10 Mart 2009 Salı

Zevkte Dibe Vurmak


İki televizyon programı izledim.

Birisi muhafazakar bir kanalda. Böğürerek şarkı söyleniyor, bir masumiyet ifadesiyle değil, işgalci şımarıklıkla, espiri adına (hiç bir nedeni, işlevi ya da çekilirliği olmayan) zontalıklar yapılıyor, şok estetiği desek belki bir anını açıklayabileceğimiz soyatarılık, kabalık zinciriyle programın zamanı sıvanarak sıradanlaştırılıyor. Kontrast, gerilim sadece savunduklarını düşündükleri kültürle, hayat dünyasıyla, hayatımızın en ince taraflarıyla. Yemek iğrençleştiriliyor, gülme iğrençleştiriliyor. Alkış kültürel linçe dönüşüyor. İnceliklerimizi, sanatımızı, kibarlıktan kırılmamızı protesto değil, bir kabalıklar diktatoryasının "bize alışın, halkın, kültürün yüzüne bu maskeyi takacağız, sizi apartman çocukları" deklarasyonu. Hattın, ebrunun, zeytinyağlılarımızın, haşlama, sarma, kapamalarımızın üzerinde gezinen bir program. Zerafetin, inceliğin camlarını kıran bir lümpen isyan. Bir itirazı da yok, herşeyin kolayından başka. Şimarıklığın dikalâsı.

Diğerindeyse anlamadıkları ritmlerde, anlamını bilmedikleri, semboliğine halkim olamadıkları elbiselerin içinde, modern hayat, eğlence, aşk ve uygarlık oyunlarını düşe kalka oynayan kötü oyunculara dönüştürülmüş insanlarımız, halkımız. Yemeğimiz yok. Oturma kalkmamız, sohbet geleneğimiz. Dostluğun kapılarını açan temkinli canayakınlığımız, içtenliğimiz. Kötü oyunculara dönüşmüşüz, uygarlığın sembolü Pariste yalnız Kırmızı Değirmende geçerli olabilecek bir maske. Yakılmış bir yalı üstünde yükseltilmiş şekilsiz bir apartmanın müzeleşmesi. Depresyon, nevroz kokan sessizlikler arası "biz eğleniyor ve mutluyuz, batılılar gibi yeme içmekteyiz"e ikna çabası. Herşey eğreti. Ne batının incelikleri ve asaleti, ne de bizim köklü bir halk oluşumuza işaret eden birşey. Tadı kaçacak bir gayretkeşlik, derin bir mutsuzluk ve huzursuzluk. Ama, hiç bir estetik çıkışa gebe olmayan, monoton, sığ ve uyuşmuş bir huzursuzluk.

Asil olan bizde halktı. Köklü geleneklerimizdi. Aristokrasi, burjuvazi var yok saçmalıklarıyla neler gevelemedik. Ne geçmişimizi eleştirme, gözden geçirme şansımız oldu, ideolojiyi eleştiriye seçmiş aydın, siyasetçi ve bürokrat yüzünden, ne de aynı yolun yolcusu ideolojik, sosyal mühendislik meraklısı, sömürgecilere yalaka, halkına çok bilmiş, iki yüzlü, zır cahil muhafazakarlık yüzünden.

Birbirlerine ne kadar benzemekteler. Çocuklarımızı, kardeşlerimizi "maymun etme" yarışındalar. Aynı çukura giden bir madalyonun iki yüzüler. Saldrgan şımarıklık, gelenkçi ya da gelenek düşmanı kisvesindeki geleneksizlik, kitsch, sığlık, yalakalık, müdahalecilik, kültür düşmanlığı.

Modernizmin ahlâklı bir ihtilalciliği de vardı, önce onu yerle bir ettiler, şimdi insanlık alanlarımızda tepindirmeye çalışıyorlar insanları.

Bu ne bir komplo, ne de bilinçli bir çaba. Bir yuvarlanan heyula. Ağlamayan, heybetini yitirmiş kaya.

Karadelik aktif, ama tembel, taklitçi, yorumlayamayan, kafa yoramayan, ter dökemeyen, risk alamayan, acıyı ve kaybetmeyi göze alamayan, başkalarıyla gülemeyen yalnızlıklarda mayalanıyor, ekşiyor, ekşitiyor, bulaş bulaş ediyor.

Nerdesiniz ey adalet, eşitlik, hakikat derdinde olan modernistler; nerdesiniz ey inceliğin, zerafetin, insanca didinmenin nmazbutlukta muhafazakar düşünenleri, çelebileri, aydınları; bütün gün bakırı çekiçleyen, keçeyle boğuşan zenaatkar, sırtında taşıdığı taşlarla Mostara köprü diken amele; medeniyetin halısını dokuyan kızlar; maharetin parmakları; sabrın ve emeğe rızanın işçileri; sancılarla mucizesini doğuran insaniyet; hücrelerine el kadar kapıdan girilen ak sakallı çevirmenler neredesiniz, neredesiniz?

Sizleri beğenmiyor çok bilmişlerimiz, ama ortaya koyabildikleri, onaylayabildikleri, arkabahçelerinde palazlandırabildikleri sığlık bu ve bundan ibaret!

9 Mart 2009 Pazartesi

Evde Ayakkabıyla Dolaştırmam Kimseleri!


Dolaştırmam!

Pijamamı giyerim. Çizgilisini bulabilirsem yatılı okul yıllarındaki gibi, derhal alırım. Üzerimdeki fazla şık, şikayetçi de değilim şık olmasından, olmayabilirdi, olmasın, ama rahat olsun, sağlıklı olsun, öncelikle pijama olsun.

Seviyeli beraberliklerden midem bulanıyor. Ama, ama seviyesiz beraberlik kiminle kuracağız, dünya benim gibilerin dünyası değil ki, çoktandır? Yenildik, linç edildik, lime lime edildik, ama dimdik ayaktayız, kendi kılığımızda.

Sevgililer gününü de kutlamıyorum, her gün aşk okuyoruz zaten, sevgililer gününde mola vermemizde ne sakınca olabilir?

Goethe, Heidegger, Habermas, Gadamer, Gazali, Mevlana, Tanpınar, Kafka üzerine ince yazılar yazabiliyorum. Yorumbilgisini en iyi bilenlerdenim, hattâ düşünür sayılırım af buyurursanız, belki bir yerli feylesofum biraz ney falan da üflüyorum, ama taksi sürüyorum gece gündüz, bu yüzden ağzım biraz avam ayar, hep hır gür içindeyim, ayaklarım araba motorunun sıcaklığından kokuyor bazan, çalışarak geçiniyorum, kan ter içineyim, çalıştıkça kirli ve pasaklıyım, tırnaklarım kırılıyor, altlarına yanık yağ doluyor.

Eve geldiğimde ayakkabıları çıkarmak, yıkanmak, mis gibi su kokmak, rahat giyinmek ne hoş oluyor bir bilseniz. Tırnak altında yanık yağ kalmaması, mümkünse, deriyi kurutmadan.

Avrupada da türk yemekleri yiyorum bulabilirsem, zamanım ve mutfağım olur da yapabilirsem. Pariste bile.

Aldatmayı heyacanlı bulmuyorum. Sadakat heyecan verici geliyor. Birbirini sevenleri seviyorum.

Para peşinde koşturuyorum. Paralanınca, ihtiyacı olanlarla paylaşıyorum. Bazan dünyayı unutuyorum. Afedersiniz.

Yiyeceğe, giyeceğe, kitaba para veriyorum, hiç kısıntı yapmıyorum. Hele yiyecek giyecek: Hastalansam bana kim bakar ki?

Sokaklardayım gece gündüz, gündüz ışığı görmediğim de oluyor. Eksi otuzlarda teker değiştirdiğim de.

Bir şeyin şık, güzel olmasına karşı değilim. Terliklerim ayakkabıya neden benzeyecekmiş? Bir gerekçesi olmalı. Daha sağlıklı, misafirliklere götürülen terlikler? Evet, bir zamanlar kullanılırdı. Bir nedeni olsun kullanırım, ayakkabıya benzeseler de.

İçki? Sarhoş müşteriler bezdirdiler canımdan. Neler, neler olmadı ki? İçkili araba kullanmayacağımdan, istesem de kullanmazdım. İçki kötülüklerin anası diyorum, evet. Ama içki sofralarında oturuyorum, tadında bırakabilenlerle, işi ilericilik gericilik görmeyenlerle, yani memlekette, taşrada. Sohbet, dostluk, insanca hoşbeş neredeyse, orada. Yemekte nar suyunu severim, yeri gelir sadece yalın tadlı bir su içerim. Sudan anlarım, seçerim bazan, mümkün olursa, maalesef.

Sigara içmiyorum. Bir ara yaprak sigarası içtiğim oldu, sert sade kahve içerim, kavrulurken yakılmamış olacak, türk kahvesi yoksa espresso, o da yoksa filtre kahve ararım. Fincana önem veririm. Çay semaverden olursa, demlik porselense neden itiraz edeyim? Çay bardağına da bir itirazım yok. Ben moğol baskınına uğrayacak gazetedeki sömürge müfetişi miyim?

Nargile, sigara, tütün, duman ne evime sokarım ne çay kahve içtiğim yerde isterim, ne de arabamda izin veririm. Çalıştığım yerde sigara içilmiyorsa kafeteryada otururdum.

Hayatım zevksiz mi? Her gün yeni bir şey söyleyebilmek, yeni bir şiir kurabilmek, yeni bir şeyler anlayabilmek, halâ saatlerce koşturabilmek, hilesiz hurdasız nefis yemekler, tatlılar, salatalar, çaylar yapabilmek, ama yalnızken sadeliği tercih edebilmek o kadar fena bir şey değil.

Suyun tadını alabiliyorum. Tuzun tadını alabiliyorum, temiz havayla mutlu olabiliyorum, insanlara dert anlatabiliyorum, her gün bir şeyler öğrenebiliyorum, tambura çalabiliyorum, ufkumu başka ufuklara açabiliyorum. Kokuları, sesleri yorumlayabiliyorum. Kedilerle, delilerle, bebeklerle anlaşabiliyorum. Finolara uzak düştüm.

Ürkmeden, korkmadan, kendim olmayı bırakmadan.

Ve hiç bir gazetede, dergide, yayınevinde çalışmaya tenezzül etme durumunda değilim.

Kapak olmak neyime? Onlara diyebileceğim ne olabilir ki?

Onlar halkımı beğenmiyor, ben de onları ve itişip kakıştıklarını adam yerine koymuyorum.

Bizim yapabildiğimizi başkaları yapamadığında düşünürüz çorap-ayakkabı ligiyle hemhal olmayı.

Şimdilik kendi halimizdeyiz. Bir süre böyle devam edeceğiz.

Ayakkabılı kardeşlerim, altlarını iyice silin, onca pisliği içeri taşımayın, altında sakız, tükrük, kusmuk, etiket olmasın. Fotoğraf makinasına da, karşınızdakine de ayakkabı altını göstermeyin, başkalarının sehpalarına, sandalye, koltuk ve puflarına basmayın.

Çoraplılar, lütfen eve gelince ayaklar yıkanmış, çoraplar değişmiş olsun, fotoğraf çektirecekseniz çoraplarınız deliksiz, uçları ayakkabıdan boyanmamış olsun.

Finolular, terliklerinizi finolara oyuncak olarak vermeyin, çok pejmürdesiniz bazan. Finonuza da sahip çıkın. Saldırmasın terliklerimize.

Son kedi kardeşim patilerini silmeden, ve yalayıp temizlemeden evinde dolaşmazdı. Dolaştırmazdı da. Tanıdığım son istanbullu şımarık fino banyoda ayak yıkatırdı, kendini kucakta taşıtıp. Kimse nasıl bir estetiğe çomak soktuğunun farkında değil, yeni, yepyeni, daha da yeni medeniyet önerileriyle.

1 Mart 2009 Pazar

Kırıldı Yine Zevrâk-ı Derûnum Kenare Düştü: Hangi Mevlevîlik Devlete Küs İmiş?


Mevlevilik adına konuşabilecek birileri var mı? Mevlevîlik kaldı mı da bu iddialar ortaya atılıyor?

Yıllardır Mevlâna ve Mevleviyye adına yazılanlar kullanılarak Mevlânâ ve Şemse hakaret ediliyor. "Ben O'nun yolunun tozuyum" alıntıları ile, aba altından sopa göstermelerle halledilebilecek hiç bir şey yok!

Bir takım insanlar kendilerini ve birbirlerini kutsallaştırıyor, yanılmazlık iddialarıyla, ezoteriyle, cehaletle giyiniyorlar. Kendileri kutsuyor, kendileri aldırıyor.

Söven'in de öven'in de Mevlanâ sunumları örtüşüyorsa, durup düşünmek lazım.

Goethe'nin Mevlânayı okuyup okumadığı üzerine anlamsız bir diskur yürütülür durur. Kimse Hakikat ve Metod'da (Gadamer) bile Goetheye kadar giden ve Mesnevi ile paralel okunabilecek hakikat, fanilik, değişerek aynı kalma, praksis, fronesis, yorum kavramlarını anlar halde değil. Oyunla çocukların kişilik bulması, vesaire.

"Yeni bir şey söylemeyen" yani zamanına eleştiri, öneri, fikir getirmeyen, adaleti uygulamayan, okumayan, anlama çabasında olmayan, zulme itirazı olmayan ne kadar Mevlâna ile alakalandırılabilir?

O kadar çok şarlatan çıkıyor ki karşımıza sikkeli, hırkalı: Kavuk devirme töreni bile olmayan bir gelenekten konuştuğumuza işarettir bu! Hakikatsizine had bildiren, hakikatsizliğe ev kurdurmayan gerek, Mevleviyyeden bahsedebilmek için.

O kadar çok rakip duruş aynı kişilerle temsil ediliyor, ondan ona şundan buna icazet geçip duruyor ki, artık anlamak, ciddiye almak söz konusu bile değil.

Mevleviyye şimdilik bir müzedir. Musikisi ile, mirası ile ayakta durmaktadır. Bu kötü bir şey değildir, kültürümüzün derûni kapısını açık tutmaya çalışmaktır. Ancak Mevleviyye de değildir!

Mevlevî, mevlanaî olmasa dahi, mevlanaî duruşa saygılıdır. Uçuk kaçık ezoterilere, derinliği olmayacak hevalara kapılmaz, new age'e özenmez. Cenneti garantileyen şifrelerle, neyin kaç kere yapılacağıyla ilgilenmez. Neyi kaç kere yapacağımız semboliktir. Sır, faniliğimizle çarptığımız duvardır. El Gurayb'a kulak tıkayanın gaipten gelen sesi değildir, işittiği buyruk!

İnsan ölümlüdür, fanidir. Yanılan insandır, tüm zamanlar için söyleyebilir, ama tüm zamanların diliyle, bir kereliğine, bir kerede, tüm zamanlar için sonra konuşulacağı gereksiz kılacak biçimde konuşamaz!. İnsan-ı Kâmil, yanılabilen, hakikate açık, hakikatle düzelmeye açık insandır. Peygamberler de insandırlar. İnsan tanrılaştırılamaz.

Bugün Mevlevilik adına konuşanlar ya olur olmaz herşeyi savunuyorlar, ya da Mevlanaî olmayan bir neşeden, yani Şems ve Mevlânanın çıkış gerekçelerini yok sayarak konuşmaktalar. Mevleviyye devam etse, buna izin verilmezdi. Farklı düşünmek başka, mevlanaî eleştiriye ve hakikat'e kulak tıkamak başka

Bir insan hem Mevlânânın geleneğini, hem de onun tersini savunan geleneği aynı anda savunamaz. Mevlevî giyinen ben yaptım olduculuktan bıktık, usandık. Hakikate sırt dönen mevlevî değildir olamaz. Olduğu gibi görünmeyen. Göründüğü gibi olmayan. dediğini kasdetmeyen, kasdettiğini söylemeyen.

Şeyh Galip'lerden sonra neler yaşandı artık adı konulmalı!

İnsanlar durup dururken tasavvufa tepki duymuyor.

O kadar Cumhuriyete yükleniliyor ki, yüklenenlerin baş tacı eder göründüğü Yahya Kemâl'in (pekalâ kendisinin de içinden geldiğinin söylenebileceği) mesihci/mehdici geleneğe müdahale (bir çeşit sosyal mühendislik mi bu ayrı bir tartışma konusudur) önerdiği unutturuluyor!

Yakup Kadri'nin "Nur Baba"sı, Kadrocu bir tepki değildir. Kültürel Muhafazakarlarımızın tepkileriyle de örtüşür. Başka türlü okunmalıydı. Tanpınarın da tanıklığı altında.

Cumhuriyet, evet, tekkeleri yıkmamalıydı. Ama, manevi yıkıntı çok öncelerdendi.

Tekkelere tepki, geleneğin savunucularında da vardır.

Kimseler dna'larından dolayı daha hakikatli olmuyor. Mevlânanın torunlarının dedelerie sahip çıkmaları güzeldir, neden itiraz edelim?

Ancak, yeni bir şey söylemeyen, Mevlanayı eleştirdiği bir çıkış noktasına mahkum eden, Mevlanayı Mevlânanın savunduklarına yabancı eden, Mevlanasız kendilerini savunamayacak insanlara ne demeli?

Yurtdışındaki şarlatanlara?

Bu iş dost post işi değildir. Bu ülkeyi kuranların içinde Mevleviler de vardır. Bir düşmanlıkları, kırgınlıkları asla olmamıştır. Mecazî anlamda dahi. Eleştirmişlerdir, eleştirilmişlerdir. Farklı şeyleri savundukları olmuştur. Bazan uygulayan, yürüten kendileridir. Hapisane kapılarından dönenler olmuştur. Çalışanların yanında yer alanlar (Abdülbaki Dede), mebusluk peşine düşenler, her devrin adamı ya da devr-i sabıktan olanlar olmuştur. Halk olarak, avam olarak, havass olarak.

Evlâd-ı Mevlânânın sikkelisi de olmuştur, kalpaklısı da (bahsettiğim mevlevi taburu değil): Çanakkalede, Kuttül Ammarede, Medine Önlerinde, Şile, Kütahya kırsalında.

Mevleviyyenin perifersinden ciddi şairler çıkmıştır, Asaf Halet, Can Yücel gibi. Bilim adamları. Sanatçılar. Zenaatkârlar. Bin bir çeşit insan. Muktedir, muhalif.

Ne olan biteni hakedilmişlik olarak okuyan, ne de şu ya da bu iktidarla toplumu ya da devleti affedecek olan.

Barışmak bile bir muhataplık öngörür. Hakikatle muhatap olanlar, kime kızsınlar, kime küssünler, kime yakınsınlar?

23 Şubat 2009 Pazartesi

"Kanlı Pazar"ı Savunmak, Olabilecekle Ceza'yı Savunmaktır! İşbirlikçilik Değilse!


Kimi neyi savunmuşlar Kanlı Pazarda?


Milliyeti mukaddesatı mı?


Sosyalizm gelecek din elden gidecek bunu engellemek için manda olalım, bununla da yetinmeyelim, sopa, balta, satır, bıçak şiş saldıralım denerek mi kutsallar savunuluyor? Yakarak, yıkarak, işbirlikçilik yaparak?


Kapitalizm eleştirilemez, biz zenginliklerimizle öbür dünyada tartılacağız denilmeye burada başlanılmıştır.


Sosyalizm gelir din elden gider diyenlerin o zamanlar önünde sultan Galiyev gibi bir örnek var, şimdilerde daha eleştirel değerlendirilse de.


Sosyalizmlerde dindarları ürküten bir şeyler yokmuydu? Elbette vardı. Sosyalistleri dahi ürküten şeyler vardı.


Fatsa'da tek tip insan önermeyen, değişik duruş, görüş, gelenek ve inancı yalnız bir arada tutabilen değil, tutmayı hedefleyen bir geleneğin bağımsızlık için yürüyüşüne karşı saldırıyı dinden mukaddesattan yola çıkarak meşrulaştırabiliyor bir yazarımız.


Soğuk Savaşın derin kurumlarında yer alabilirsiniz. Bunu üstelik para pul almadan da yapabilirsiniz. Hattâ o dönemler bunu içinizden bir şeyler koparak yapmak durumunda kalmış olabilirsiniz. Aradan yıllar geçti,kten sonra, pişkince katliamlara, pogromlara, saldırılara sahip çıkmak, tereddüt göstermemek, yanılmazlıktan konuşmak, dini savunmayı da yanılmayan, hep haklı, eylemleri tartışılmaz insanlara mal etmek ancak siyasi bir dinin, hattâ ancak ideoloji haline getirilmiş bir dinin ifadesidir.


Bizde peygamberler dahi insandır. Yanılmazlık, ölümsüzlük, tanrısallık iddiasında değillerdir.


Burada bir başka din anlayışıyla karşı karşıyayız.


Ben, bağımsızlık diye inleyen o samimi topluluğa azrail gibi dalmayı hiç bir ahlâka sığdıramıyorum. Karşısındakinin yanlışı kanıtlansa bile, kimse insanların, düşüncelerin, toplumların gideceği, geleceği yeri önceden sabitlecek, donduracak bir haktan konuşamaz. Böyle bir hukuk yok! Onca yangın, bunun üzerinde temellendirilmekte!


Mecdeli Magdayı taşlayanlar haklı olsaydı, O'na ömrünü bağışlayan bakış haklı çıkmazdı.


Peygamberine kılıç çekeni doğrayacak bir kültür olsaydık, en yiğitlerimiz saflarımızda olmazdı. Hangi seçilmiş halife canını yakana acıyarak bakmadı? Hançere sırt dönen taraf başka bir taraf, sırta hançerle dönen başka.


Kanlı Pazarda kan dökmüş, ama acı çeken kimseye bir kinim yok. Ölenlerle hepimiz öldük, öldürenlerle bir tarafımız katil oldu. Bunu temizlemeliydik. Temize çıkarmalıydık, insan olarak geleceğimizi. Ölenin ve öldürenin çocuklarının geleceğini.


"Gelecekte insanlar fikir değiştirir, hayırsızsa hayra meyleder, hayırlıysa şerre de meyleder" düşüncesinden değil. Onların savunduklarını savunma haklarından dolayı, kendi hayırsızlık ve hainliğimizi onlara yazmamamız gerektiğinden dolayı bunu söylüyorum.


Onların dedeleri Çanakkalede bizim dedelerimizin yanındaydı. Memleket için bir gelecek önerme hakları yok? Çünkü dinleri yok? Kimin dini yok? Sosyalist dinsiz de, Mandacı, İşbirlikçi dindar mı, vicdan sahibi mi, her yerde ve her daim hep haklı mı?


Her daim her yerde haklılık şirktir. Başkalarını ilerde yapacaklarından dolayı öldürmek tanrısallık iddiasındandır. Bu derece ileri gidilmiyorsa din adına, hakikatten yola çıkılarak konuşulmalıdır. O zamanlar, şuna şuna inandık, şu konuda yanıldık, şu konuda haklıydık demek dururken neden şirkin diliyle konuşmak?


Büyüklük taslamak, en iyi, en ılımlı anlamıyla dahi ne kadar dinle ve dinden savunulabilir?


Öldürülenler kardeşlerimizdi. Hepimiz bilmiyorsak bile, bağımsızlık düşüncemize karşı insanları silahlandıranlar, kışkırtanlar ne yaptıklarının pekâla farkında idiler.


Farkında olmayanlar şimdi farkındalar! Vicdanlarında yaprak kıpırdamayanları, insanlığa yüz çevirenleri yakalarımızdan silkelemeyenlere de veyl olsun!


Hiç bir haklılık, hiç bir kutsal değer başkalarının hak ve hukuklarını çiğneyerek, iftira ve kışkırtmayla, kan ve zulümle, yalan ve propagandayla ayakta tutulamaz.


Eğer bağımsızlık istiyorsan, karşındakiler de yanlış yolda ise, daha doğrusunu öner. Onlara yol göster. Zulme uğratma. İftira etme. Geleceklerini ellerinden alma. Yarın onların çocukları bizi işgale, sömürgeciliğe karşı savunacaklar. Yalancının, işbirlikçinin yetiştirdikleri değil!


Onlar, kendilerine zulmedenlerin çocuklarına bile analık babalık ettiler. Gelecek, diğerkâmların, çok bilmemişlerin, işbirlikçilikle kutsallarımızı savunabileceğimizi düşünmeyenlerin emekleri üzerinde yükselecek. Eğer adam gibi bir geleceğimiz olsaydı.


Ömerimiz ve Hamzamız zamanlarının zalimlerini, çokbilmişlerini hak ve hakikat adına konuşturmayacak bir hakikatlilikte kendilerini buldular.


Yanılanın, farklı olanın, bizim gibi düşünmeyenin cahil zulmüne karşı celâlleneceğimize; Zalim'in zulmüne, zulmü tutarlı bir biçimde uygulayan, savunan, meşrulaştıranlara celâllenelim, mümkünse, cesaretimiz varsa. Ama esaretimiz var. Zalim'e dahi isyan zulüm işi değildir. İnsanlık, işidir.


Yanılan, yanılgısını kabul eder. Farklı olanla ortak bir hukuk bulunur insanlık üzerinden, bizim gibi düşünmeyen, bunun farkına varır, ezberden değil, kendinden konuşur, yakınlaşır bir gün, arayışta olanlar . Sabredemiyorsan, kapışırsın, ama insanlık birleştririr, birleştiricidir.


Zulme tapınanı dost bilenin, zulme farklı önermelerle itiraz edene dünyayı cehennem etmesi, sadece ve sadece zebaniliktir!


Vicdansız , ahlâksız, insafsız insan yüzünü nereye çevirise çevirsin kendisini bulur. Her yer ben, her şey ben der.


Başkasını farketmek, onun dünyasını, taleplerini, itirazlarını, geleceğinin hikmetini de okumaktır. Kainatı okuyamayan, geleceğe cellat olmasın. Eleştirsin, önersin, kendini eleştiriye, yani Hakikatle düzelmeye açsın.


Önce 6-7 Eylül. Sonra Kanlı Pazar. Sonra? Daha sonra?


Hakkaniyet zebanilere çıraklıktan geçmiyor. Bu kadar gürültü, toz duman, ona yafta, buna yafta, sonra?


Tevazu diliyorum, zalimlerin çıraklarına, yarın Hakkın Divanında söyleyebilecekleri olsun istiyorum. Afeettiklerimizden ve affedilenlerden olsunlar. Yanlışta inat edip, sırlarını örten karanlık ve merhametli geceyi, başkalarının bedenlerinin ateşiyle aydınlatmasınlar.


Zulme kimse kapalı değil! Zulme ancak, hakikatle düzelmeye açık olan, yanılabilir olan, yanlış yapabilir olan insan karşı durabilir: Zulme karşı duruş, başkasını şeytanlaştırarak değil, önce kendi zulmünün önünü kapatanların duruşudur.


Yanılan da, çok bilmiş de, hançeri tutan el de, insana güvenen, rıza sahibi, cesur insanlar da bizim.


Ebu Cehilliğimiz, bilmediğimizden değil, bildiğimizi esir edişimizden, yani bilmeyi bilemediğimizden.


Ebu Cehillik insanın bir yanıysa, İnsanlık öte yanı. Kimsenin hatadan dönmemesini bekleyenlerden olmayalım. Yanılalım, yanıltılalım, önyargılarımızda.


Kınalı kekliği ürkütmeyelim, gül yaprağını yüksek sesle dahi dağıtmayalım, ama, solucanı, yılanı da çiğnemeyelim. Herkesin bir dostu, düşmanı var. Karganın yavrusu karga. Herkes için geçerli objektif nefret ve paspas etme objeleri aramayalım. Nefretimiz, yalanınımız, dolanımız, talanımız ayak altında dolaşır durur da mesele etmeyiz nedense.


Onlar, ipek donlarla, başkalarına çamur atan büyük arabalarla dolaşmadılar. Bıraksak belki dolaşacaklardı, belki dolaşmayacaklardı. Bilemeyeceğiz. Ahkâm kesmede bir hikmet yok. Bağımsızlık için kendi taburelerine tekme atan bir kuşağı sadece kucaklıyorum ve rahmetle anıyorum.


Bağımsızlık, öncelikle düşüncede bağımsızlıktır: Zincirlerini kıran, yalanla yaşamayı terkeyleyen insanlığın özlemiyle.


Zincirden boşalmış zulmü alkışlayan, ve zulme karşı koyanın hayatını karartan bizden değildir, değildir de haksız, hukuksuz da değildir.


Zalime çıraklığı marifet bilen, affedilebilirliğe inanmayan bir kardeş gibi.


Meşru müdafaayı savunmadığınızın farkında mısınız Ey İnsanlar, İnsanlarımız?



18 Şubat 2009 Çarşamba

Yeni Şafak Vadi?

Garih Cinayetiyle ilgili bir haber gördük Yeni Şafak'ta.

Zanlı, kendisine bir video gösterildiğini söylüyor. Garihin nasıl hançerlendiğine dair. Ve ortada bir resim var. Bu resmin Zanlı'nın anlatılarından yola çıkılarak çizildiğini çıkarıyoruz Ya polisin çizerlerinin modellerinden esinlenilmiş, veya doğrudan onlardan alınmış, ya da sorgu, itiraf tutanaklarından yola çıkılmış. Masum olduğunu iddia eden zanlı, videoda izlediği cinayetin bir tapınakta vuku bulduğunu ifade etmiş olmalı böyle bir resim çizilebildiğine göre.

Ne var ki, resim, kurtlar vadisi dizisinde Baron'un öldürülme sahnesinin de bir kopyası. Gönderme falan yapılmıyor. Aynen o, simgelerde tasarruf yapılsa da, tasarruf edlmiş simgeselliğe atıfta bulunulmuş. Ya Kurtlar Vadisi senaristleri bu cinayetin ayrıntısını biliyorlardı, ki bunu iddia etmek saçma olur, Kurtlar Vadisi bir belgesel değil, fiktif sanat eseri. Olanın değil olabilir olanın, başka türlü düşünülebilir olanın dünyasından. Hakikat iddiasının olması ne bir belgesel olmasını gerektirir, ne de gerçek cinayet şemalarının kullanılmasını.


Yeni Şafak editörleri, Baronun ölümü sahnesi üzerinden cinayete baronluk kavgası arkaplanını yazmış oluyor.

Dizideki Baron'un Garihle alâkası yok. Karahanlı, içeri alınanlardan çok içeri alınanların içeri alınmasından rant sağlayacak olanlarla ilintili bir fiktif şahsiyet. Ancak dizinin anlaşılma dünyasını fiktivitesini kaybettirerek realiteye kaydırmak, realiteyle örtüşme noktalarından sembolik aktarımına girişmek Yeni Şafağın amacını da aşıyor olsa gerek.

Bu cinayette yara izlerinin tahlili ile bir ülkenin imzasını okuyan; kimsesizlere yardımdan başlayıp dul kadın semboliğine kadar göndermede bulunan "komploteorik tahlil" ya da kulağa kar kaçırmalara şahit olduk. Son dönemdeyse çocuk kaçırma iddiası, video, tapnıak iddiaları gündeme getiriliyor. Doğru ya da yanlış, bir şeyler söyleyebilecek durumda değilim. Ancak, ortalık da toz duman, içinde hakikat de polsa, apaçık bir propaganda savaşı da gözümüzün önünde cereyan ediyor. Adaletle, hakikatle ezberimizin düzeltileceğini suçsuzları zan altında tutmamızın önüne geçileceğini ummaktan, ve bu toz dumandan insanlığın zarar göreceğini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok.

İşe kimler, neler karıştırılmadı ki? Fevzi Çakmak. Fevzi Çakmak'ın Şeyhi. Eski devlet erkanının kuruluşuna bulaştığı tarikatlar ağı. Çift kimliklilik meseleleri. Ve şimdilerde belki de yeraltı dinleri, kışlalar, morglar. Korporativist bir oligarşi. Vesaire vesaire.

Hakikat ortaya çıkmalı. Ama bu gözümüzün önünde tepişerek ortaya çıkarılabilecek bir şey değil. Soruşturmanın sağlığı açısından değil yalnız, sis tabakalarını katmerleştirmemek için de basın eleştirel ama dikkatli olmak zorunda. Basın ahlakının gerektirdiği, hukuka ve hakikate saygının gerektirdiği bir dikkat, elbette.

Bırakalım, soruşturmayı yürütenler ortaya bir iddia koysun. Mantıkla, narrasyonla, fiktif destekle isteyen düşünsün sorgulasın. İyi bir detektif romanı/dizisi olacak şey, olan bitenin hakikatle alâkasından farklı düzeyde hakikat iddiasında bulunur. Ne spekulasyon, ne de hakikate destek için propaganda aydınlatıcı olacaktır.

Yalan, dolan, talan demiyorum hiç bir iddiaya. Bizler polis, detektif değiliz. Vatandaşın, gazetecinin hakikati araması, sunulanları kurrcalamak ise elbette nafile değil.

Herşey mümkün. Teorik olarak. Ama balıkları da kavakta tahayyül edebilecek olan bir mantıksal olabilirlikle yargının işaret edeceği hakikati, ve daha sonra vicdanın hakikatin kendisinin işaret edeceği hakikati karartmamak gerekir.

İddiadan emin bile olsa bir gazete kaynak göstermek, illustrasyonları birtakım belge kanıt ve kaynaklarla açıklayıcı notlar koyarak, hazır sembolikleri ve semboliklere yönlendirmemek zorunda.

Propaganda ile gazeteciliğin, gazetecilikteki hakikat iddialarının arasındaki duvar şeklen ince olabilir. Ahlâken bu incelik çok keskin. Herkes, Asker, Polis, hukukçu, Gazeteci, Aydın, Tabip kendi mesleki deontolojilerinin, ahlakîn buyurduğu inceliklerinin farkında olmak durumundalar.

Gazeteci tüccarlaşması, dindarın zenginlik peşinde koşuşturması, bilim adamının ideolojye, bürokratın darbeciliğe kapılmasıyla açıklanamayacak bir postmodern hal ile karşı karşıyayız.

Postmodernistin somut koşulları titizce kurcalayan nominal ahlâkını da yok saymaya mwyl etmekteyiz.

Hiçbir kuruluşun, duruşun melekler kadar saflığına, ya da karanlık oluşununa somut bir günahsızlığı ya da suçu yazarak, adaleti hakim kılma şansımız yok.

Eleştiri, "ideolojik mücadele", hakikatin ve hakikatliliğin sınırlarını zorlamamalı. Dost için de, düşman için de, aldırmadıklarımız için de adalet! Yoksa adalet diye bir kavramdan geriye birşey kalmaz!


Yeni Şafak son zamanlarda kendi yayıncılığı dışında çok şeyi eleştirmekte. Telekulağın yarattığı dehşeti, giderilecek bir paranoya olarak gören milletvekillerimize, bunun bir kıyamet alameti kadar önemli bir iddiadan kaynaklandığını söyleyecek, pedagojik, didaktik, kolluk kuvvetleri de dahil bir takım kuvvetlere destek verici propagandif bir hafifliğin hakikat algısını ve eleştirel bir diskuru ortadan kaldıracağını anlatabilecek düzeyde toplum kuramcıları kendi yazı kadrolarında mevcut.

Hakikatlilik sabır işidir. Dik duruş, sözünü esirgememe hakkaniyetin yanında küçük bir ayrıntıdır.

Basın mensupları gazeteciliğin mesleki ilkelerine geri dönmeli, mutfak, yazıp kaybolan kadrodan daha ince eler sık dokur olmalı, en azından yapılabilir olduğu kadarıyla.

Yapılabilir olduğu kadarıyla diyorum, bunca önemli aydın, geniş kadrolar, teknik imkân ellerindeyken memleketin tüm entellektüel spektrumu, bürokrasisi, antibürokrasisi hakikatle kendini düzeltmeyi bir türlü akledememekte, ne yazık ki.

Memleketin ve insanlığın iki yakasını eleştirel bir diskurda bir araya getirmekten bizi vazgeçirebilecek hiç bir kutupsallık olmamalı. İçindeysek, dışına çıkacağız. Hapisanemizden, prangalarımızdan kurtulup hür oluştan konuşacağız, dost kayıran, düşman kovalayan şaşkınlıklardan değil.

Ancak hakikat özgürleştirir. Sarsılmaya, kendimizi hakikatle düzeltmeye açık olmadıkça insanlığa sunabileceğimiz bir şey var mı ki, Efendim.