/ayağının eksik kalması. Kriz içinde kalarak kriz çözme "etraf"ın krizden yararlanmama, krizdekilerle dayanışmada olmasını gerekli kılıyor. Bireyci ve tarihsel perspektifini yitirmiş hayat bakışlarından bu dayanışmanın sağlanması, modern görünenin ilkel bile olamayan bir dayanışmasızlık dünyasına yerleştirilmesi yüzünden kolay görülmüyor.
Sorun çözme kalıplarının, sanal bir nominaliada, her halin özgün hale dönüşmüş gibiliğinden dolayı işletilememesi durumu ile karşı karşıyayız. Hayat tarzları bir derinliği olmayan, görsellikle geçerlilik alanları oluşturabilen popüler kültürel kalıplarına dönüşüyor. Virtüel/sanal hayat tarzları etrafındaki irrasyonel mistik ve tartışılamamazlıkta zaten kendisine yazılabilecek özgünlüğü de yitirebileceği bir geçişsizlik ufku oluşturmakta. Fragmentlerden, kolajlardan, ezikliklerden, bir ufuk, hapishane içinde bir özgürlük arayışı.
Özel hayatların birlikte hayata dönüşmesinde neredeyse tüm toplumun sorunlarını çözme kapasitesini gerektirebilecek gereksizlikte tartışma ve sürtüşme alanları açabilmesi söz konusu olabiliyor.
Ben, insanların yeme içme giyinme barınma üzerinde de tartışabileceklerini, birlikte hayat içinde ortak sınırlar da koyabileceklerini, bunu yapmamaları halinde bir ortaklık kurmada, ortak zemin oluşturmakta zorlanacaklarını düşünenlerdenim. Yani kendi hayat tarzları bildikleri tarz imajları veya kesitleri dışında bir de ortak tarza benzer "birşeyler" tutturmak da gerekiyor insanlarla, insanlıkla.
Hayatlarını birleştirecek, aile kuracak ya da kurmayacak, çocuk büyütecek ya da büyütmeyecek insanların tartışmaması, uzlaşmaması, bazan sürtüşmemesi imkânsız. Bu kapışma, sürtüşme ve çatışmalarda birbirlerini tatmin edebilecek birşey çıkaramamaları halinde, bireyselin çözünmesi olarak algılayabildikleri ve aslında bireyselin de evi olan ortaklık çabasından çıkmaları, daha fazla birbirlerini zorlamamaları daha az yıpratıcı olabilir. En bireysel listelerin tartışılmasında dahi toplum için de bazı önerilerde bulunmaktan, bunları gerekçelemek ve tartışmaktan kaçınmanın mümkün olmaması, her bireyin yeni bir toplum kuracak kadar tartışmaya çekilmesi ne kaçınılabilir bir şey ne de akıl kârı..
...
Eşlerin birbirlerinden, ebeveynlerin çocuklarından, çocukların büyüklerinden veya birbirlerinden beklentilerinde bir sorun görmediğimizde dahi beklentilerin geçerlilik dünyasının belli sınırlara sahip olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kural uygulamaları, yorumları keyfî ya da objektif kriterlere bağlı değildir. Tartışmaya açıklıkta, birbirine saygı içerisinde farklı davranmalara açıklık esastır.
Anne babaların çocuklarına dayatamadıklarını, dayatamayacaklarını sokakta insanlara dayatan kafa açıklarını önce kendi evinde verir. Görmediği sorun, mesele, yanlış yok addededilir sadece.
Mahalle baskısı denilen şey bazan toplumsal dayanışmadır. Bazan linç toplaşmasıdır. İnsanların birbirlerine karışmalarının toplumsal meşruîyet kaynakları vardır, ama, bu ihtimamın, birbirine sahip çıkmanın cennet ve cehenneminde olur. Otobüste metroda, şehirlerarası yoldaki zaptiyelikle magandalık, muhafazakârlıkla tacizkârlık arasında medcezir yapan ruhla, kinle, saldırganlıkla değil.
Karışmanın sevimli olabildiği halleri siyah beyaz türk filmlerine, ya da yakın döneme kadar devam eden mahalle hayatına göndermelerle tartışmaya çalışalım bir başka yazıda.
Lakaytlık her daim demokrat ve medenî değil, burun sokmalar ise mazbut işi değil. Yazıyı acele tamamladık, bazı gerekçelemeleri atladık. Düzeltemedik. Fırsat buldukça, gün içinde düzelteceğiz.
...
Başkasının akıllısı, delisi, dertlisi, mazbutu, çılgını, çalışanı, serbesti, mutaassıbı, sporcusu, çoluğu, çocuğu ile uğraşmak sanıldığı kadar "mazbut" bir iş değildir. Senin evine dalmıyorsa, gelip de sofrana kalkmamak üzere oturmuyorsa. İşindeyse, gücündeyse, yolundaysa. Kimsenin bir başkasının sofrasında yer kapma, kendi kurallarıyla başkalarının kapılarına dayanma hakkı yoktur.
Kalıcı niyetle oturursa bir insan yanına, bir kuralın çiğneniyorsa, kendi kuralını da gözden geçirerek ikinizin de istediğini kapsayabilecek bir ufuk arayarak, yani konuşa konuşa, koklaşa koklaşa, insan gibi bir orta yol bulursunuz, hazır sunulmuş, üzerinde ufak değişikliklerle yürütülecek bir hayat tarzı kalmadığına göre. Tutar, tutmaz ayrı mesele. İnsan, uzlaşma talebi ve davet kendisinden gelmediği sürece, bir ufuk kaynaşmasına da kapısını kapatma hakkına sahiptir.
Etiketler:
Aile,
Aydın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Günlük Hayat,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
Toplum,
Toplum Kuramı,
Üzerine Düşünülecek
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Ramazan Zaptiyeleri
Dertleri ne mazbutluktur, ne de kendi zulümlerini kontrol altında tutmaktır.
Oruç onlar için bir zahmettir. ”Oruç tutma zahmetine katlandıkları” için "kaytaranlara" kızarlar. Yemek varken aç gezdiklerine, hır gür varken barış içinde yaşama zahmetinde bulunduklarına, bakmak varken başlarını önlerine eğeceklerine, aldatmak varken kendilerine hâkim olacaklarına hayıflanırlar.
Onların biraz daha iyileri gibi görünen, hep istihzâyla gülümseyen, hor görücü ukalâlar ise başkaları ile yarışırlar. Başkalarını şikayet ve ispiyon ile kendilerini gösterip kırmızı kurdela kazanacak öğrenciler gibi dolaşırlar aramızda. Şiddet kullanmazlar ama; "başka"larına, hastalara, seferîlere, tereddüt içinde olanlara, farklı düşünenlere hayatı zından ederler. "Biz bunların inandıklarına inanamayız!" dedirtirler. Onların inandıklarına inanmamak insanlar için samimiyetin şartı haline gelmeye başlar.
Orucu zahmet, külfet görenler sabrı bilmedikleri için takıntılarının nesnesine indirgedikleri şeylerden imtina etmeyenlere saldırırlar. Bakmamayı bilmedikleri için karşısında zayıf düştükleri her şeye bir süreliğine de olsa düşman kesilirler.
Kendilerini terbiye edemez onlar, etraflarını terbiye etmeyi önceleyeceklerdir. Dünya onlara uymalıdır. Nimet ortada görünmeyecektir; kısmet kendini saklayacaktır; karşı cins, gıda, bitki, hava, su onlar takıntı yaptıkları süre boyunca ortadan kaybolacaktır. Zahirde kıtlıkta, darlıkta kalınacaktır. İftarlarda ise kıtlıktan çıkmış gibi tıkınacaklardır.
Saplantının, takıntının bir yere kadar anlaşılabilirliği var. Tiryâkîliği biliyoruz: Bir yere kadar anlaşılabilir olan bir yerden sonra anlaşılabilir değil. Herkese saldıracaksa insan, oruç tutmaması daha iyi değil mi? Oruç mütecavizliğe yol açsın diye tutulmuyor ki, tersi söz konusu olmalı. Oruç saldırmamayı gerektirir öncelikle. Sabrın sabırsız kılabilmesi geçicidir, onun hâkim yanı değildir. Oruç açlıkla terbiye edilmiş mahkûmların işi değildir. Hür insanların medeniyet talebidir. Nefse hakimiyet boğaz üzerinden gitmez; çeneden, öfkeden, hırstan, baskıdan, zordan, şiddetten, bencillikten, görmemezlikten gelmelerden geçme, vazgeçmedir. Ramazan insanın kendisiyle uğraşma ayıdır, ayıplarını hatırlama ayıdır, kusurlarını kabullenme ayıdır.
Ramazan, elbisesi olmayan çıplağı, sen oruçken çöp tenekesinden yiyeni görmeyi ve tepki vermeyi gerektirir: Giydireceksen üstü başı olmayanı giydireceksin. Çöp tenekesini karıştırana yiyeceğini vermeden orucunu açamazsın. Sokağında bir susuz kedi bile inlemeyecek!
Başka birisi yemek yerse sana ne? Karşısında bir sorumluluğun yok! Adam aç değil açık değil, yiyor! Sen yeme! Ondan iyisini de yapamıyorsun ki: O kimseye saldırmıyor!
Karşında tıkınan belki açlığını aklına getiriyor ama, tafrasını yaptığın oruç kerhen oruç. Orucu işkence olarak görenin oruç tutmasında ne hayır olabilir ki? Oruç dünyaya nimet yasağı, kıtlık buyruğu değil; insanın kendisiyle baş başa kalışı, kendisini gözden geçirişi, insanlık terbiyesini bırakmayıp devam ettirmesi. Etrafına bak: Aşçılar nasıl tutuyorlar? Evlerde yemek pişirenler, o sofraları hazırlayanlar?
"İnsanlar birbirlerini eleştiremezler, insanların birbirlerine karışamazlıkları mutlaktır!" diyen de yok. O ayrı bir tartışmadır.
Ramazanın ruhuna çiğliği tasallut ettirmek ayıptır, yakışıksızdır, yanlıştır, eğer "ramazanın ruhuna zulümdür!" demeyeceksek!
Oruç onlar için bir zahmettir. ”Oruç tutma zahmetine katlandıkları” için "kaytaranlara" kızarlar. Yemek varken aç gezdiklerine, hır gür varken barış içinde yaşama zahmetinde bulunduklarına, bakmak varken başlarını önlerine eğeceklerine, aldatmak varken kendilerine hâkim olacaklarına hayıflanırlar.
Onların biraz daha iyileri gibi görünen, hep istihzâyla gülümseyen, hor görücü ukalâlar ise başkaları ile yarışırlar. Başkalarını şikayet ve ispiyon ile kendilerini gösterip kırmızı kurdela kazanacak öğrenciler gibi dolaşırlar aramızda. Şiddet kullanmazlar ama; "başka"larına, hastalara, seferîlere, tereddüt içinde olanlara, farklı düşünenlere hayatı zından ederler. "Biz bunların inandıklarına inanamayız!" dedirtirler. Onların inandıklarına inanmamak insanlar için samimiyetin şartı haline gelmeye başlar.
Orucu zahmet, külfet görenler sabrı bilmedikleri için takıntılarının nesnesine indirgedikleri şeylerden imtina etmeyenlere saldırırlar. Bakmamayı bilmedikleri için karşısında zayıf düştükleri her şeye bir süreliğine de olsa düşman kesilirler.
Kendilerini terbiye edemez onlar, etraflarını terbiye etmeyi önceleyeceklerdir. Dünya onlara uymalıdır. Nimet ortada görünmeyecektir; kısmet kendini saklayacaktır; karşı cins, gıda, bitki, hava, su onlar takıntı yaptıkları süre boyunca ortadan kaybolacaktır. Zahirde kıtlıkta, darlıkta kalınacaktır. İftarlarda ise kıtlıktan çıkmış gibi tıkınacaklardır.
Saplantının, takıntının bir yere kadar anlaşılabilirliği var. Tiryâkîliği biliyoruz: Bir yere kadar anlaşılabilir olan bir yerden sonra anlaşılabilir değil. Herkese saldıracaksa insan, oruç tutmaması daha iyi değil mi? Oruç mütecavizliğe yol açsın diye tutulmuyor ki, tersi söz konusu olmalı. Oruç saldırmamayı gerektirir öncelikle. Sabrın sabırsız kılabilmesi geçicidir, onun hâkim yanı değildir. Oruç açlıkla terbiye edilmiş mahkûmların işi değildir. Hür insanların medeniyet talebidir. Nefse hakimiyet boğaz üzerinden gitmez; çeneden, öfkeden, hırstan, baskıdan, zordan, şiddetten, bencillikten, görmemezlikten gelmelerden geçme, vazgeçmedir. Ramazan insanın kendisiyle uğraşma ayıdır, ayıplarını hatırlama ayıdır, kusurlarını kabullenme ayıdır.
Ramazan, elbisesi olmayan çıplağı, sen oruçken çöp tenekesinden yiyeni görmeyi ve tepki vermeyi gerektirir: Giydireceksen üstü başı olmayanı giydireceksin. Çöp tenekesini karıştırana yiyeceğini vermeden orucunu açamazsın. Sokağında bir susuz kedi bile inlemeyecek!
Başka birisi yemek yerse sana ne? Karşısında bir sorumluluğun yok! Adam aç değil açık değil, yiyor! Sen yeme! Ondan iyisini de yapamıyorsun ki: O kimseye saldırmıyor!
Karşında tıkınan belki açlığını aklına getiriyor ama, tafrasını yaptığın oruç kerhen oruç. Orucu işkence olarak görenin oruç tutmasında ne hayır olabilir ki? Oruç dünyaya nimet yasağı, kıtlık buyruğu değil; insanın kendisiyle baş başa kalışı, kendisini gözden geçirişi, insanlık terbiyesini bırakmayıp devam ettirmesi. Etrafına bak: Aşçılar nasıl tutuyorlar? Evlerde yemek pişirenler, o sofraları hazırlayanlar?
"İnsanlar birbirlerini eleştiremezler, insanların birbirlerine karışamazlıkları mutlaktır!" diyen de yok. O ayrı bir tartışmadır.
Ramazanın ruhuna çiğliği tasallut ettirmek ayıptır, yakışıksızdır, yanlıştır, eğer "ramazanın ruhuna zulümdür!" demeyeceksek!
Etiketler:
Giyim Kuşam,
Gündelik Reddiye'ler,
Günlük Hayat,
Hayat Dünyamız,
Yetti Artık Yazısı
23 Haziran 2011 Perşembe
"Pornoistik"
Bilimadamlarının tartıştığı safsataların bilimsel olma yanına sadece bir yönüyle katılırım. ”Bilimadamları yanlışlanabilir, eleştirilebilir diskur, konuşma, fikir alışverişi yürütebilirler!” inancındayım/kanaatini taşıyorum ya da bunu mümkün kılmakla yükümlü olduklarına inanıyorum. Bu inanç regulatif, düzenleyicidir; ahlakî bir kabuldür, daha da detaylı söylersek bilimsel diskurun normatif önkabullerinde yazılıdır. Kişisel olarak kabul edip etmememizle pek alâkalı değildir: Gündelik konuşmanın dahi yürütülebilmesi için insanların söylediklerini kastettiği, kastettiklerini söylediği (ön)kabulündeki gibi (Habermas’ta regülatif ütopya).
Bilimadamları ve gazetecilerin bilim ve felsefenin buluşma alanında gezinmeleri neredeyse her daim yanıltıcıdır.
Bilim adamlarının konuştuklarının içeriği değil, konuşma tarzları ”bilimseldir” çoğu kez.
Deha, hırsızlıkta, yolsuzlukta bile gösterilebilir, sanat ve bilim güneşlerinde pırıldamaz sadece. Deha, çok yönlülük kaybıdır çoğu kez, bir konuda yoğunlaşma eseridir. Genel bir hakikat kaybı pahasına özgün hakikatleri daha kolay yakalayabilme işidir. Dehayı Kantçı veya Kartezyen bağlamlarından alıp daha da abartmışların iddialarını eleştirir gibi olursak.
Bir başka yerden, insanın sosyalleşmişliği, bilinci toplumsallaşarak edindiği hakikatinden yola çıkarsak, toplum kuramının, sosyolojik sosyalpsikolojinin, toplumsal interaksiyonun verilerinden yola çıkarsak iş başka. Sorumluluğu, ölçüyü, tadında bırakmayı yani tadı, haddini bilmeyi düstur edinmişliğin verdiği tevazuyu, hakikatle alâkayı sömürgeci bir alâkaya çevirmemişliğin faniliğini, eldekilerin ve yakalananların uçuculuğunu, hakikatin sahibi olunmayacağını bilişi, daha iyi argümentasyona bir lütuf olarak değil hakikatle düzelmeye açıklık olarak görüşü; başkalarından öğrenebilirliği, başka ufuklara açıklığı ile bilim adamı, sanatçı, feylesof daha değişik bir yerlerde durmakta. Dahi ya da değil, bir hakikate açıklık olarak hakikatadamı ne ezberinde, ne çok bilmişliğinde ne de önyargılarında hakikatin sahipliği iddiasını taşır.
”İnsan (tabiatı) monogam değildir” iddiasında bulunmak için anglosakson feylesof olmak gerekmez. Sadi Irmak olmak, muhafazakârlığın militanlığıyla çok aydın canı yakmış bir hanım gazeteci olmak da yeterlidir.
Aile bugün özellikle eleştirel kuramın, sosyalkuramı geliştiren sol düşüncenin üzerinde emek verdiği bir kavramdır. Aileyi savunmak için işin hakikatine merak, uygarlık/medeniyet derdinde yol arayışı yeterlidir. Eleştiri ilerletir, hakikatin diskuruna yani gerçekliğimizin hakikatine, bir yerlerde ve zamanda yerleşik hakikatimizin gerçekliğinde kavramaya, temellendirmeye yaklaştırır. Her zaman için gerekçe, her zaman için geçerli olacak yorumlama derdinden öte bir şeydir ”her gün yeni bir şey söyleme derdi”. Geçmişli, gelenekli ama yakaladığının sahibi olamayan bir tevazudur bilimsel, felsefi, edebi anlayış, kavrayış ve iddia. Bir başka deyişle bir praksistir.
Porno ve aile tartışması neden birbirisine karıştı meselenin hakikatinde anlaması biraz zor, ileride, gerekirse neden bu tür dil veya söylem manevraları (turn) söz konusu olabiliyor, tartışmaya çalışırız. Şu anda tartışmaların bilimselliğine sınırlı bir itiraz ile yetineceğim:
Bilimsellik iddiası ahistorik kavrayışlarla geçmiş halleri, durumları, orjinal özellikleri gelecek şekillenişlerine yazamaz. Tabiî hal hipotetiktir, hakikî olduğunda bile medeniyet "gelişim mantığına” bir doğallık olarak yüklenemez. İnsanlık bir interaktif bir süreçtir, otomasyon işi değildir. Tarihi olan, tarihte olan. Kendi doğasını dahi sosyalleştiren, kesintisiz yürümese de bir ufuk halinde ilerleyen bir akışta oluşan. İnsanın doğası, psikolojik yapısı kendisine yönelik tasarımlarının uçmasını, kopmasını engelleyen ancak sosyalize de olabilen, tasarımlarını dünyasının sınırları ile birlikte gerçekçi, ayakları yere basar tutabilen, zamanda ve mekanda yerleşiklikte bir referans notasıdır. İnsan bir dünya parçasıdır. Bir hayat dünyası parçasıdır. Hem (bir yandan) kendi eleştirel referans noktasıdır hem de (öte yandan) tasarladığıdır.
”Porno” kavramı tartışmalarında da ”ihtiyaç” kavramından yola çıkmak bir ölçüde bilimsel bir ”parametre” verse de, ihtiyaçların, ihtiyaç anlayışlarının dahi sosyalize (olmuş) anlayışlar olduğunu işitmiş olarak tartışabilmek lazım, bilimsellik iddiasını devam ettirebilmek için. (New York Okulu ve Agnes Heller, başka bir mevzuda bu argümanla eleştirilirdi…)
”Ya porno ya da sapıklık” gibi dikotomiler bilimsel olamaz! Ya sapıklığın tanımına ”porno” faaliyetleri de dahil edilirse? Daha zor bir tartışma noktasından başlamış oluruz. Kavram ve modellerden çeşitli psikanalitik tahlil yollarına ve önerilerine, klinik psikolojinin sosyal kurama açık olan duruşlarına ihtiyaç duyarız. Manevîbilimler (beşeribilimler ve toplumbilimleri) yorumbilgiseldir. Doğabilimlerini bir kenarda unutursak. Tartışmaya ve eleştiriye açıklığın hüküm sürdüğü bir alanda hep daha iyi bir argümana açıklıkta, daha geniş bir ufuğa doğru ilerleyerek bilgi edinilir, işlenir, tartışmaya ve geleceğe açık tutulur. ”Sapıklık” kavramını istediğiniz gibi stipüle edersiniz ama bir olgu olarak ”sapıklık”ı, sapıklığın ontogenetiğini, filogenetiğini insan bireyleri üzerinde bir süreç olarak ve insanlık tarihinde bir süreç olarak izler, inceler, tartışırsınız. Hakikat ve hayat okumadan, tartışmaya açmadan, yanlışlanmaya açık tutmadan bilimsel bir hipotez bile ortaya atamazsınız. Önyargısız olmaz, evet, bir fikriniz olabilir, olmalıdır. Bu fikir bir ezber olmadıkça, fikr-i sabit tartışmaya kapalı tutmadıkça bilimsellikten bahsedebiliriz. İster gazozun faydaları, isterse zaman ve mekanın hakikatte olup olmadığı konusu ele alınsın.
Semiotik için geçerli olan çerçeve kavramsal/varsayılmış bir çerçevedir çoğu kez. Bu yolla sadece kavramların ve kavramsal çerçevenin üzerine bir ön çalışma yapılabilmesi mümkündür.
Sosyalbilimlerin mantığına pozitivizmi yükleyeceksek psikanaliz bu kapsama girebilecek bir bilim değil. Yorum ağırlıklı. Duruşların relativizasyonu ile varılacak anlaşma ise bir zamanlar sosyal antropolojide önerilmekte idi. Birbirimizi eleştiremeyeceğimize kadar gidebilecek bir relativizasyon bu.
Bir bilim adamı proveke etme hakkına sahiptir. Tartıştırmak da bir anlayışa davet erdemidir. Tartışma ile hedeflenen bilimselliğin kendisinin tartışılması olamadığında bilimsel praksisin arkasında varsayılan teori ideolojiden ibaret, sığ bir pozitivizm kutsaması oluyor. Bilimadamı geçerli addettiği felsefî çıkış noktasından ilerdedir çoğu kez. Bilimin arkasındaki düşünceyi ilerleten bilimsel praksis olduğundan. Tartışmaya açıklık, tevazu bu praksisin bir parçasıdır elbette!
Ben pornoda sunulan cinselliğin, yanlış, yamultulmuş bir cinsellik olduğunu düşünüyorum. İnternet sansürünü reddetmekle beraber, porno endüstrisi hakkında olumlu düşünmüyorum. "Yamulmuş cinsellik" dediğim anda "cinsellik nedir?" sorusuna cevap verme vebali altına da giriyorum. Zamanla "bilimsel" olmasa da tartışmaya, itiraza açık biçimde sunmaya çalışacağım bu konudaki düşüncelerimi.
Pornodan olumlu fayda sağlanabilecek istisnaî haller (sahnesel terapide falan), pornonun bir cinsellik ideolojisi, bir hayat anlayışı dayatması olmasını, anomik niteliğini değiştirmez.
Cinsellik insanlar arasındadır. İhtimam, saygı, birbirinin üzerine titreme, sevgi olmadan bir teknik, pozisyon bilgisi, jimnastik olarak ele alınamaz. Tecavüz ile insanlar arası ilişki arasındaki bin bir halin adının cinsellik olması, insanın cinsel bir doğasının olması "kültür"ün yadsınmasını getirmemeli. "Kültür" her anlamıyla olumlu olmasa da bir insani geleneğin, sorun çözme yollarının, problem alanlarını azaltmanın yollarını da sunuyor. Cinsel dürtünün kontrol edilebilirliği bir medeniyet ifadesinin gerekirlikleri içerisinde.
"Kültür", ölçü, had biliş cinselliği daha kötü bir yere götürmüyor kanaatindeyim.
Pornoya eleştirim bir ilkel hal'e dönüş önerisini zaruri olarak sunduğundan değil. Cinselliği öncelemesi, insanlar içinde insan olmayı unutması cinselliği de ezebilecek özellikler taşıdığından. Cinselliği teknik ve fiziki faaliyete indirgediğinden. İnsani alışverişi, isanlık derdini bir kenara atma eğilimli olduğundan.
Erotik olan ile porno arasında ayrım da bu noktalarda başlıyor. Erotik kavramını ele almayı şimdilik düşünmüyorum. Edebiyat cinsellik ilişkisini tartışırken belki.
Önceden de yazdım: Edebiyatı cinsellik deklarasyonu olarak görmüyorum. Cinsel olandan kaçınmak mümkün olmayabilir, insanı yazarken. Bu konuda ahkam kesmek, kural sunmak ayrı bir şey, insanın her yönünü pehlivan tefrikasına çevirmek gerekmediğini söylemek ayrı.
Yaşı kemale ermiş ve bekâr insanlarımız için porno önerileri de bir sorun ertelemesidir, o kadar. Oradan öğrenecekleri, tekrarlarsam, gerçek cinsellik değildir. Burada istemeden "gerçek cinsellik" diye bir şeyi tanımlamaya geçmem gerekiyor, mümkünse ilerde yaparız bu tanımlamayı.
"İzleme"nin kendisinde bir olumluluk varsa ve ben bunu anlayamıyorsam ayrı. Ben izlemede bir hikmet görmüyorum. Başka hayatları izlemek, gözetlemek sanat eserini izlemekle aynı değil. Son zamanların kasetçiliğinin pornoculuk olduğunu düşünmemdendir belki. İster izleyeceklerimiz teşhirci olsun, ister haberleri bile olmasın, bir felsefeci için sorunlu bir alan.
Cinselliğin iki insan arasında özel bir insani ilişki olduğuna inanmam, cinselliğin anlatılabilirliğini de sınırlıyor. Cinsellik üzerine, üzerinde konuşulmaz bir konu değil. Avını anlatan avcı gibi davranmak, eşiyle ilişkisini anlatmak "özel" olan üzerine verilmiş sözü tutmamak gibi geliyor bana. Pornodaki meydandalık başlı başına bir sorun, kanımca. Yine de yeri gelince insan bir başkasına bu konularda konuşma durumunda kalıyor. Üslup bu ince özelliği savunma ayarında olsa gerek.
Pornonun terapeftik bağlamlarda kullanılabilirliği söz konusu olursa, porno olarak seyredilen porno olma özelliğini de yitirmesi söz konusudur. "Seyretme" ve "seyredilen" tecessüs ve teşhir ihtiyacının ifadesi değildir her dem.
"Ürünün" köleleştirme özelliği (eğretilenmiş anlamda seyredeni de kapsar bu), köle kullanabilirliği teşhir ifadesini sınırlayan bir özelliği daha öne çıkarıyor. Kullanılmışlık, zorlanmışlık ürünün nitelik iddialarında bulunma imkanını elinden alıyor.
Şantaj videolarında eleştirdiğim tecessüs porno seyretme aktında da var. Şantaj videolarında teşhir edilenler teşhir merakında değiller, dünyadan haberleri yok çoğu kez. Köleden farkları tribüne oynamıyorlar. Oynatılmıyorlar. Kendi insani halleri, sınırları, dertleri, dünyaları içindeler. Teşhir etmiyorlar, teşhir ediliyorlar.
Teşhir ediş ise "yapımcı"nın değişmeyen tavrı. Meseleye alakasız bir yapımcı porno üretebilir. Siyasi porno üreticisi "teşhir için" yola çıkıyor.
Siyasi pornoda cinsellik de şart değil. Ağzı bozuk bir adam herkesin dediğini söyler, ama kaydedilir. Teşhir edilir. Dil sürçmesi, gaf yoksa, kesilir biçilir, var edilir. Seyreden merakta ileri gidebilen, sunucu teşhirde ileri gidebilen. Cinsellik olmasa da özel olan, özel olmasa da özelleştirilmiş, imal edilmiş olanın teşhiri söz konusu.
Pornoda cinsellik anlayışını eleştiriyoruz. Cinselliğin sunumu anlayışını eleştirmeyi unutuyoruz çoğu kez. Siyasi pornoculukta sunumda "hakikat teşhiri" iddiası öne çıkıyor, güdümlenmiş biçimiyle. Pornoda hakikatla analog olan, fazlasıyla "gerçekçi" ortam sunuluyor. Neresi gerçek tecavüz, nerede insanlar rol yapıyor bir birine karışarak.
Madam Bovary büyük bir eser. Hangi yapımında olursa olsun cinsellik tasviri söz konusu olacaktır. Buradaki hakikat iddiaları hakikat teşhiri olarak bile anlatılabilseydi porno ile aynı "teşhir" mevhumunu paylaşmış olmayacaktı. Madam Bovarydeki gerçek sunumu, meselenin hakikatinin yüzümüze vuruluşu. Cinsellik içeren sahneler ister estetize edilsin, ister dışavurumun en süzülmemiş ifadelerini içersin, bir insanlık halinin parçası, leitmotivi, itici gücü, saplantısı, kıvranışı. Bir duruş, hayat sorunu, dert, hakikat sunumu içinde ifade bulan cinsellik en çiğ haliyle dahi bir sanat eserinin parçası. Söyleyeceği bir şey olanın sözünün parçası.
Porno sanat eserine yakın olduğunda meşrudur demiyorum. Pornodan sanat eseri olmaz diyorum. Cinsellik tasviri edebiyatta şart değildir diyorum. Madam Bovary yazılmamalıydı, okunmamalı, seyredilmemeli demiyorum. Büyük bir eser! Bir şaheser! Analizle onay red dengesi tutturulur hiç demiyorum.
Sansür Madam Bovarylere yönelecektir. Siyasi pornoyu yasallaştırma çabası ile pornoyu yasaklama çabası tüm çarpıklığı, çirkinliği ile aynı süreçte devreye sokulduğuna göre.
Porno sansür tartışmasında ele alınınca bir özgürlük semboli gibi ele alınabiliyor. Bence değil. Çocuk pornosu iğrenç bir şey. Porno endüstirisi bir hayat tarzını canlı tutmayı insanların özgürlüğü ve iradelerine rağmen sürdürüyor. Endüstriye aldırmayan bir "yararlandım" iddiası çalınmış böbrek nakline sevinen sağlık tüketicisinin yarar görmesinden belki biraz daha masum görünüyor ama görüntü de yanıltır. Porno tüketicisi içerik deklarasyonu talep etse de, çalıntı görüntü, vahşet, köleleştirme ve zulüm olmadığını bilerek tüketse de bir içerik arzı yaratması bile başlı başına bir sorun.
Ben pornoda sunulan cinselliğin, yanlış, yamultulmuş bir cinsellik olduğunu düşünüyorum. İnternet sansürünü reddetmekle beraber, porno endüstrisi hakkında olumlu düşünmüyorum. "Yamulmuş cinsellik" dediğim anda "cinsellik nedir?" sorusuna cevap verme vebali altına da giriyorum. Zamanla "bilimsel" olmasa da tartışmaya, itiraza açık biçimde sunmaya çalışacağım bu konudaki düşüncelerimi.
Pornodan olumlu fayda sağlanabilecek istisnaî haller (sahnesel terapide falan), pornonun bir cinsellik ideolojisi, bir hayat anlayışı dayatması olmasını, anomik niteliğini değiştirmez.
Cinsellik insanlar arasındadır. İhtimam, saygı, birbirinin üzerine titreme, sevgi olmadan bir teknik, pozisyon bilgisi, jimnastik olarak ele alınamaz. Tecavüz ile insanlar arası ilişki arasındaki bin bir halin adının cinsellik olması, insanın cinsel bir doğasının olması "kültür"ün yadsınmasını getirmemeli. "Kültür" her anlamıyla olumlu olmasa da bir insani geleneğin, sorun çözme yollarının, problem alanlarını azaltmanın yollarını da sunuyor. Cinsel dürtünün kontrol edilebilirliği bir medeniyet ifadesinin gerekirlikleri içerisinde.
"Kültür", ölçü, had biliş cinselliği daha kötü bir yere götürmüyor kanaatindeyim.
Pornoya eleştirim bir ilkel hal'e dönüş önerisini zaruri olarak sunduğundan değil. Cinselliği öncelemesi, insanlar içinde insan olmayı unutması cinselliği de ezebilecek özellikler taşıdığından. Cinselliği teknik ve fiziki faaliyete indirgediğinden. İnsani alışverişi, isanlık derdini bir kenara atma eğilimli olduğundan.
Erotik olan ile porno arasında ayrım da bu noktalarda başlıyor. Erotik kavramını ele almayı şimdilik düşünmüyorum. Edebiyat cinsellik ilişkisini tartışırken belki.
Önceden de yazdım: Edebiyatı cinsellik deklarasyonu olarak görmüyorum. Cinsel olandan kaçınmak mümkün olmayabilir, insanı yazarken. Bu konuda ahkam kesmek, kural sunmak ayrı bir şey, insanın her yönünü pehlivan tefrikasına çevirmek gerekmediğini söylemek ayrı.
Yaşı kemale ermiş ve bekâr insanlarımız için porno önerileri de bir sorun ertelemesidir, o kadar. Oradan öğrenecekleri, tekrarlarsam, gerçek cinsellik değildir. Burada istemeden "gerçek cinsellik" diye bir şeyi tanımlamaya geçmem gerekiyor, mümkünse ilerde yaparız bu tanımlamayı.
"İzleme"nin kendisinde bir olumluluk varsa ve ben bunu anlayamıyorsam ayrı. Ben izlemede bir hikmet görmüyorum. Başka hayatları izlemek, gözetlemek sanat eserini izlemekle aynı değil. Son zamanların kasetçiliğinin pornoculuk olduğunu düşünmemdendir belki. İster izleyeceklerimiz teşhirci olsun, ister haberleri bile olmasın, bir felsefeci için sorunlu bir alan.
Cinselliğin iki insan arasında özel bir insani ilişki olduğuna inanmam, cinselliğin anlatılabilirliğini de sınırlıyor. Cinsellik üzerine, üzerinde konuşulmaz bir konu değil. Avını anlatan avcı gibi davranmak, eşiyle ilişkisini anlatmak "özel" olan üzerine verilmiş sözü tutmamak gibi geliyor bana. Pornodaki meydandalık başlı başına bir sorun, kanımca. Yine de yeri gelince insan bir başkasına bu konularda konuşma durumunda kalıyor. Üslup bu ince özelliği savunma ayarında olsa gerek.
Pornonun terapeftik bağlamlarda kullanılabilirliği söz konusu olursa, porno olarak seyredilen porno olma özelliğini de yitirmesi söz konusudur. "Seyretme" ve "seyredilen" tecessüs ve teşhir ihtiyacının ifadesi değildir her dem.
"Ürünün" köleleştirme özelliği (eğretilenmiş anlamda seyredeni de kapsar bu), köle kullanabilirliği teşhir ifadesini sınırlayan bir özelliği daha öne çıkarıyor. Kullanılmışlık, zorlanmışlık ürünün nitelik iddialarında bulunma imkanını elinden alıyor.
Şantaj videolarında eleştirdiğim tecessüs porno seyretme aktında da var. Şantaj videolarında teşhir edilenler teşhir merakında değiller, dünyadan haberleri yok çoğu kez. Köleden farkları tribüne oynamıyorlar. Oynatılmıyorlar. Kendi insani halleri, sınırları, dertleri, dünyaları içindeler. Teşhir etmiyorlar, teşhir ediliyorlar.
Teşhir ediş ise "yapımcı"nın değişmeyen tavrı. Meseleye alakasız bir yapımcı porno üretebilir. Siyasi porno üreticisi "teşhir için" yola çıkıyor.
Siyasi pornoda cinsellik de şart değil. Ağzı bozuk bir adam herkesin dediğini söyler, ama kaydedilir. Teşhir edilir. Dil sürçmesi, gaf yoksa, kesilir biçilir, var edilir. Seyreden merakta ileri gidebilen, sunucu teşhirde ileri gidebilen. Cinsellik olmasa da özel olan, özel olmasa da özelleştirilmiş, imal edilmiş olanın teşhiri söz konusu.
Pornoda cinsellik anlayışını eleştiriyoruz. Cinselliğin sunumu anlayışını eleştirmeyi unutuyoruz çoğu kez. Siyasi pornoculukta sunumda "hakikat teşhiri" iddiası öne çıkıyor, güdümlenmiş biçimiyle. Pornoda hakikatla analog olan, fazlasıyla "gerçekçi" ortam sunuluyor. Neresi gerçek tecavüz, nerede insanlar rol yapıyor bir birine karışarak.
Madam Bovary büyük bir eser. Hangi yapımında olursa olsun cinsellik tasviri söz konusu olacaktır. Buradaki hakikat iddiaları hakikat teşhiri olarak bile anlatılabilseydi porno ile aynı "teşhir" mevhumunu paylaşmış olmayacaktı. Madam Bovarydeki gerçek sunumu, meselenin hakikatinin yüzümüze vuruluşu. Cinsellik içeren sahneler ister estetize edilsin, ister dışavurumun en süzülmemiş ifadelerini içersin, bir insanlık halinin parçası, leitmotivi, itici gücü, saplantısı, kıvranışı. Bir duruş, hayat sorunu, dert, hakikat sunumu içinde ifade bulan cinsellik en çiğ haliyle dahi bir sanat eserinin parçası. Söyleyeceği bir şey olanın sözünün parçası.
Porno sanat eserine yakın olduğunda meşrudur demiyorum. Pornodan sanat eseri olmaz diyorum. Cinsellik tasviri edebiyatta şart değildir diyorum. Madam Bovary yazılmamalıydı, okunmamalı, seyredilmemeli demiyorum. Büyük bir eser! Bir şaheser! Analizle onay red dengesi tutturulur hiç demiyorum.
Sansür Madam Bovarylere yönelecektir. Siyasi pornoyu yasallaştırma çabası ile pornoyu yasaklama çabası tüm çarpıklığı, çirkinliği ile aynı süreçte devreye sokulduğuna göre.
Porno sansür tartışmasında ele alınınca bir özgürlük semboli gibi ele alınabiliyor. Bence değil. Çocuk pornosu iğrenç bir şey. Porno endüstirisi bir hayat tarzını canlı tutmayı insanların özgürlüğü ve iradelerine rağmen sürdürüyor. Endüstriye aldırmayan bir "yararlandım" iddiası çalınmış böbrek nakline sevinen sağlık tüketicisinin yarar görmesinden belki biraz daha masum görünüyor ama görüntü de yanıltır. Porno tüketicisi içerik deklarasyonu talep etse de, çalıntı görüntü, vahşet, köleleştirme ve zulüm olmadığını bilerek tüketse de bir içerik arzı yaratması bile başlı başına bir sorun.
(Bitmedi, kısa kesildi. Gündem değişti, başka konuları düşündük. Düzeltilmedi.)
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hafiften Felsefe,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Yetti Artık Yazısı
11 Haziran 2011 Cumartesi
Pirinç Tarlasında Devletlûm Onurumu İade Et!
Bugün ”Habertürk Seyahat”ta bir Hanımefendi, biteviye uzanan ”pirinç tarlaları"ndan bahsetti. Yer Hindistan.
"Çeltik Tarlası" diyemeyen, "pirinç tarlaları"nı şevkle anabilir: Sivrisinek bulutları içinde bir seyahat halkın geçim derdiyle hemhal bir iktisatçıyı, eski tüfek solcuyu, kalkınmacı emekli sağcıyı heyecanlandırır olsa olsa. Demek orada değilmiş ”narrator” kardeşimiz, çekim esnasında.
”Trafik keşmekeş!”ten de biraz rahatsız oldum. Aklımda, ”trafik desen keşmekeş” , ”keşmekeş içinde” gibi deyişler var. Rahatsız oldum, ama, 25 senedir türkçe kullanmıyor sayılırız.
NTV Canlı Haber’de geçen hafta ispanyol salatalık üreticileri ”onurlarının iadesini” istiyorlardı.
...
”Layla” patlıcanlar ve menekşeler içinde canım melmeket, gülerek, gezerek yeni ufuklara açılmada.
16 Mayıs 2011 Pazartesi
NTV'de Vassaf, Belge, Mardin ve Aile
NTV'de bu akşam Gündüz Vassaf, Muraf Belge ve Şerif Mardini izledik. Biraz antropolojik, biraz sosyolojik, biraz popüler kültürel ama sosyal psikolojik temellerinden uzaklaştırılmış bir "aile" kavramı üzerine diskur yürütüldüğünü gördük. Diskur modern, interaktif, öznelerarası sorgulamaya; sosyalkuramın filogenetik ve ontogenetik yaklaşımlarına yabancı idi.
Aile, muhafazakar bir kavram değil. Bir aktarım, gelenek meselesi de olmasına rağmen. Elbette gelenek olacak ahistorik, dinamik olmayan bir diskur yürütmeyeceksek.
Modern sosyalpsikolojide, sosyalkuramda, öznelerarasılık tartışmalarında aile çocuğun ahlâkî, dilsel gelişiminde merkezi bir rol oynar.
Herbert Mead, Habermas, Kohlberg, Piaget, Gilligan doğrudan ya da dolaylı tartışılmadan nasıl kavramın toplumbilimsel uzanımları tartışılabilir anlaması zor.
Elde kalıyor bireyci, hedonist, tarihsiz, dinamik olmayan kültür mukayeseleri ve popülerkültürel teoriler.
Aile, muhakafazakarlığın değil, bireyselleşmenin, kişilik oluşturmanın evi. Eleştiriel, ahlaki farklılık ailesiz nasıl oluşacak temellendirmeleri gerekir.
Eğer Marcuse veya Engels'den yola çıkıyorlarsa bu tartışmanın sosyolojisinin nasıl oluşturulabileceğini de göstermeleri lazım. Marcuse oldukça sığ ve sanıldığının tersine cinselliğin alanında konformist sayılabilecek bir yerde duruyor (serbest cinsellik "ilericilik" olarak ezberlenmediçe); Engels ise gündelik hayat üzerinden konuşmuyor iddia edildiği gibi ve yanlışlanmaya/doğrulanmaya, sorgulanmaya, genişletilmeye açık duruyor!
İdeolojik bir diskura, yani yanlış bilincin alanına çekiliyor "modern", "eleştirel" hayat tarzları ve cinselliğin kendisini savunması, toplumsal ve tarihsel dinamiklerinden, anlam alanlarından koparıldıkça.
Yapısalcılık, kültürel çalışmalar, popüler antropoloji ve bazı kültür kuramları insanın insanlık tarihi boyunca ve insan ömrü boyunca gelişen, şekillenen süreçleri gözardı etmedikçe hakikat iddialarında bulunabilir. Hayat, yaşanan hayat ve hakikat içinde gerekçelendirme söz konusu olmayınca geçmişin ilericilik gericilik tartışmalarını aratmayacak bir kurtulmuşluk, emansipasyon iddiası eleştirel diskurun yerine ikame ediliyor.
Vassaf, Belge ve Mardin modern toplumkuramına, iletişimsel eylem kuramına, felsefi dilbilime vb (açık ya da kapalı) eleştirel referanslarla tezlerini sunabilmeli idiler: Yeni bir şey söyleme durumundalarsa!
Aile, muhafazakar bir kavram değil. Bir aktarım, gelenek meselesi de olmasına rağmen. Elbette gelenek olacak ahistorik, dinamik olmayan bir diskur yürütmeyeceksek.
Modern sosyalpsikolojide, sosyalkuramda, öznelerarasılık tartışmalarında aile çocuğun ahlâkî, dilsel gelişiminde merkezi bir rol oynar.
Herbert Mead, Habermas, Kohlberg, Piaget, Gilligan doğrudan ya da dolaylı tartışılmadan nasıl kavramın toplumbilimsel uzanımları tartışılabilir anlaması zor.
Elde kalıyor bireyci, hedonist, tarihsiz, dinamik olmayan kültür mukayeseleri ve popülerkültürel teoriler.
Aile, muhakafazakarlığın değil, bireyselleşmenin, kişilik oluşturmanın evi. Eleştiriel, ahlaki farklılık ailesiz nasıl oluşacak temellendirmeleri gerekir.
Eğer Marcuse veya Engels'den yola çıkıyorlarsa bu tartışmanın sosyolojisinin nasıl oluşturulabileceğini de göstermeleri lazım. Marcuse oldukça sığ ve sanıldığının tersine cinselliğin alanında konformist sayılabilecek bir yerde duruyor (serbest cinsellik "ilericilik" olarak ezberlenmediçe); Engels ise gündelik hayat üzerinden konuşmuyor iddia edildiği gibi ve yanlışlanmaya/doğrulanmaya, sorgulanmaya, genişletilmeye açık duruyor!
İdeolojik bir diskura, yani yanlış bilincin alanına çekiliyor "modern", "eleştirel" hayat tarzları ve cinselliğin kendisini savunması, toplumsal ve tarihsel dinamiklerinden, anlam alanlarından koparıldıkça.
Yapısalcılık, kültürel çalışmalar, popüler antropoloji ve bazı kültür kuramları insanın insanlık tarihi boyunca ve insan ömrü boyunca gelişen, şekillenen süreçleri gözardı etmedikçe hakikat iddialarında bulunabilir. Hayat, yaşanan hayat ve hakikat içinde gerekçelendirme söz konusu olmayınca geçmişin ilericilik gericilik tartışmalarını aratmayacak bir kurtulmuşluk, emansipasyon iddiası eleştirel diskurun yerine ikame ediliyor.
Vassaf, Belge ve Mardin modern toplumkuramına, iletişimsel eylem kuramına, felsefi dilbilime vb (açık ya da kapalı) eleştirel referanslarla tezlerini sunabilmeli idiler: Yeni bir şey söyleme durumundalarsa!
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hatırlama Notu,
Hayat Dünyamız,
İtiraz
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Hatasız, Günahsız, Yanlışsız Dindarlık Hangi Dinin Dindarlığıdır?
Herkes hata yapar, onlar yapmaz.
Başkaları yapsa dedikodu olur, onlar yapsa olmaz.
Başkaları yapsa gıybet olur, onlar sadece ayar vermiş olurlar.
Başkaları röntgencilik yapsa öbür dünyada cayır cayır yanmaya mahkumdurlar, onlar yaparsa onlara ateş uysaldır.
Başkaları düşmanlarının çoluk çocuklarını, topluluklarını, kutsallarını önemsemelidirler. Onlar insaniyeti çiğneyip geçme, vur deyince öldürme hakkıyla donatılmışlardır.
Başkaları yanlışı düzeltme diplomasisi yapamakla mükelleftir, onlar yanlışı dillerine dolayıp şantaj yapmakla.
Başkaları onları hep hayırla anmalıdır, onlarsa başkalarının gecesini gündüz edeceklerdir, istisnasız ve kendi bilecekleri zamanlarda.
Başkaları araç seçiminde etik, ahlak, ölçü sahibi olacaklardır. Onlara lanetlenmiş, aşağılanmış, yasaklanmış yollar ve araçlar helal kılınacaktır.
Başkaları hakikatle kendilerini düzeltmekle mükellefken, onlar hakikatin, gerçekliğin, ahlaki ve vicdani buyrukların üzerinde uçacaklardır.
Başkaları hatalarından öğrenemeyecek, yanlışlarıyla hayatları kararacak, yanlışlarıyla toplulularını yakacak, gelecekleri ellerinden alınacakken, onların hataları bireysel bile kalmayacak, hep yanlış anlaşılma, iftira, marjinal partilerin ve derin vesayetçiliğin oyunundan ibaret olacaktır. Sadece burada bir eşitlik kurulabiyor gözlerinde: "Hatadan dönmek kimse için mümkün değil! İnsanı yanlışından çevirmek mümkün değil!" iddialarıyla. Bundan kaçınmak için ise "hatasız kul" olacaksın. Yani "kul olmaktan" vazgeçeceksin, "tanrılaşacaksın". Bundan kaçınmak isteyenler sana kul olacaklar, tabi olacaklar.
Hatalı olmak, hataya yapışma işi değil. İnsan olma işi. Hatasıyla insanın geleceğini, kendisini değiştirme imkanını elinden almak, "kaderle oynamak", kendisini kaderin ve kaderlerin sahibi görmektir.
Yanlışa zulme karşı çıkmak kindarların, intikamcıların, gıybetçi ve dedikoducuların işi değildir. Her zulme, yanlışa, pis harekete karşı durmanın güzel bir yolu vardır muhakkak. Bunu bulmak, aramak, özlemek sadece ve sadece yükümlülüğümüzdür, vazifemizdir.
Babamla çoğu konuda anlaşamamışımdır, ancak bana öğrettiği tek bir şey bile beni ona her daim borçlu kılar. Bir kimse onun hakkında söyleneni anlatmaya kalksa, iyi bir şey dahi olsa, elinin tersiyle kestirirdi. İyi bir şeyde dahi başkaları için kötü bir şey olabilirdi. Bir dedikoduya ortak olabilirdi. Bir yerde kendisi hakkında konuşulduğunu duysa hemen oradan uzaklaşır, kazara duyduklarını kendisini çıldırtabilecek şeyler dahi olsa asla kullanmazdı.
Bir derviş kendisini günahsız gördüğünde yolundan çıkar: Ben yapmam, ben öyle olmam çukuruna düşer. Bir hakim kendisini mutlak adil gördüğünde "ali kıran baş kesen" olur çıkar.
Bir dindar kindar olduğunda, kininden ibaret olur, eylediğine, söyledğine, yaktığına, yıktığına yabancı olur.
Cenneti cebinde sanan insan, en iyi ihtimalle, başkalarının sorumluluğuna, insanlığına bel bağlar. Başkalarına güvenmezken, başkalarınının eylediğine esir olur.
İnsandan umut kesmemek, insanların yolunun ve seçimlerinin, olgunlaşma süreçlerinin farkında oluştandır. İnsan olan, insan oluşun yolunu kesmez. Yol kesersen, yolu kesik olanın yolunu kesersin ki, uyarabilesin, eğer üzerine vazife ise.
Hatası yüzüne çarpıldığında hatasıyla yüzleşen kötü, hatasını yüzüne vurabilecek olanları yeryüzünden silmekle meşgul iyiden kat be kat iyidir.
Bazılarının yanlışlarıyla yüzleşebilme, kendilerini gözden geçirebilme imkanları, mahçubiyetle, rezaletle gelecek de olsa bir insani imkandır. "Hatasız"ların, "yanlışsız"ların yerin dibine inerek de olsa hatadan dönebilme imkanları yoktur: Bu armağanı reddetmişlerdir.
İnsan fanidir, sınırlıdır, sonludur. İnsan yanlışsız, hatasız değildildir. İnsan tanrı değildir!
İnsanlık tevazu, temkin, kulak verme, sevgi işidir.
Kinini, hasedini, dedikodunu at, insan ol. Gel biz günahlı, sonlu, sınırlı insanların arasına katıl, kardeşimiz ol da vermiş olduğunu hatırlamadığın sözünü tut! Lanetlenenlerden olma!
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnunuz
6 Haziran 2010 Pazar
Ortadoğuda Ne İşimiz mi Var?
Ne işimiz yok ki?
Başımızdaki püsküllü belâ Ortadoğu. Sorunların kimi Ortadoğu'nun şekillenmesinden, kimi şekillenmişliğinin karakterinden, kimi şekillendirilmesinden.
Ortadoğuya yoğunlaşmamız bir anlamıyla geçici bir yoğunlaşma, çünkü başka dertlerimiz, başka dikkatimizi çekecek bölgeler de var. Ama bir başka açıdan kalıcı bir yoğunlaşma olacak, kaçıp kurtulamayacağımız bir sorun alanını sorunçözme alanına çevirmemiz anlamında.
Ortadoğuya bağlayacağımız çoğu sorunsal aynı zamanda modernleşmemizin, batılılaşmamızın, kendimizi temellendirişimizin sorunları ile de ilgili.
Kaçıp kurtulmamız, ertelememelerimiz, indirgemelerimiz bir yere kadar götürecek bizi: Hakikate yüzümüzü çevirmek, sorunlarla boğuşmak, rüyadan kalkmak, ağabeylerimizin sorun çözcülüğünün paryalığından kurtulmaktan başka yolumuz yok.
Ne bir sömürge olmak istiyoruz, ne de yığılmış sorunlarımızla yüzleşmek. Günışığı görmemiş elitimiz günün yakıcılığına, insanın sorunluluğuna, ülkelerin çatışan çıkarlarına alışmak zorunda. Başkalarına tabi olmanın kolaycılığı kolaylık getirmiyor artık, başka ülkelerin dert çöplüğüne dönüştük, kendi sorunlarımızı çözemediğimiz gibi. Çöplükten rahatsız olmamışlar bölgenin sorunlarına ilgi göstermemizden rahatsızlar: Ne işimiz var?
Çok işimiz var. Bizi de şekillendirecek dünyayı, özellikle yakın dünyayı hakikatinde düzeltmek durumundayız. Yani dengelemek, adaletli şeklillenmesine katkıda bulunmak zorundayız.
Şimdiye kadar öne sürülen gerekçeler açıklayıcı değil. Aynı gerekçelerle müdahale edebileceğimiz çoğu yere sırt dönebiliyoruz.
Önce şunu görmemiz gerekli: Risk alamak istemediğimizden öncelikleri belirleyemiyoruz, öncelikler, hayatın karşımıza çıkardığı, durup dururken kaşımayacağımız yaralardan geliyor.
Olan oluyor, bizlere krizi yönetmek düşüyor genellikle. Ancak değişen bir şey var, arı kovanlarına çomak sokmasak da, şişeden çıkan cinleri şişelerine geri tıkmaya uğraşmıyor, ortaya çıkan durumla yüzleşiyoruz. Durumları bekle gör politikasıyla idare etmiyoruz. Belli insiyatifler kullanıyoruz.
Öncelikler, hayatın bize sunduğu ya da belki biraz işimize gelen sorunlarda. Boğuştuğumuz sorun belki de en çetrefilli sorun olabiliyor, hiç olmasa belli bir yere kadar sorun çözümünü olgunlaştırıyoruz öyle durumlarda, sonradan küllendirmeye bıraksak da.
Komşularımızla eski tip ilişkileri özleyenler kaldı mı bilemiyorum. Bazı gerilimler bitiyor, bazı sorunlar çözülüyor ve bu rahatlamalar başka alanlara güç kaydırmaya kolaylık sağlıyor.
Son kriz üçüncü ligde mi oynadığımızı düşündürdü, rüyadan uyanmak istemeyen herkezden fazla hak sahibi vatandaşlarımıza. Ne sandığı gibi bu çiftliğin sahibiler, ne de birinci lige sırt dönüyoruz.
İyi bilmediğimizi sandığımız oyunun kurallarını iyi bilenler olarak düşüdüğümüz oyunculara da anlatmak zorunda kalıyoruz iki de bir. oyun oyun değil. Halâ ne anlama geliyorsa, "müttefiklerimiz" ülkemizde darbe planlaması yapabiliyor, hükümet değiştirme operasyonlarına girişebiliyor, gerekirse bu dili kendilerine de çevirerek ama aynı oyunu oynamayarak bir "toplumsallaştırma" işlemi bence pekala meşru bir çizgide ilerliyor, oyun kurallarına çekilirse, çekilmesi hedeflenirse, bundan vazgeçilmezse.
Sorun alanlarını, bölgeleri, zamanlamayı kendimiz seçmiyoruz. Risk almaktan kaçınıyoruz, ancak bir risk alanı açılmışsa, o alan için yapılması gerekeni yapmanın riskinden kaçınmıyoruz. Bir kısmı temkin, bir kısmı cesaret, bir kısmı zamana bırakmadan ibaret bir müdahillik politikası güdüyoruz ve ideolojik hesaplardan çok gücümüzü, imkanlarımızı ve konjunktürü hesaba katarak, deneye sınaya ama deney yapmaktan kaçınarak.
Ortadoğunun sorunlarında boğulmaya talip değiliz, ortadoğunun sorunları zaten kapımıza dayanmış durumda. Avrupa kafasını kuma gömüyor. Amerika arka bahçesi olarak gördüğünde bile bazan pervasızca hareket ediyor gibi görünürken, bazan eli kolu bağlı bir dev gibi. Zayıf noktasını uyutan bir dev.
Türkiyenin bir planlamayla mühendislikle daldığı yok sorunlara. Türkiye yapması gerekeni yapıyor ve yapacağı çok şey var: Komşularıyla sorunlarını çözmeyi düşünüyor ve bazıları düşe kalka çözülüyor, bazıları zamanla kendi çözümlerini gösterecek, bazılarının ise çözüm yollarını keşfedeceğiz.
Yani, varolan sorunların kendisini ilan eden çözümlerine, sorun alanı kapımıza dayandığında, ya da içimizden birileri yanlışlıkla bile olsa sorun kapısını araladığında başvuruyoruz.
Beyaz Türk ayrıcalıklarından vazgeçmek zor da gelse, ortadoğu ile olduğu kadar balkanlarla, kafkasya ile, akdeniz civarıyla ve deniz aşırı ülkelerle alışverişimz devam edecek gibi görünüyor.
Başkalarına benzeyerek değil, olunması gerekeni olarak, daha adil, eşit ve barışta bir dünyanın önünü açarak yürümekten başka yolumuz yok. Kendilerimize özendiklerimiz de genellikle içi boş bir kendisi oluşa özentiden ibaretler. Beni çakma parizyenler, çakma sufiler, çakma aydınlar, çakma bilimadamları falandan çok insan olmanın içini dolduracak bir kültür, duruş, ufuk ilgilendiriyor.
Çalışacağız, ter ve tezek kokacağız! Fakir komşularımız ve akrabalarımız bizi utandırmayacak, mahallenin mirasyedi belalısı gurur kaynağımız olmayacak.
Kendi sorunlarımızı çözüşümüz, başkalarının dünyasını karartarak gerçekleşmeyecek,, adaletten, insanlıktan başka yolumuz yok. Kolaya kaçamama gibi bir şansımız, güzel bir ülkemiz, bize miras kalmış bir sorun çzme geleneği var.
Temkini elden bırakmadan, tüm sorunları bir anda çizmeye kalkmadan yolumuza devam edeceğiz. Napolyonun bela aradığı yerlerde ne "ne işimiz var!" diyerek, ne de belamızı arayarak.
Başımızdaki püsküllü belâ Ortadoğu. Sorunların kimi Ortadoğu'nun şekillenmesinden, kimi şekillenmişliğinin karakterinden, kimi şekillendirilmesinden.
Ortadoğuya yoğunlaşmamız bir anlamıyla geçici bir yoğunlaşma, çünkü başka dertlerimiz, başka dikkatimizi çekecek bölgeler de var. Ama bir başka açıdan kalıcı bir yoğunlaşma olacak, kaçıp kurtulamayacağımız bir sorun alanını sorunçözme alanına çevirmemiz anlamında.
Ortadoğuya bağlayacağımız çoğu sorunsal aynı zamanda modernleşmemizin, batılılaşmamızın, kendimizi temellendirişimizin sorunları ile de ilgili.
Kaçıp kurtulmamız, ertelememelerimiz, indirgemelerimiz bir yere kadar götürecek bizi: Hakikate yüzümüzü çevirmek, sorunlarla boğuşmak, rüyadan kalkmak, ağabeylerimizin sorun çözcülüğünün paryalığından kurtulmaktan başka yolumuz yok.
Ne bir sömürge olmak istiyoruz, ne de yığılmış sorunlarımızla yüzleşmek. Günışığı görmemiş elitimiz günün yakıcılığına, insanın sorunluluğuna, ülkelerin çatışan çıkarlarına alışmak zorunda. Başkalarına tabi olmanın kolaycılığı kolaylık getirmiyor artık, başka ülkelerin dert çöplüğüne dönüştük, kendi sorunlarımızı çözemediğimiz gibi. Çöplükten rahatsız olmamışlar bölgenin sorunlarına ilgi göstermemizden rahatsızlar: Ne işimiz var?
Çok işimiz var. Bizi de şekillendirecek dünyayı, özellikle yakın dünyayı hakikatinde düzeltmek durumundayız. Yani dengelemek, adaletli şeklillenmesine katkıda bulunmak zorundayız.
Şimdiye kadar öne sürülen gerekçeler açıklayıcı değil. Aynı gerekçelerle müdahale edebileceğimiz çoğu yere sırt dönebiliyoruz.
Önce şunu görmemiz gerekli: Risk alamak istemediğimizden öncelikleri belirleyemiyoruz, öncelikler, hayatın karşımıza çıkardığı, durup dururken kaşımayacağımız yaralardan geliyor.
Olan oluyor, bizlere krizi yönetmek düşüyor genellikle. Ancak değişen bir şey var, arı kovanlarına çomak sokmasak da, şişeden çıkan cinleri şişelerine geri tıkmaya uğraşmıyor, ortaya çıkan durumla yüzleşiyoruz. Durumları bekle gör politikasıyla idare etmiyoruz. Belli insiyatifler kullanıyoruz.
Öncelikler, hayatın bize sunduğu ya da belki biraz işimize gelen sorunlarda. Boğuştuğumuz sorun belki de en çetrefilli sorun olabiliyor, hiç olmasa belli bir yere kadar sorun çözümünü olgunlaştırıyoruz öyle durumlarda, sonradan küllendirmeye bıraksak da.
Komşularımızla eski tip ilişkileri özleyenler kaldı mı bilemiyorum. Bazı gerilimler bitiyor, bazı sorunlar çözülüyor ve bu rahatlamalar başka alanlara güç kaydırmaya kolaylık sağlıyor.
Son kriz üçüncü ligde mi oynadığımızı düşündürdü, rüyadan uyanmak istemeyen herkezden fazla hak sahibi vatandaşlarımıza. Ne sandığı gibi bu çiftliğin sahibiler, ne de birinci lige sırt dönüyoruz.
İyi bilmediğimizi sandığımız oyunun kurallarını iyi bilenler olarak düşüdüğümüz oyunculara da anlatmak zorunda kalıyoruz iki de bir. oyun oyun değil. Halâ ne anlama geliyorsa, "müttefiklerimiz" ülkemizde darbe planlaması yapabiliyor, hükümet değiştirme operasyonlarına girişebiliyor, gerekirse bu dili kendilerine de çevirerek ama aynı oyunu oynamayarak bir "toplumsallaştırma" işlemi bence pekala meşru bir çizgide ilerliyor, oyun kurallarına çekilirse, çekilmesi hedeflenirse, bundan vazgeçilmezse.
Sorun alanlarını, bölgeleri, zamanlamayı kendimiz seçmiyoruz. Risk almaktan kaçınıyoruz, ancak bir risk alanı açılmışsa, o alan için yapılması gerekeni yapmanın riskinden kaçınmıyoruz. Bir kısmı temkin, bir kısmı cesaret, bir kısmı zamana bırakmadan ibaret bir müdahillik politikası güdüyoruz ve ideolojik hesaplardan çok gücümüzü, imkanlarımızı ve konjunktürü hesaba katarak, deneye sınaya ama deney yapmaktan kaçınarak.
Ortadoğunun sorunlarında boğulmaya talip değiliz, ortadoğunun sorunları zaten kapımıza dayanmış durumda. Avrupa kafasını kuma gömüyor. Amerika arka bahçesi olarak gördüğünde bile bazan pervasızca hareket ediyor gibi görünürken, bazan eli kolu bağlı bir dev gibi. Zayıf noktasını uyutan bir dev.
Türkiyenin bir planlamayla mühendislikle daldığı yok sorunlara. Türkiye yapması gerekeni yapıyor ve yapacağı çok şey var: Komşularıyla sorunlarını çözmeyi düşünüyor ve bazıları düşe kalka çözülüyor, bazıları zamanla kendi çözümlerini gösterecek, bazılarının ise çözüm yollarını keşfedeceğiz.
Yani, varolan sorunların kendisini ilan eden çözümlerine, sorun alanı kapımıza dayandığında, ya da içimizden birileri yanlışlıkla bile olsa sorun kapısını araladığında başvuruyoruz.
Beyaz Türk ayrıcalıklarından vazgeçmek zor da gelse, ortadoğu ile olduğu kadar balkanlarla, kafkasya ile, akdeniz civarıyla ve deniz aşırı ülkelerle alışverişimz devam edecek gibi görünüyor.
Başkalarına benzeyerek değil, olunması gerekeni olarak, daha adil, eşit ve barışta bir dünyanın önünü açarak yürümekten başka yolumuz yok. Kendilerimize özendiklerimiz de genellikle içi boş bir kendisi oluşa özentiden ibaretler. Beni çakma parizyenler, çakma sufiler, çakma aydınlar, çakma bilimadamları falandan çok insan olmanın içini dolduracak bir kültür, duruş, ufuk ilgilendiriyor.
Çalışacağız, ter ve tezek kokacağız! Fakir komşularımız ve akrabalarımız bizi utandırmayacak, mahallenin mirasyedi belalısı gurur kaynağımız olmayacak.
Kendi sorunlarımızı çözüşümüz, başkalarının dünyasını karartarak gerçekleşmeyecek,, adaletten, insanlıktan başka yolumuz yok. Kolaya kaçamama gibi bir şansımız, güzel bir ülkemiz, bize miras kalmış bir sorun çzme geleneği var.
Temkini elden bırakmadan, tüm sorunları bir anda çizmeye kalkmadan yolumuza devam edeceğiz. Napolyonun bela aradığı yerlerde ne "ne işimiz var!" diyerek, ne de belamızı arayarak.
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Gündelik Reddiye'ler,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Toplum,
Yetti Artık Yazısı
4 Nisan 2010 Pazar
Cehennem Biziz!
Onca rezillliği fark edip de değiştirmeyenler neyin açılımını, tartışmasını akıl edebilirler ki?
'Kaymakamlığa başvursaymış'mış! İcraya verilmişler, gelirleri, halleri, durumları ortada. Kulağı olan duyar, gözü olan görür! Bir hukuk varsa, doğrudan devreye girer! Sesi çıkmayana insaf yoksa hukuk, devlet, adalet niye?
Kalp krizi geçiren hastaneye gitse kurtarılabilir bellki. Ya yere yığılan, ayakta kalamayan? Gelen geçen, konu komşu, kurumlar, anlayış, getiriş götürüş hukuku yoksa?
Bir hukuksal otomatiğin olması için, evet, gelir verilerinin güvenilir olması lâzım. Düğünlerde takılmış altınlara referanslar vergi verilerinin veri kabul edilmeyeceğinin bildirgesi değil de ne? Deniz Feneri meselesinin hasıraltı edilmesi, vergi ve gelir sorunlarının çözülmeyeceğine işaret değil de ne? Yoksullar için icra hukukunun çek senet mafyası adaletini bile aratır halde olması verilerin güvenilir olmadığının kabulünden değil mi?
Karaparasından vazgeçmeyen bir hukuk hiç bir açılımı yapamaz, hiç bir insanî adımı atamaz!
Adil ya da meşruiyet iddiasında bulunabilecek bir sistemin niceliksel (buna muhalefet edip de becerebiliyorsanız niteliksel) veri tabanını oluşturmamaya inattan ne vatandaşlık anlayışı çıkar ne de aklı başında bir toplum anlayışı.
Ortalık gelirsiz, vergisiz zenginlerle ve onların önlerine geçeni o eleştirilen arabalarla ezip geçen mahdum ve mahdumeleri ile dolu. Gelir verileri ile ilgili düzenlemelerin yapılmaması sermaye birikiminin, 'bir lokma bir hırka'dan vazgeçmişliğin mekanizmaları ile açıklanabilecek bir şey değil. Yoksulun, zorda ve darda olanın hesaba katılmaması lanetlenesi bir ezip geçme hukuku ile alâkalı.
Ağır ve kasıtlı bir insafsızlık, sırtdönme, halden anlamama ile karşı karşıyayız!
Kaçak elektrik kullanan sanayicilerin sırtı sıvazlanırken, elektirik borcunu ödemeyen yaşlıları içeri tıkabilen bir hukuk, hukukçular üzerine düzenleme ile mi adaletini kazanır? İş siyasidir, anlayış sorunudur. İnsanlara insan gözüyle bakma, insanlıkta karar kılma işidir.
Bugüne kadar yoksul için, insan için, insaf için ayağa kalkmayanlar istedikleri yaltacı topluluğun kapısında ağaç olabilirler. Karşı çıktıkları "Ceberrut Devlet"in insafsızlığının, zorunun, amansızlığının, dayatmacılığının bekçiliğini yaparak.
Etiketler:
Ayrımcılık,
Gündelik Reddiye'ler,
Hukuksuzluk,
İsyan,
İtiraz,
Toplum,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnunuz
4 Mart 2010 Perşembe
Pelin Batu: Söz Hakkını Bekleyen Karşıyakada Kalmışlığımız

Pelin Batunun uyuklamasına kızmanın ne alemi var?
Mağdur, biraz ayrıcalıklı olsa da. Sırasını bekliyor hep. Kürsü onun, söz hakkı yok.
Gazeli beste sanmak gibi 'hariçten gazel okuyan' hallerine rağmen onu kürsüdeki işgal kuvveti gibi göremiyoruz. Elde var hüzün.
Paralel konuşmak zorunda kalıyor, kaale alınmıyor ama bir imajdan ibaret de değil.
Sorularında, çıkışlarında bir nesil ile saatleri ayarlamamız mümkün;
Taksim, doğaçlama neden beste değildir, yazılmaz; Neden osmanlı tarihini çalışmadan hititliler, roma vb üzerine doğru dürüst konuşamayız vb.
Haklı olduğu noktaları pekiştirerek, eskiyle diyaloğunu güçlendirebiliriz bir kuşağın: Belgeler (objektif) konuşmaz, belgeler konuştuğunda da her konuşma bir yorumdur. Ancak yorum, hakikatini ve hakikatliliğini yitirdiğinde lafazanlığın ötesine gitmez. Yani, kanıtsız, verisiz, kaynaksız, tavırsız yorum da olmaz.
Pelin Batuya verdiğim cevaplarda ömrüm törpüleniyor bazan, ama vapur seferleri de başlıyor adalar arasında. Susturulmasında ekrana birşeyler fırlattığım oluyor, bir hakikat karartmasına karşı çıkar gibi oluyorum. Konuştuğunda çileden çıkmıyor da değilim.
O 'kırat'a 'beyaz at' diyen bir nesilden değil. Başbakan adayı hiç değil. Cadıları, simgeleri, savaşları, barışları, korkuları, öne çıkardıkları ve unuttukları dayanışmaları ile bizden birisi. Mahallemizde salyangoz satar gibi bazan, bazan da bir gazele kulak veren buluşmadalığın tarafı. Geleni gideni olmayan bir insan, ne yolcu ne de karşılayıcı, yapayalnız. Ve yapayalnızlıktan kaçmayan bir özgüven ve kırılgan tedirginlik.
Uyuklasa da uyuklamasa da bana halimizi, diskurumuzu hatırlatıyor. Konuşulanlara her itirazım biraz o kuşağa da izahat. Bir başka dille, ufukla kaynaştırır gibi hali, elde olanı.
Tarih, Pelin Batu'nun da rasyonalitesinden konuştuğunda; ufukların kaynaşmışlığından, daha 'ileri' bir noktadan, genişlikten konuştuğunda hakikatini bulacak. Yani konuşulma, anlaşılma burcunu bulmuşluktan.
Türkün türke propagandasından çıkıp, bütünleşmeye yüz tutmuş ufkumuzun, rasyonalitemizin ve geleceğe açılmış bir geleneğin yeni bir şey söylemedeki (söylemekte olan) sesi de olarak.
Sömürge ezberi belgelerle de sarsılır, ama ufuk sahibi olmamızla anlam dünyasını bulur tarih.
Belgelerin ezberimize çarptığı kendi hakikatlerinden çok bizim hakikatimiz.
Görüntünün gözümüze çarptığı da hakikatimizin orta noktasıdır burada, Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Gündelik Reddiye'ler,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Toplum
9 Ocak 2010 Cumartesi
CHP Dumanlı Havayı Severse

CHP dumalı havayı seçerse, halktan, mazlumdan, yaşlıdan, çocuktan, hastadan, zayıftan yana olma iddiasını kaybeder.
Ortada savunulacak bir hak varsa, sigara içmeyenin, yolculuktaki bebeğin, esnaf lokantasındaki astımlının hakkıdır.
Soframızdaki, arabamızdaki hava dahi bize ait değildir.
Yanımıza çağırdıklarımızı, misafir ettiklerimizi rahatsız ettiğimizde, sağlıkları ile oynadığımızda, bunalttığımızda sadece ve sadece rehin alma, esir alma, haksız hukuksuz bırakma makamından hareket etmekteyiz.
Bize ait bir mekanda sigara içtiğimizde dünyanın, doğanın, başkalarının içinde nefes aldığı havanın sahibi edasıyla davranmamız ne sahip olmanın sınırlarını tanır, ne eşitlikçidir, ne de ihtiyaçtandır.
Bir kedi dahi rıza göstermiyorsa, yanında sigara içemezsiniz. Ev sahipliğini, misafirliği, müşteriliği kötüye kullanmanızın hakkani bir gerekçesi yoktur.
Yolculukta, sofrada sormanız yetmez, cevabı da okumak durumundasınız. Başkalarının nezaketini kötüye kullanmamak durumundasınız.
Yine de sigara içecekseniz, bir yerden sonra, kendinize olan yükümlülüklerinizi ihmal etmek sizin bileceğiniz iş: Başkalarını dumanaltı etmeden; hastalara, yaşlılara, zayıf düşmüşlere, çocuklara ve dumandan etkilenecek canlı cansız diğer varlıklara zulmetmeden.
CHP'yi geçmişi sömürgeci ve geleceği dayanışmasız bin bir partiye şikayet edenlerin, gündelik insani dayanışmayı korporativize edilmiş bir dayanışmayla değiştokuş eden aydınların bu konuda susması, konunun önemini fark edememelerinden değil, fark etme gibi bir sorunlarının olmamasından.
Mevzubahis edilen şey duruşların duruşundadır ve bizi biz eden ve edecek herşeyin temelindedir: Dünya malımız değildir. Misafirlik ne sığıntılıktır ne de sömürgeciliktir. Ev sahipliği bir mahremiyet hakkıdır, dışardan olanı hukuksuz bırakıcı değildir. Havadaki kelebeğin dahi hakkı bakidir. Yaşlıları, çocukları, hastaları hesaba katmayan insanlığını, insanî yükümlülüklerini reddeder.
Okuyana, düşünene, uyuklayana, yemek yiyene selam bile verirken rahatsız etmediğimizden emin olmak durumundayız. Her önceliği önceleyen bir başka öncelik muhakkak ki vardır. Bizim önceliklerimizin herkesin öncelikleri olması gerektiği an da gelir. Kötüye kullanmama, gerektiğinden fazlasında karar kılmama, eğreti olanda kök salmama esastır.
İhtimam ezber işi değildir. İhtimam gerekçelerini teşhir edici değildir. İhtimam, ihtimam'ın toplumunda kendini izah edici olma gürültüsünden kurtulur.
Adalet, hak, hukuk kaygısı, eşitlikçilik başkalığı ve başkalarını selamlayıcı bir duruştan temellendirilebilir. Kuramsal bir egoizm üzerine kurulu toplumculuk ne insanlığı kardeş bilir, ne kainattaki had ve hududunu tanır.
Kriter edindiğimiz eşik medeniliğin olduğu kadar sömürgeciliğin de eşiği olduğunda, durmak, düşünmek, dayanışmanın ve insanlığın sadece ve sadece en hakiki ve hakkanisini seçmek durumundayız.
Hakkaniyet, aşk, ezip harap ederse de şarap eder!
İncelikten çok mu zarar gördük de, en kaba yolu seçmekteyiz, bilerek eyleyenler anlatsalar da 'yeni siyaset'leri anlasak.
Ortada savunulacak bir hak varsa, sigara içmeyenin, yolculuktaki bebeğin, esnaf lokantasındaki astımlının hakkıdır.
Soframızdaki, arabamızdaki hava dahi bize ait değildir.
Yanımıza çağırdıklarımızı, misafir ettiklerimizi rahatsız ettiğimizde, sağlıkları ile oynadığımızda, bunalttığımızda sadece ve sadece rehin alma, esir alma, haksız hukuksuz bırakma makamından hareket etmekteyiz.
Bize ait bir mekanda sigara içtiğimizde dünyanın, doğanın, başkalarının içinde nefes aldığı havanın sahibi edasıyla davranmamız ne sahip olmanın sınırlarını tanır, ne eşitlikçidir, ne de ihtiyaçtandır.
Bir kedi dahi rıza göstermiyorsa, yanında sigara içemezsiniz. Ev sahipliğini, misafirliği, müşteriliği kötüye kullanmanızın hakkani bir gerekçesi yoktur.
Yolculukta, sofrada sormanız yetmez, cevabı da okumak durumundasınız. Başkalarının nezaketini kötüye kullanmamak durumundasınız.
Yine de sigara içecekseniz, bir yerden sonra, kendinize olan yükümlülüklerinizi ihmal etmek sizin bileceğiniz iş: Başkalarını dumanaltı etmeden; hastalara, yaşlılara, zayıf düşmüşlere, çocuklara ve dumandan etkilenecek canlı cansız diğer varlıklara zulmetmeden.
CHP'yi geçmişi sömürgeci ve geleceği dayanışmasız bin bir partiye şikayet edenlerin, gündelik insani dayanışmayı korporativize edilmiş bir dayanışmayla değiştokuş eden aydınların bu konuda susması, konunun önemini fark edememelerinden değil, fark etme gibi bir sorunlarının olmamasından.
Mevzubahis edilen şey duruşların duruşundadır ve bizi biz eden ve edecek herşeyin temelindedir: Dünya malımız değildir. Misafirlik ne sığıntılıktır ne de sömürgeciliktir. Ev sahipliği bir mahremiyet hakkıdır, dışardan olanı hukuksuz bırakıcı değildir. Havadaki kelebeğin dahi hakkı bakidir. Yaşlıları, çocukları, hastaları hesaba katmayan insanlığını, insanî yükümlülüklerini reddeder.
Okuyana, düşünene, uyuklayana, yemek yiyene selam bile verirken rahatsız etmediğimizden emin olmak durumundayız. Her önceliği önceleyen bir başka öncelik muhakkak ki vardır. Bizim önceliklerimizin herkesin öncelikleri olması gerektiği an da gelir. Kötüye kullanmama, gerektiğinden fazlasında karar kılmama, eğreti olanda kök salmama esastır.
İhtimam ezber işi değildir. İhtimam gerekçelerini teşhir edici değildir. İhtimam, ihtimam'ın toplumunda kendini izah edici olma gürültüsünden kurtulur.
Adalet, hak, hukuk kaygısı, eşitlikçilik başkalığı ve başkalarını selamlayıcı bir duruştan temellendirilebilir. Kuramsal bir egoizm üzerine kurulu toplumculuk ne insanlığı kardeş bilir, ne kainattaki had ve hududunu tanır.
Kriter edindiğimiz eşik medeniliğin olduğu kadar sömürgeciliğin de eşiği olduğunda, durmak, düşünmek, dayanışmanın ve insanlığın sadece ve sadece en hakiki ve hakkanisini seçmek durumundayız.
Hakkaniyet, aşk, ezip harap ederse de şarap eder!
İncelikten çok mu zarar gördük de, en kaba yolu seçmekteyiz, bilerek eyleyenler anlatsalar da 'yeni siyaset'leri anlasak.
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Günlük Hayat,
Hayat Dünyamız,
Hukuksuzluk,
İtiraz,
Siyasî Gündem,
Toplum Kuramı,
Yetti Artık Yazısı,
Zevrak-ı Derûnunuz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



