Adalet Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adalet Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2013 Çarşamba

"Apollinaire, Bütün Pencerelerin Baktığı Apollinaire!"

Gölpınarlı Divan Şiirini Yargıtayın Apollainaire hükmüne benzetilebilecek terimlerle yargılayınca en çok muhafazakar kesimlerden tepki görmüştü: Klasiğe hürmetsizlik, köksüzlük iddiaları.

Gölpınarlı Divan Şiirinin formlarıyla, zevkiyle yazardı, yazdığında. Düşündüğünde klasik zevkle şekillendirirdi düşüncesini. O yargıç değildi. Zamanındaki "resmen mutasavvıf" ilân edilmişlerin estetiği zayıf, özeleştirisi kayıp, pedofiliye kayan şiirine tepkiliydi sanırım, kendisini başka türlü ifade edememiş,  divan şiirine yüklenmişti.

Zamanla Divan Şiirine karşı tavrını değiştirdi, çeşitli divanları yayına hazırladı, sundu. Yetkin bir insandı. Geleneği eleştirdiğinde geleneğin gerçek kaynaklarını öne çıkarır, savunurdu. Kendini geleneğin içindeki hakikat iddialarıyla topa tutardı.

Gölpınarlı muhafazakarlıktan değil, mazbutluktan eleştiri getirdiğinden muhafazakarlığın hedef tahtasına konuldu diyebiliriz. Geleneğin nasıl devam edeceğine dair gelenek içi bir tavır alıştı herşeyden önce. Yakınan, mağdur ancak mazbut olmayan bir duruşa hür ancak geleneğin hakikatine saygıdan tavır alış idi. Yanlıştır doğrudur, ayrı bir konudur, meselenin diskurunda yeniden tartışabiliriz zamanla.

Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesinin kararı gelenek içi, disiplin içi tartışmanın eseri ya da bir hakikat meselesi olarak ele alınabilecek gibi değil. Edebiyatın kriminalizasyonuna yönelik içtihatların oluşmasına yol açacak. Yargıtay kararı, karar süreci sonunda tartışılması bitmiş ve son sözü alan dışından söyleyeyen bir yargı olacak alan içi gerekçelemede parlak bir karar sunmuş olsaydı dahi.

İlke olarak edebiyatın hukukla düzenlenmesi, edebiyatın hakikat ile olan alışverişine müdahale olur. Poşetli dergiler, özel kanalar, edebi değeri olmayan yazılı eserler, kolay okunur kaba tefrikalar dururken zor okunan, edebi okuma alışkanlığı isteyen sanat eserlerinin yasaklamalara nesne olması hayat tarzı müdafaası ya da kaygısı ile alakalandırılamaz. Piskanalitik literatür de benzer yasaklamalara hedef edilir. Tıp eğitiminde kadavralardan bazı parçaların koparılması gibi bir şeydir bu: Hayatta olan üzerine düşündürülmemiş, üzerinde bilgi sahibi olmayan uzmanlar, hukukçular, hekimler, düşünürler, insan ve toplum bilimciler yetiştirirsiniz.

Gerekçelemeyi bu yönde ilerletseydim fonksiyonalist bir açıklama tarzını seçmemden, öncelememden olmazdı: İnsanın Hakikatine edebiyat da bir açıdan pencere sunar. Bunu ne fiziki, ne sosyalpsikolojik, ne sosyolojik ne de başka bir alan tek başına sunabilir. İnsanla uğraşan, insanla ilgili karar alan, insan yetiştirenler insanı, her türlü insanı, her türlü insani hali epeyce bilmek zorunda.

Hayat tarzı müdafaası yönündeki argümanlardan çoğu tecavüz, pedofili gibi davalarda duvara çarpıyor. Kurtarılan sadece zevahir oluyor. Halı altına süpürülen hakikat satüko'nun da devamı yolunda karar oluyor. Hukuk bu açıdan devrimci olmak zorunda: Halı altına süpürmeleri engelleyip, yeni bir şey söylemek karar ile, aplikasyon ile, uygulama ile söz konusu ediliyor. Hukuk zamana, yeni üretim ve hayat ilişkilerine hukuki mazbutluğu getiriyor, her hangi bir zamanın mazbutluğunu ya da mazbut görünüşünü değil! Her hangi bir zamanın mazbutluğunu dayatmak, görünüşü dayatmaktır zaten; yeni çelişkiye, düğüme yeni bir şey söyleyerek kılıç sallamak değildir.

Hukuk muhafazakar değil mazbut olmak, yani herkese ve herkesin vicdanına hitap etmek durumundadır yeni bir şey söylerken, kanunu şablon uygulamaya, durumu kurtarmaya çevirmezken.

Hukuki praksis hukuku da günceller, adalet arayışını toplumsal konsensus oluşumuna bağlar.

Edebi eserden seri katilleri, sapıtmışları, canileri, halk düşmanlarını okuyoruz. En iyi eserler kalıba dökülmüş kişilikler kurgulamada değil, türlü yöne açılan ve yönelen kişiselliğin ve bireyselliğin ifadesine dönüştüğünde ortaya çıkar demekte bile tüm doğruyu ifade etmiş olamıyoruz. Edebi eser dil ustalığının, samimiyetin, özneler arası düşünce alışverişine açıklığın da kendisini konuşmasıdır. Edebi eser parçaların, ilgilerin mükemmeliyetiyle bile bütünleşmez. Bütünleşme yazma öncesinin yazma sürecinde kendisini konuşmasıdır, aramasıdır da.

Apollainaire dönersek: Eserlerinde şu var, bu var. Yargıtay kararında sunulandan çok daha fazla şeyler var. Apollainaire'nin savaş yanlısı görülen bir eserinin bu nedenle sansüre uğramasından bir farkı yok cinsellik hukuku açısından sansüre uğramasının. Apollainaire'de bir duruşun tavrın arkasındaki psikolojik, insani bütünlüği bulabiliyorsunuz. Bütünlüğünü kaybeden hayata bakışın arkasındaki bütünlük de, dünya da buna dahil.

Biz düşünürler, edebiyatçılar, hukukçular, insan yetiştirenler bu eserleri iyi örnek kötü örnek olarak okumuyoruz. İnsanı anlamada bir kapı olarak görüyoruz edebi eseri, başka bir çok şeyin yanı sıra.

Bütün eserler yasaklandı diyelim. Bir eseri yasaklama gerekçesi bir diğerinin yasaklanmasına açılan kapıdır zaten. Geride kalan en mükemmel eserden, sözden, buyruktan doğru sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücünü de ortadan kaldırmış oluyoruz. Edebiyat insanlığın anlama tecrübesinin bir başka aktarım ve yorumda gerçekleşme kanalıdır da.

Okumuşun okumasında değil cahilin okumasında tehlike vardır. En iyi şeylerden bile felaketlere açılan sonuçlar çıkarır. Mücadele etmemiz gereken şey cahilin faniliğinin farkında olmayan, tüm zamanlar için konuşan, son sözü söylemeci okumasıdır. Arif başka türlü okur. Maarif başka türlü okutur: Başka eserlere, duruşlara, tarihselliklere relativize ederek evrenselleştirilir söz.

Hal tavır ve anlayışların çoğulluğundan yani relativize edilebilirliğinden kaçınarak evrenseli savunmak ne evrensele güvenmektir ne de savunmak.

Hukuk statükonun ifadesi değildir, olmamalıdır. Hukuk ifade ve eleştiri özgürlüğünün yannda; eleştirinin bürokratizasyonunun karşısında yer alabildiği ölçüde kendi meşruiyet iddialarını güncelleyebilir ve geleceğe aktarılabilir.

Eleştirdiklerimin yasaklandığı, savunduklarımın kural haline getirildiği bir dünyayı reddetmem edebi diskurun sadece bir zevk, haz, incelmişlik ifadesi olmamasından; sürekli yeni bir şey söyleyerek varolmasından geliyor. İtirazla, rayından çıkarak, rayına girerek, arayarak, kendisini bularak, kaybederek, bulamayarak. "Hangisi daha edebidir?"e edebiyatı ve insanı, çeşitli alanların mantığını ve hatta hukukunu bilen insan ezbere bir cevap veremez. Veremezdik eskiden.

Divan Şiiri de o yüzden hürdü: Bilinen de bilinmeyen de hep o eski bilinen ve bilinemeyeyen.

(Zamanım bu kadarına yetti, düzeltilmedi. Muhafazakar sanat manifestolarına karşı Jdanov'u eleştirerek de çok şey söyleyebiliriz. Burada konu dışı bıraktık, mesele etmedik.)

22 Kasım 2011 Salı

Ekşi Sözlüğü Kapattırma Girişimleri Üzerinden

Ekşi Sözlük bazan incitici, yüzeysel olabiliyor. İtiraza kapılarını açık tutmaları, başkalarının imajını ellerinde tutma olayına ihtimamla yaklaşmalarını beklemek herkesin hakkı.

Haklarında önyargı oluşturulduğunu düşünenlerin, sitenin kendi sorumlularından cevap alamadıklarında mahkemelik olmalarını da doğal karşılıyorum.

Ancak son kapattırma kampanyasının demokratik, eleştirel, hukukî her türlü sınırı zorladığı kanaatindeyim.

Demokrasi'nin vazgeçilebilir bir şey olduğu vurgusu ise, ironik de olsa ilginç, referandumda hayır oyu verenlerin darbecilikle suçlanması demek durum, an, ironi icabıydı.

Burada ilginç bir gerekçe var: Kutsalların aşağılanması. Kutsalların aşağılanması kötü bir şey. Ancak bu, kutsalların savunulmasından ileriye gidiyor ve hukukun herkes için geçerliliği içinde herkesin, her çevrenin kutsal bildiği için demokrasiyi paranteze alabilme hakkını öne sürmelerinin yolunu da açıyor.

Sokağın devreye girebilirliği, galeyanın önünü açmaya kalkışılabileceği lafzı Çorum ve Maraş provakasyonunu yaşamış bir ülkede akıl kârı değil. Fark? İddiada haklı olunduğu düşüncesi. Kanıtın apaçık ortada olmadığı durumlarda da iddia büyükse, demokrasinin rafa kaldırılabilirliğinin meşruiyetinin düşünülebilirliğinin önü yeniden açılmış olmayacak mı? Yenidemokratlarmızın demokrasi söyleminin kolayca sönüvermesi yeni bir diktatörlüğün hedeflendiği iddialarını güçlendirmeyecek mi?

Kanıt apaçık olsa da olmasa da, hukukî sınama süreçleri devreden çıkarılarak mı hukuk gündeme getirilecek? Yani önce ortalık ateşe verilip sonra hukuk işlemeyecekse, hukuk baskı altına alınmakta değil midir? Değil ise, kamuda fiili infial için gerekçe mi oluşturulmaktadır?

Burada dikkat edilmesi gereken şudur: 11 Eylül türü saldırılarından sonra batıda göçmenlere yönelik saldırı çağrılarına meşruiyet kazandırıcı bir yolun önü açılmaktadır. Almanyada olup bitenler ve faillerin en iyi ihtimalde dahi korunmuşluğu uyarıcı olmalı idi.

Salman Rüştü meselesinde göçmenlerimiz üzerine baskıları meşru kılan bir diskur açıldı. Kutsallar korunur görünürken, batıdaki ırkçılığın göçmenleri fişleme, izleme, baskı altında tutma olayı kolaylaştırıldı.

"Ne yapılmalıydı?" diye sorulursa: Eleştiri ile karşılık verilmeliydi. Evrensel aklını bulmuş, gerekçelerini bulmuş alay ile. Bulunamadıysa, bu ihtiyaç doğardı. Aydınımızın söz hakkı elinden alındı. Söz hakkı'nın haklı olmayan sözü de içerdiğini, eleştiri hakkını yitirmenin acısıyla vurgulamalarda kalış, toplum mühendisliğine teslim oluş idi de.

Ölçü kaçırılmadıkça bu tür hallerde sokağın tepki vermesini demokratik buluyorum. Ancak demokrasinin rafa kaldırılabilirliği söylemi içinde sokak ve hukuk aynı anda gündemde tutuluyorsa, provakasyon hukukunca esir alınma durumuna düşüyoruz.

İnsanların inançlarıyla alay edenler çokbilmiş ilkel ve cahil bir bilimsellik iddasından konuşuyorlar öoğu kez. Düşünceleri, iddiaları inanç-bilgi ayrımı, antinomilerin eleştirisi gibi hususların farkında oluşun aydınlanmasını içermiyor.

Kaba eleştirinin çattığı indirgenmiş ezberi inancın hakikati sanan bir karşı kutup da, indirgenmiş, basitleştirilmiş, saptırılmış olanı kendi hakikatleri olarak savunabiliyor. İki tarafın ileri sürülen içeriğin gerçekliğinden emin oldukları, ama hakikatini sorguladıkları bir ortak zeminde kutuplaştıklarını görebiliyoruz çoğu kapışmada. Örnek verelim: Mevlânaya küfredenlerin Mevlânâya yazdıklarını bazı sözde mevlevî çevreler aynen savunuyorlar. Bir taraf bu ezberi övüyor, bazıları da ona sövüyor. Küfürü hafifletecek hiç bir şey olamaz. Ancak çarpıtma, kendi diyemeyeceklerini büyüklere söyletme de hafif br hakikat suçu değil.

Mevlâna üzerine kapışöalarda yapılması gereken, hakikî Mevlânâyı sunmaktı. Bu da zaman alacak bir iş idi. Hakikîsini sunmak zaten, hakikati içinde sunmaktır, bilebileceğimiz, kavrayabileceğimiz hakikatimiz içinde, yorumlarımızı tartışmaya, yanlışlanmaya (bilgiteorisindeki anlamıyla) açıklık içinde tutarak.

Hemen cevap verememek acıtsa da, söyleyeceğin bir şey yoksa, dersini çalışmak, ezberi olanla dövüşe girişmeden daha hayırlı bir yol.

Kanlı pazarda başkalarının hakikatini çarpıtıp balta satır saldıranları her daim haklı kılan bir hukuk, ilahî bir söz vermişlik yok.

Çarpıtma olmadığında da kafa göz kırmakla hakikat savunulur diye bir şey yok. Bunda cahiller, çok bilmişler her daim daha ustadır.

Hakikate sadık olmak, hakikatini bulmak, hakikati savunmak acelecilik, baskıncılık işi değildir. İzah edemiyorsan cahilsin. Daha iyi gerekçe sunamıyorsan, hakikate ezberi tercih ediyorsun.

İnandığında, bildiğinde hakikat olduğunu, olması gerektiğini düşünen insan saldırmaz.

Meşru müdafaa güçlü olanın, hukuku tayin edenin değil, köşeye kıstırılanın hakkıdır öncelikle.

İktidar iken köşeye kısmışlık psikozuna girmeyeceksin. Önüne geleni de köşeye kıstırmaya çalışmayacaksın.

Daha iyi bir ufuktan bakış, daha geniş bir anlayıştan eleştiri seni çaresiz, zavallı, garip yapmaz. Ayrıca garip, mazlum kalışın bir kötülüğü yok. Kerbelâ'yı okumakta aciz kalıyoruz: Orada kendilerini savunmak için mazlum kalıştan başka bir yol seçmeyişi sanki yenilgi nedeni gibi görüp, zalimlerin dilini seçmeyi yeğleyenlerimiz var. Kerbelâdaki zulümü onaylamadan değil de, yenilgiye yol açan yolu reddetmekten kaynaklanan, mazlumların aleyhindeymişçesine bir yolu seçtiren, iktidara, galibiyete götüren yolun seçilmiş oluşudur. Bu, mazlumlardan uzaklaştırıyor, Kerbelâda susuz kalanlardan uzaklaştırıyor!

Ekşi Sözlük'e karşı tavrın mutlak galibiyete, ezici dayatmaya gidecek görülen yol olması sorunlu. Bu dilden bizler çok çektik.

Velev ki hakikate zulmedilmiş olsun: Biz iktidara, ikbale, yarın yarı yolda bir kenara atabileceğimiz demokratik söyleme sarılıp, işimize gelmeyen hakikat sözcülerini susturursak, dayanaklarımızın zehrini geç farkederiz. Asaları, sopaları yere atmak, hakikate teslim olmak, hakikatin kirletilemeyeceğine inanmamız lazım, öncelikle.

Bir yanlış tezi zor ile, tehdit ile, mutlak iktidar ile susuturursak, galibiyeti garantileyen yolları seçersek susturduğumuz sadece ve sadece eleştirel aklın sesidir. Hakikati anlama eleştirel bir çabadır. Soruya cevap vererek olur. Kötü soru yoktur, provakatif soru ise gerçekliğini en kolay ele veren sorudur. Verimsiz soru anlamında kötü soru ise vardır, sormaz, tartışmayı kapatarak destekler. Yağcıların, yalakaların soruları değil, seni cepheden sarsan soruları cevaplayarak aşarsın ezberi. Provakatif soru değil, tartışmaya kapalı duruştan gelen sorudur kör soru.

Ezber? Ezberin işi başkalarının yorumuna, anlayışına, kavrayışına nakletmek, aktarmaktır. Hali, zamanı, meseleyi bilmeden duyduğunu tekrarlamak olduğunda, alaka, bağlam, söylenenin hangi alanda hakikat iddiasında bulunduğu bilinmediğinde sözün hakikatine zulmedilir. Anlama, kavrama sözün tüm içeriğini kavrama değildir. Kendi halinden durumundan, hakikatin kendisine açıldığı kadarından konuşmaktır. Konuşmaktır, çünkü, kavrayış kavrayışla buluşarak genişler. Konuşma bu anlamıyla eleştirel bir diskurun gündeminde, kucağındadır. İster anlam nüans farkından, ister tümüyle karşı karşıya gelmekten kaynaklansın konuşma, soru cevap diyalektiği, açık bir ufukta bizi düşünülmemiş ile buluşturur.

Öfke, hakikat derdi olanların işi değildir. Yalanı iftirayı göğslemek güçtür. Güçtür ama, hakikate yaklaştıracak, daha da yaklaştıracak olan o soruyu sorana değil, sorabileceğe cevap gönderebilmek, bir sonraki soruyu davet edebilmektir.

Tehditle, kodesle, yasakla hakikat korunmaz. Düzen korunur. Hakikat derdi olanlar, kendi cehalet ve dar ufuklarından korkarlar sadece, kendi faniliklerine tapmaktan, faniliklerine yapışmaktan.

Aslolan iktidar değildir. İktidara ve galibiyete götüren garantili yolların taburesine tekme vuramadıkça, gönüllerde taht kurulmaz!

Gönlümüzün sahipleri, tevazularına, insanlıklarına sarılan ve insanlıktan umut kesmeyenler, propaganda değil hakikat ipine sarılanlar olacaktır demem kimleri aydınlatabilir ki?

Acelen varsa, sabrın sözcüsü olmayacaksın!

18 Kasım 2011 Cuma

Vicdanî Red Üzerine Ev Ödevleri

Savaşın nerede red edileceği, nerede kabul edileceği eski adamlık, yiğitlik, alplik geleneğimizin (tüzüğünde, el kitabında değil) praksisinde, fronesisinde de yazılı idi. Kabile ve aşiretler demokrasisinde reddedilen savaşlar çok olmuştur, güç dengelerinin elverişli olmasına bakılmamıştır çoğu kez.

GAZA. Gaza zulme karşı duruş, barış için hareket idi, zamanla nasıl gerekçeler, temellendirişler, duruşlar sulandırılır ayrı bir konu. Savaşı red veya savaşı kabulleniş aynı gaza kavramının içinde gerekçelenebiliyor meşruiyetini bulabiliyordu. Erken fütüvvet bir aşiretler, boylar demokrasisin buluşma alanında şekillendi. Merkezî devlet(ler)le fütüvvet evet, zayıflamıştır. Bu anlamda bir zayıflamayı da dert ettiklerini sanmıyorum. Aşiretlerarası demokrasi yani dengeler ve ortayol bulma faaliyetleri kötü bir şey olmasa da, stabilite, güvenlik, hukuk,  ticaret yollarının açık tutulması özlemi merkezî devlete yönelik bir talep de yaratıyordu.

Hüzeyin Gazi'nin Kuyucu Murat Paşaya katılmayı reddeden torunları da o dönemin anadolusunda yiğit, er bulunuyordu pekalâ. karşı koyuşlar her daim isyan biçiminde olmazdı. Dengeler elverdikçe diplomatik, elvermediğinde canından olmayı göze almayı gerektiren bir kodeks öncelenirdi. Bir el kitabından yola çıkarak değil. Halkın, kültürün, geleneğin temellendirici desteğini, toplumsal vicdanı arkasına alarak!

Vicdanî redde ayırt edici olan gerekçenin bireyden mi topluluktan mı geldiği değildir. Kararın arkasında bireyin durması önemlidir, birey ve vatandaşın hak ve ödevleri alanında gerekçelenmesi dahi ayırt edici değildir. Hak ve ve ödevler bağlamında bakan ve değerlendiren bir hukuk ve toplum yeterlidir.

Torunlarına silaha el sürmeyeceklerine dair yemin ettiren savaşçı geleneğin temsilcisi de vicdanî reddi gündeme getirebiliyordu, hem de meşruiyet tartışmasını anlamsız bırakarak. Olgun bir toplumda böylesi durumlarda hal çareleri bulunabiliyordu. Bulunamadığında münderecat ve hukuk icabıdır her şey.

Savaşa karşı çıkarak dağa çıkan vicdani red kapsamında hareket etmiyordu. Reddin aktif direnişe dönüşmesi, savaş karşıtlığının savaşlara iç savaşlara dönüşebilmesi ise her daim mümkündür.

Vicdani reddi modern zamanların kavramı olarak görmüyorum. Ancak modern zamanların temellenmiş direniş tarzları, barışçı duruşları ile de alakalanmış, yeniden temellenmiştir.

PASİFİZM. Vicdani red, zorla silah altına alma karşısında şiddet kullanmaz. Gandi'nin siyasi mücadelesi pasifizmin modern zamanlardaki yeniden temellendirilişi, sınanışı da olmuştur. Bugün vicdani reddi tartışan ufuk pasifizmi gündeme getirmeden kendisini ifade edemez! Pasifizm tartışmaya açık, argümentasyona açık bir duruştur. "Dinim böye gerektiriyor!", "anlayışım böyle gerektiriyor!", "gazi dedeme söz verdim!",  demek durumunda değildir pasifizmden argüman. Bu tür argümanlar, bir anlamda tartışmaya kapalıyken, bir başka boyutta tartışmaya açık olabilirler. Bunda sorun yoktur. İnanca, anlayışa saygı başka bir şeydir, bir şeyin doğru olup olmadığını başka bir planda tartışmak ayrı.

"Köylüme silah doğrultamam!" da bir yeterli gerekçedir. Bunu söyleyen "Çanakkaleye gitmem!" dememektedir. Gerekçesi de pasifist değildir.

"Pasifist, işgale evet der, sömürgecilere uysaldır" diye de düşünmemek lazım. Evet, işletilebilse medenî bir duruştur. Özgüven ister. Karşı tarafa da güven ister. İnsanın ruhuna. İnsanlığın kader ortaklığına.

Pasifizme karşı argümanların güçlü olmasından çok reel politik durumlar konuşur. Savaş endüstrisi, çatışma mühendisliği. Kapıdaki bela.

Evet, ben 12 Eylül döneminde askerliği reddederdim! Çanakkale Direnişine ise gözüm kapalı katılırdım. "Doğru mu yapıyoruz?" sorusunu sormak ise ne ayıp, ne yanlış, ne de günah. Bu soruyu birileri sormalı. Birileri de cevap vermeli. Ancak hiç bir cevap sorunun önünde, ilerisinde değildir.

Soru hakikatini de taşır. Cevap kendi olumsuzlamasını.

Çanakkale'de tartışılabilecek bir şey yoktu, her şey apaçıktı: Doğru mu yanlış mı yapıyoruz sorusunu aşar bazan savaş. İşte o zaman sorgulanmaz direniş.

Çanakkale üzerine tartışmalar, yine de, olmadı değil. "Neden geri çekilen düşman askerleri imha edilmediler?" sorusuna bazan "savaş katliam değildir!" cevabını işittik, bazan reelpolitik açıklamalarla desteklendi bu, bazan karşılıklı profesyonellik ya da insanlık üzerine diskur yürüdü. Doğrusu neydi? Doğrusundan öncesini söyleyelim: Bu sorular geçmişi değil geleceği şekillendirir! Tartışma gelecek için yapılmaktaydı.

Doğrusu şudur: Çanakkaledeki direniş bir ahlâkın, varlık sebebinin, kültürün, dayanışmanın medeniyetinin cevabıydı işgalin medeniyetine. Daha üstün bir ahlâk silahlardan üstündür. Tecrübe, kurmaylar silahlı bir direnişin askeri-hukuki normlar sınırında hareket etmesini sağlayabilirler. Yani tek başına haklılık, direniş ahlakı, gelecekle dayanışma hali yeterli değil. Ufuk da vardı. Soğuk savaşın flu gerekçeleri, şeytanlaştırmaları değil, hakikat, varlığımız, insanlık için söylenebilecek sözümüz can pazarındaydı.

Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olanları anlamakta zorlanmışımdır hep: Biz orada anayasamızı, babayasamızı, insanlık duruşumuzu yazdık, yaşadık, ilan ettik. Elbette kendimizi sınırlandırarak, savaşı intikam eylemine dönüştürmeyerek, barışa geçiş kapılarını savaşta, hatta savaşla açık tutarak!

PARANTEZ. Yunanlı sosyalistler Selanik açıklarında anadoluyu işgal için yola çıkarılmış bir gemiyi (kruvazör?) işgal ettiler. Yeri göğü inleten sloganları "Savaşa Hayır!" idi. Dışardan işgal değildi bu. Yalta ile reel sosyalizmlerle henüz dümura uğratılmamış bir kardeşlik ilanıydı, üniformalı erlerin, askerlerin. Benzeri birkaç olay İzmir açıklarında oldu. Buna "savaş karşıtlığı" deniyor. Bu direniş türü, "sivil direniş" kavramıyla geçişli olsa da, sivil direnis değil. Sivil direniş pasifizmin spektrumunda şekilleniyor. Yunanlı barış eylemcileri silahlı askerlerdi. Göze aldıkları küçümsenebilir bir şey değildi. Başlarına neler geldi, can kayıpları oldu mu neden çokbilmiş ve cengaver gazetecilerimiz incelemez, araştırmaz anlaması zor.

SİVİL DİRENİŞ. Batı üniversitelerinde "sivil direniş" pratik felsefenin dalları olan uygulamalı etik, siyaset  felssefesine konu edilir. Vicdani red, "sivil direniş" başlığı altındaki bir çok konudan birisidir. Sivil direniş pasifizmin eylem spektrumu olarak görünse de, pasifist olmayan siyasetlerin de pasifist yolları kullanabildiğini biliyoruz.

Vicdanî red konusu askeri bir konu olmadan çok, adalet felsefesinin, siyaset teorisinin, düşünce tarihinin, siyaset felsefesinin, uygulamalı etiğin tartışma konusu olmalıydı.

Askeri görüş, reel durumu ifade eder, varolanın içinde, varolan şartlarda, olması gerekenin alanını işaret etmez.

Tartışmalar ise hikmeti, düşünceyi, siyaset bilmini, toplum kuramını, siyasi pragmatiği, reel politika tarihini de ister, düşünce tarihi kadar.

DÜŞÜNCE TARİHİ. Zorunlu askerlik vatandaşlık kavramının gelişimi unutularak, aydınlanma sonrası toplumların gelişimleri unutularak tartışılamaz. Profesyonel ordu bu yüzden sadece askeri bir mevzu değildir. Zorunlu askerlik bir hak mıydı, zorlama mıdır, bilinmesi gerekir! Savunmanın düzenli ordu ya da milis tipi örgütlenmesi de askeri tarihin değil, siyaset tarihinin önemli bir konusudur. Yugoslavyalaşma, balkanlaşma olaylarından sonra bizim geçmişimizdeki düzenli ordu için milislerin tasfiyesi düşünce tarihi açısından da ele alınabilmeliydi. Nerede bu tartışmalar?

FARKLI DURUŞLAR, farklı tavır alışları normalitesine dahil edebilen kapsayıcı pragmatizmler bir ülkenin çöküşünü getirmez. Savunma toplumsal dayanışmanın çökmesiyle ortadan kalkar. Teknik bilgi ve alan tecrübesi, çeşitli alanlarda önderlik sorunları reddedebileceğim şeyler değil. Ancak ruhsuz bir teknik, dayanışmasını yitirmiş bir toplum, toplumuna sömürgecileşmiş aydın, mühendisleşmiş siyasetçilerin itirazsızlıkta bile yapabilecekleri fazla birşey yok.

İÇERDE SAVAŞ VAR argümanı son haftalarda sürekli vicdani redde karşı gündeme getiriliyor. Ordu dışardaki savaş için kurulur, doğrudur, sınırlarımızda savaşlar var. Ancak ordunun içerde kullanılması gerektiğini addeden argümanlarla vicdani reddi reddetmek, vicdani red lehine argümentatif ve vicdan sızlatıcı temel oluşturmaktadır.

SİLAHSIZ HİZMET TALEBİ vicdani red ile özdeş değildir. Vicdani red bir dispozisyondur. Silahsız hizmet, değişik gerekçelerle silah taşımak istemeyenler için bir çözüm yoludur. Silahsız hizmet yerine hapishane de seçilebilmektedir bazı ülkelerde.

HAPİS. Bazı demokrasilerde bir çözüm idi. Abartılı bir süre olmaması kaydıyla, angarya ve aziyete dönüşmedikçe. Burada dikkat edilen vatandaşlık duygusunun yitirlmemesi, muteber olan olmayan vatandaşlık kavramlarına kapı açılmamasıydı. Hukuk felsefesinden, siyaset düşüncesinden argümanlar tartışmaya atılmadan bu konuyu da tartışmak imkansız.

VATAN SAVUNMASI. "Bizim çocuklar darbe yaptı" diye bir önerme düşünelim. Bu önermedeki "bizim çocuk" olmayı kutsallaştırmak değilse onca hamasiyat, tehdit, kavgacı ton insanları dinlersiniz! Dinlersiniz, taleplerine bir biçimde cevap verirsiniz. Vatan savunması soğuk savaş örgütlerinin sokaklarda aydınlarımızı yok etmesi; Maraş, Çorum, 1 Mayıs provakasyonlarına kalkışabilmesinin adı değil! Mamak askeri cezaevinde kendi aydınlarına soğuk su sıkan, taciz eden (fonda İstiklal Marşıyla!) zihniyeti reddetmek de vicdani reddi bir zamanlar, Efendiler!

Tereddüt, eleştiri, farklı bakış bizi çözmez, çökertmez. Ama devlet eliyle işkence, tecavüz yapılırsa çökertir! Kurtuluş savaşında eline silah almayanlar değil, ordu cephede çırpınırken ellerine silah alıp da yolları kesenler, ali kıran baş kesen açgözlüler belaydılar.

Vicdandan redde gideni döverek, korkutarak, şeytanlaştırarak bir yere varılamaz. Herkes hastabakıcı, aşçı olmaya kalkıştığında, evinde oturduğunda, işine baktığında zaten bir tehdit de yoktur. İnsanı evinden çıkaran yola döken, çöllere çıkaran savaş severlik değil, barışın değerini biliştir, insanlıktır, sözünde dururluktur.

Evini sevmek fena bir şey değildir. Eve dönmek, evine ekmek götürmek isteyen direnir. Evsiz, barksız, umutsuzlar da arkadaşlarını evlerine sağ salim gönderebilmek için çarpıştıklarında galip geliyoruz, geliyorduk, bir zamanlar.



(Zamanım bu kadarına yetti, benden bu kadar... Düzeltilmedi.)

22 Ekim 2011 Cumartesi

Sırtta Bıçaksız Linç Resimleri

Kaddafinin linç edilmesi ile uluslararası bir çok düzenleme ve kural ayaklar altına alındı.

Uluslararası hukuk açısından öldürülenin Allende mi Kaddafi mi olmasının pek bir önemi yok. Herkesin adil yargılanma, linç edilmeme, Cenevre Anlaşmasının uygulanmasını bekleme hakkı var.

Libyada muhalifler iktidara daha iyi, daha üstün bir hukuk önerisiyle geliyorsa bu yapılan neyin nesidir?  Sunulan hukuk Kaddafi hukunu aratacaksa onca uluslararası kutlama, orji neyedir?

İtilip kakılan ve ayaklananlardan zalimlerinkinden daha üstün hukuku her daim beklemiş güzide basının ve uluslararası aydının hali ne kadar acıklı. Sarılacakları gerekçe ayaklanma ve devrimlerde işlerin çığırından çıkabiliyorluğudur sanırım.

İsyanların, devrimlerin her daim meşru olmadığını savunanlardan değilim: İsyanın, halk hareketlerinin ayaklar altına alınmış bir ahlâkı ve hukuku yükseltmedikçe intikam, revanş ve zulümde nöbet değişikliğinden öte gitmeyeceğini bilenlerdenim.

Libyadaki hareket aniden parlamış bir ayaklanma değil. Nato ve Batı Avrupa desteğiyle şekillendi. Linç gibi hareketlerin hukukî sorumluları sadece linç eyleminde bulunanlar değil, Kaddafinin yakalanmasına katkı veren tüm koalisyon güçleridir de. (Konvoyda Kaddafinin bulunduğunu bildikleri artık aşikâr!)

Demokrat tavır yargılanıp aklanmayı talep etmeyi gerektirirdi. Kazananların, hep kazanırlığın dilinden konuşuluyor.

Kaddafi linç edilen ilk kişi değil. Bugüne kadar linç edilenlerin tümü diktatör de değil. Ancak, linç olaylarının arkasındaki koalisyonun aslî üyeleri pek değişmiyor.

Ne yazık ki Türkiye de bu ülkelerle hukukunu geliştirerek insiyatif arıyor. Demokrat siyasetlerde ortaklık veya suç ortaklığı ciddi ayrımlardır! Arkadaşlarını söylersen kim olduğunu, ne olduğunu söylerler insana da, ülkelere de.

Sırtta bıçaklı resim için kıyamet koparan aydınlar, cinayeti ve kanı midesi almayanlar neden bir diktatör linç edilirken bu kadar neşeliler? Hukuktan bakamadıkları için mi yoksa?

Mazlumun linç edilmesi, katledilmesi yüreğimizi kanatabilir, kanatmalı, ama, hukuk herkes için geçerlidir! Yoksa hukuk değildir!

Katiline eziyet edilmemesini vasiyet eden devlet adamlarımız, önderlerimiz vardı bir zamanlar. Onlar zulme isyanın sözcüleriydiler. Bin yıl önce yapılabilenden daha kolay olanı beklemeye hakkımız vardır! İnsanlığın takipçisi olmaklığımız şarttır!

Savaşta herşey olur diye bir şey yok! Sadece "medenî ülkeler" kendilerine konulabilecek sınırları engellemek için ihtilallerdeki, ayaklanmalardaki vahşete de göz yumuyorlar.

Halk ayaklanmaları lümpenleri de angaje eder, bunu Oğuz Atay hatıralarında güzel işlemiştir. Angaje ediş, daha güzel bir dünya, daha insani bir duruş içinse amenna. Gazabı, kini, nefreti, kana susamışlığı sokaklardan akıtacaksa başka.

İnsanların zulme direnme hakları vardır! Bu zalim olma hakkı, zulümde nöbeti devralma hakkı değildir.

Kaddafi linç edilmesi olayını daha da vahim kılan, demokrasi söylemli bir koalisyonun linç topluluğunun arkasında durmasıdır. Galeyana geliş, durdurulamaz kitleler teranesi savaşa, içsavaşa hukuki standartları dayatmayan bir ahlâksızlığın, adaletsizliğin, tepeden bakışın eseridir!

Kaddafiyle çatışabilirsin. Bu hukukun karşılıklılık ilkesini ayaklar altına almaz. Ama, esir alabildinse, alabileceksen, yaralarını tamponlarsın. Saldıranları bloke edersin. Kontrol edemeyeceğin bir kitleyi sokaklara salmazsın. Eğer kontrol edilemeyecek bir kitle söz konusu idi ise, ki belli bir disiplin gerektiren çatışmalarda kontrolsüzlük ne iktidarın ne de şehirlerin alınışını açıklayabilir.

Hava desteği çapulculara verilmez, iş çapulcuların işi değildir. Olayın sorumluları başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere muhalif güçlerdir. Sorumsuz, dokunulmaz hiç bir uluslarası siyasi ve siyaset yoktur, hukuk açısından bakarsak!

Bu linç ettirme, kafa koparma, saray basma işlerine itiraz etmezsek bu tür eylemlerin kural haline gelmesine yol açacağız. Medeniyet iddialarında bulunmayacaksak bunda bir mesele yok elbette.

Kaddafi bir klanın, zümrenin desteğiyle ayakta dursa, hatta tüm desteği yitirmiş olsa bile, onun katline karar verecek olan, onu aslanların önüne atmaya hakkı olan bir merci yok.

Nesillerimiz sürek avlarını haber bültenlerinde dinleyerek büyüdüler: "Ölü olarak ele geçirilen" insanlar, bazan sadece üç beş kitap, bazıları şiir, daktilo ile. Ölü olarak ele geçirme hakkı varmış gibi. Doğalmış gibi.

Çatışma bile katliam eylemi değildir. Bir sınırı, sonu, sorumluluk dünyası vardır.

Askerlik, ihtilalcilik, savaş siyasetin silahla, silah üzerinden yapılmasıdır.  Çapulcu ile isyancı arasındaki fark yalnız neye isyan ettiğinde değildir, neyi hedeflediğindedir.

Demokrasilerini erdemsiz, hukuksuz, kurnazca şekillendirmeyi meşru görenler, savaşı nasıl yaparlar kim bilir?

Savaş kepaze bir iştir!

Kendini savaşın içinde bulmak ayrı, savaş çıkarmak, barışı istememek, zulmü kimin yapacağında kapışmak ayrıdır.

"İş başa düşünce çekilir böyle" der Topalkoşma.

Barış da yiğitlk ister, istiyor...

7 Haziran 2011 Salı

"İnternete Düşen Kaset" Üzerinden Şikayetçi Olmak

İki insan arasında geçen bir konuşma.

İster "yasal" isterse yasadışı bir dinleme sözkonusu olsun.

Konuşmacılardan birisi eşinden şikayetçi, bir diğeri patronundan, bir başkası başbakandan. Birisi ana muhalefet liderinden, bir başkası bir gazeteciden.

Kimisi "aman dinlenir!" diye ölçülü konuşuyor, kimisi veryansın ediyor. Ertesi gün meseleye başka türlü yaklaşıyor ya da yaklaşmıyor.

Dinleyenler devlet memuru. Dinleten devlet kurumu. Dinlemenin yapıldığı yer bir başka devlet kurumu.

İki insan arasında geçen konuşma "iki insan arasında geçen bir konuşma", internete sızdırılana kadar.

Kayıt internete sızdırılıyor, oradan basına, oradan elalemin ağzına sakız oluyor diyelim.

Sızdırıldıktan sonra üzerine konuşulan şahıs(lar) konuşan şahıslardan şikayetçi oluyor, tazminat davası açıyorlar.

Sızdıranlar şikayetçi olana yakın duran "birileri" ise ne düşünürsünüz? Ortada yine de bir mağduriyet varsa? Peki, "sızdıranlar" şikayetçi olana diş bileyenler olduğunda?

Ortada bir yasa taslağı vardı: Bir biçimde internete düşen "malzeme" yayın organlarınca "kullanılabilecekti". Diyelim ki, siz hakkınızda konuşanlarla değil, "sızdıran"larla, dağıtan ve yayanlarla kapışmak istediniz. "Sızdıran" bu sızdırmayı kovuşturacak olansa, yayan ve dağıtan ise kanun tarafından korunuyorsa ne yaparsınız?

Size özel bir telefon görüşmesinde küfreden dostunuza, arkadaşınıza, akrabanıza, rakibinize, "tebaanıza" düş bileme hakkınız var mıdır? Gerçekten de "şerefinizle oynanırken" karşı tarafı haklı ya da haksız kılacak "şeyleri" listelemeye mi başlarsınız, yoksa konuşanların mağdur edildiklerini, hak ihlaline uğradıklarını mı düşünürsünüz?

Hukuk, varolan hukuk ne der bilemiyorum artık. Her şeyi diyebilir. Böyle ise hukuk, bizlere bir şey diyemezlik sınırına çekilmiştir.

Peki ya ahlak ne der? Şimdilerde ahlak düşüncesi diye bir şey kalmadı gibi görünse de, eskilerde tüm dünyada ne yapılabilirdi hatırlamaya çalışalım:

Hakkında konuşulanın incinme, konuşanlara kırılma hakkı olmakla birlikte ahlakî açıdan merkezî olan bu konuşmayı yok saymak, bu konuşmadan yola çıkarak konuşanlara tavır almamak, bu kayıtları yayan ve dağıtanlara tavır almaktır. Burada yeniden hukuk devreye girer: Sızdıranlardan, dağıtan ve yayanlardan hesap sorulmasını istersiniz.

Eğer mesele ettiğiniz sadece ve sadece ne konuşulduğu ise, bazan bir "ahlaksızlığa" karşı çıkarken, ahlaka lakayt hatta ahlaka aykırı bir davranışla hukuk arayışınıza yönelirsiniz.

Eğer "hukuk sistemi" sizden bağımsız olarak konuşmada geçen konulara yönelirse adalet, ahlakı ayaklar altına alan, "ahlaksız" bir duruştan temellendirilmeye başlanır. Bireyin tavrı ahlaksız bir duruş olarak tanımlanamayacakken, adalet dağıtıcısının duruşu daha vahim bir anlayışa işaret eder.

Hukuk'un şöylesi, böylesi, öylesi olmaz. Hangi hukuk sistemini savunursanız savunun aynı evrensel gerekçeleme ve temellendirme süreçlerine başvurmak durumundasınız. Hukuk kimine hukuk kimine hukuksuzluk olamaz örneğin.

Hukuk ahlaksızlık olarak temellendirilemez. Hukuk ahlak değildir. Ancak temellendirme ve gerekçelendirmeleri normatiftir. Hukukun kendisinin tartışılması ahlak düşüncesinin alanında cereyan eder.

Eğer yorum, uygulama hukuki praksis'i "ben yaparım olur"cu bir uygulayıcılıkta seyreltirse kaybettiğimiz hukukun temelleri olur.

Şu anda basında kristalleşen hukuk anlayışı yalnız toplumu kutuplaştırmak, çözmek riskini taşımıyor, terk-i medeniyyet gibi bir risk de taşıyor.

Ulaşılmak istenen sonuç ne olursa olsun, ne kadar "önemli" olacak olursa olsun hukukun hukuki temellerini yitirmesi, felsefesini kaybetmesi bir medeniyet kaybı ile sonuçlanacaktır.

"Daha iyi bir hukuk" önerileri, "başka bir hukuk" talepleri asla ve asla adalet duygusunu ve hukukun ahlaki temellerini budayarak sözkonusu edilemez.

İki, üç daha fazla hukuk arasında kapışmadan değildir hukuku dağıtma işi. Hukuk istiyor muyuz, istemiyor muyuz üzerinde tartışmaktayız, pek de entelektüel olmayan bir tarzda.

Hegemonya hukuk üzerinden kendisini ifade ettiğinde feda edilen adalet düşüncesi olacaktır, yeniden hatırlatırız, bencileyin.

20 Mayıs 2011 Cuma

Diyanet Sendikasızlığı mı Savunuyor?

Hutbeyi Okudum. Halden bağımsız okununca bir sorun yok. Olan bitenle bağlantılı okuyunca "işçilerin başına gelen hak edilmiştir" sonucu da çıkar. Yine yorumbilgisinin temel sorunlarından birisine dönüyoruz: Orijinal metin alıntıları bile yorumdur. Çünkü metinler alâkalı alâkasız durumlara bağlanır, yanlış anlaşılacağı dil topluluklarına sunulur, bağlam kaçırılır, birlikte okunacağı diğer kurallar gözardı edilir, uzman topluluğuna hitap eden ile genel olan birbirine karıştırılır vb.
Diyanetin politize olduğuna dair işaretler var. Muhalefete başka iktidara başka, zengine başka fakire başka, sağcıya başka solcuya başka davranıldığı intibaı güçlendirilirse Diyanet İşleri toplumda zaten varolan ayrışmada taraf olmakla kalmaz ayrıştıran taraflardan birisi olarak da algılanır.

Bugün herkesin utançla hatırladığı, insanlığın ayaklar altına alındığı Maraş Katliamı gibi hadiselerde provakatörlerin kalabalıkları nerelerden peşlerine takmaya çalıştıklarını unutmamak, kutsal mekanları bilerek ya da bilmeyerek politize etmemek gerekir.

Her alanı kapsamak gerekir diyenler ise şuna dikkat etmelidir: Mazlumu savunmak; güçlüye karşı güçsüzün hakkını vurgulamak bir denge tutturma işi değil, hakkaniyet işidir. Bu bağlamda siyasi davranılmayacaksa, nötral yani tarafsız davranılması daha hayırlıdır.

Fabrikalar, tarlalar, madenler insanı ayaklar altına alarak işletilecekse, altın gümüş gelecek bin yılların su kaynaklarını zehirleyerek çıkarılacaksa, gelecekteki etkileri de kapsayan bilançolardan kaçınacaksanız fayda zarar hesaplarını bir kenara bırakıp temkinle, dostlukla, anlayışla yaklaşmak daha hayırlı olacaktır.


Diyanet İşleri politize olursa, partizanlık söz konusu olursa; çalışanların sorunlarına sermayenin sorunları ağır basarsa, "bir lokma bir hırka masalıyla avutulduk" düşüncesiyle büyüme, kâr, yatırım gibi kavramlarla düşünür olursak yoksullar, itilmiş kakılmışlar, hukuksuz kalmışlar ne hissederler?

12 Eylülde onca işkence yapıldı. Bir işkenceye karşı hutbe verildi mi? Taşaron işçilik kurumu eleştirildi mi? Karılarını döven erkekler için yer gök inletildi mi? Bunlar yapıldıysa, referandumlarda "hayır" diyene bir haksız yafta yapıştırılmadıysa siyasi tavırlar da tereddütsüz alınsın. Demokrasi savunulsun. Komşuluk hakkı. Hakikat hakkı. İnsanlık hakkı. Hayvanların, yeraltı sularının, dağın taşın hakkı.

Hutbede işçi de işveren de eşit olacak. Padişah da maraba da, sokaktaki evsiz barksız da. Bir konuda eşit olunmaz ama: Hakkı yenmiş olanın hakkı, hak yemiş olanın haksızlığı ile eşitlenemez.

Hakta hukukta eşitlik haksızlıkta hukuksuzlukta eşitlik değil. 

İnsanların hakkanî karşılanabilecek eşitsizliği zalim ile mazlumun, güçlü ile güçsüzün, muktedir olan ile söz hakkı bile olmayanın eşitsizliği değil!

Sözünü duyuramayandan yana ağırlık vermek, bizim gibi düşünmeyenin talebini hatırlamaya öncelik vermek, kaybeden taraf ile kaybetmeyi bilmek idi bizi ayakta tutan.

Bilenle bilmeyen eşit değildir. Bilen, yanılırlığını da bilen, hatasını herkesten önce gören, kendisi gibi olmayana selamını herkesten önce vermiş, sorumluluk ve fedakarlıkta herkesi geçmiş olandır. 

Kanun karşısında, haklar karşısında eşitliğimiz ise tartışma konusu bile edilemez.

Nerede taraf nerede tarafsız olacağını insanlar ayırd edemiyorlarsa, "tarafsız" olmaları ve bu tarafsızlığın mazlumlarca bir tarafgirlik olarak algılanmamasına dikkat etmeleri gerekir. 



14 Mayıs 2011 Cumartesi

Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !

Tecessüs, meraklılık, dikizcilik meşrulaştırılamaz.

Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.

Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.

Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.


Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!

”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.

Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!

Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!

Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.

İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha  insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!

Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak! Öylesine eyleyeceksin ki, aynısı sana ve çocuklarına, sevdiklerine eylense tarafından kabul edilebilir olacak!

Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.

”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.

Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.

Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.

Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.

Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.

Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.

Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!