Ayrımcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrımcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2012 Pazartesi

"Yanlış Adam Kaçırmak"?

Kaçırılan adamın "yanlış"ı "doğru"su olmaz!

"Adam kaçırmak yanlıştır!" demezseniz, evrensel iddialarda bulunulamayacağını da söylemeye gidersiniz!

"Kaçırılmayı hak etmiş" insanların olabileceğinin kapısını açık tuttuğunuzda "kaçırma ve kaldırma"yı onaylar ve evrenselleştirir duruma düşersiniz.

Yargısız infazları ve güçlünün adâletsiz hukukunu eleştirdiyseniz adâletin adam kaçırma dengesi ile sağlanmayacağını da düşünebilmeniz gerekir.

Fiili durumlarda ne olup bittiğinden dahi önemlidir bazan gerekçelemelerde vurgulananlar: İnsanlık anlayışınızın temellerini sunmakta olduğunuz için!

Hüseyin Aygün'nün kaçırılması ile Türkiye'de adam kaçırma meselesi gündemin merkezine alınmıştır. Kamuoyu adam kaçırmanın mantığını gündemden çıkaracak baskıyı kurmadan durulmayacaktır.

Yalnız Hüseyin Aygün değil tüm kaçırılanlar serbest bırakılmalıdır!

İnsanın bırakın insan hakları savunucusunu; kendisini bir zamanlar  kaçıranı dahi kaçırma hakkı, hukuku yoktur!

13 Nisan 2012 Cuma

Yerli Dizilerdeki Küçültülmüş Burun Merakı

Bazı dizilerde burnu "yaptırılmamış" oyuncu neredeyse yok. Kemerli burunlu erkek oyuncularda bile yakın çekimde az biraz "düzeltilmişlik" yakalıyorsunuz.

İnsanların sağlıklarıyla, et ve kemikten oluşan görünüşleriyle oynamaları "zevkler ve renklerin tartışılmazlığı" meselesini aşıyor, hem normatif etik hem de tıbbî etik açısından tartışılması gereken sorunlar oluşturuyor. Tıbbî etik açısından sorunlu kısım yer yer hukukî sorunlara da yol açıyor. İleride tartışabilmeyi ümit ediyoruz.

Bir başka ciddi ahlakî ve hukukî sorun kümesi dizi ve filmlerdeki oyuncu seçiminde ortaya çıkıyor. Halk sağlığı ile oynanmasından ırkçılığa kadar genişleyen bir spektrum dizilerdeki hümanist, eşitlikçi ya da muhafazakâr söylemi de eğretiliyor.

Bir dizide çekim platformu olarak kullanılan evde ikâmet ettirilen hanımlardan sadece birisinin burnu ameliyatsız. O da makyajla/maskeyle kemerlenmiş burnundan film icabı bir ameliyatla orijinal yüzüne estetikli yüz olarak dönüp "güzelleştiriliyor".

Yüz değiştirme teknolojisinden mucize dokunuşla güzelleştirip zayıflatan, hatta neredeyse akıllandıran bir estetik cerrahinin kontrolsüz propagandası basın yayın deontolojisi/etiği açısından sorun oluşturuyor. Yine bu alanda hukukun, ticari kuralların çiğnenmesi de söz konusu.

Benim üzerinde durduğum insanların güzelleşme talebi ya da vücutlarına müdahalede bulunup bulunmama hakları değil. Elbette ki özendirme, imrendirme tıbbî korsanlık sınırlarında. Tabip Odaları ile felsefenin bir kolu olan tıbbî etik ve tıbbın kendi etik düşüncesi olan tıbbi deontoloji uzmanları bir an önce bu konuları tartışmak, kavramlaştırmak,olası  tepkileri feveran ve keyfilikten uzaklaştırmak, diğer alanlardan tartışmacılara temel sunmak zorundalar.

Oyuncu seçimleri film ve dizi yapımcılarının, yönetmenlerin, filmi dağıtıp sunan endüstrinin de ırkçılık ve ayrımcılıkla imtihanıdır.

Burnu ameliyatlı bir oyuncuya karşı ayrımcılık, yasak da; güzellik çirkinlik iddialarının ve ideallerinin abartılması da; oyuncu seçiminde dış görünüşe dayalı elemeler de bazan değişik gerekçelerle eleştirebilecek, ancak topluma, insanî değerlere müdahale unsurları taşıyan tavırlardan. Lakaytlık, acemilik, bilgisizlik, senaryonun ilericiliği ya da toplumsal değerlere uygunluğu (muhafazakarlık) bu tip yanlışları hafifletmeye ne gerekçe ne de bahane sunabilir.

Burun kemerleri alınmış oyuncular toplumdaki temsil oranlarını bir ölçüde aşmalarında sorun olmasa da güçlü gerekçe (mesela ameliyatlı oyuncuların diskriminasyonuna karşı çıkmak gibi)  ve nedenler yokken kadroda ağırlık kazanmaları halinde en azından pasif toplum mühendisliği ile eleştirilebilir, suçlanabilirler.

Etik sorunlardan hukukî problematizasyona geçiş kolay bir iş değildir. Konunun en net ve açık olduğu hallerde dahi hukuki yaptırımın kendisi de şablonlaşmaya yol açıcılığı, estetik elştirinin alanına müdahlesiyle, sanat eserinin tartışılmasının eser sunumundan sonra olabilirliği gibi açılardan sorunludur.

Anorektik tiplemelerin güzellik ideali olarak ağırlık kazanmalarında yönetmeliklerle müdahaleler dahi hukukî müdahaledir. Ancak, sanat eserine müdahale eser öncesi yönetmeliklerle olduğunda meşruiyet açısından sorunlara yol açar: Yaratıcı, eleştirel tercihlere şablon sınırlamalar getirilmesi gibi nedenlerle. Sonradan hukukî müdahale ise soğuksavaş öncesi amerikan sansürcülüğünün sürek avlarına yol açma tehlikesini taşır.

Sanat eserine yegane meşru müdahale eserin tartışılması bağlamıyla sınırlıdır ve eserin gerçekleşme süreci içerisindedir. (Epik tiyatroda katılım ve açık eser kavramı başka bir konudur, tartışılmayı da dışlamaz, ve yine eserin gerçekleşme süreci içerisindedir). Sanat eserine ya da sanatçıya yaptırım, yasaklama, fiziki tehdite varan kararlar korku ve dehşet yaratma üzerinden hareket eder ve eleştirinin de meşruiyetini karartır. Eleştiri hukukun saldırganlık olarak kullanılması halinde suskunluğa çekilir ya da eleştirinin nesnesini bırakıp hukuku eleştirmeye (haklı olarak) yönelir. Eleştiri konunun hakikatiyle ilgilidir ve sanat eserinin gerçekliğine eleştirisiz kavuşması söz konusu değildir. Buradaki gerçeklikle gerçeküstü eserlerin bile bir  çeşit (zaman ve mekanda yerleşiklik, tarihsellik; allegorik veya tasniflenmişlik, tasnifdışı edilmişlik gibi) gerçekliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz.

Sanat eserine hukukî müdahale ancak sınırlı, tartışma açıcı, duyarlılığı uyarıcı ölçülerde kalarak meşruiyet iddiasında bulunabilir. Burada cezadan konunun tartışılması, tepkiselliğin önünün kapatılması gibi implicit gerekçeler söz konusudur ve farklı (demokratik) siyasi kültürlerde farklı yollar izler.

Müdahalelere karşı konuya karşı eleştirilerimizden daha çok yer vermek durumunda kalmamız "ne yapmalı" tartışması açmamak içindi. Birilerinin başını belaya sokmak, yasakları listeletmek için bahane üretmek değil, oyuncu tercihinin ırkçılığa dönüşme işaretlerinin film endüstrisince dikkate alınmasını sağlamak durumundayız. 

Aşılmaması gereken sınır aşılmak üzeredir, insanın kendisine dair önyargısı olarak estetik müdahale tartışılmalıdır. Yüz nakli ameliyatlarının açtığı imkanları bir yandan reddetmezken, diğer yandan görüntü, cilt ve saç rengi, yüz şekil ayrımcılığına kategorik olatrak karşı çıkmak durumundayız.

"Kategorik" demem, tekrarlarsam, burnu ameliyatlı, cilt rengini bin bir zorlamayla açtırmış, vücüt şeklini neredeyse bir ırktan kaçma düzeyinde değiştirmiş insanlara dahi ayrımcılık yapmamayı içeriyor.

Yüzü bir kazada hasar görmüş oyuncuyu ekranda görmek istemeyen bir toplum kuruntu veya psikolojik bozukluk olarak insanların görünümlerine müdahalelerini etkilemektedir. İnsanlar en azından ekranda gizlenmek, maskelenmek zorunda kalmamalıdırlar. 

Bir moda salgını, popüler kültürel salgın olarak estetik ameliyatlar üstün ırk, tabî ırk düşüncesini içinde barındırmaktadır.

Dünyanın en güzel yüzlerini dahi kendilerinden tereddtütlü kılan bir aşağılık duygusuna yol açan ne tek başına ırkçılık, ne güzellik endüstrisi, ne kapitalizimin insan idealidir.

Dilencileri bile burun ameliyatlı antikapitalist ülkeler sözkonusu. Amerikan rüyası görenler değil, muhafazakar kesimin erkek ve kadınları da bu furyaya teslim olmuşken nedenlere takılıp kalmadan ırkçılığa, toplumların kendilerine karşı yönelttikleri ırkçılığa dikkat çekmemiz gerekiyor. 

(zamanım yetmedi burada bırakıyorum. düzeltilmedi)




10 Nisan 2012 Salı

Izdıraplı veya Erken Ölüm "Öteki"ne mi Mahsustur?

İşine geleni ölüme, vaad edilene, ilahî adalete örnek gösterenlerin söylediklerinde haklılık payı var mı? Genç ölüm, ızdıraplı ölüm, nesiller boyunca benzer şekilde ölüm birilerin ötekilerden iyi ya da kötü olduklarına işaret mi?

Sabırla, hastalıkla sınanmayı bilmeyen eyüpleri, eyüplüğü de bilmez. Başkalarının ızdırapla sınanması, genç ölümleri ya da erken ayrılıkları bir diğerlerini seçilmiş, dokunulmaz kılmıyor.

Peygamber torunları vahşetle katledildiler. Peygamberler hastalıklarla, ayrılıklarla yüzleştiler. Her kim genç ölmeme garantisinin olduğunu iddia ediyor, başkalarının hastalıklarını dillerine doluyor, en hayırlı ailelerin nesillerce erken ölümlerle yüzleştiklerini unutuyorsa hakikate, hastalıkların, ölümlerin, kalımların hakikatine zulüm ediyordur.

İnsanları beğenmeyebilirsiniz. Yaptıklarını tasvip etmeyebilirsiniz. O halde eleştirirsiniz. Siz, onların yaptıklarını yapmazsınız.

Kendi ölümüne güle oynaya gitmek, cenaze törenini bir düğüne, eğlenceye çevirmek başkadır, ki çokbilmişler onların ölüme güle oynaya gitmelerini yermişlerdir. Husumet beslediklerinizin ölümlerinde sevinçten debelenmek, onları hastalıkları, "zamansız ölüm"leriyle eleştirmek başka. Onların gülüp oynamalarına da insanlık itiraz etmiştir.

Başkalarının acılarına sevinmek başkadır, kendi acını olgunlaştırıcı bulmak başka. Acıyı bal eylemek ne sadizmden konuşmaktır ne de mazoşizmden. İnsan, "acı asildir" derse bela aranmasını önermez, belâda olana bunu bir fırsata çevirmeyi önerir. "İnsan ölümlüdür!" derse ölümü aramayı, hızlandırmayı değil, ölüme de hazır olmanın kültürünü işaret eder. Hayatlı olmak, hayata yatkın olmak sanılanın tersine ölüme hazırlılık işidir. Hayatı kabullenen, hakkıyla yaşayan ölümle daha erken yüzleşebilendir her daim.

Kovulan aşık maalesef en çirkinimiz, en iticimiz, en imkanları kısıtlımız değil. İstediğini almışla, alamamış, almamış aynı kaba konduğunda insanların hayatla asaletlenmesini yermekteyken buluruz kendimizi. Sanki fedakârlık, tereddüt, yanlış karar, çıkarbilmezlik ayıptır.

Engebelerle, güçlüklerle, hastalıklarla, itilip kakılışlarla insan oluyoruz. İlk girdiğimiz imtihanı kazanarak, ilk baçvurduğumuz işe alınarak, ilk ticaretimizde başarı kazanarak, ilk yazımızla şöhret edinerek insanlığın tecrübesini kazanmıyoruz. Kazanımlar kaybediş, kaybedişler kazanım meselelerin çeşitli düzeylerinde, yüzeylerinde.

Hayatlarını alçaklıkla kazananların bazan kazasız belasız görünen hayatları seçilmişliklerine işaret değil. Madenlerde boğulanlar, tersanelerde paramparça olanlar, kimyasal üretim işçilerinin eriyen ciğerleri, işgale uğrayan mazlumların ibadethanelerinde katledilişleri lanetlenmişliklerine, günahkârlıklarına işaret değil.

İşaret aranacaksa hep başkalarının felaketi üzerinden kendisini onaylayanların gözleriyle aranacak bir şey değil.

İşi hiç ters gitmeyen zalim yöntemini doğru bulur, dünyanın akışının yarattığı alışkanlığı onun hakikatinin ifadesi sanır, tecrübeye kapalılıkla, doğru olduğuna emin olduğu yoluyla tökezler.

İyi insanların, mazlum halkların ise belki hakikatlilikten, hakikatten, adaletten vazgeçip kendilerini ezbere, işlerine gelene adadıklarında işleri ters gider. Bunun ne kanunu var, ne de kuralı.

Hakikatinden kopmuş hayal, ideal, yöneliş çökertir, tökezletir. Kötü olan hayal değildir. Estetiğin alanı hakikate ufuk verir. Sömürgecinin elinde ise önyargısını, ukalâ bakışını süzüp inceltip dayatır.

Onlarca nesildir dedelerim genç yaşta öldüler. Onların direnişleri, katkıları, emekleri, fedakârlıkları bizlere daha uzun ömür olarak geri döndü. Şimdi bizler daha mı hayırlıyız? Barışın, komşuluğun, kardeşliğin kıymetini bilemedikçe? Başkalarının acılarını kendi sevincimize kaldıraç yaptıkça?

Başkaları yanlış düşünebilir demiyorum, çoğu kez düşünüyorlar diyorum. Yanlış düşünülendeki payımızı vurguluyorum burada, başkalarının kendi sorumluluklarını dilime dolamadan! Tartışma, eleştiri, itiraz olmadan, kurumlaştırılmadan, başkalarına aklı başında itirazda bulunmadan, tartışmaya açık durmadan kimseleri yanlışlarının sorumluluklarıyla başbaşa bıraktığımızı düşünemeyiz!

Eleştireni tehdit ettikçe, eleştrimizi aşağılama, kötülüklerini isteme üzerine kurdukça başkalarının yanlışlarında kendi sorumluluk payımızı büyütüyoruz, artırıyoruz, yükseltiyoruz. "Her koyun kendi bacağından asılır" kabahatin bireyselliğini vurgular. Ancak, sadece son tahlilde. Fikrimizi söylemedikçe, düzeltici ve demokratik bir argümentasyonu esirgedikçe insanları kendimizce yarım hakikate mahkûm ediyoruz. Anlama anlaşmadır, düşünce ilerletilmesi konuşma diyalektiği içerisinde ilerler.

Bastırdığımız, yok saydığımız başkalarının hatasındaki kendi katkılarımız, şekillendiriciliklerimiz.

"Düzelticilik" daha hatasızlarca yapılmaz, bir kavramı daha düzeltelim: İtiraz, ikna olmadığımızın gerekçelerini sunmadaki gayretimiz, dinlememiz, karşı tarafın bize bir şey söylediğine inanmamız söz konusu olmadığında karşı tarafa bir katkımızın olabileceğini hayal dahi edemeyiz. Karşı tarafın söylediğine açıklık bizim kendimizi kavrayışımızı geliştirecek olan.

En doğru önermeye cahil inanıyorsa, o doğrudan yola çıkışı doğrudan doğru bir sonuç çıkarmasını garanti etmiyor. Yanlıştan yola çıkan ve bunu eleştiriye açan insanın ise yanlışa kapılanacağını düşünmek akıllı bir iş değil. İnsanın hakikatliliği ne tamamen yola çıktığı doğru ve yanlış tarafından belirleniyor ne de haklılık veya haksızlık kimsenin tekelinde.

Haklılık iddiası tevazu, hakkaniyet, sorumluluk işidir. Haklı insan başkasının kusurunda kendi kusurunu bulup kapatabilen, başkasını düzeltme işini kendisini düzeltme işi görebilen insandır.

Haklılık iddiası kendini iddaya atmak değildir, kendisini hakikatle düzeltebilenin öncelikle kendisine yöneltebildiği eleştirel iddiasıdır. Efendim.




21 Şubat 2012 Salı

Irk Biyolojisi

İyi ki Yaşıyosun be Yeğenim!

Doğuya insanlık dersi veren, eleştiriyi önce kendi gölgesine, dehlizlerine yöneltmeyenlerin mahzenlerinde kapalı kalan kan kokusu bizde insanlık komedyası olarak sahneleniyor bazan. Hayal edilebilen, başımıza da gelebilir. Gülünecek bir şey yok!

Doğacak çocuğun kaş göz rengini seçmek bile biyolojik bir savaş ilanı belki. Belki de olmadığını seçme bir başka komedya?

Kafka, İbn Rüşd, Gazali, Farabî, İbn Sina gibi görünmek istemiyor artık onların torunları tohum/ gen bankalarında nesillerin nasıl görüneceği seçilirken.

Neye yatkın olunacağının seçilmesi ise belki bir parametre olarak kaydedilmişliğiyle mümkün, ancak ya hakikatiyle?

Bir insan nasıl yetişir, bir eksikliğin fazlalıklara, fazlalıkların eksikliklere dönüşmesi, hattâ tırtılın kelebeğe, kelebeğin gölgeye dönüşmesi nedir bilen var mı gerçekten bütünüyle?

Bir aklıevvelimiz buyurmuşlar: Suçlular, fenalar, yaramazlar ayıtlansın! Ey aklıevvelimiz kendisini eleştirmeyi bilmeyen bir çok sonradangörme bunları denedi, sınadı. İnsan genetikten, potansiyelden ibaret bile olsaydı, bu dili okumayı hakikaten bilen var mı, olabilir mi?

Genetik kodlama bir birini dengeleyen etkileyen bir sistemin dilinde belki biraz anlaşılır. Her harfi bir ses, her uzantısı bir fonksiyon değil.

Eski kriminolojide uzun kollular hırsızlığa yatkındılar, bugünün zevkiyle mankenliğe. Bilim hâlâ ve hâlâ bildiği ve bilebileceğinden fazlasını vaad ediyor görünse de, bilimi zahmetsizliğin hizmetkârı ve en üzst noktasına ulaşılabilir/ulaşılabilecek/ulaşılmış gören cehalletten daha bilge bir duruştan temsil edilir çoğu kez. Alanlarının malumatlılarının zirzoplukları ve cahil cesaretleri az rastlanır bir şey olmasa da.

Genlerin haritasını çıkartmak başka, onları birer fonksiyona, defekte, imkana tekabül ettirmek başka. genler ve genetik olmayan bin bir fizikî kodlama arasındaki alaka, etkileşim, eytişim biliniyormuş, nihai olarak bilinebilirmiş gibi.

"Şüphe etmeyiniz!" bildiğiniz kadarıyla eylemeyi buyuran bir imperatiftir, entellektüel pasifliği değil, evet. Ancak "tereddüt ettiğinizi yapın, farketmez!" anlamına da gelmez. Bilginin praxiste gelişmesi, insan eylemesinin teoriyi hayata geçirmek olmadığı ile alakalıdır. Şüphenin kötü ya da şeytani olması değildir mesele, eyleyerek, hareket halinde hakikatle kurulan, kendisini düzelten, işleyen bilinçtir önerilen, sunulan.

Bildiği kadarıyla eylemek el yordamıyla, çaresizliğin sınırlarında mucizeler sunabilir evet. Kök hücre uygulamalarının gerçek mekanizması, imkanları, komplikasyonları, kodu tümden hatta kısmen çözüldüğü ve sözümüzü dinlediği için işlemez, işleyenin o olduğu anlaşıldığı için, sınandığı için işler.

Nasıl penaltı atılacağını bilmek topun mekaniğinin, hareketinin, fizikokimyasal şekillenmelerinin bilgisi değildir. Penaltı atan iyi bir fizikçi olduğunda da penaltının ufku, duruşu başkadır.

Bir hekim kök hücre naklettiğinde oluşum, dönüşüm süreçlerine yabancı değildir. nasılını bilmesi nedenini bilmesini de garanti etmez. İşlemin nasıl'ı nasıllar içinde herhangi bir nasıl da olsa mevzunun niçinine açılan bir kapıdır. Bir açıklamaya muhakkak ulaşılır, ancak açıklamanın niçinin kendisi olmadığını bir bütünlük, uyum, koherens işi olduğunu, niçine/nedene bir ölçüde ulaşılsa da tüm ufuklardan, paradigmalardan bir niçine, niçinlerin niçinine ulaşılamayacağını kavramayan bilim, bilim olamaz. Olsa olsa bir sanat, teknik ve ona tekabül eden inanç olur, bilimdeki anlamıyla.

Göz naklini başarmış bir hekim düşünebilirim binlerce yıl önce. Gözün fonksiyonlarını, ışık göz ilişkisini çözmüş olmasını getirmez. Mekanik bir göz tasarlayabilecek bir hekimin de göz naklinin sırlarını tekniğini, sanatını, nakil sürecine tekabül edecek gelişmelerin listesini, bilgisini elinde tutuyorluğunu da.

Nükleer deneyler hâlâ dünyayı yok etme riskini yok sayamadan, olasılıklar üzernden giderek göze alınabiliyor. Döke saça ilerledi bilimler. Buzullar, fay hatları, okyanuslardaki tasnif edilmemiş hayat, atmosferik etkiler bilinmeden, çöllerde güneş gözlükleriyle bulaşıldı radyoaktiviteye, basınca, kavuran enerjiye.

Kan naklinin komplikasyonları olmadan kan üzerine kan nakli yapılan dönemin perspektifiyle kan üzerine ve üzerinden tasnifler yapılamaz.

Bilim uygulamanın peşinden gider. Uygulama her daim akıllıca bir iş olmasa da, hayatlar üzerinde yeni teknik sınamaları çaresizliklerde meşrudur. Gelişmeler döküp saçma işi olarak görülmez, biraz da bu nedenle.

Genetik rehabilitasyon ensestin yasaklanmasıyla, akraba evliliklerinin frenlenmesiyle zaten bin yıllardır uygulanmaktaydı. Genetik rehabilitasyonun bütün anlamlarıyla meşru olup olmadığını elbette tartışmaya açık bir konu.

Genetik yapımıza müdahaleleri yapabilecek bir bilgi birikiminin olduğunu, olabileceğini iddia etmek ise bilim düşmanlığından başka bir şey değil! Böyle bir bilgi birikimi olsaydı kimin yaşayıp yaşamayacağına karar verilebileceğine dair bir sonuca götürmezdi. İnsan genetik imkan ve imkansızlıklarıyla karakter edinmiyor, bir. İkincisi genetik fazlalık veya eksikliklerin olası başka bir dünyada ne anlama geleceğini okumuşluktan konuşmuyor bilim. Okusa dahi, bunu hayal etsek dahi insal hayatının toplusallaşma, interaktivite, çevresel, diskusif şekillenmeleri ve süreçleri içerisinde bu fiziki bilgileri anlamlandıramaz. Anlamlandırış olası tarihi süreçlerin toplamını elden geçirse bile, olcak olanı, reeli yani henüz olmamışı hesaba katmışlıktan konuşamaz.

Deli İbrahimin dünyaya gelmemesi için Osmanoğullarını engelleyecektiniz, en başarılı tekniğinizle. Genet'i engelleyecektiniz. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozacağını bilmek değil konuştuğumuz, bilimle seleksiyon/eleme yapılabileceğini düşünme saldırganlığı, ölçüsüzlüğü.

Bir dönemin kuzey avrupa ırk biyolojisinin, aynı gerekçelerin arkasına sığınarak kendisine hayat hakkı tanımayacağını düşünebileceğimiz birileri başka birilerini eleme derdinde.

İnsanları biyolojik olarak elemeye, sınırlamaya başladığınızda bunun sonu gelmez.

Eskiden halk kötürümlükte, hastalıkta bir hikmet bulurken şimdikinden daha ilkel değil, daha ileri bir noktadan başlıyorlardı hayata.

Bir hırsıza bazı toplumlar ağır, insafsız cezalar verseler de kendilerini o insanın baştan ne olacağına karar verme yetkisine ve vesayetine sahip görmekten imtina ediyorlardı.

Medeniyetimiz varken, biz de bir medeniyetin diline sahipken insanın kendisini, hırsını, kötü yanlarını yenme hakkının olduğuna inanıyorduk. İnsanın insanlaşmasını bir süreç ve dayanışma işi görüyorduk.

Batıdan konuşacaksak, bunda bence hiç bir mahzur yok, bilimi bilgelikle dengelemekle, yaşama hakkı hiyerarşilerini kırmakla başlamamız gerekmez miydi?

25 Kasım 2011 Cuma

Beyaz Tv'deki Sünnet Meselesi İçin Özür Dilenmeyecek Değil mi?

Seda Sayan'ın programında  Kamer Genç'e yapılan için iktidar partisinden çıt çıkmıyor.

Kamer Genç'i verdiği cevap için kınamıyorum. Bundan daha ince bir cevap ne olabilirdi diye düşündüm, ama bulamadım. Suskunluk yanlış anlaşılır. Mahkemelik olunmasının bir ciddiyeti kalmadı. Ne yapılabilirdi, iktidar partisinden, iktidar basınından bir tepki gelmedikçe?

Kürsüde itilip kakılmasına "operasyon" demiştim. Anında ve anda gelişse dahi bu böyle. Kredibilitesini zedelemek için yapılmadık kalmadı. "Kendi hataları da var!" demeyin. Hatadan ibaret olsaydı dahi Kamer Genç, kürsüde milletvekili bir demokraside itilip kakılmaz. İtip kakanlar da ertesi gün yaptıklarının önemini farketmemişliğin hayretiyle konuşmazlar. Birileri ona, onlara demokrasinin ne olduğunu izah eder.

Mecliste olan, mecliste kalmadı, gerisi geldi. Bu kez bir magazin programıyla. Kanalın sahipleri kimler?

Dersimlilerden özür dileniyor, ancak Dersimin vekili bu kez televizyonda linç ediliyor: "O sünnetsiz!"miş. İnsanların sünnetlerinden onlara ne? Kendilerinin bu yaptıkları sünnet mi? Kaç kitabın içeriğini, kaç emri, kaç uyarıyı zulme uğratıyorlar?

Özürün dili ile linçin dili bir madalyonun iki yüzü olduğunda biz hangi yüze bakacağız?

Herkes özre tarihi anlam yüklerken, ben Kamer Genç'e yapılana (Kamer Genç haksız dahi olsaydı!) karşı çıkılmasına önem veriyorum. Dersimlileri yetkin görmeyen, temsilcilerine sömürgeci gibi davranan bir anlayışa karşı çıkılmasına.

Kamer Genç sandıktan tesadüfen çıkmış bile olsaydı, ciddiye alınmayacak mı idi? Nerede kaldı seçilmiş atanmış farkı gümbürtüsü, iddiası, heyheylenmesi?

Bakalım yarın, bir gün ne olacak.

Dersim 1937-39'da yakınlarını kaybeden Kılıçdaroğlunu köşeye kıstırmışlığın diliyle ceberrutlukların eleştirisi bana anlayışsız, insafsız ve gaddar geliyor.

Kılıçdaroğlunun sakin, proveke olmayan tavrını devlet adamlığına yakışır buluyorum.

Oradaki varlığı, duruşu, sessizliği de hesap soruyor.

Felaketler üzerinden rant sağlanması insanlığa sığmaz. İnsanın acısıyla puan toplaması da.

İnsanlardan beklenen oysa özür değil, anlayış, kavrayış.

Ve artık acıyı paylaşanların özürü...

2 Haziran 2011 Perşembe

İşkence Devam Ediyor!

DİNLENME KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bir İşkence formudur. Kollektif, kitlesel ve bireysel  etkileri her açıdan "eski dönem" işkencelerinin işlevleri ile yerdeğiştirebilir (interchangable) durumdadır.

GELECEK KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Gazetecileri, işadamlarını, öğrencileri, muhalifleri, muterizleri tehdit bir kaygı ve kuşku toplumu yaratmaktadır. Arif olduğundan değil de temeli olan bir paranoyadan her an başına birşey gelebileceğini düşünen insan bir korku ve dehşet toplumunun temeltaşıdır. Karşıtı ise kayırılan, korunan, emek ve çaba sarfetmesi gerekmeyen aidiyetlerle önü açılmış, "taraf" olmuş insandır.

LİNÇ KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bir göstericiyi takip ederek linç eden, kalça kemiğini kıran anlayış hem hukuku, işbölümünü ortadan kaldırmakta, hem de muhalifi "katlivacip olma" duygusu ile yaşatma anlayışıdır. Yayılmaktadır. Milislerle karşı karşıya olunduğu, hukuk, adalet ve kuralların iktidarı paylaşanlara işlemediği duygusu yerleştirilmektedir.

KİMYASAL SİLAH KULLANIMI: Sağlığı bozuk olanlara, çevreye, etrafa da fatura kesmenin yolu olarak da görülse aslolan eziyet ve zulümdür. Artık tanklar toplar kullanılmamakta, muhalif gençlik, protestocular, grevdeki işçiler, gösteriye hazırlanan sendikalar ile oynanmaktadır. Kontrollü güç kullanma değil, kontrolü elinde tuttuğunu sananın kontrolü yaşama ritualidir. Sosyalleştiricidir. Kardeşlik kodeksinin yerini yeni tahakküm kodeksinin aldığı kaldırımların sunak taşına çevrildiği tehlikeli bir oyundur. Kurban kendisini eşit görse de, gaz kullanan eşitini haşereleştirmektedir. Bu sosyal rol oyunu toplumsal dayanışmayı zayıflatmakta, bireyselleşme kanallarını zora sokmaktadır.

TUTUKLULUĞUN KULLANILMASI: Başlı başına bir endişe, kaygı, dehşet kaynağdır. Hem fizikî hem ruhsal bir tehdit, sınırlandırma, zorla bastırma, eziyet aracıdır.

"SIZDIRMALAR": Her şey her an sizin için kötüye kullanılabilir, "yakında sızdırılabilir". Birilerine sizin mahreminiz, namusunuz, malınız canınız helaldir. Resmi yollardan edinilmiş bilgiler miting kürsülerinden dahi size karşı kullanılabilir. Bir dosyaya girmiş alakasız bir ayrıntı sizi taciz için manşetlenebilir. Bir itirazınız var ise karınızın, çocuğunuzun kredi kartı çıktıları, seyahat verilerinin ortaya dökülmesini kabulleneceksiniz. Eski dosyalarınız açılacak, mesela bir teşhirci hanım gazeteci tarafından teşhir edilebileceksiniz.

İFTİRA KORKUSU ALTINDA YAŞATMAK: Bu konudaki teknikler esklileri amatör bırakacak hızda ilerletiliyor. Karşıtlıkların hukuki, olgusal veriler üzerinden problematize edilmemesi, sosyal endişe "iftira korkusu"nu halâ  kaybedeceği birşeyler olduğunu düşünen insanlar açısından ayakta tutuyor.

Direnmenin yanlış, darbeci, kötü, hukuk dışı bir şey olduğu duygusunun yerleştirilmesiyle beraber 12 Eylülü bile aratacak bir döneme girme riski doğdu: 12 Eylülde direnmek zordu, ama meşru idi. Şimdi direniş darbecilik, demokrasi düşmanlığı gibi algılıyor kendisini.

İşkence karakolda yapılmıyor ama sokaklar karakollaştırılmakta: Ara sokaklarda insanlar linç edilmekte! Buna itirazı olanlar yargılanacak gibi görünüyor bundan böyle.

İşkenceye karşı kurulan tüm kaleler yıkıldı,  başkasının malını, canını, namusunu kendisine helal gören bir anlayış yeşertiliyor. Bundan maalesef insanca bir hayat tarzı ve demokratik bir dil çıkmayacaktır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Muhalifleri Gazlayarak Öldürmek de Terör Suçudur!

Gaz kullanımında sınır ve ölçü aşıldı. Artık ortada örtülü ve yoğunluğu düşük bir kimyasal savaş var. Gelen geçen arabalara, dersliklere, anfilere, çocuk yuvalarına, sendikalara, hamilelere, yaşlılara, astımlılara gaz sıkılıyor.

Muhalifler haşerat muamelesi görüyor, hamilelerin karınlarına attırılan tekmelerden belli. "Attırılan" diyorum, çünkü münferit bir olaydan öte bir politika söz konusu.

KPYSS sınavlarındaki hilenin açığa çıkarılmamış oluşu iktidar partisinin devlet içinde milis oluşturduğu kaygılarını güçlendirmekte.

Göstericilerin artık özel mahkemelerde terör suçlusu olarak yargılanmaları, gazetecilere seçim sonrası için yönlendirilmiş tehditler gerilim politikalarının daha da "ileri demokratik" bir noktaya çekileceğinin de işareti.

Kılıçdaroğluna "rüzgar eken fırtına biçer!" dediği için "alçak!" diyen zihniyet bir kuzular cumhuriyeti öngörüyor olmalı. Gazlanan, terörize edilen, seçimlere sokulmayan, haksızlıklara ses çıkaramayanların demokrasisi.

Evet, rüzgar eken fırtına biçer! Kendi halkını geren, kutuplaştıran, aidiyetler ile oynayıp duran, muhaliflerine demokratik bir tepki kanalı bırakmayan kendi tarzını tek yol olarak sunar!

Demokrasi AKP tarzı siyaseti aşma işidir.

Rüzgarla yelkenlerimizi doldurmamız bir fırtınanın önünü kesebilecektir.

Halkına, soluna, sağına düşmanlığın önünü kesmemiz gerekiyor!

Kimyasal silah kullanımına; hamilelerin karınlarını tekmeleten, muhaliflerini ve gençlerini "haşerat" olarak gören anlayışa "hayır!" dememiz gerekiyor!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !

Tecessüs, meraklılık, dikizcilik meşrulaştırılamaz.

Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.

Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.

Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.


Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!

”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.

Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!

Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!

Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.

İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha  insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!

Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak! Öylesine eyleyeceksin ki, aynısı sana ve çocuklarına, sevdiklerine eylense tarafından kabul edilebilir olacak!

Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.

”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.

Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.

Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.

Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.

Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.

Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.

Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!

6 Haziran 2010 Pazar

Ortadoğuda Ne İşimiz mi Var?

Ne işimiz yok ki?

Başımızdaki püsküllü belâ Ortadoğu. Sorunların kimi Ortadoğu'nun şekillenmesinden, kimi şekillenmişliğinin karakterinden, kimi şekillendirilmesinden.

Ortadoğuya yoğunlaşmamız bir anlamıyla geçici bir yoğunlaşma, çünkü başka dertlerimiz, başka dikkatimizi çekecek bölgeler de var. Ama bir başka açıdan kalıcı bir yoğunlaşma olacak, kaçıp kurtulamayacağımız bir sorun alanını sorunçözme alanına çevirmemiz anlamında.

Ortadoğuya bağlayacağımız çoğu sorunsal aynı zamanda modernleşmemizin, batılılaşmamızın, kendimizi temellendirişimizin sorunları ile de ilgili.

Kaçıp kurtulmamız, ertelememelerimiz, indirgemelerimiz bir yere kadar götürecek bizi: Hakikate yüzümüzü çevirmek, sorunlarla boğuşmak, rüyadan kalkmak, ağabeylerimizin sorun çözcülüğünün paryalığından kurtulmaktan başka yolumuz yok.

Ne bir sömürge olmak istiyoruz, ne de yığılmış sorunlarımızla yüzleşmek. Günışığı görmemiş elitimiz günün yakıcılığına, insanın sorunluluğuna, ülkelerin çatışan çıkarlarına alışmak zorunda. Başkalarına tabi olmanın kolaycılığı kolaylık getirmiyor artık, başka ülkelerin dert çöplüğüne dönüştük, kendi sorunlarımızı çözemediğimiz gibi. Çöplükten rahatsız olmamışlar bölgenin sorunlarına ilgi göstermemizden rahatsızlar: Ne işimiz var?

Çok işimiz var. Bizi de şekillendirecek dünyayı, özellikle yakın dünyayı hakikatinde düzeltmek durumundayız. Yani dengelemek, adaletli şeklillenmesine katkıda bulunmak zorundayız.

Şimdiye kadar öne sürülen gerekçeler açıklayıcı değil. Aynı gerekçelerle müdahale edebileceğimiz çoğu yere sırt dönebiliyoruz.

Önce şunu görmemiz gerekli: Risk alamak istemediğimizden öncelikleri belirleyemiyoruz, öncelikler, hayatın karşımıza çıkardığı, durup dururken kaşımayacağımız yaralardan geliyor.

Olan oluyor, bizlere krizi yönetmek düşüyor genellikle. Ancak değişen bir şey var, arı kovanlarına çomak sokmasak da, şişeden çıkan cinleri şişelerine geri tıkmaya uğraşmıyor, ortaya çıkan durumla yüzleşiyoruz. Durumları bekle gör politikasıyla idare etmiyoruz. Belli insiyatifler kullanıyoruz.

Öncelikler, hayatın bize sunduğu ya da belki biraz işimize gelen sorunlarda. Boğuştuğumuz sorun belki de en çetrefilli sorun olabiliyor, hiç olmasa belli bir yere kadar sorun çözümünü olgunlaştırıyoruz öyle durumlarda, sonradan küllendirmeye bıraksak da.

Komşularımızla eski tip ilişkileri özleyenler kaldı mı bilemiyorum. Bazı gerilimler bitiyor, bazı sorunlar çözülüyor ve bu rahatlamalar başka alanlara güç kaydırmaya kolaylık sağlıyor.

Son kriz üçüncü ligde mi oynadığımızı düşündürdü, rüyadan uyanmak istemeyen herkezden fazla hak sahibi vatandaşlarımıza. Ne sandığı gibi bu çiftliğin sahibiler, ne de birinci lige sırt dönüyoruz.

İyi bilmediğimizi sandığımız oyunun kurallarını iyi bilenler olarak düşüdüğümüz oyunculara da anlatmak zorunda kalıyoruz iki de bir.  oyun oyun değil. Halâ ne anlama geliyorsa, "müttefiklerimiz" ülkemizde darbe planlaması yapabiliyor, hükümet değiştirme operasyonlarına girişebiliyor, gerekirse bu dili kendilerine de çevirerek ama aynı oyunu oynamayarak bir "toplumsallaştırma" işlemi bence pekala meşru bir çizgide ilerliyor, oyun kurallarına çekilirse, çekilmesi hedeflenirse, bundan vazgeçilmezse.

Sorun alanlarını, bölgeleri, zamanlamayı kendimiz seçmiyoruz. Risk almaktan kaçınıyoruz, ancak bir risk alanı açılmışsa, o alan için yapılması gerekeni yapmanın riskinden kaçınmıyoruz. Bir kısmı temkin, bir kısmı cesaret, bir kısmı zamana bırakmadan ibaret bir müdahillik politikası güdüyoruz ve ideolojik hesaplardan çok gücümüzü, imkanlarımızı ve konjunktürü hesaba katarak, deneye sınaya ama deney yapmaktan kaçınarak.

Ortadoğunun sorunlarında boğulmaya talip değiliz, ortadoğunun sorunları zaten kapımıza dayanmış durumda. Avrupa kafasını kuma gömüyor. Amerika arka bahçesi olarak gördüğünde bile bazan pervasızca hareket ediyor gibi görünürken, bazan eli kolu bağlı bir dev gibi. Zayıf noktasını uyutan bir dev.

Türkiyenin bir planlamayla mühendislikle daldığı yok sorunlara. Türkiye yapması gerekeni yapıyor ve yapacağı çok şey var: Komşularıyla sorunlarını çözmeyi düşünüyor ve bazıları düşe kalka çözülüyor, bazıları zamanla kendi çözümlerini gösterecek, bazılarının ise çözüm yollarını keşfedeceğiz.

Yani, varolan sorunların kendisini ilan eden çözümlerine, sorun alanı kapımıza dayandığında, ya da içimizden birileri yanlışlıkla bile olsa sorun kapısını araladığında başvuruyoruz.

Beyaz Türk ayrıcalıklarından vazgeçmek zor da gelse, ortadoğu ile olduğu kadar balkanlarla, kafkasya ile, akdeniz civarıyla ve deniz aşırı ülkelerle alışverişimz devam edecek gibi görünüyor.

Başkalarına benzeyerek değil, olunması gerekeni olarak, daha adil, eşit ve barışta bir dünyanın önünü açarak yürümekten başka yolumuz yok. Kendilerimize özendiklerimiz de genellikle içi boş bir kendisi oluşa özentiden ibaretler. Beni çakma parizyenler, çakma sufiler, çakma aydınlar, çakma bilimadamları falandan çok insan olmanın içini dolduracak bir kültür, duruş, ufuk ilgilendiriyor.

Çalışacağız, ter ve tezek kokacağız! Fakir komşularımız ve akrabalarımız bizi utandırmayacak, mahallenin mirasyedi belalısı gurur kaynağımız olmayacak.

Kendi sorunlarımızı çözüşümüz, başkalarının dünyasını karartarak  gerçekleşmeyecek,, adaletten, insanlıktan başka yolumuz yok. Kolaya kaçamama gibi bir şansımız, güzel bir ülkemiz, bize miras kalmış bir sorun çzme geleneği var.

Temkini elden bırakmadan, tüm sorunları bir anda çizmeye kalkmadan yolumuza devam edeceğiz. Napolyonun bela aradığı yerlerde ne "ne işimiz var!" diyerek, ne de belamızı arayarak.

4 Nisan 2010 Pazar

Cehennem Biziz!

Çek senet mafyasının bile insan göndereceği yerlere insafsızlık ve akılsızlık gönderenlerin hukuktan, insanlıktan, halklılıktan iddiaları olabilir mi?

Onca rezillliği fark edip de değiştirmeyenler neyin açılımını, tartışmasını akıl edebilirler ki?

'Kaymakamlığa başvursaymış'mış! İcraya verilmişler, gelirleri, halleri, durumları ortada. Kulağı olan duyar, gözü olan görür! Bir hukuk varsa, doğrudan devreye girer! Sesi çıkmayana insaf yoksa hukuk, devlet, adalet niye?

Kalp krizi geçiren hastaneye gitse kurtarılabilir bellki. Ya yere yığılan, ayakta kalamayan? Gelen geçen, konu komşu, kurumlar, anlayış, getiriş götürüş hukuku yoksa?

Bir hukuksal otomatiğin olması için, evet, gelir verilerinin güvenilir olması lâzım. Düğünlerde takılmış altınlara referanslar vergi verilerinin veri kabul edilmeyeceğinin bildirgesi değil de ne? Deniz Feneri meselesinin hasıraltı edilmesi, vergi ve gelir sorunlarının çözülmeyeceğine işaret değil de ne? Yoksullar için icra hukukunun çek senet mafyası adaletini bile aratır halde olması verilerin güvenilir olmadığının kabulünden değil mi?

Karaparasından vazgeçmeyen bir hukuk hiç bir açılımı yapamaz, hiç bir insanî adımı atamaz!

Adil ya da meşruiyet iddiasında bulunabilecek bir sistemin niceliksel (buna muhalefet edip de becerebiliyorsanız niteliksel) veri tabanını oluşturmamaya inattan ne vatandaşlık anlayışı çıkar ne de aklı başında bir toplum anlayışı.

Ortalık gelirsiz, vergisiz zenginlerle ve onların önlerine geçeni o eleştirilen arabalarla ezip geçen mahdum ve mahdumeleri ile dolu. Gelir verileri ile ilgili düzenlemelerin yapılmaması sermaye birikiminin, 'bir lokma bir hırka'dan vazgeçmişliğin mekanizmaları ile açıklanabilecek bir şey değil. Yoksulun, zorda ve darda olanın hesaba katılmaması lanetlenesi bir ezip geçme hukuku ile alâkalı.

Ağır ve kasıtlı bir insafsızlık, sırtdönme, halden anlamama ile karşı karşıyayız!

Kaçak elektrik kullanan sanayicilerin sırtı sıvazlanırken, elektirik borcunu ödemeyen yaşlıları içeri tıkabilen bir hukuk, hukukçular üzerine düzenleme ile mi adaletini kazanır? İş siyasidir, anlayış sorunudur. İnsanlara insan gözüyle bakma, insanlıkta karar kılma işidir.

Bugüne kadar yoksul için, insan için, insaf için ayağa kalkmayanlar istedikleri yaltacı topluluğun kapısında ağaç olabilirler. Karşı çıktıkları "Ceberrut Devlet"in insafsızlığının, zorunun, amansızlığının, dayatmacılığının bekçiliğini yaparak.

6 Kasım 2008 Perşembe

Münih Havaalanı: Bir İnsanlık Kâbusu?

Gecikmiş Lufhansa'dan inip gecikeceğni bilmediğim Lufthansaya yetişmeye çalışırken önümü kesen, kendisine sormamı karanlık, sevgisiz bir yüz ifadesiyle bekleyen kısa siyah saçlı adam "Polizei" diye önüme atladı.

Üzerimden türk yolculara gözdağı vermesi, elbette, masum bir şey değil. Biletimi gözüne uzatıyorum 'Beş dakikam var!", ben de seyirciye oynuyorum. Önünü, gçrüş açısını kapatıyor, etrafa gözdağı vermek için beni kullanmasına izin vermiyorum. "Gate'im nerede?". "Pasaport!" diyor. Uzatırken, bir insanın söyleyebileceği en kararlı ses tonuyla "Gate"im nerede?"

"Lütfen!" demiyorum. O demedi diye değil, bir türke "Pasaport,lütfen!" demediği için bile değil. Geciktirilmiş bir insanın yüz ifadesini anladığını gördüğüm için, bunu kullandığı için, önümü kesmeyi uçaktan çıkanlara gösteriye çevirdiği için.

"Bir kişi"ye pasaport sorma değil, adeta gayrı nizami psikolojik savaş. Bir insanı değil, bir toplumu, böyle bir muameleyi haketmediği düşünülen insanlar üzerinden yıldırma hareketi.

Arkadaşlarıma soruyorum ertesi gün, teker teker. Kadın erkek, yeşlı genç. Hepsinin benzer bir travması var Münihte. Yarım saatlik aramalar. İlaveten, aramalardan çıkıp, kontrol noktasına ulaşınca "Şimdi teneffüs alıyorum" diyip yarım saatlik sırayı yakabilen kontrolörler, bir insanı rezil etmekten ve uygulandığı zamanın hukukuyla çelişen, eziyetten başka birşeye yönelmeyen arama taramalar.

taciz edilenlerin ortak yanları akademisyen olmaları. Batıya da doğuya da entegre olmaları. Almancayı ya da bir kaç batı dilini iyi bilmeleri. Almanyayla bir alıp vermediklerinin olmaması. Hepsi de değişik zamanlarda uçaklarına yetişemeyecekleri düşündürülene kadar zorlanıyorlar. Arama esnasında aktarma yapacakları uçağın gecikmesi söz konusuysa bilgilendirilmiyorlar. Amaç stresi artırmak, germek.

Aramaların hiç birisinden aramayla ulaşılacak bir "sonuç" çıkmıyor. Hepsi uçaklarına yetişiyor. Hiç birisi uçağa ulaşmaları engellendiğinde Lufhansanın onlara yeni bir uçak gösterip göstermeyeceğini bilmiyor.

Aydına ve aydın adaylarına hadleri bildiriliyor,evet, "patron"un kim olduğu da. Onların üzerinden uçak yolcularına. Yolcuların ürkek ya da onaylar bakışlarıyla can sıkıcı etki ve stres katlanarak ezyete uğrayana geri çevriliyor.

Eziyeti yapan kim? Çoğu kez türkçe bilen, etnik alman olmayan görevliler. Entegre olmanın bedeli mi diyeceğiz buna, edilmemenin bedeli mi? Göçmen kökenli polis memuru etnik almanlara karşı tereddütsüz yaptırımda bulunabiliyor mu? Benzer hareketler almanlara, etnik alman polislerce bile olsa yapılabilir mi? Yapıldığında yapılmasını onaylatabilecek gerekçeler icat edilebilir mi?

Güvenlik alma'nın gündeliği linçle, tacizle karıştırılır oldu. Dünya daraltılıyor, bunaltılıyor, patronaja sokuluyor. Patronluklarından bize ne? Görevli memur neyi neden yaptığını bilir ya da bilmez, "yabancı" ya da alman bizi ilgilendirmez. Yaptıklarıyla dünya daha da geriliyor, daha da yaşanmaz hale geliyor.

Neden bağımsız aydın, kimselere karşı bir düşmanlığı olmayan insan, kendi halinde, işinde gücünde insan sanal çarmıhlara gerilir durur, mantığını anlamak zor. Bu kollektif mantığı. Yeni aidiyetlerin eskisinden tiksinti üzerine mi kurulması gerekiyor?

Polis memuru gülümseyerek selam verebilir, polis olduğunu ancak bir güvensizlik, ürkme olduğunda söyleyebilirdi. Oysa baştan güvensizlik yaratma, ürkütme çabasında.

Ben 30-40 saniye takılıyorum. Yolcuların yılamayacağı, şaşıramayacağı, yolcuların arasında olabilecek sömürge valilerinin aşağılayamayacağı kadar kısa bir süre.

Bu kadar itilip kakılan insanların, vebalıların yanına hangi "hakiki avrupalı" insan oturabilir, selamlayabilir? Derinleştirilen uçuruum büyük!

Kararımı veriyorum, pasaportu uzatırken "gate'im nerede?" ye cevap vermezse, teşhirciliğe, yol kesmeye devam ederse, elimde baktığı ama teşhri şeddelendireceği için arayamadığı ama aramaya can attığı kaç kontrolden geçmiş sırt çantamdaki kitapları ayaklarının dibine boca edeceğim "sizin olsun felsefeniz, bize insanlık yeter!" diyecek ve yürüyüp gideceğim. Gerisi kendilerine kalmış.

Hayat projemin "basit bir arama"yı protestoya, ayağı kayıp düştü beyin kanamsından gittiye, düzeysiz bir tırmanmaya dönüşmesini artık kaderime bıraktığım bir noktada, olup bitecekleri okuyarak, yapamadığı eziyet, etrafa veremediği acıyı içine gömerek, "Gate'in için sağdaki koridoru takip et, polis kontrolünden sonra aşağa doğru devam et!" dedi.

"Sağol!" dedim, arkamdakilerim jestlerimden anlayabileceği bir vurguyla, bu yol kesmeyi, bu teşhirciliği, bilinçle yönlendirilen taciz eylemini normal bir konuşma sanmaları, incinmemeleri için insanların. Bizde ve ülkelerde. Teşekkürün başka bir anlamı, rolü, fonksiyonu yoktu o noktada. O noktadan sonra.

Tırmanma göze alınamadı. Bu okundu. Demek ki bu kadar okunabiliyor insanlar. Bu kadar okunabilirken insanlar.

Maalesef Münih üzerinden bir uçak biletim daha var. Dünya basınında,insan hakları kuruluşlarında ne kadar tanıdığım isim varsa bilgilendirip son defa Münihten geçeceğim. Sakin, kendi halimde, sessiz. Yeni bir tacize şahit olduğumda bu iş avrupa mahkemesine kadar götürülecek.

Tacize uğramadan paçayı kurtarırsak, bir daha Münih Havaalanına uğramayacağız, ömür boyu. Uğramamaya ise şimdiden davet edeceğiz!

Ya apartheid, ya insanlık, ey Münih Halkı.

Yolcularına yapılanlar umurunda değilse, neden avrupadaki türklerin de havayolu şirketi olmaya kalkışırsın ey Lufthansa?