Toplum Kuramı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum Kuramı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2013 Pazartesi

Huzursuz Modernler ve Bilmiş Muhafazakârların Atabilecekleri Hiç Bir Adım Yok!

Bilimin ve aydınlanmanın ileri karakolu sığ cephede ve kalıpta Modernlerimiz ile yine sığ, bayat kalıpta destanlar döktüren geçmiş güzel günlerin cahil banîsi Muhafazakârlarımızın "gelecek güzel günlerimiz" için atabilecekleri hiç bir adım yok.

Herkes kendilerinin yanına gelecek. Bir tavizleri, ikna edici argümanları, üçüncü bir yolları olmayacak. Ahlakından koparılmış şekli, o keskin teneke kılıçlarını ufkumuzda sallayıp duracaklar.

Ne kadar akıllansalar, uslansalar, dinlemeyi öğrenmiş olsalar da döküp saçtıklarının hesabını vermemeleri, ipin koptuğu dönemi unutmayı ve unutturmayı görev edindikleri için bir türlü herkesin içinde konuşabildiği bir hayat dünyasının dilini perdelemekten vazgeçmeyenler onlar.

"Size yapılanlar geçmişte kaldı!" toplumun iki yakasını bir araya getirienlere söyleyebildikleri tek söz. Umut gelecekte. Umut otantikte. Umutları şimdi aramızda olmayan bir çiçeğin açmasında. Oysa her otantik hareketlenme, arayış terörize edilecek, hayatın bin bir haliyle karşılaşacak, sulanacak, mantarlanacak, yosun tutarak filizlenecek.

Geçmiş tecrübe ve düşünce lafzda önemli. Geleceğe güvenleri geçmişe yönelik bir hakkı teslim etmeme inatlarından ibaret. Geçmiş kuşakların bugüne taşıyacakları şeylerden çok, kendi geçmiş duyarsızlıkları, sırt dönüşleri, satışları, linç seyircilikleri, tanıklığı reddedişleri ile hesaplaşmadan kaçıştan ibaret. Vicdansız, hafızasız, kanamayan bir kalple kazanılmışın şekil tapınağını savunmaktan ibaret.

Öz ancak hakikî oluşta şekille bir anlamda örtüşür. Sosyal şizofreni diye bir kavram olsaydı bir çeşit sosyal vicdan kanamasına da tekâbül ederdi. Bu yok. "Kutsal şekil"lerine gömülmüşlükleri bir koruyucu, bunalımsız kılıcı köpük.

"Hastalıklı bir toplum" saçma bir analojidir, ancak mecazen önemlidir. Hasta, kanayan, sancıyan bir toplum geleceğini de bugünüyle, bugündeki etkin tarihsellik olarak geçmişiyle hesaplaşarak arar.

Geçmiş bir kendileriyle hesaplaşma olarak mevcut değil.

Bir hayalet gibi kenarda, tutuşan bir ufuk gibi tepelerinde, aralarında izledim üç haftadır:  Toplumun yarısını yok sayarak, bu yarılan hamuru yeniden karacak bir ufku dışlayarak gelecek konuşanların umabilecekleri bir şey yok. Onlardan umabileceğimiz pek bir şey yok. Biraz daha liberalleştikleri, itirazı dinleyebildiklerini gözlemlememiz dışında: Dinliyor ve bildiklerini okuyorlar.

Toplumlar değişir. Toplumlar yeniden şekillenir. Geleceğimizin hamuru başka türlü de karılabilir.

Bizim hakkımızın teslimi ile bize verebileceğiniz bir şey yok, kendi geçmişiniz ile buluşmanın dışında: İstediğiniz gibi olma ihtimali taşıyan geleceğin bilinemezliği geçmişin yanılsamasız tecrübesi ile buluşamadığında en fazla ona dönüşür yeniden yeniden.

Önünüzü açabilecekler, bu kilidi çözebilmeleri için insaniyete dönüşünüzü bekliyorlar, o kadar! Etkin tarihsel bugününüzle hesaplaşmanız, yani geçmişi vicdanınızda tamir sizlerin ara kuşak olup olmamanızla ilgili tercihiniz.

Hakiki olanın dinamiği kaybolmaz. Kayıp kuşak sizdiniz. Sizsiniz.


29 Eylül 2012 Cumartesi

Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!

Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"

İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?

İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde.  Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.

Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.

Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.

Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.

Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.

Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.

Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki  teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.

İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!

Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

CHP: Gelenekten Geleceğe (1)

1. CHP'de neler oluyor?

CHP bir dönüşümün sancılarını çekiyor. Ne yapılması gerektiğinin anlaşılması, dönüşümün konjunktürünün denk gelmesi, toplumsal dinamiklerine kavuşması hem bir farkındalık, tecrübe, örgütlülük, hem de sabır ve zaman gerekitiriyor.

CHP sadece kimliğini aramıyor, aynı zamanda toplumu temsil etme, toplumsal tasarımların bir praksiste oluştuğunu hatırlamaya doğru gidiyor.

Yeni şeyler eskinin reddi ile değil, ezberin hayata dayatılmaması, dün için söylenenin bugünün anlaşılması üzerine kurulmadığının farkedilmesi iledir.

Siyaset düşüncesi, siyasî tasarımlar bir praksiste, yani hayat içinde, faal olarak, aklı başında eyleyerek, eleştiriye ve yanlıştan öğrenmeye açık durarak oluşur, genişler, yenilenir. Yenilik icatlılık değidir, bir yerde ve bir zamanda kök salmışlıktan bakıyorluktadır.

Siyaset "nasıl olsa yanlıştan öğreniriz!" cahilliği ya da açıkgözlülüğü ile yürütülmez. Bilgi, tecrübe ezbere dönüştürülmeden hayata, halka, insanlara, dinamiklere, sorunlara bakarak, varolanı yeniden yorumlayıp temsil etmeye soyunarak bihakkın siyaset yapabilirsiniz. Aksi, "siyasetçilik yapmak" olur.

CHP kendisini bulmak durumunda. Ancak beklentiler, dayatmalar, müdahaleler ve meslekten siyasetçilerin ikbâl dertlerinden olmasa da ufuksuzlukları yüzünden biraz gecikecek görünüyor.

2. Dayatma ile kastınız?

Kimileri kendilerini memleketin sahibi görüyor, kimileri kendilerini bir düşüncenin/ideolojinin bekçisi olarak. Kimileri "hükümet komiseri", kimileri "parti komiseri", kimileri "kriter eşiği", kimileri "bilim, doğru, iyi ve güzel"in temsilcileri olarak müdahale ediyor ve kendileri gibi olmayanları iteklettirmeye çalışıyor ve itip kakma kültürünü ayakta tutmaktan başka bir şeyi canlı tutamıyor.

Öldürmeyen güçlendirir. CHP'ye çok müdahale oldu. Küçülmeyi bile tercih edebildi CHP müdahaleleri onaylamadığından.

CHP'liler halktan ve hakikatten başka patronları olmadığını kapalı kapılar ardında mırıldanmaktan vazgeçmeli, dik durmalı, doğru bildiklerini okumalıdırlar, açık açık, dobra dobra.

Demokratik siyasetin konsensus ve imkânlardan yola çıkma işi olduğu unutulmadan! Çılgınlık, gelecek zamanların imkânlarını kullanmak fırsatı bulunduğunda iş bitirerek değil değil, imkânlar adaletle ve geleceği yağmalamadan krediye dönüştürüldüğünde olur. Siyasette çizgiyi aşmalar bile "muhasebe" işidir.

3. CHP nasıl canlanabilir?

Siyasî kültür olarak dayanışmacı, çoğulcu, eleştiri ve tartışmaya açık bir yolu seçip hayata geçiremezseniz toplumsal dayanışmanın da partisi olamazsınız. Demokrat olmayan bir gelenek bir biçimde destek alıp çökene kadar meşruiyetini koruyabilir, ancak, bu bir demokraside, temsilî demokraside işlemez. Demokratsanız temsil edeceksiniz, fareli köyün kavalcısı gibi doğru/sihirli melodiyi aramayacaksınız. Söyleyeceğiniz zaten içinde yaşadığınız toplumun, dünyanın hakikati.

Halka yağcı olmak değil, onlardan aldığının hakikatini bulma, bir toplumsal veya siyasi tasarıma dönüştürme işi bu bahsettiğim.

Halkın taleplerinin kölesi de olamazsınız, halkın çobanı da.  Genel çizgilerde kalmak, özel taleplere eğildiğinizde temsilî ölçüler tutturmak durumundasınız.

"Hayır!" da dersiniz, size "hayır!" denilmesine açık da durursunuz. Yapmak istediğinizi kısıtlayan ufkunuz değilse, imkânlar, dengeler, şartlardır. Size "hayır!" denilmişse, beceriksizliğinizin göstergesi değildir bu. Siyaset ilgi, süreklilik, konuların takibini ister. Bazan siz talep edersiniz, bazan talep edilirsiniz. Yükselişteyken "odun koysak seçtiririz" demeyi düiünecek olursunuz, düşüşteyken ne yapsanız nafiledir.

Doğru rüzgâr, elverişli konjunktür de önemlidir, tesadüf saydığınız olay akışları da. Durumu yönetmek, yönlendirmek için bir parti, kurum, gelenek olmanız, bir dayanışma kültürü ve etiğinin şekillenmiş olması lâzım gelir.

CHP şu haliyle bir parti, bir halk hareketi, bir kurum değil. Ancak tarihi, hukuksal, tüzel anlamıyla bir parti. CHP'nin hakikati, hayatta şekillenmesi bir kitle partisi kalıbında. Bunlar sıfırdan başlaması anlamına gelmiyor, tersine, iktidar kazanmış partilerden daha uzaklara yönelebilecek bir ufukta yerleşikliği söz konusu. Geleneği, geçmişi, değerleri var sayılırken olmadığından bahsedilebilmesi kendisini hayatla ve hakikatle düzelten bir praksiste şekillendirmemesi ile alâkalı.

Eleştiriyi, talebi, toplumsal ilgiyi, derdi, tasayı alacaksınız; hem kendinizi hem de ezberiniz olmaması gereken tecrübeyi, bilgiyi, ilgiyi yorumlayacaksınız, yani, aktüalize edecek, sınanmalarına izin vereceksiniz. Toplumun ilgileri ile siyasi perspektif buluşmadan ne tasarımlardan bahsedebilirsiniz, ne temsil meselesinden ne de demokrasiden.

4. Şu anda CHP'nin yapması gereken ne?

Ne yapılmasının iyi olduğunu tarihin sonunda anlarız. Ancak tecrübe, akıl, izan bize bir şeyler söylüyor. Doğru geleni yapar, hakikatle esnersiniz.

"Teori" ya da "ideoloji" kavramlarına bir düşmanlığım yok, ancak, gündelik hayattan, siyasî gerçeklikten, praksiste olmaktan gelmeyen ve genel kuramlara, anlayışlara, ideolojlere katkı sunup onları genişletip düzeltmeyen bir anlayıştan teori ezbere, ideoloji yanlış bilince dönüşüyor. Yalanla yaşıyor, yalanla oturuyor, yalanla kalkıyorsunuz. Yalanla yaşama bir göz bağı. Siyaset bostan beygiri gibi yerinde dönerek yapılmaz. Herkes bunun farkında, ancak ezberi ezberle, kısır döngüyü içe kapanmakla aşmak hiç bir zaman için mümkün değil.

CHP'nin atması gereken ilk adımlardan birisi üyelerin partide söz sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunu önce delegelik sistemini işleterek mi yapar, başka türlü mü gerçekleştirir karışmamızın anlamı yok. Tepeden inme delegeler, yukarıdan aşağıya adaylarla olmaz. Geçiş dönemi, olası kurultay savaşları bahanesi ortadan kalktı. Herkes istediğini yerleştirmeye, kendisini kurtarmaya uğraşıyor gibi görünüyor.

Üyelik sayısı sürekli artar, toplumsal endişe ve kaygılar kavranır ve yorumlanarak toplumsal eleştiri ve önerilere dönüştürülebilirse insanların çeşitli konulardaki tavrı da sürekli değişerek senkronize ve stabilize olur.

5. Herkesin kendi adamını yerleştirmesini saçma ve gereksiz buluyorsunuz yani?

Anlamsız buluyorum. Biz gençlik hareketinde en düşmanca ortamlarda, en ağır baskıların altında insanlardan destek alabiliyorduk. Üç iken beş, beş iken on, on iken yüzler, binler olabiliyorduk. Modern iletişim teorileri popkültürel gevezelikten ibaret. İnsanın temel özellikleri iki günde bir değişmiyor: Konjunktürel olan kayıplara karışır.

Kapsamlı iletişim teorileri açık diskur, baskı ve sansürsüz bir iletişim ve anlama anlaşmanın nasıl mümkün olduğu konusu dışında bir şey söylemez, bir kılavuz sunmaz. Elde olan meseleyi anlamak, konuya dair bir fikir oluşturmak için yeterlidir. Hayata dönersiniz. Reklamcınıza ya da bilinçaltına işleyecek iddianıza değil. Hakikati olan iddia çığ gibi büyür ve hedefini bulur zaten!

Dinamik bir örgütlenmede ezbere taraf olan insanlar bile ilgileriyle, alâkalarıyla, kaygıları ve sadakatleriyle yönlenir, yönlendirilebilirler. İyi siyasetçiler konuları, kaygıları hakikatleriyle buluşturur. Bu buluşturma hem gündemin şekillenişiyle olur hem de belâgatın alanında, yani, hitap ettiğinin ufkunda formüle edilerek. Ondan aldığını ona sunmak durumundasın zaten, istediğinin senin anlayışında ne anlama geldiğinin ona sunulması zaten konunun hakikatinde buluşma meselesidir de. Siyasî diskur doğal olarak talepleri hem işler, hem gözden geçirir, hem de talep edeni değiştirir. Bundan siyasetçi de kaçınamaz. Doğru dürüst siyaset yaparsan değişir ve değiştirirsin, daha geniş bir ufukta buluşarak, doğru bildiğinin doğruluğunu güncelleyerek, aktüalize ederek, hayatla buluşturarak.

CHP ölü şairler topluluğu, arkaik bir sekt değil. Toplumsal dinamikle ilgileniyor, akan zamanda tutarlı kalmakla beraber akıyor, eyliyor, düşünüyor, ilgileniyorsanız insanlarla ortaklık kuracağınız ve onlarla ayrışacağınız noktalar sürekli değişecektir.

İnsanları kaale alarak, bildiğinizi öğreterek, yani onlardan öğrenerek, kardeş bilerek, kullanmayarak, haklarına sahip çıkarak, meseleyi onların ve sizin kişisel çıkarlarınızın üzerine çıkararak "onun adamı bunun adamı" meselesini aşarsınız.

Kemikleşmiş, hakikatsiz, adaletsiz bir sadakat zulmün siyasetine yakışır. Hem gerçekçi değildir, hem insanı zedeler, ters yönde sosyalizasyondur, insanlığı çözer.

6. Bir geçiş dönemine kapalı değilsiniz sanırım?

Değilim, olmamamız gerekir. Ama geçici öneriler, uzatmalı, sonsuza kadar gitmeye talip bir geçicilik anlayışında sunulursa olgun hoşgörüyü de bayar, bıktırır, yorar.

Yoruluyoruz, bıkıyoruz, usanıyoruz.

Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Görünürde demokrat olanlar ile görünürde anlayışsız, sabırsız olanları birbirlerinden ayırt edecek bir aletimiz, detektörümüz yok. Siyaset ezberle, görünürdeki gerekçelerin sıralanmasıyla açığa çıkmaz. Bir çok uzlaşmaz görünen tavır daha geniş bir ufukta verimli bir biçimde bir araya getirilebilir, birbirlerini tamamlayıcı oldukları gösterilebilir.

"Geniş bir ufuk"ta bir ölçüde yönlendiricilik de var elbette: Farklı kavrayışların, ilgilerin ortak buluşma noktalarına doğru gitmelerini sağlamak ille de dahiyane bir hareket değil, dayanışmanın açıldığı yön bu.

7. Dayanışma yok mu, ya da yok mu oluyor sizce?

Dayanışma revanş topluluklarında oluşuyorsa, intikamın birleştiriciliği dışında bir insanî yönü, yönlendiriciliği yoktur. Oysa (toplumsal) dayanışma insanın kişilik, bireysellik oluşturma hanesidir. Dayanışma varsa insan var. İnsan varsa dayanışma var.

Toplumsal dayanışma sekteye uğratılıyor, evet. Yarım toplumsallaşma, güdük toplumsallaşma birey düzeyinde kişilik bozukluklarıyla; toplumsal planda, kollektif planda biraraya getirilemezlik, bir arada tutulamazlık, ortak nokta bulamazlıklarla da gözlemlenebilir, en kolay şekliyle ifade edersek.

Aslolan dayanışmadır. Toplumsal dayanışmayı program edinen bir siyasî parti gurupçuluk, ikbâl, günü kurtarma derdiyle boğuşmaz.

Gün "risk alma" yani toplumsal dinamiklerin önünü açma zamanıdır.

8. Normal bir toplum değil miyiz yoksa?

İnsanlar hiç bir şeyin çaresini kendiliğinden, oturdukları yerden bulmazlar. İnsan olmak varolanın üzerine oturma işi değildir. Bir toplum olarak devam etmek de yan gelip yatarak olmaz. Sürekli "zahmet edeceksiniz". Sürekli emek vereceksiniz. Hangi gül bahçesi kurmakla devam ediyor? Gül ile bülbülü hikâye ediyoruz, ama, bir de bahçıvan var. Emek var, aralıksız, biteviye. Hiç bir bahçenin, kurumun, kuruluşun, anlayışın geleceğine yönelik garanti belgemiz yok. Çalışıp çırpınacağız, hatalarımızdan öğreneceğiz, ama "hata iyidir, öğreticidir!" demeyeceğiz. Öğretici olan hatadan vazgeçme duygusu, anlayışıdır, bir başka açıdan.

"Normal olmama" bir başka toplumu normal olarak ele aldığımızda saçma sapan bir iddia. Kendi dinamiklerini kıran, boşlayan, unutan bir anlayışı düşündüğümüzde gayet ciddi bir yarımlık, sığlık.

Kurultay savaşları, kapışmalar tek başına CHP'nin sorunu değil. Demokratik bir zeminde dökülüp saçılmamız, toparlayıcı olamamamız bir ölçüde insanî, toplumsal sorunlara da tekâbül ediyor.

Bir başka açıdan önderlik, ufuk, perspektif sorunu. Bu şahıslarla değil, dönemlerle, zamanlarla alâkalı. Bir şeyler zamanla olgunlaşıyor. Bunu hızlandırmak bir ölçüde mümkün: Hayat karşısında kapalı durmayarak. Risk alacaksanız burada alacaksınız. Toplum olarak, toplum içinde davranış olarak şekillenmelere uğrayacaksınız.

Bu kadar bireycilik, bu kadar bireysel korku, tedirginlik, kısa vadelilik normal değil. Bu kadar normal olmama haline gömülü olmak ille de anormallik değil.

Bazı toplumsal sorunlarımız var. Bu her ülkede var. Yeterince sınanmadan hiç bir toplum açıklarını farketmez. Güçlü yanlarının üzerinde yükselmek ise bir kaçış, hakikatten uzaklaşma değil.

Biz güçlü yanlarımızın üzerinde değil, korkularımızın üzerine inşa ediyoruz siyasetimizi. Bu aslında karar teorileriyle siyaset belirlemek gibi bir şey. Anormal değil. Normal de değil. Yanlış. Sadece yanlış.

9. Karar Teorileri mi yanlış ya da yanlışa yol açan?

Yok, hayır! Karar teorileri ile düşünemezsiniz. Siyaset belirleyemezsiniz. "Elektiriği şöyle mi böyle mi sağlayayım, fabrikayı oraya mı kurayım buraya mı kurayım, hangi ham maddeleri işleyeyim, Sofie hangi çocuğunu kurtasın?" diye modeller oluşturur, seçenekleri gözden geçirirsiniz. En kötü ihtimale açık alternatifi eleyip en iyisini/kârlısını mı seçeyim; doğrudan en iyisini/kârlısını mi seçeyim; en az zararlısını mı v.b. modelleştirir, gözden geçirirsiniz.

İnsanlara, tabiata birim başı paha biçip hesaplayarak karar teorilerini kullanan "sosyal refah devletleri" de var. Gene de kararlar daha karmaşık preferensler kullanarak, ihtiyaç hiyerarşileri kurarak veriliyor.

Kararı veren dayatılan karara da mahkûm, çoğu kez.

Bizde korkularımızın üzerinden siyasi çizgi, dil, hakikat iddiası belirleme durumu söz konusu. Bu siyasî diskurun, hayat dünyamızın baskılardan azad(e) olmadığına işaret ediyor. En az riskli yol seçiliyor diyelim, başımıza geleceklerde mi aranıyor risk, seçtiğimiz yolun topluma getiri/götürülerinde mi?

Nükleer santralin çöküşü ile kaybedilecek insan, insan sağlığı, canlı bazı modellemelerde para birimi ile puanlanıyor. Buna risk puanı da verilebilirdi. Öyle ya da böyle, bir karşılaştırma modeli oluşturuluyor kaza belâ durumları için. İnsanî bulmama hakkına sahibiz, saçma da bulabiliriz. Bizde bu "ne düşüneceğimiz"e bile uygulanırken asıl uygulama alanlarında saçma, gayrı insanî ya da sığ bulabiliyoruz. Hiç bir karar modellendirildiği gibi alınmıyor hakikatte, hiç bir düşünce de korkuyla ehven-i şer hesabına dönüşmüyor.

Ehven-i şer hesabıyla seçilmemiş de olsa, düşünce kendisini ele veremiyor, hakikaten ne savunulduğu diğer savunulanlarla özgür bir diskurda karşılaşıp gözden geçemiyor. Korku, baskı ve müdahalelerin diskuru kapatmasındandır, karartmasındandır bunlar.

10. Burada "neden düşüncemiz sığ görünüyor"a da cevap arayabilir/bulabilir miyiz?

Zahirdeki sığlık zaten savunucusu tarafından gözden geçirilmeye değer görülmediğinden bir kollektifte hakikatiyle sınanmış düşüncelere dönüşemiyor. Zahirdeki sığlık, sığlığın ideolojisine dönüşüyor.

Sığlık, her hangi bir ideolojinin kendisindeki sığlığın ifadesi değil. Üzerinde tartışılmamışlığının, hakikatinde ele alınmamışlığının sonucu. Tüm siyasi partilerimizdeki sığlık düşündüğünü söylememe, söylediğini düşünmeme ile alâkalı ve "pragmatik" olmakla alakalı değil.

Düşüncemizin olmadığına dair yanılsamamız demokrasimizin olmaması, akademik özgür bir diskurun olmaması ile alâkalı. Sanıldığının tersine, düşüncemiz var, hiç de sığ değil ancak "kenardan geçmekte". Marjinallik ifadesi değil, çünkü varoluş tarzımızla da alâkalı.

Cemaatlaşmalar her şeyin bir cemaatinin, topluluğunun olması anlamıyla olumlu iken; kapalı topluluklar, kapalı dayanışma toplulukları olarak gerçek toplumu ve toplumsallaşmayı marjinalize edicilikleriyle olumsuzlaşıyorlar.

Sol dergiler eskiden tartışma dergileri iken bugün aslında marjinal olan ana akım sol dergiler bir "sapmış düşünce" bulup ona saldırabiliyorlar, onunla tartışacaklarına, ona kapı açıp ufuk sınayacaklarına. Tema dergileri daha da beter, iç sınanmaya bile kapalılar.

Düşünce kenarda, "marjinalde" devam ederken marjinal değil, "kenardan geçiyor".  Diğer ülkelerde düşünce sönerken bile merkezde ve işe yarıyor, bizde canlanırken bile sürgün, sürülmüş ve bir katkıda bulunamaz görünüyor. Entellektüel dergiler ve çevrelerin antientellektüalizmin kaleleri olduklarını; olumsuz anlamda, yani dışa kapalılık anlamında cemaatleştiklerini gözlemlediğimizi vurgulayalım. Kenardan geçen kendi topluluğunu kuramıyor: Özgür, yamultulmamış diskur kenarda kalmanın işi değil. Kenar kuşatabilir, merkeze yürüyebilir. O halde, merkezdeki çürümeyi, tahkim edilmiş düşüncesizliği, ihtimam eksikliğini, dayanışma düşmanlığını kenara almamız, toplumsallaşma dinamiklerine tabi kılmamız lâzım.

(devam edecek)





25 Nisan 2012 Çarşamba

"Kararınca Ego": Daha Neler İşiteceğiz?

Kararınca ego, biraz ego, ego fazlalığı diye bir şey yok!

Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.

Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.

Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .

İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).

Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.

Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.

"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.

Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.

Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır.  Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten  sonra "biz"e yeniden harekettir.

Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.

İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.

İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.

İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.

Efendim.


26 Ekim 2011 Çarşamba

Dangalaklar, Patavatsızlar, Lomsözlüler Bizim Yerimize de mi Konuşmaktalar?

Dangalaklar bizim söyleyemediklerimizi mi söylüyorlar?

Ne münasebet! Öyle şey mi olur! Aklımızdan onun söylediği dahi geçmiş olsa, o akıldan geçen onu seçmedikçe, gerekçelemedikçe bizim değildir ki.

Akıldan her bir şey geçer, onların arasından seçeriz, ya da onları eleştirerek, onlara itiraz ederek başka bir şey buluruz, başka bir yere varırız.

Akıldan geçeni temellendirmeden, gerekçelendirmeden, arkasında durup duramayacağımızı bilmeden söylersek, söz bizim sözümüz olmaz mı?

Söz bizimdir, sorumluluğunun bizim olması anlamında. Fikir ödünçtür. Temellendirme, arkasında durma da ağzımızdan çıkanın doğruluğuna imandan değildir ki! Yanlışımızı bir gösteren olduğunda geri adım atmaklığımız gerekir.

Akıldan her geçen bizim değildir. Sağdan soldan duyduğumuz da, etarfımızın tekrarları da, savunmada kalma hali de, saldırıya geçmişlik de, düşünce kapasitesi de herşey etkiler.

Akıldır bu, her şey gelir, geçer. Akıl kamuya, etrafa, etkiye, iyiye kötüye açıktır, açıklıktır. Ancak yargıgücümüz, akıl terazimiz, insafımız, tecrübemiz de vardır. Akıllı dedğimizde bir dengeliliği kasdediyoruz çoğu kez. İşini bilirliği kasdetmek düşünce üzerine konuşanın, sorumluluktan bahsedenin işi değil.

Aklımızdan iyi ya da kötü bir şeylerin geçmesi o kadar kötü birşey değil yani?

Tabii ki! Ama bir kuzuya karşı  bir çakalın aklından geçenler başkadır, bülbülün başka, ceylanın başka.

Aklımızdan geçenler karakter düzeyimizin, olgunluğumuzun da bir göstergesi mi?

Değil. Doğrudan değil. Tamamen değil. Rüyalarında bile yapmamaları gerekenleri yapmayan insanlar gördüm. İşkencede ilaçlandıkları halde konuşmayanları gördüm. Uyudukları halde arabayı kaza yapmadan durdurabilenleri gördüm, ona uyku denirse, ama en ağır uykuya kafası kesilmiş horozun hedefine koşmaktan vazgeçmemesindeki gibi etrafı emniyete almadan teslim olmadıklarını görebiliyoruz. Her kalbi duran pilot uçağını olur olmaz yere çakmıyor. Kontrol bazan insana pahalıya da patlayabilir. Bunu sanat haline getiren gelenekler vardı eskiden. Şimdi içgüdü, güdü, iti, tepki, paşa gönlün ne istediği, keyif, akıldan geçen spontanite olarak görülüyor ve göklere çıkarılıyor. Oysa övülen icatlılıkları dengede tutan ve karaktere yerleşmiş bir terbiye var, kendisini spontan sanan insanda.

Öyle ya da böyle, geliştirilen "mekanizmaların" çöktüğü, gereksiz görülüp ihmal edildiği, insanı zorlayıp olumsuzlandığı haller de olur. İnsanın kontrolü yitirdiği, kafayı yediği zamanlar da gelebilir. İyi terbiye almış, güzel yetişmiş bir mecnun, elbette, hanzo bir mecnundan incedir, zariftir her daim.

Kontrol altına alınabiliyor mu akıldan geçenler?

Alanlar var, ama onlar bir durum karşısında ne yapılabileceklerden bir listeyi o olay olmadan da yapabilecek kapasitede insanlar. Bir şeyi de unutmamak lazım: İnsan en çok sınandığı, açık vermekten en çok korktuğu alanlarda fren geliştirir. Eskiden terbiyede aklına gelmeyecek, yönelmeyebileceği alanlarda da güçlendirilebiliyordu insan. Genel eğitim düzeyi artsa da, insan olmanın, insan yetiştirmenin, kendisini yetiştirmenin sanatları unutuldu.

Tasavvuf bunlardan birisi mi idi?

Evet, ama sadece bir yanıyla. Her okul, aynı şeyleri öne çıkarmayabilirdi de. Fütüvvetin, melamiliğin insan anlayışı yakın zamana kadar gündelik terbiyemizde hakim idi. Bunları tartışırsak konu dağılır gibime geliyor.

İnsan güreş öğrenirken de yetiştirilebiliyordu, hamur yuğururken de. Ok atış da kontrolü geliştiriyordu, şarap ustası da çırağına olgunlaşmayı üzümden başlatıp gösterebiliyordu. İnsan yetiştirme sadece bizim gelenekte vardı diyemeyiz, her gelenekte öncelikli idi çoğu dönemler. Tasavvufun ise bir yanı buydu. işi buydu bile diyebiliriz, sadece bir yanı olduğunu akıldan çıkarmadan.

Kısaca diğer yanı neydi diye sorsak?

Diğer yanlarından birisi, bilgiye bir başka türlü bakış tarzıydı. İnsanın faniliği ile sonsuzluk arasında hayattan geçen bir bağ kurulurdu. Ancak bu da sadece tasavvufun bir çok yanından birisi idi. Bu konuyu açarsak bugün teoria ile praxis diye ayrılan alanlara, fronesis ve hikmet sorunlarına falan gireriz.

Diğer yanları şimdilik sormayalım?

İyi edersiniz. Zaten karşınızda her şeyi bilen bir insan da yok. Karşınızda sadece başkalarının ezberlerinden birşey öğrenebileceğinden umudunu kesmiş bir umut var.

Deminki konuya geri dönerek tasavvuf konusundan çıkabiliriz: İyi bir futbolcu da iyi bir insan olmak için epey oyun oynuyor, alıştırma yapıyor. Ancak hedef artık mankenini kapma işine dönüştü. Mankenlik de dönüştü. Eskiden bir tavır aranıyordu sanıyorum. Kimseyi yaptığıyla yargılamak istemiyorum, meslek tasnifcisi değilim. Ama üreten, ter döken, maddenin, eşyanın, insanın binbir evresini görecek, görmeyi düstur edinmişlerin elinde gelişmiş mesleklerde çalışanları şanslı görüyorum. Ancak, insan yetiştirmek artık demircilerin, bakırcıların, tekercilerin, arabacıların işi değil. Bir standart tututurulabiliyor bazan okullarda. Hatta okullarda insan yetiştirilebiliyor idi. Bugün meslek ve kariyer bağlamında herşey. Yarın başka türlü olabilir.

Okulun vazifesi insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmektir, işin bir kısmıdır. Gerisi aileye, topluma, insanlara, komşuya, toplumsal alışverişe (interaksiyon) bağlıdır.

Okula yönelik bir eleştiri mi bu?

Hayr değil. Toplum kuramının dikkatini çeken konulardan birisi sadece. Okul kişi yetiştirir ama birey yapamaz der düşünürler, ama, bu sadece bir kesitidir işin, anlaşılması için modelleştirilen, ayrıştırılan süreçlerden konuşmaktır. aslında kişisellik ile bireysellik içiçe aynı toplumsallaşma süreçinde gelişir. Bu gelişmede okul gelişme ortamlarından sadece birisidir. Bir başkası ailedir. Ailesiz biriycilik olur, ama bireyselliğin gelişimi güdük kalır. Bu tek tek herkesin aile sahibi olması ile ilgili değildir. Toplumda ailelerin olması, ailenin kurumsallaşması ve meşru bir alanının olması ile alâkalıdır. Yetimler yetişmez diye bir şey yok. Herkesten iyi yetişebilirler.

Aynı şekilde erkek çocuk kadınların arasında yetişince daha uysal olmuyor. Baba sadece model değil, karşı model, bazan adeta rakip, "ben böyle olmayacağım" iddiasını karşısında durarak sınadığı, karşısında bir kişiliği ayağa kaldırdığı şahıs da. Bunun babaya saygıyla saygısızlıkla alakası da yok. Sadece birbirlerini değişim ve değişen roller, şekillenen karakter ve karakter alışverişi içinde yeniden kabullenme, düzey ve denge tutturma kapışması söz konusu. Bu her zaman sancılı olmaz. Bazan belli bile olmaz. Ama olmaması eksikliktir. Kapışma öğretmene, sokağa, bakkala, otobüs şöförüne kayar zamanla, evde bu alışveriş iyi kurulamamışsa kaçış varsa, itiş varsa. Sokakta da olgunlaşılabilir. Akrabalarla, abilerle, komşularla da rol ayarı, dengesi tutturulabilir. Aslolan, toplumların bazan ideolojik davranıp çocukların yetişme süreçlerinden erkekleri uzak tutmayı planlayabilmeleridir. Savaşlarda yetişen kuşaklar ise bu sorunları ister istemez yaşıyor, yaşadılar. sanayinin, eğitimin farklı şekillenmesi yetiştirme açığını kapatabiliyordu. Okul da bizde atmışlı yılların sonuna kadar terbiyeyi de esas alıyordu. Özellikle yatılı okullar.

Sizi biraz yoklamış gibi oldum. Gördüğüm kadarıyla paldır küldür bir şey söylemek istemediğinizden temellendirme yollarını açtınız ve konun kendisine dönmemizi daha uygun görüyorsunuz.

Evet, söylenebileceği her hangi bir anlamıyla anlaşılır kılıp geçebilmek için. İnsanın nasıl insan olduğuna dair bir ömür kafa yordum ama henüz çözebilmiş de değilim. Sakladığım bir sır yok. Özetleyebilmek için, artık bu konuda bulunabilecek bir şey yok demeyeceğimi bilsem de, benden bu kadar diyebilmem gerekiyor, özetleyebilmem, netleştirebilmem için. Bir yandan problematize et, bir yandansa terapi rehabilitasyon işindeymiş gibi şu şudur bu budur de, modeller oluştur. Onların yaptıkları bu arada, meşrudur. Bilinen kadarıyla, varolan sorumluluk düzeyinin en üst noktasında kalarak bir şeyler de yapmak lazım. Benim gibiler ise, duvarları yıka yıka ilerlemek, lavlara doğru inmek durumunda. İpe güvenmeden de olmuyor bu iniş. Burnun lavdan tütsülenecek de bazan. Ancak düşünce de ha birebilgide  ilerleme istemiyor.  Alaka kurmada, gerekçelemede, eleştiride de ilerletmek lazım eldekini. Sınanmaya sokmak lazım. Bazan muhafazakar sanılan pozisyonlar da almak lazım. Durup, yerleştirmek, oturtmak.

Konuya dönersek nereden başlayalım?

Dangalak'ın aklından geçen bizim aklımızdan geçseydi bile o bizim sözcümüz olmayacaktı...

İnsanları ölüme atmak isterlik, kindarık var mıdır dangalakta?

Yoktur. Dangalak masumdur. Kin ve nefret avukatlarının piskopata bağlamalarından daha ılımlı ve masum halleri tartışmış oluyoruz.

Psikopat masum değil midir?

Sanırım öyledir. Bu alanda bir tartışma vardır mutlaka. Hatta var, vardı da denilebilir. Biz klinik meseleri konuşmuyoruz. Bu bizim işimiz değil. Ancak "groteskin estetiği" gibi iddialar saf saf tartışılırken bazan şizofreninin beslenmesi bazan psikopatolojinin kutsanması söz konusu olabiliyor. Farkına varmadan "sanatlı tecavüz belgeseli" yapmayı gerekçelendirebilen bir cehalet ile okunuyor yazılıyor bugün "hızlı toplumbilim" eğitiminde. İnsan derisinden abajur da sanat eseri diye karşımıza çıkabilir bir gün, "entellektüel" savunucuları da çıkar. Dün uyuşturucusuz sanat olmaz diyebilenler vardı. "Kimler?" diye sormayın şimdi.

Kaddafinin linç edilirken, sopayla taciz edildiğine de tanık olduk. Diyelim ki orada bir de "groteskin estetiğini" grotesk tarafından kavramış bir filim ekibi de "embedded" olmuştu. Neler olurdu? Onları hangi argüman durdurabilirdi? Belki çantalarındaki terbiyeleri durudurabilirdi. Kesin bir şey söylenemez. El Gurayb'da nekadar ileri gidilebileceğini gördük. Groteski estetik bulabilecek olanlar sadece bugünün okumuşları. Bakhtin deskriptif bir temellendirme yapmış olsaydı bile, algısı impulsif olacaktı, bugünün kanlı ama steril dünyasında.

Siz kuramsal olarak destek verebileceklere dikkat çekiyorsunuz burada?

Destek verebilecekler aslında dangalaklıkları da desteklemiyordur. Ancak, argümanın temelinin birazını orası, birazını şurası veriyor. Dr. Frankenstein yok artık. Herkes masumlarda takılıyor. Legonun parçalarını saftiriğin birisi birleştirince üstünde kalıyor tüm sorumluluk.

Sorumluluk onun değil mi?

Eylemin sorumluluğu, yaptığının sorumluluğu. Kimyasal silah yapanların, satanların yargılanmamasındaki hale benziyor bu durum en basit haliyle. Öyle bakmayın, "benzemiyor bu iki alan birbirine birisi ifade özgürlüğü birisi biyokimyasal üretim!" denmesi için söyledim.  Sorumluluk birisinde ahlaki ötekinde ağırlıkla hukuki sorumluluk. Sorumluluğun da bin bir bileşeni ve bileşimi var. Gentekniğinden örnek verseydim, tezat oluşmuyor gibi görünecekti, söylenen açıklığa kavuşturulamayacaktı. Bu konuya döneceğinizi umuyorum.

Eski zamanlarda daha mı iyidik, akıldan geçeni bizim kabul etmiyor muyduk?

Eskiden bir çocuk annesine aklından geçen tuhaf şeyleri anlatsa, annesi: "Tövbe de çocuğum, aklını şeytan çelmiş, şeytan aklına neler getirmiş, üç gulfü bir elham oku!" derdi herhalde. Bu bir cehalet işi değildi. Bilgelikti. Bilgeliğin toplumsallaştırılmasındandı. Bir kültür idik. Çocuk aklından geçen, akla gelen herşeyin eleştiriden geçmeden, süzülmeden söylenmeyeceğini, kendisine ait olmadığını öğreniyordu. Akıldan geçen bir arife söylenirdi. Olgun bir insana. Bunları konuşmanın binbir yolu vardı.

Rüya tabiri sembollerle konuşma vesilesiydi. Kahve falı bile bu işlevi görürdü bazan, konuşulamayanları konuşmaya bahane olurdu, ama, tartışmalı bir konu açmayayım.

Akla gelen her şey bir ruh hastalığına da tekabül ettirllmiyordu. Akıl bu her şey gelir. Aklın da geliştiği biliniyordu. Farklı düşünceler ve gelenekler vardı.

Olumsuz yanı yok muydu geleneksel bakışın?

Bugün de cin çıkarma, şeytan çıkarma işlerini kasdeyorsunuz sanırım. Hem uzmanı değilim, hem de karışık, rakip duruşlar var, düşünce tarihine de geçmiş oluruz bu alana girersek.

Depresyona bazı yaklaşım tarzları nesilleri toplumsallıklarından ediyor. İnsanlıklarını ve hesaplaşmalarını uyutuyor.

Eski eskide kaldı. sanıldığı kadar sığ değildi. Çoğu tavır, köklü anlayışların üzerinde kuruluydu. Bir kültür üzerinde konuşurken, toplumun nasıl şekillendiği, nasıl insan yetiştirdiği unutuluyor.

Her ülke Çanakkale'de bu direnişi verecek insanı yetiştiremez diyerek bırakayım.

Şimdi yeni bir şey söylemek lazım, ancak insanlığın tecrübesine sırt dönmesi mümkün değil, işi düşünce olanın. Biz eleştireceğiz ki daha iyisini yapabilelim. Eleştiri anlama çabasıdır! Eksiği de yanlışı da görürsün.

Nostalji sanatçıya, hatta insana yakışır, ama, toplum züerine düşünce nostalji üzerinde gelişmez. Duygusuz olmamızın da anlamı yok.

Hakikatli olmamız yeterli. Dönüp dönüp gözden geçirebilmemiz gerekli elimizde tuttuğumuzu sandığımız şeyleri.

Cumhuriyet bir kazanımdır. Onca kaybettiğimiz şeyi geri getirme sanatı da değildir. Cumhuriyetle toparlandık. Ama insan insandır, uzaylılar gelmedi dedelerimizin yerine. Getirdiğimiz bilimlerde ezberde kaldık doğru, ama bütün dünya benzeri şeyler yaptı. Bazı ülkeler biraz fazlasını yaptı.

Eksikliğimiz, geçmişin anlayışını kavrayamamış oluşumuz. İster ondan öğrenelim, ister eleştirelim, elimizdeki büyük bir kültürü heba ettik. Bazı duruş ve tavırlar insanı kavramışlıktandır. İnsan dört senelik eğitim ile kavranmaz. Hem ömür ister, hem de ömürlerin tecrübesini. Bunun üzerine koyabiliyorsan, bunun eleştirisi üzerine kurabiliyorsan bilimlerinin kurumlarını iyi bir yerdesindir.

Bir daha benimle sohbet etmezsiniz artık, dağıtıyorum konuyu hep.

Rica ederim, kim toparlamış da siz dağıtacaksınız. Benim cumhuriyetçi de olduğumu göstermek istediniz sanırım. Soran sizsiniz, isterseniz saati sorun.

Aaa saat kaç olmuş...

Önemli değil. Sayenizde soru cevap sporuna idmanlı kalıyoruz. İsterseniz toparlayayım?

Buyrun!

Herkesin aklından geçen, halkın ruhunda esen değildir. O şartlarda öyle de düşünülebilir böyle de.

Bireyde bir yanı akla geliyorda öbür yanı gelmiyorsa akla, yetişmemizde kişiliğimizde bir sorun olabilir. Olgunlaşma ömür ister yalnız. Yaftalamak da istemem insanları. İnsanlık kimseye kapalı değildir. Bazıları insanlığa hevesli olmasalar dahi. Bilerek, isteyerek insanlığa ve hakikate sırt dönüş söz konusu olmadığında insanlar çoğu sorunu çözerler, ufuk açarlar, ufukları açılır.

Efendim.

Teşekkürler!

Bir gün soruları ben soracağım. O günü heyecanla bekliyorum!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Jean Paul Sartre'a İftira Olarak "Cehennem Başkaları(dır)"

Şimdilerde "munis" ve "cici" bir "başkalık" ve "ötekilik" kavramı revaçta. Bazı anlamlarıyla felsefedeki "başkası"na yabancı olmasa da.

Felsefede "başkasının beni" sorunu bugün intersubjektivite teorilerine (öznelerarasılık kuramlarına) giden yolun ortalarında bir yerde. Sosyal Ontolojinin ele aldığı sorunlar zamanla sosyolojik sosyalpsikolojinin (yani psikolojik sosyalpsikolonin değil) çalışma alanına girmeye başladı. Bunda hem Herbert Mead'in çalışmalarının katkısı var hem de (bazılarına bir çeviri azizliği ile abartıldı diye düşündürse de) Sigmund Freud, Durkheim ve diğerlerinin katkıları.

Bizde? Mevlânâda çocuk oyun oynayarak akıl geliştirir. Mead'e giden yolda zamanında boş durulmamış sanıldığının tersine.

Sartre'ın intersubjektivite kuramına katkısı büyüktür. Bakışla algısal (perseptüel) bir bakışı; başkasıyla donduran, ifşa eden, sanki fotoğraflayan, sabitleyen, insanı bulunduğu yere çakan bir bakış kasdettiğini hatırlatalım. Bakan, çivileyen, sömürgeleştiren bakışın sahibidir başkası. Herkesin herkese bakışında izole edilebilecek bir şey var burada.

Başkası farklı, değişik olan değildir burada. Başkası bakışına, (önyargıya hapsedişine?) yakalandığımızdır

Peki, Sartre'da diğer anlamıyla ikinci şahıs olarak başkası yok mu? Var. Var ama, buradaki cehennemi kuran, ateşleyen, bizi terleten, insiyatifimizi, özgürlüğümüzü unutan o değil ki?

Sartre'de insan olduğu değil, olmadığı. Yani bir proje. Birisi bir hırsıza bakıyor diyelim. Pis hırsız diyor içinden. Pis hırsız! Hırsız, kızkardeşini hayat kadınlığından kurtarmaya çalışıyor, didiniyor çırpınıyor gece okuluna gidiyor, sanat öğreniyor, derdi bütün çaldıklarını geri ödemek, ama hasta annesi, çaresiz kardeşleri için kız kardeşinin kendisini satmasını engelliyor. Hırsızlıkta geri dönülmez bir yola girebileceğinin farkında ya da değil. Ama hırsızlık dışında kazanmaya da çalışıyor çırpınıyor. Hırsızlığı yüceltmiyor. Utanıyor halinden.

Başkası Hırsıza olduğunu, şu an ne olduğunu sabitleyerek bakıyor, iftira atmıyor. Ne olduğunu görüyor. Ne olacağına aldırmıyor. Hırsız ise ne olduğuna itiraz ediyor, "çalmadım!" demiyor. Ben çalmadan çırpmadan yaşamak için çırpınan bir insanım, çalmayacağım, çırpmayacağım diyor. "Ben bir projeyim" diyor, bir başka anlamıyla. Kendisini tanımladığı şey, henüz olmadığı, uğruna çırpındığı, ter döktüğü şey. Belki de hiç bir zaman ulaşamayacağı bir şey.

Seni bir başkası gördüğünde, Mevlânâ'nın aslında bir tefsir olan dizelerinden yola çıkarak anlatırsak Sartre'nin dediğini: Kusurlarını güneş gibi aydınlatıyor, (gelecek) güzelliğini gece gibi karartıyor, siliyor.

Seni bir başkası gördüğünde donduruyor, mahcup ediyor, utandırıyor, eziyor.

Başka türlü bakan, adam gibi bakan yok mu peki? Var ama, primordial değil. Bunu elbette Sartre söylemiyor, ben diyorum. Sartre bu kaçış, itiraz, hayırlamada bir hayır görüyor. Bu itiraz, yerin dibine geçme halinde diyoruz ki: Hayır, ama, fakat, binanaleyh.. ben bu gördüğün ben değilim, ben buyum ama şu an olduğum değilim, ben henüz olmadığımım, olmaya çalıştığımım, olmak üzere olduğumum!

Sartre kahrolsun sömürgeci başkası demiyor. Der gibi oluyor mu bazan? Belki. Ama, bir üstünkörü bakışın; hapseden, donduran, esir eden; hatasını çirkinliğini kusurunu yüze çarpan bakışın hepimizde olduğunun farkında olarak konuşuyor. Bunun temellendirici, kurucu, primordial bir özelliği var, bunu da Sartre söylemiyor ben söylüyorum, bir başka deyişle söylüyorum, felsefesinin özelliklerini hapsetmek için değil: Sartre bir fenomenelog. Husserl, Heidegger gibi. Üstelik bizim geçmiş etellektüel geleneğimize hiç de ters düşer bir düşünce tarzı/geleneğinden değil. Ters düşse ne yazardı?

Okunması zahmetli, yoluna düştüğü çözümü bulabilmiş değil. Ancak bin bir eksikliği gediği kapatıyor. Romancı olarak nasıl bulursunuz bilmem. Varlık ve Hiçlik okunmadan zamanımıza şahitmiş gibi hiç mi hiç konuşulmaz demeyeyim, ama, onun ve onun gibilerin gayretini ve başarısını (ve başarısızlıklarını) göstermeden o kavramlar hakikati konuşmaz.

Tefsir ile ilgili söyledim durdum: Orjinal metin alıntıları dahi yorumdur, alakalı alakasız bağlamlarda sunulur, alakalı alakasız ufuklara yerleştirilir. Kendisini ve hakikatini perdelemişlikten hakikatini ele verdiğini iddia ederiz. Oysa yaptığımız anlama müdahale, hakikate müdahaledir.

Öte yandan, en kötü yorum bile tartışmaya açıktır. Yorum olanı yoruma kapattığımızda başlar çoğu sorun.

Bildik kelimelerden, okuduğumuz roman ya da kitaplardan yola çıkarak ahkâm keserken de halimiz bu: Kendimizi hakikatin sahibi yapıyoruz, "eğer şunu şunu kasdettiyse ya da kasdetmediyse" demedikçe.

Hikmetin semantiği yok. Semantiği bilip unutmuş insanın tevazuda duruşu gerekli sadece. Efendim.

Arzeyleriz gündüz hayalimizden, gece düşümüzden.

18 Ekim 2011 Salı

Kuzey Güney Farkı Masalları Üzerine

Yunanistandaki kriz, hikmeti hakikatinden kaynaklanmayan ezberleri yine gündemde tutuyor.

Braudel'in Akdeniz Tarihine benzer bir İskandinavya Tarihi yazılmadıkça masallara katlanmaya devam edeceğiz.

Aydın'ın şunlara dikkat etmesi gerekiyor:

Yunanistandaki kriz yunanlıların protestan kültüre uzak olmalarından değil. Yunanlılar sanılanın tersine çoğu protestan topluluktan daha çalışkanlar. Eğlence düşkünlüğü ve akşamdan kalmalık kuzeyde daha büyük sorun oluşturabiliyor. Kuzeydeki alkole ilişkin sorunlar da mezhepsel değil. Ortdodoxi ya da protestanite ayrım getirebilmek için yetmiyor. Kuzey güney farkı güneyde eğlence, hasbıhal ve sohbetin öne çıkması; kuzeyde daha yalnız, daha sohbetsiz topluluklarda içme neşe ve meşrep farkı olarak belki izole edilebilir. Bunda uygarlık tarihinin derinlinleştiriciliğini farkedenler daha farklı da bakabilir.

Türk halkı dünyanın en çalışkan halklarından birisi. Yerli akdenizlilik teorileri kendimizi dışlayıcı tersten sömürgecilik içerse de, dışarıdan bakan akdeniz tarihçileri bizsiz akdeniz tarihi yazamaz kolay kolay. Bizim çalışma alışkanlıklarımız gitgide sönse de ezberden bir akdeniz tembelliği teorisini tersyüz edebilecek özellikler taşıyor.

Arap kültürleri de farklılıklar ve çeşitlilikler gösteriyor. Akdenize veya "medeni dünya"ya yazılan çoğu özellikleri fazlasıyla Suriye ve Lübnanda, işgal süreçlerinden tamamen bağımsız olarak gözlemlemek mümkün.

"Turistik antropologların" kafeterya, kahvaltı, servis beklentisi kuzeyde, akdenizin kuzeyinde yerine gelmeyecekken Suriye kasabalarında dahi yerine gelebilir.

Yeme içme ve birlikte yaşama kültürü akdeniz kuşağında daha temellidir. Doğu akdenizde ise daha köklüdür.

Öğle sıcağında dinlenme tembellik belirtisi değildir. Bu adet bizde de vardı. Öğle tatilinin gerekmediği zamanlarda mecburiyet haline gelişi ise bazı eğlence, safahat dalgalarıyla bağlantılı olabilir. Nerede gerekli nerede gereksiz olduğunun düzenlenmesi toplum mühendisliği ufkuyla söz konusu edilemez.

Eğlence bazan toplumu kaynaştıran sohbet, hasbıhal, dertleşme gelenekleriyle içiçedir. Bir yanına saldırdığınızda bir başka yanını da sindirmeye kalkışırsınız. Toplumsal dayanışmanın çoğu şekillenişi bir alandan öbür alana kayar ve farklı anlamlar perdesi arkasında kendisini gösterir. İşlevsellik iddialarından yola çıkış, ne yapıldığı ve nasıl yaşandığının işlevlerinin açığa çıkarılmışlığının ifadesi değildir.

Sanayileşme ve sanayileşmenin kültürünin incelenmesi daha geniş aralıklarda, daha çok alanın kavuşturulmasıyla söz konusu edilebilir.

Karşılaştırmalı kesitleme iddiaların problematizasyonu için ipuçları verebilir: İtalyanın verdiği göçlerin iskandinavyanın verdiği göçlerle kıyaslaması bazı yapısal dönüşümlerin anahtar kavramlarını sunacaktır.

Güneyin turizm gıda kuzeyin sanayi merkezi olmaya doğu kayışı iki dnya savaşı konjuntürlerini gözden kaçırarak yapılmamalı.

İkinci dünya savaşında savaşa entegre olarak savaş dışı kalmışlık unutulmamalı.

Yunanistanın askeri harcamaları, sovyetlerin çöküşünde askeri harcamalar ve uzay sanayiindeki yarışmanın etkisi ile kıyaslanmalı.

Yunanistan göçlerde en dinamik kesimlerini kaybetmiş olamaz mı? İtalya demir çelik ustalarını, bilgisini zamanında ihraç etmedi mi?

Fransanın mezhepsel hali daha az çalışmayı mı öneriyor? Toplumsal dayanışmanın farklı iktisadi şekillenmelerin önünü açtığı unutulmamalı. Şu anda söz konusu edilen fransöz tipi, tarihin derinliklerine geri götürülebilir mi? Paris Okuluna kadar inildiğinde bir paralel fransa ile karşılaşılacaktır! Katoliklik eski katoliklik ile ne kadar alakalı?

Sendikal hareketler, halk hareketleri, ücret politikalarının başlangıç noktaları her toplumda aynı mı? Kuzeydeki sınıf ayrılıkları "das folk" kavramıyla neden düzleniyor? Bu konuda akdeniz homojen mi?

Ticaret burjuvazisinin varlığı, ulaşım, ince zenaatlar bunların sanayileşmenin yolaçtığı hayat tarzı üzerine etkileri, kaipatlizm öncesi sınıf ve katmanların ağırlıkları unutulmamalı.

Her dönemin dünya iktisat tarihinde abartılamayacak ağırlıkları da gözden kaçırılmamalı.

İspanya, Portekiz yakın zamana kadar sömürgeci ülkelerdi. Nasıl oluyor da Yunanistanla ortak ön kabullerle iki çırpıda anlaşılabiliyorlar? Smürgeciliğin kabul değiştirmesi, paylaşım dengelerinin şekillenmesi neden unutuluyor?

Ülkelerin tek tek tarihleri ortak bir avrupa ve dünya iktisadi ve siyasi tarihinde neden ele alınamıyor?

Kuzeyde sanayileşme dönemlerindeki "ayıklık" (yeşilay) hareketlerinden neden haberimiz yok? Bunların halk hareketleri (işçi sınıfı hareketi içinde) görülebildiğinden haberdar mıyız?

Merkezi devlet kurma süreçlerinde İsveç Türkiye (Osmanlı) kıyaslaması ilginç olabilir. Devlet kilisesi, devlet mezhebi kurulması süreçleri ingiltere tarihi de bilinerek neden gözden geçirilmiyor?

Aydınlarımız yeme, içme, eğlence, tatlı hayat antremanları dışında birşey ile dönüyorlar mı memlekete inceleme ve tetkik gezilerinden?

Batının en iyi ,  en eleştirel sosyalkuramsal dispozisyonunun "yalnız batı için geçerli olduğu" bir dönemde dünyayı birbirine relativize edebilecek bir kapasite sadece balçıkla sıvanır, bu ezbere atışlarda!

Ne batı öyle bir batı, ne doğu öyle bir doğu, ne akdeniz bizsiz bir akdeniz. Dünya tarihini, sosyolojisini, düşüncesini bütünleştirmeden modernizm avukatlığı yapmak sömürgeciliğin avlusunda kumdan kaleler yapıp tahkim etmekten ibaret!

Efendim.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Özel Hayatların "Birlikte Hayat"a Dönüşememesine Dair

Hayat tarzları üzerinde anlaşma, tartışmaya ihtiyaç duymamızda bir sorun göremiyorum. Ortak noktalar arayacağız, ne üzerinde anlaşamadığımız üzerinde anlaşacağız, konuşup koklaşacağız.

Libertaryan, kültürrelativisti, kurtulmuşsulukçu falan değilim. Tartışılmayacak, eleştirilemeyecek yerine başka bir şey önerilemeyecek bir hayat tarzı göremiyorum. Bireysel olarak görülenin bir toplum, iktisat, insan anlayışı da önerdiğini unutmaya çalışmam anlamsız olur.

Şimdilerde oturmuş sosyal kuralların,  gündelik rutinlerin olmaması, olsalar dahi toplumsallaşma süreçlerinin kesintili ve etkisiz olduğu kanaatindeyim. 

Birlikte hayat üzerine konsensusun iki bağımsız tekilin vazgeçemezlerinin listelenmesi ile çözülmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşünmekteyim. Bunun iki nedeni var, en basitleştirilmiş halleriyle ifade edersem: Birincisi, toplumsal konsensus ve paylaşmanın zamana ve tarihe yayılan süreçlerinin bireysel boyuta çekilip her biraraya gelişin müthiş entellektüel çaba ve kararlılık gerektirmesi; ikincisi, uzlaşmanın toplumla da uzlaşma ve denge kurma faslının/ayağının eksik kalması. Kriz içinde kalarak kriz çözme "etraf"ın krizden yararlanmama, krizdekilerle dayanışmada olmasını gerekli kılıyor. Bireyci ve tarihsel perspektifini yitirmiş hayat bakışlarından bu dayanışmanın sağlanması, modern görünenin ilkel bile olamayan bir dayanışmasızlık dünyasına yerleştirilmesi yüzünden kolay görülmüyor.

Sorun çözme kalıplarının, sanal bir nominaliada, her halin özgün hale dönüşmüş gibiliğinden dolayı işletilememesi durumu ile karşı karşıyayız.  Hayat tarzları bir derinliği olmayan, görsellikle geçerlilik alanları oluşturabilen popüler kültürel kalıplarına dönüşüyor. Virtüel/sanal hayat tarzları etrafındaki irrasyonel mistik ve tartışılamamazlıkta zaten kendisine yazılabilecek özgünlüğü de yitirebileceği bir geçişsizlik ufku oluşturmakta. Fragmentlerden, kolajlardan, ezikliklerden, bir ufuk, hapishane içinde bir özgürlük arayışı.

Özel hayatların birlikte hayata dönüşmesinde neredeyse tüm toplumun sorunlarını çözme kapasitesini gerektirebilecek gereksizlikte tartışma ve sürtüşme alanları açabilmesi söz konusu olabiliyor. 

Ben, insanların yeme içme giyinme barınma üzerinde de tartışabileceklerini, birlikte hayat içinde ortak sınırlar da koyabileceklerini, bunu yapmamaları halinde bir ortaklık kurmada, ortak zemin oluşturmakta zorlanacaklarını düşünenlerdenim. Yani kendi hayat tarzları bildikleri tarz imajları veya kesitleri dışında bir de ortak tarza benzer "birşeyler" tutturmak da gerekiyor insanlarla, insanlıkla.

Hayatlarını birleştirecek, aile kuracak ya da kurmayacak, çocuk büyütecek ya da büyütmeyecek insanların tartışmaması, uzlaşmaması, bazan sürtüşmemesi imkânsız. Bu kapışma, sürtüşme ve çatışmalarda birbirlerini tatmin edebilecek birşey çıkaramamaları halinde, bireyselin çözünmesi olarak algılayabildikleri ve aslında bireyselin de evi olan ortaklık çabasından çıkmaları, daha fazla birbirlerini zorlamamaları daha az yıpratıcı olabilir. En bireysel listelerin tartışılmasında dahi toplum için de bazı önerilerde bulunmaktan, bunları gerekçelemek ve tartışmaktan kaçınmanın mümkün olmaması, her bireyin yeni bir toplum kuracak kadar tartışmaya çekilmesi ne kaçınılabilir bir şey ne de akıl kârı.. 


...

Eşlerin birbirlerinden, ebeveynlerin  çocuklarından, çocukların büyüklerinden veya birbirlerinden beklentilerinde bir sorun görmediğimizde dahi beklentilerin geçerlilik dünyasının belli sınırlara sahip olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kural uygulamaları, yorumları keyfî ya da objektif kriterlere bağlı değildir. Tartışmaya açıklıkta, birbirine saygı içerisinde farklı davranmalara açıklık esastır.

Anne babaların çocuklarına dayatamadıklarını, dayatamayacaklarını sokakta insanlara dayatan kafa açıklarını önce kendi evinde verir. Görmediği sorun, mesele, yanlış yok addededilir sadece.

Mahalle baskısı denilen şey bazan toplumsal dayanışmadır. Bazan linç toplaşmasıdır. İnsanların birbirlerine karışmalarının toplumsal meşruîyet kaynakları vardır, ama, bu ihtimamın, birbirine sahip çıkmanın cennet ve cehenneminde olur. Otobüste metroda, şehirlerarası yoldaki zaptiyelikle magandalık, muhafazakârlıkla tacizkârlık arasında medcezir yapan ruhla, kinle, saldırganlıkla değil.

Karışmanın sevimli olabildiği halleri siyah beyaz türk filmlerine, ya da yakın döneme kadar devam eden mahalle hayatına göndermelerle tartışmaya çalışalım bir başka yazıda. 

Lakaytlık her daim demokrat ve medenî değil, burun sokmalar ise mazbut işi değil. Yazıyı acele tamamladık, bazı gerekçelemeleri atladık. Düzeltemedik. Fırsat buldukça, gün içinde düzelteceğiz. 

...

Başkasının akıllısı, delisi, dertlisi, mazbutu, çılgını, çalışanı, serbesti, mutaassıbı, sporcusu, çoluğu, çocuğu ile uğraşmak sanıldığı kadar "mazbut" bir iş  değildir. Senin evine dalmıyorsa, gelip de sofrana kalkmamak üzere oturmuyorsa. İşindeyse, gücündeyse, yolundaysa. Kimsenin bir başkasının sofrasında yer kapma, kendi kurallarıyla başkalarının kapılarına dayanma hakkı yoktur.

Kalıcı niyetle oturursa bir insan yanına, bir kuralın çiğneniyorsa, kendi kuralını da gözden geçirerek ikinizin de istediğini kapsayabilecek bir ufuk arayarak, yani konuşa konuşa, koklaşa koklaşa, insan gibi bir orta yol bulursunuz, hazır sunulmuş, üzerinde ufak değişikliklerle yürütülecek bir hayat tarzı kalmadığına göre. Tutar, tutmaz ayrı mesele. İnsan, uzlaşma talebi ve davet kendisinden gelmediği sürece, bir ufuk kaynaşmasına da kapısını kapatma hakkına sahiptir.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

"Tükürdüklerini Yalayacaklar!" Sloganı ve Demokrasinin Açık Diskuru

"Tükürdüklerini yalayacaklar!" diye bağırmak, "tükürüleni yalatmak" için elinden geleni yapacağını da deklare etmek.

Başkalarına tükürdüğünü yalatanlar ve tükürdüklerini yalamalarıyla bizi memnun edecek olanlar eşit, parazitsiz, yamultulmamış bir siyasi diskurun üyleri olamazlar!

Hele hele "tükürdüğünü yalayarak" helâl kazanç sahibi olacaklarını ifade edersek vekillerin, "helâl" ile kasdettiğimizin meşruiyetini iddia etmemiz imkansız hale gelir.

Milletvekilleri maaşlarını AKP ya da AKP seçmeni ödemiyor! CHP'li seçmenin ödediği vergi eğer hür vatandaşların verdiği türden vergi sayılmıyorsa ayrı! Ümit ediyoruz ki canımız, malımız, sanımız, namusumuzun birlerine helâl olması önkabulünü canlandıran gerekçelemeler böyle yerli yersiz ifade edilmez!

CHP seçmeni partisini desteklemektedir. Özel mahkemelerin meclis üzerine vesayeti tartışma ve protesto konusu olduğuna göre, statükoyu savunan partiler parlementoyu savunduklarını iddia edemezler. Meclisteki çoğunluk, taleplere ve iddialara kayıtsız kalmayı politika edindiğine göre "muhalefetin yerinin parlemento olması" şartını koşmak karşı tarafı dinlememe ve kayıtsızlık politikalarını tahkim etme çabasından ibarettir.

Burada eski uygulama düzgündür: Maaşı hakedip etmediklerine maaşı alacak olanlar karar vermelidirler. Partilerinin alacakları kararlar dahi milletvekillerini ianeye, borca harca itmemelidir. İktidarın zorlayacağı maaşsızlık ancak bir içsavaş toplumunda geçerli olabilir! Zorlayıcı, abluka altına alıcı, nifak çıkarmaya yönelik bir hareket olur!

Seçmenin partisinin tavrını onaylaması bile çoğu sınır durumunda şart değildir, partilerin her politikaları populer olmayabiliyor, kemer sıkma politikalarında olduğu gibi. "Yemin" ile maaşın helal olacağı, izlenen politikaların önemsiz olması da söz konusu değildir. Maaş'ın hak edilip edilmemesi tartışması ancak teorik boyutta geçerlidir, aksi halde Vatikan tipi bir ruhban sınıfının gerektiğini de argümanda "implicit" olarak ifade etmiş oluruz. Kimin maaşını hakedip etmediğine nihaî hükmün ahiret sorunu olduğunu unuttuğumuzda, sendikal hakları, hakkani ücretlendirme politikalarını bir kenara atmış oluruz.

Asgari ücret insanlıkdışı bir düzeye geriletilmiş olduğu zamanlarda dahi maaşını haketmeme halleri her daim olabilecektir. Haketme etmeme tartışması "maaş"ın kendisini tartışmaya, hak hukuk kavramını zorlamaya başladığında medeniyet iddialarını terkederek tartışabileceğimiz bir keyfiliğe kapı açmış oluruz!

Bu yanlış ufku taşeron işçi olan görme özürlü vatandaşa yöneldiğinde görmemiz, tekrarlanmaması için yeterli olmalıydı. Taşeron temzilikçi kadrosundaki hemşirehanımın kadro talebiyle işten atılmasıyla da kadro, maaş, ücret gibi mevzularda hukukunu bulamamış bir medeniyet iddiası demokratik gündeme kendisini dayatmış oldu!

Milletvekillerini açlıkla, sefaletle terbiye ederek meclise ya da fevriliğe çekmeye zorladığımızda "iktidar" olarak vebal altında olmadığımızı, temsilin hukukunu çiğnemediğimizi evrensel olarak geçerli olabilecek biçimde savunabilir miyiz? Ben sanmıyorum!

Her milletvekili çocuklarına burs alacağı bir zengin arkadaşı yoksa kendisine iktidarın dayattığını mı yapmak zorundadır? Ekonomik bağımsızlık milletvekilleri için elzemdir, ancak ayrı bir tartışma konusudur, şablon bir ekonomik düzey tesbiti bir ölçüde tartışmalı olsa da, elzemdir.

Kendisini helal ve harama kriter koyucu yetkinliğe yükseltmek, "tükürüğü geri yalatıcılığın hukukundan konuşmak" demokratik bir ülkenin "iktidar"dan konuşma tarzının içinde meşruiyetiyle verili değildir. Hikmet sahiplerinin dahi tartışmaya açık olarak ifade edebildikleri, iktidar kürsüsünün işi haline getirilmemelidr.

Demokrasilerde ikna süreçleri dayatma, abluka, propaganda ve çarpıtmadan arıtılmış söylemlerde gerçekleşir. Uzlaşmazlığa yol açacak baskı, teslimiyete yol açabilecek ekonomik abluka, dinlememenin ifadesi olan propagandif dil dominansın, baskının ve "hakikati gölgelemenin" araçlarıdır.

Demokrasinin evi meclis değildir, dominanstan, dayatmadan uzak/arınmış bir dildir. Parlemento demokrasinin bir kurumudur. Seçim gibi, oylama gibi, tartışmaya ve yargıya açık olmak gibi. Yerel yönetimlerin ezildiği bir parlementarizm demokrasinin yerinde yönetim ilkesini de çiğnemektedir.

Parlementonun rolü merkezidir, ancak, demokrasinin diğer kurum ve kuruluşlarını ezmemiş, yok saymamış bir parlemento için bu geçerlidir. Kurucu meclislerin istisnai rolleri, ilerlemiş demokrasilere zorlanamaz! Eksikli ve ayıplı bir demokratik modelin parlemento anlayışı ise ölçü edinilmemelidir.

Parlementomuz bin bir emekle, zahmetle, acıyla ve çileyle kuruldu. Kazanımlarımıza sahip çıkmamız onların rollerini indirgeyici, eğretileyici bir dil ve tarz ile olmamalı, olmamalıydı!

Demokrasinin dili, gerekçelemeleri, diskuru ayaklar altına alınarak demokrasi savunulamaz: Demokratik propaganda yoktur, demokratik tartışma, açıklık vardır.

Demokrasi geridönüşsüzlüğün, kapalılığın, dayatmacılığın, zor ve şiddetin diliyle konsensus sağlayıcılığın karşıtıdır!

Ablukacılık, zorlayıcılık demokratik değildir.

Açık bir ufuk, anlaşmanın açık tutulmuşluğu demokrasinin ilk şartıdır, hatırlatırız, Efendim.

1 Temmuz 2011 Cuma

Muzır Olan Hakikati Karartmak, Konuşmayı Anlamsız Hale Getirmektir!

Muzır Kurulu bir derginin daha hayatını sona erdirmesine yol açtı.

Haklı gerekçelerle "muzırlık tespiti" yaptığını varsaysak bile -ki dergiyi ömrümde görmedim-  ceza kesilmesi hakkanî ve adil değil. Hem kriter ve öncelikler sorunları söz konusu; hem sanatın, mizahın, edebiyatın alanına hangi meşruiyetle müdahale edilebileceği tartışılır bir konu; hem de muzır kasetçiliği ve hukukdışı teşhirciliği kolaylaştıran yasalar çıkartılmasını savunanların hangi hakkaniyetle böylesi bir mazbutluk avukatlığına girişebilecekleri eleştirisi etikten, estetikten ve adaletten savunulabilmiş değil.

Bu kurul, Baykal kasetlerini yayınlayan "muhafazakar" internet sitesinin muzırlıklarını tespit etmekle yükümlü olmayabilir. Öyle olsa bile, her türlü muzırlığın özendirildiği bir hayat dünyasında, bir mizah dergisine karakol kurmanın adil olmayacağını bilmeliler. Adalet, eldeki yetkiyi, belirlenmiş alana uygulamaktan ibaret değil. Adalet, hikmetle eyleme işi de. Adaletin alanında hukuku, kuralı güncellersiniz, geleceğe bir mektup gönderirsiniz!

Muhalif taraf hep muzır taraf ise, muhalif olmanın kendisi muzır görülüyor demektir. Hep sanat eseri muzır ise, mesele sanat eseri iledir.

Ülkemizde mazbutluğun kalesinden, ölçülülüğün evinden, aklıbaşındalığın burçlarından konuşacak, hele hele "ceza kesecek" hiç bir anlayış, kurum yok. "Ne yazık ki vazifemizi yapmak zorundaydık!" diyebilecek kimse de yok! Çünkü böyle bir vazife yok! Ne demek "ceza kesmek"?

Muzır İşler yok mu? Var. Özellikle de başkalarının söylediğini kasıtla çarpıtmak; konuşmayı, tartışmayı propagandaya çevirmek; tartışma ortaklarını ve kendi halkını sürekli "şeytanlaştırmak"; anlamayı ve anlaşmayı dolayısı ile eleştiriyi imkansız hale getirmek muzırın da muzırı işler. Bu yolda kasetler yayınlamak, dosyalara konuyla alakasız ve dosyayla alakasız insanların özel hayatları ile ilgili muzır yollardan kurgulanmış, ele geçirilmiş "dökümanları eklemek... Denilmemişi denilmiş yapmak, denilmişi denilmemiş yapmak... "Anlaşma mümkün değildir", "olduğumuz gibi görünmek mümkün değildir" intibaını yagınlaştırmak, bunun için ağız birliği yapmak, kampanya sürdürmek. İktidar kullanmayı yüceltmek, adaletten nasiplenememişleri "bizden, onlardan"lar olarak tasnif etmek ve kitle iletişimin imkanlarını, imaj mühendisliğini, propaganda aygıtlarını bu yolda kullanmak...

Bir başkasının söylediğini çarpıtmak, bu çarpıtmayı kampanya haline dönüştürmekten daha az mazbut, daha sinsi, daha fena, daha lanetlenmiş çok az şey vardır.

Bir "hakikati", mazbut olmayan görüntüyü, "gerçekten olmuş"u bir çarpıtmada kullanmak, hakikati kötüye kullanma anlamında daha büyük bir hakikat çarpıtması, daha büyük bir gayrımazbutluktur. Hakikat düşmanlığının kullandığı hakikatten daha tiksinti verici bir muzırlık yoktur!

Günahsızlar ilk taşı atar! Günahkarların taş atmasında mesele yok, kendini "günahsız, hatasız duruş"un temsilcisi olarak gören, yarın hakkın divanında kendisine bir şey sorulmayacağını düşünenlerin hukuk anlayışı sorunların gerçek kaynağı.

Kurullar, kurul üyeleri yaptıkları işin hakikatiyle yüzleşecek bilgilerin sahibi olmayabilirler. Söylemeyenler, eleştirilmeyenler, ucube bir muzır anlayışını yasalarımıza, kurumlaşmalarımıza yerleştirenler vebal altındadırlar!

Yanlışsız insan, eleştiriden münezzeh sanatçı, herşeyi bilen arif, incitmeyecek dokunuş, bir yerde yanlışı olmayan söz söyleme imkanı yoktur. "Yanlışsızlık" bir anlamda belki savunulabilir: Söylediklerini tartışmaya açarak, dinleyerek, sözü olmuş bitmiş görmeyerek, bir diyaloğun ve konuşma/anlaşma sürecinin akışı içerisinde. Hatasını düzelten, sözünü açıklayan, açımlayan, geliştiren insan yine de insandır, insan tanrı değildir. İnsanın "yanlışsızlığı" yanlışta kast, yanlışta sebat etmeme işidir.

"Yanlışsızlık ontolojisi" insanın tanrısallık iddiasıdır ki palavradan bir şişinmedir! Ayrıca "yanlışsızlık ontolojisi" diye bir kavram yok. (Temellendirirsem olur, ama, böyle bir icata ihtiyaç da yok.)

Yanlışsız devlet, yanlışsız hükümran, yanlışsız mazbutluk bir palavra! Kendisini tartışmaya açmayan, başkalarına değil ceza kesmek, eleştiriyle dahi gidemez!

Mazlum eleştirirse başkadır, bir iktidardan ahkam kesilirse başkadır. Mazlumu konuşturmak, dayatan hükümrana itiraz ahlakî yükümlülüktür!

Mazlumun elindeki taşı sen vermişsin gibi davranacaksın, başın yarıldığında. Astığın astık, kestiğin kestik ise.

"Haklı cahil"e "okumuş haksız" çok bahaneyle gelir. Bahanesiz olunacak. Mazlumun haksız, temelsiz davranmasında bile bir anlamaya çalıştığın olacak.

Burundan kıl aldırmamak, zulme karşı meşrudur. Zalim'in bile mazlum yanı vardır, hakkı hukuku vardır, unutmadan.

Yazıyla, çiziyle de hakikate zulm edilmesi mümkündür, teorik olarak. Düzelteceksin, kalem kırmanın anlamı yok. Düzeltterek sunduğun daha büyük bir cehaletin ifadesiyse, eleştirdiklerin de kaygının üzerinde mi tepinsinler?

Atışarak, kapışarak, belki iddialaşarak ama bir kardeşliğin, dayanışmanın, çarpıtmamanın, yamultmamanın diskurunda ufkumuzun da bir nebze farkında olma şansına ulaşacağız. Artık ne kadarı mümkün ise.

Mizahın alanında "hakikat çarpıtmaları" gibi görülen şeyler hakikat çarpıtması değil, cevabın üslubunu önermiş bir sorudur çoğu kez. Mizahi atışmada karşındakine ne kadar ileri gidebileceğinin hukukunu da sunarsın. Mizah taraflar ister, addeder. Mizahta sınır mahkemelerde konmaz, mizahta şekillenir.

Neyin mizah olup olmadığı eleştirinin dahi işi değildir. Eleştiri, nasıl algılandığı, neye yolaçtığını ihmal etmeden konuşsa da bir suç, doğru-yanlış, uygulama kataloğundan yola çıkmaz.

Eleştiri ileri gider. İnsanı savunur. Eseri savunur. İnsanın sorumluluğunu savunur. Karşı tarafı kısıtlamadan önce kendi tahammül sınırlarını zorlayarak, ufkunu zorlayarak.

Eleştiride de hata olur; eleştiriyi, konuyu, meseleyi daha iyi bir noktada bıraktıktan sonra.

Yergi de, kurcalama da, anlama çabası da yerini bulmuştur, yolunu bulmuştur bir süre sonra tıkanacak bir yol bile olsa. Ne olmadığı, nasıl olmadığı da meselelerin hakikatinin bir yanıdır.

Tartışma inceltir zevki. Kural, yasak dayatması değil.

Daha iyisini göstererek inceltirsin sanatları. Yalpalayanları, yanlış fırça seçenleri zındanda bırakarak değil.

Daha güzeli, daha inceyi, daha zevkliyi gösterecek gerçek otorite, özgür sanat, edebiyat, düşünce praksisinin ta kendisidir. Anlaşma, koklaşma, tartışma süreçlerinin açık tutulması yeterlidir. Henüz meyve vermediği için fidanı kesmektir çoğu müdahale.

Sanat da saldırganlaşabilir, banallaşabilir, hakikat düşmanı olabilir. Her şey mümkün. Sanatseverin, sanatsevmezin populizmi, elitizmi, çokbilmişliği de mümkün. Sürtüşmesiz, dayatmasız, kapışmasız bir dünya yok, olmayacak.

"Siyasette karşı tarafın hakikatini bir selam gibi alamayanın sanatın hakikatine müdahalesi pek yerinde değil!" demekle bitirelim, eleştiriyi, doğru yanlış tartışmalarını, hayat ve hakikat anlayışlarını tartışmaya açık tutarak...

Efendim.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Karakolda Çevirmen Var!

"Ölümcül Porno" edebî bir eser de olabilirdi, porno eleştirisi de. Bir gogo da yazabilir bu adda bir eseri, Agatha Christie gibi bir teyze de. Bir mutaassıp da yazabilir, kendisini önyargısız sanan bir delikanlı da.

Yazarını tanımayabiliriz. Yayınevini tanıyoruz: Ciddi bir kuruluş. Tanımayabilirdik de.

Çevirmeni tanıyabiliriz, Ondan yola çıkarak beklenti sahibi olabiliriz. Tanımayabiliriz de.

Yazılı "porno" oluyor mu bilemiyorum, ilgi alanım değil. Bir dönemler erotik romanlar satılırdı gazetecilerde "Fırıncının Kızı", "Uçuştan Sonra" gibi. Yüksek sesle okuyan arkadaşlarım şimdilerde pek muhafazakarlar, kulaklarını tıkayıp işitmemeye çalışanlarsa ihtiyarlıkta azıttılar. Daha doğrusu, olur olmaz konuşup, kulak tıkattırıp eski günlerin acısını çıkartıyorlar.

Onlara porno roman mı deniyor şimdilerde bilemiyorum. Yatılı okul uyanıkları yasak ne varsa edinir ve yasak kırıcılıkla delkanlılık kariyerlerini perçinlerlerdi. Okuldan kaçacak. Kenefte sigara içecek. Pazar Dergisi karıştıracak. Derdalan şişesi en belalı Hocanın dersinde elden ele dolaşacak.

Arada kaynamak en güzel yoldu.

"Seks romanları" denilen "eser"ler genellikle yazarsız, ciltsiz, kapaksız uyanık icatlarıydı. Kemal Sunal filmleri uzmanları o edebiyata yapılan dokundurmaları, mecazlamaları farketmemişlerse iyi. Bilinip bilinmezlikten gelinecek, ciddiye alınmayacak, ama kendilerine birşey refere edildiğinde eğretileyebilecek bir uyanıklıkta yaklaşılacak "neşriyat"tandılar.

Lady Chatterley'in Aşkı üzerine epeyce allegori okudum, göndermeler izledim, ama orijinali okudum muydu hatirlamıyorum. Aklımda bir referans yumağı, metinlerarasılık alemi.

Bir dönemin popüler kültürü, filmlerdeki temanın içindeki tema istemeseniz de dikkatinizi bir referans alanına çeker. Bir dönemin erotizmi emansipasyon meselesi olarak yeniden üretildi. Zaten çıkış noktalarında da bugünlerde edebiyat uzamanları dışında kimsenin farketmediği, birey, toplum, işlevsellik, sınıfsallık, puritanite eleştirileri vs. de vardır. Eleştiri ve başkaldırı sosyolojik anlamlarındaki farklılık ve kayma gözönüne alınarak devam ediyor addedilebilir.

Ben pornoyu eser [sanateseri] olarak görmeyenlerdenim. Erotik perspektif olmadan, yani cinsellik tasvirine girilmeden edebiyat olmaz diyenlere de katılmıyorum. Bir donem cinselliğe doğrudan gönderme yapılmaması insanı eksik anlatma olarak görülürdü. Buna bir ölçüde inandırılmışlardan da olsam bugün farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başkalarının ezberlettikleri karşısına kendi fikirlerimi koyabiliyorum artık. Başkasının edebiyat dediği edebiyatın tanım alanı değil. Esere bakmak lazım. Dile. Anlatıya. Hayata... Ezberimi bozmam, bir ezberi dayatmam anlamına da gelmemeli.

Bir esere "edebi" demek ezbere kriterlere basvurma işi değildir. Esere bakarsınız. Eserden yola çıkarsınız. Edebi denilen eserlerdeki ortak noktalar hakkında da bir fikriniz olur. O noktalardan esere gidilmez. Eserlerden o noktalara gidersiniz. Bir gerekirliği, anlamı varsa.

Cinsellikten kaçmak ise imkansız. Cinsel vurgu daha dil kullanımında başlıyor. Duvar dişi, sandalye erkek, halı nötral olabiliyor.  Bunlar yapısal.

Argo, altdiller, kullanım toplulukları reddedilerek bağımsız bir dil de edinilmiyor. Bir kişilik edinmişsen, hayat tecrüben varsa, dil üzerinde ustalık imkanın da var. Dilin de senin üzerinde imkanları. Bunlar sosyal.

Cinsel anlatılardan çoğu dilin dini edebiyatında, menkıbelerinde kaçınılmamış. Çoğul gerekçlelerle, saiklerle, şimdilik tartışmayacağız. İnsani olan hiçbirşey yok sayılmamış diyelim, geçelim. Cinselliği mazbut olmayanların konusu imiş gibi tematize etmemek gerekiyor.

"Mazbut olmak" da ezbere bazı sıfatlara burünme işi değil, zamanlarda. Hayatta ve hayatla yoğrulmada; pısmadan, kaçmadan ve ölçüyü kaçırmadan, hayatı inkar etmeden etiği ve estetiği olan bir tad, had bilirlik.

Hayatı inkâr Nietzscheye göre bizim geleneğin işi değil. Diğer geleneklerin ise işi olmamalı. "Ne"yin konuşulacağından çok "nasıl"ı öne çıkıyor sanırım. "Nasıl" ise bir kullanma klavuzu işi değil. Ariflik işi.

Konusuna göre poşetleyenler klasik eserlerimizi fincancı katırlarına biçtirirler, "nasıl" yazılacağına göre konuşacaklar ise yarım akıllarını yarım estetiklerini dayatmaktan başka bir şey yapmayacaklardır.

Şablonla eser verilmez. Konuyla düzey ya da hakikat belirlenemez. Fikir polisliğinden daha zor estetik zaptiyeliği. Beğenme beğenmeme hür insanların tartışılabilir tercihleri. Tartışmanın en üst seviyede sürdürülmesi dahi norm koyuculuk, son sözü söyleyebilirlik düzeyi değildir.

Cinselliğin değişik dönemlerde ele alınışının hikmetini bugünden söyleyip kurtulamayız. Yarının ya da dünün dünyasındaki her etkin gerekçeyi bilmek imkanına sahip değiliz, insan olmak, insan kadar bilmek işi. Eserler tartışılabilir, ignore edilebilir, değişik okumalara tabi kılınabilir ...

Klasik dil bin bir boyutta, tezatta, çağrışımda konuşturur: İsteyen aslında bir çokbilmişlik eleştirisi de olan (edip, şair değilim ama) "ölüm camı bir candan tadacak" mısramın çağrışım, gönderme listesini, anlam spektrumunu listelemeye kalksın, bitmez bir işe kalkışır. Bir fikri, şekli tüm pırıltılarıyla yakalamak zorunda da değiliz. Basitliği içinde, çoğulluğunu kaçırmadan, testimizde ne varsa onu içerek konuşacağız.

Camı canla öpüşü ölümün, hayatta ölüm, hayattan ölüm. Öpüş ne merkezi, ne dikkati yönlendirmemiz gereken bir nokta, ne sadee bir eğretileme. Hayatla imge, varolanla yokolan "hayatın ve sözün hakikatince" bir içiçelikte. Bir kuramla tanıyıp, tanıtıp şematize etmediğim, reddetmediğim, öne çıkarmadığım, geriye itmediğim, indirgemediğim, arıtmadığım bir öncelikler hiyerarşisi içinde belki. Bir okuma geleneğine ihtiyaç duyulması buralardan açıklanamasa bile anlaşılabilir, sanıyorum ki.

Yazarken biraz aşk, biraz keder demiyoruz. Ten unutuldu, şu unutuldu bu unutuldu demiyoruz. Bir hakikatlilikle yazıyoruz, ama söylediklerimiz hakiki mi değil mi, bunu sormak anlamlı mı değil mi, söylediklerimizin katmanlar içinde zarflanmışlığı, hakikat reddi olarak bile hakikatle hakiki ilişki bir gerçekçilik, hesaplılık, ölçülebilirlik, biçilebilirlik işi değil.

"Edebiyat nedir?"e üsturuplu cevaplar verebilirim. Bu, listem dışında kalanları karakolluk etmek için formule edilmeyecektir. Okuduğum, anladığımın tartışılması için bir anlam ifade edecektir. Beni "yanıltan", şaşırtan, inkar eden, bazan yanlışlamadan bazan yanlışlayarak fark koyan eserler her daim olacaktır.

Poşetlemeye alışan, yazar ve çevirmen ile karakolluk olan, mazbutluğun eserlerindeki serbest dile, klasik dile de bulaşacaktır. Ne söylendiğini anlamadan, okumadan, hikmetini bilmeden.

Eskiden halka yasak olan, ariflere serbest idi. Şimdi arifler yetiştiremiyoruz. Sözü denize atacağız. İsteyen mundar eder, isteyen başklarının tecrübesini kendi tecrübesine ekler. Öğrenir, öğretir, bir itirazla gelir, dünyamıı genişletir.

Bunun erotikle, pornoyla ne alakası var peki?

Bugün şu kitabın adıyla başlayan yarın konulara çatar. Öbür gün klasiklere şekil vermeye kalkar.

Bugün çevirmenle karakolluk olan devlet, yarın ne yazılıp yazılmayacağının listesini hazırlatmaya kalkar.

"Listeler ilmi olmayanlara!" derdi Gazalî yaşasaydı. Yazana karışacağına okumayacaksın. Okumak zorunda değilsin. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda da değilsin.

Bırak eleştiri çiçeklensin. Ne üzerinde tartıştıklarında anlaşsınlar en azından insanlar!

Evet "kutsal edebiyat" kutsal heykel yok, yok ama, "kutsal toplum düzeniniz" de yok, eleştiriden kaçabilecek, kaçırılabilecek olan.

Peynirde yağ oranı bile mevsimle, malzemeyle alâkalıyken, altın oran işin tadını kaçırttırabilecekken hangi kriterlerle, hangi gerçek saiklerle sanat eserine müdahale edeceksiniz?

"Ucube insanlık anıtı"nın yerine peynir, saksı, pekmez, güğüm heykeli koymakla biter bu tür müdahaleler. Anıta kızarken "suret"e kapılırsınız.

Anlatılan, söylenen binbir dilde, formda söylenir.

Ariflerin gençlerin "fırıncının kızı" okumalarından bile öğrenebilecekleri, görebilecekleri çok şey var. Onlar okusalar bana mı ne? En azından cinselliğin hakikatinin yanlış anlaşıldığını görürler, görürler de, doğrusunu söylemekle mükellef olurlar!

Bir eksikten okuyorsa "kötü" olanı insanlar, arif onlara "daha iyisi nasıl sunulur?"a değil, "dertleri ne, dertlerinde yeni olan ne?"ye bakar.

Ahlak, kültür, estetik poşetlemekle, zaptiyelik etmekle değil, öncelikle ahlak, kültür, tavır sahiplerini sokaklarda öldürmemekle, gazlamamakla, tekmelememekle, şeytanlaştırmamakla olur.

Ahlaklı insanlar bırakın güzel ahlakı insanlara yaşayarak göstersin.

Sarhoşun elinden bengi de badeyi de alsan ne farkeder? Derdini almıyorsun ki? Bu kez kendisini köprüden aşağıya atar.

Gelenekçilerin en sevmediği şey gelenektir. Gelenekteki hakikattir. Hakikati olmayan gelenekten bana ne? Bendeki hakikatten sana ne! O sana da açık, ona da, buna da!

Kötüysem kötüyüm, daha iyisini gösterin hayatınızla. İyiysem iyiyim. Ne diye tepeme biniyorsunuz iyi olduğum için?

Arif hukuksuzluğun, karakolda biten eleştiri (yani okuma, anlama, idrak etme) eksilticiliğinin belalısıdır.

Ey kendilerini muhafazakar sananlar! Sizlere Gazalî mi okutsak ev ödevi olarak, Mesnevî mi, Nasreddin Hoca mı? Madem dünyaya (yani dünyayı eleştirmeye, anlamaya, daha doğrusunu önermeye) merakınız yok?

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !

Tecessüs, meraklılık, dikizcilik meşrulaştırılamaz.

Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.

Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.

Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.


Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!

”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.

Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!

Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!

Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.

İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha  insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!

Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak! Öylesine eyleyeceksin ki, aynısı sana ve çocuklarına, sevdiklerine eylense tarafından kabul edilebilir olacak!

Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.

”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.

Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.

Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.

Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.

Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.

Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.

Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!

6 Mart 2010 Cumartesi

Borderline Hâl'in Erken Uyarısı da Olarak 'Bomba Gibi Kız' (1964)



Rejisör: Orhan Aksoy
Senaryo: Orhan Aksoy
Diyaloglar: Bülent Oran
1964

Oyuncular:
İzzet Günay
Türkan Şoray
Sadri Alışık
Vahi Öz
Asım Nipton

...

Yaklaşık 20. dakikadan sonra devreye giriyor Türkan Şoray. Borderline hâl'den çok borderline hâl'in paranteze alınmış halini oynuyor. Borderline'ı oynayanın oynanmasını Sadri Alışık'ın acemice ağartılmış saçlarıyla usta jenerik ve sinematografiyle, akıcı diyaloglar ve akıllı geçişlerle birlikte düşündüğümüzde hiç bir şey tesadüfî değil gibi geliyor.

Stanislavski'yi ve belki biraz da Brecht'i zorlamasızca devreye sokan bir oyun anlayışı makyaj ve mizanpajdaki usta acemiliklerin mesafe oluşturuculuğu ve dilin eğretilenmiş, oynanmış bir doğallıkta akışı ile örtüşüyor.

Yeni Sinema meraklılarının 'Rıfat Diye Biri'ne göre belki biraz statik bulabilecekleri film yeni sinema şablonlarını hazımlı ve tutumlu kullanıyor. Akışın frenlenişleri acemilik işi değil kanaatindeyim. Bu filmde tiyatro kuramının o dönemdeki ruhu yeni sinemayla özentisizce evlendirilmiş gibi. Gösteriş yapılmıyor, film yapılıyor ve ortada söylenecek çok şey var. Çok şey var ama, söylenebilecek herşey söylenmiyor. Bir filmde, ortamda, hikayede anlatılabilecekten çok akabilecek olan ortaya dökülüyor, ayrıntı fazlalığı periferide söndürülüyor, yığılmaya neden olunmuyor. Elde var teatral olmayan bir teatralite, naif olmayan bir naivite, konunun basit gelebilecek hafifliği, işlenmiş ayrıntılar, iyi eşzamanlanmış müzikte acemi ve özentili bir açık bırakırcasına tekrarlanan Besame Mucho'lar .

Senaryo, oyuncuyu rol figürünün oyuncusu yapmayı başarıyor Türkan Şorayın antresi/girişi ile. Borderline hâl Türkan Şoray'ın en güzel perfrmanslarından birisinde gümüş tepside sunuluyor gelecek zamana, filmi tartışmayı bir kenara atarsak. Performans eleştirel bir gerçekçilikten ve adaptasyon, özenme alıntılamanın tembel eğretilemelerini taşımıyor. Eğretilenen eğretilenenin ta kendisi. Gerçeklikte bir gerçek, ama düşünce'nin nesnesi olabilecek bir işlenmişlikte, seyredilip unutulabilecek, zihnin refere edebileceği bir zorlamasızlıkta.

Sadri Alışık'ın teatral tarzı, zorlayıcı ve bütünü dağıtıcı bir özellik taşımıyor. Tersine, borderline ruh halinin hayat çerçevesini üslubun mesafeliliğinde rahatlatıyor, merkezden kaçırıyor ve dışarda akan hayatla buluşmada pekiştiriyor, sarıyor.

Piyanist belki Casablanca'vari bir karakter, ama montaj değil. Gerçekçi bir bakış'ın kenardaki hali. Bir merkezkaç figürü.

Vahi Öz sinematografik bir genişlik kazandırıyor filme, müthiş bir oyuncu en tasarruflu rollerinde bile mevzuyu rahatlatıyor, mesajı ortadan kaldırarak bir ölçüde, başka bir deyişle hayatlandırarak, hayata karıştırarak.

Yan ve ara olay örgüleri gereksiz dağıtmaların sonucu değil de, filmi takıntısız hale getiren bir mizansen, genişletme, hayata açma ve sınırlandırma ustalığının ifadesi.

İzzet Günay iyi bir tercih olmuş. Güçlü kişiliklerin birbirini ezmeyen, hikayeyi fragmentarize etmeyen alâkalandırılışını ve dengelendirilişini oyunculuk tarzları da beslemiş. Günay'ın tiyatro ile sinema arasında gezinen tarzı Şorayın doğalmışcasına akan veya doğal gibi gelen doğalllığını yitirmişliği, toplumsallığına kavuşamamışlığı bir dünyada duruş olarak öne çıkarabilmesine veya bunu başkaları içinde bir hikâyede eğretileyebilmesine zemin hazırlıyor.

Köprüaltındaki kumar sahnesi hayatın hengâmesi ve açıklığındaki kapalılıkla başlıyor, modern kapanmışlığın hayata açılımına doğru akıyor. Figüran kullanımının hikaye dünyasının zeminini tutumluluk içinde söndürerek genişletişi, denize paralel ufuk, bulutlu açıklıklar, apartmana açılan merdivenli sahanlıktaki gri ve yere yaklaşmış gökyüzü ile sokaklı apartmanlı arkaplan müthiş.

Türk sinemasının en ustalıklı filmi değil belki ama, bıyık altından gülerek seyretmeye kalkacak, Şoray'ın Abbase Sultan'daki rakkase gibi dansedememesine takacak, filmin adına çarpıp geri dönecek Seyirci teorik takılmayan, ezberi sahnelemeyen bir zevkin; edinilmiş, kazanılmış bir zevkin entellektüel dışavurumunun iddiasız, cömert, birşeyler söyleyen, anlatacağı bir hikayesi olan sineması karşısında afallayacak. Sımsıcak ve insan kokan bir bunaltı, hayatla sarmalanmış, ufalanmasına hazır bir sırçaköşk: Parantez açılıyor ve hayat galebe çalıyor. Sinemamızın klasik kozası böceğinden kurtulup çorabını örüyor.

Yabancılaşmada emansipe olmuşluğuyla yaban'ı olduğu bu toplum, uzun ömür biçmediği bu medeniyet, ezberden uygarlık yazdığı bir yerlere sıvışana kadar dayanmaya çalıştığı bu Anayurt Oteli, bu hayatlılık 'ruhuyla buluşamamış kuşakları', yarım kalmış insanı arka sokaklardan, toplumsallaşmanın rahminden, kalbinden selamlıyor, eleştiriyor, kucaklamaya çalışıyor biteviye. Bu sinemada.


(Bitmedi, düzeltilmedi. Filmin daha az kırpılmış halini seyretmenizi tavsiye ediyorum. Kenan tiplemesi (Sadri Alışık) şablonları, kalıpları olan bir tipleme, ancak kalıptan ibaret değil. İçi boş bırakılmamış. Gerektiğinde Leyla (Türkan Şoray) ile mukayeseli bir çözümleme yapmaya çalışabilirim. Filmin bütünü açısından değil de, öne çıkardığım psikolojik 'keşif'ten yola çıkarak bakıldığında: Kenan Leyla'nın psikotik? vartutucu karşı tarafı, kör aynası, öne çıkarıcısı, ortam sağlayıcısı, orta(m) ağası. Ancak film Leyla'nın filmi değil, ya da hikaye Leyla hikayesinden ibaret değil. Erol (İzzet Günay) Leyla tiplemesi açısından bakarsak Leyla karakterini açık tutan bir işleve sahip. Ortamı normal hale çekici bir yerleşimi de söz konusu. Vs vs vs vs. Bu dengeler entellektüel bir hesap kitap işi ile kurulmuyor. Tecrübe, kalıpları ve imkanları tanıma, hayatın içindelik, bir zevkle, zevkten bakma işi. Buradaki zevk tatmin edilecek zevk değil, incelik, incelme, bakışta ihtimam işi, Efendim.)