25 Şubat 2010 Perşembe

Çanakla Şarap İçen Kadehten Vazgeçmiş Olmalı

Kadehten haberi olmayan kırık çanağın tadından ne anlar? Kadehi bilmiyorsan çanağı bize övme!
Nahivci dilini bilmeyen ameleye kulak vereceğine ders verirse başına düşen adı ne olursa olsun taştır.
Kedinin su istediğini değil de sentaksını işiten, onu bize anlatanın adı Süleyman olsa ne yazar?
Kedi avcuyla su vermeyi bilen köylü kadının kucağını ev bilir.
Yanan gölde bir dem kamış olmayan neye kalem olabilir, neye üflenebilir?
Mey şişesinde balık olmayan hangi gönlü dile getirebilir?
Şiir sana hitap ediyor, şair sana hitap ediyor.
Derdi anla, hali anla, duyguyu anla, sonra analiz et.
İstersen baştan analiz et, ama suyu kuma dökme, talibi varken.
Birbirinden ayırdığınız alanlarla dünya anlaşılmaz. Şiir hiç anlaşılmaz. Ayırdetmeyi, yere çarptığını yapıştıran aşıkta gör. Bir olan ayrılmaz. Yapıştırılmışın birliği temenni edilmiştir sadece.
Parçalar ve bütünler birbirinin kapısı değil. Bir anlamda geçerli olan, başka bir anlamda alakasız bir önemin ifşası.
Rind deriz zahiddir, zahid deriz rindanedir. Sözlük kapatılmadan, söze kulak vermeden anlam yaşantısı yok.
Sözlüğe de bak, sözlüğe de dön, bunun öncesi sonrası yok, zamanı yok. Bu bakmada okuma da, dinleme de yok, ifade dert kaçrıldığında, boşlandığında.
Mısra(lar) önerme değil. Önerme olarak ele almanın yeri olsa da. Kelime, imge kavram değil, kavramdan yola çıksa da.
Elinde bir parçabilimin var. Anlamadan anlatmanın aleti elinde gibi dolaşma. İşini yapman, işini iyi yapman herkes işini iyi yapsa bile sonuç vermeyebilir. İşini iyi yapmanın nesnesi sensin. İşin kendinsin. Söylediğinde kendini işle, kendini tamamla.
Söyleneni lafza alet et lâtifeyle. Söylenene kulak vermedeysen, dertten, sunulan şaraptan anlıyorsan.
Cahil de yüz buruşturur, arif de. Birisi yabancı olduğundan iyisine de kötüsüne de. Ötekisi ekşimişe, su katılmışa, hilelisine.
Arif su katarsa sanattır. Cahil su katarsa parçalar bütünü, bütün parçalarını eğretiler, itekler.
Çözümleme bir gerekirliktir, ufku ve ufkunu yitirmeden. Elinde olan sadece sana açık olandır, talep ettiğinden fazlasını alsan da alamazsın. Eksik olduğunu kabul et, fazlasını başkası sana yazsın.
Sen anlamasan da, anlatamasan da seni anlaşılacağından fazla anlayan hep çıkar. Döküp saçtığını toparlayacaklar her daim olsa da, şiir pazarına girdiğinde filinden in!
Kendi evinde hayretle dolaş, yere serileni incitmeden.
Üzerinde dolaşılan, ayaklarına serilen dokumasıdır yaşamışlığın, Efendim.

9 Ocak 2010 Cumartesi

CHP Dumanlı Havayı Severse


CHP dumalı havayı seçerse, halktan, mazlumdan, yaşlıdan, çocuktan, hastadan, zayıftan yana olma iddiasını kaybeder.

Ortada savunulacak bir hak varsa, sigara içmeyenin, yolculuktaki bebeğin, esnaf lokantasındaki astımlının hakkıdır.

Soframızdaki, arabamızdaki hava dahi bize ait değildir.

Yanımıza çağırdıklarımızı, misafir ettiklerimizi rahatsız ettiğimizde, sağlıkları ile oynadığımızda, bunalttığımızda sadece ve sadece rehin alma, esir alma, haksız hukuksuz bırakma makamından hareket etmekteyiz.

Bize ait bir mekanda sigara içtiğimizde dünyanın, doğanın, başkalarının içinde nefes aldığı havanın sahibi edasıyla davranmamız ne sahip olmanın sınırlarını tanır, ne eşitlikçidir, ne de ihtiyaçtandır.

Bir kedi dahi rıza göstermiyorsa, yanında sigara içemezsiniz. Ev sahipliğini, misafirliği, müşteriliği kötüye kullanmanızın hakkani bir gerekçesi yoktur.

Yolculukta, sofrada sormanız yetmez, cevabı da okumak durumundasınız. Başkalarının nezaketini kötüye kullanmamak durumundasınız.

Yine de sigara içecekseniz, bir yerden sonra, kendinize olan yükümlülüklerinizi ihmal etmek sizin bileceğiniz iş: Başkalarını dumanaltı etmeden; hastalara, yaşlılara, zayıf düşmüşlere, çocuklara ve dumandan etkilenecek canlı cansız diğer varlıklara zulmetmeden.

CHP'yi geçmişi sömürgeci ve geleceği dayanışmasız bin bir partiye şikayet edenlerin, gündelik insani dayanışmayı korporativize edilmiş bir dayanışmayla değiştokuş eden aydınların bu konuda susması, konunun önemini fark edememelerinden değil, fark etme gibi bir sorunlarının olmamasından.

Mevzubahis edilen şey duruşların duruşundadır ve bizi biz eden ve edecek herşeyin temelindedir: Dünya malımız değildir. Misafirlik ne sığıntılıktır ne de sömürgeciliktir. Ev sahipliği bir mahremiyet hakkıdır, dışardan olanı hukuksuz bırakıcı değildir. Havadaki kelebeğin dahi hakkı bakidir. Yaşlıları, çocukları, hastaları hesaba katmayan insanlığını, insanî yükümlülüklerini reddeder.

Okuyana, düşünene, uyuklayana, yemek yiyene selam bile verirken rahatsız etmediğimizden emin olmak durumundayız. Her önceliği önceleyen bir başka öncelik muhakkak ki vardır. Bizim önceliklerimizin herkesin öncelikleri olması gerektiği an da gelir. Kötüye kullanmama, gerektiğinden fazlasında karar kılmama, eğreti olanda kök salmama esastır.

İhtimam ezber işi değildir. İhtimam gerekçelerini teşhir edici değildir. İhtimam, ihtimam'ın toplumunda kendini izah edici olma gürültüsünden kurtulur.

Adalet, hak, hukuk kaygısı, eşitlikçilik başkalığı ve başkalarını selamlayıcı bir duruştan temellendirilebilir. Kuramsal bir egoizm üzerine kurulu toplumculuk ne insanlığı kardeş bilir, ne kainattaki had ve hududunu tanır.

Kriter edindiğimiz eşik medeniliğin olduğu kadar sömürgeciliğin de eşiği olduğunda, durmak, düşünmek, dayanışmanın ve insanlığın sadece ve sadece en hakiki ve hakkanisini seçmek durumundayız.

Hakkaniyet, aşk, ezip harap ederse de şarap eder!

İncelikten çok mu zarar gördük de, en kaba yolu seçmekteyiz, bilerek eyleyenler anlatsalar da 'yeni siyaset'leri anlasak.

2 Ekim 2009 Cuma

"Evlilik İnsanın Doğasına Aykırı" mıdır?


Bu "doğal" hal insanın vahşi hali olmasın? Yani "insanlık öncesi" hali? Yani insan olmama hali?

(Buradaki "önce"yi "sonra"yı okumuş cahiller için izah edelim: Burada, tarihsel anlamda geriye referanstan çok analitik bir ayrıştırma söz konusudur, genellikle.)


Eğer bir şey insan için mümkünse, hayata geçirilebiliyor ve insan kültürünün bir parçası olabiliyorsa insanın doğasında da vardır.


İnsanın doğası, doğal hali üzerine konuşma ve iddialar çoğu kez düşünce deneyinden, "kuramsal" varsayımlardan/önkabullerden ibarettir, kurgudur: Şunun şöyle ya da böyle olduğunu düşünerek açıklama modelleri kurarız/kurarlar.


"Çocuk için, çocuk hatırına evliliğin sözkonusu olmuşluğu" iddiası, en iyi niyetli halinde dahi sadece fonksiyonalist bir açıklama modelinin devreye sokullmasından ibaret.


Evet, cinsellik bugün kapsamından, boyutlarından, doğal halinden (burada doğadan neden bahsedilmemektedir, şaşırtıcı olmalı idi!) koparılarak bir haz fonksiyonu olarak ele alınıyor. Çocuğun hesaba katılışı önemli, ancak evlilik sadece çocuk hatırına yapılmaz. İnsanların karşı cinsle ilişkisi sadece üreme ve çocuk yetiştirmeden ibaret değil. Çoğalmanın, çocuk yetiştirmenin önemini küçümsemek anlamına gelmez bu. Aile oluşturmak her hangi bir indirgemeci model ile sadece karikatürize edilebilir.


İnsan toplumsaldır. Bir toplumsallıktır. Başkaları ile bir arada, başkaları ile alışveriş içerisinde dillenir, serpilir gelişir. Aile toplumsal dayanışmanın, kültürün, yetiştirmenin, yetişmenin, toplumsallaşmanın temel birimidir.


İnsanın insestiöz hali, çocuğun sürünün çocuğu olma hali insanın kültür öncesi, ahlak öncesi; kişilik, rasyonalite, bireysellik öncesi halidir olsa olsa.


İnsan oluş bir kültür geliştirme işidir. Ahlak, hukuk, vicdan geliştirme işidir.


Aile terbiyenin, toplumsallaşmanın ve dayanışmanın kurumudur. Burada, örneğin, "iktidar" kavramından yola çıkılarak eleştiriler gelmiştir. Bunun ilkelliğe çağrı ifadesi değil de, sosyalpsikolojinin ortaya çıkmadığı zamanlarda, daha "derin" ve köklü bir dayanışma iddiasıyla yapıldığı olmuştur. Bugün aynı iddiaları sosyalpsikolojiyi ve toplum kuramını bilmemezlikten gelerek yapmak akıl kârı değildir.


Aileyi eleştirmek başkadır, kültürü ideoloji ile değiştokuş etmeye çalışmak başka.


Herkesin herkese rakip olması ilkelliktir. Sadakat kültür işidir. Aldatma insanlık halidir, ama insanın doğası değildir. "Kültür"ün, dayanışmanın, ahlakın, hıkukun reddine giden yanlarımızla alakalandırılabilir. Tepkileri, insan davranışını karikatürize etmeye kalkmazsak, genel kavramlarla bireysel davranışı açıklama cehaletine düşmezsek.


Aidiyet bireyselliğin mezarı değildir. Birleştiren bir ölçüde yontar, boğar da. İtiraz, farklılıklar ortak noktaların yoksunluğu, bağsızlık üzerine kurulmaz. Ortak noktaların, birleştiren noktaların totaliter yanını törpüler, nüanse eder, dengeler. Birleştiren ve ayrıştıran yanlar kimlik, kişilik, bireysellik edinme süreçlerinin içindeki alışverişte şekillenir, oluşur.


Çocuk, daha akıllı ve güzelini sokakta bulduğumuzda nasıl değiş tokuş edilmiyor, yine bizim evladımız olarak kalıyorsa, eşler de her daim başkalarından güzel, sağlıklı, akıllı, zengin v.b. olmak, teyakkuzda yaşamak durumunda kalmıyorlar.


Çocuk evlatlıktan reddedilebiliyor. Bunun savunulabilir olduğu zamanlar, durumlar söz konusu olabilir. Eşler için de ayrılma, uzak düşme pekala söz konusu olabiliyor. Sadakatın "fazlası"nın eleştirilebilir olduğu zamanlar vardır mutlaka. Bu "fazla" sadakatın içeriğini boşaltan bir fazladır, sadakatin fazlası değil dengesizliğidir genellikle. İnsanlığı incitecek; hakkı, kukuku, hakikati incitecek "dayanışmalar", dengesiz sadakatlar sadakat olarak düşünülmese daha iyi olur kanaatindeyim. İnsan bir sorumluluktur. İnsan bir toplumdadır. İnsan bir çevrededir. Kainattadır. Alemdedir.


İnsanlığın, insan olma halinin geren, zorlayan, çelişir görünen yanları içinde olgunlaşıyor, şekilleniyor, öncelikler belirliyoruz. Kolaya kaçmak kadar, kolaydan kaçmak da insanın işi. Kaçılmayan kolay, yani aslında yapılması gereken çoğu kez o kadar çetrefilli ve zor olmayabiliyor. Kaçak güreşmelerimiz, iki yüzlülüklerimiz, tutarsızlıklarımız, başkalarıyla birarada oluş, başka insiyatiflerle bir arada oluş, akıntıya karşı yüzme durumunda kalışlarımız, daha nice şeyler işimizi güçleştiriyor. Listesine gerek de yok zaten. Yetişmeye çelışıyoruz insanlığın, zamanın, şartların ve keyfimizin gerektirdiklerine. Her yaptığımız doğru değil. Her yanlışımız da yanlışa/yanlışta inattan değil.


İşimizi kolaylaştıran bir kültürümüzün oluşu. Terbiyeden geçişimiz. Eğriyi doğrudan ayırdetme yetilerimizi sürekli eğitimden geçirmemiz. Ve nasıl oluyorsa bir insana başka gözle bakmayı da öğrenebilmemiz. Sevdiğimizin yüzü dağılıyor, aklını yitiriyor falan, ama sevgiyle elini tutuyoruz. gerekirse altını değiştiriyoruz.


Kaçmak da insanlıktan. Kalmak da. Kimse kimseye insanlığı ile büyüklük taslamasın. İnsanlık, insan oluşumuzun zayıf yanlarını reddetmek, unutmakla yücelmiyor. Fani, sınırlı, kırılgan halimizi genelliği ile bilmekle ayakta tutuluyor. Ve bin yıllarda gelişmiş kurumların içini boşaltmamakla.


(ayrıntıdan kaçındık, konuya sık sık geri döneceğiz, efendim. düzeltilmedi, uyku öncesi acele yazıldı, kopukluklar mutlaka vardır)

8 Eylül 2009 Salı

Muhafazakârlaşıyor muyuz?


Muhafazakârlaşıyor muyuz?

Nerde! Keşke! Nereden çıkarttınız bunu?


Gazeteler öyle söylüyor.

Gazetelere bakmayın siz. Tersi geçerli. Hiç bu kadar hayat tarzsız, geleneksiz, ölçüsüz, egoize edilmiş sosyal dayanışma görmedik. Birinci Cihan harbinden sonra da benzer bir dönemimiz oldu. Nedense bilinmiyor. Hatta daha beterdi gündelik uzantıları, ancak itiraz da vardı, karşı tutumlar canlı ve çekici idi. Toplumsallaşma kanalları sarsıntıya uğrasa da devam ediyordu.


Cumhuriyetin kuruluşu bir toparlanma getirdi demek istiyorsunuz?

Evet. Aynen. Sanıldığı gibi "asrilikler"in, karikatürize ettiğimiz, bazan hicvettiğimiz, olayların ötesinde etkileri oldu. Toparlandık. Gelecek için angaje olduk. Herkesi kapsayabilecek, daha uzun süre devam edebilecek ivme çeşitli nedenlerle frenlendi, isterseniz bu konuya girmeyelim. Cumhuriyet aileyi, eğitimi, gündelik hayatı toparladı. İnsanları angaje etti. Toplumsal ahlak işler hale geldi. Toplumsal diyorum, bireysel eylenir veya karar verilir, ancak meşruiyet iddiaları ve ahlak düşüncesine açılan "ahlaki dayanışma" çok karmaşık toplumsallaşma süreçleridir. Evi vicdan görünse de, bahçesi kültürdür. Cumhuriyetle panik, korku pragmatiği, güvensizlik ve gelecek tasarımsızlığı ortadan kalktı. Cumhuriyetle imkanlar ne kadar dar olursa olsun, insanlar kendi geleceklerini de tasarlayabilecekleri, uzun vadeli düşünebilecekleri bir ortama kavuştular. "Yeni" bir bireysel duruşun, vatandaşlıktan bakışın önü açıldı. Vatandaşlıktan bakış aslında osmanlı döneminden de miras kaldı. Çoğul dispozisyonlar sözkonusu idi, içiçe. Aidiyet, özdeşlik, kimlik, vatandaşlık çok boyutlu toplumsallık kesitleridir. Anlam ve vurgu değişse de, bazı şeyler derinlerde akar. Bilim haline getirdiğimiz bakış tarz(lar)ı tüm insani kurumlaşma ve ihtiyaç spektrumunu kapasamaz. Anlaşılır kılınamayan, ihmal edilen, hatta bazan problematize edilirken ihmal edilmesi gereken kurumlaşmalar, yapılar vb, gelecek herhangi bir bugünden bilinmediğinden , anlamlandırılamaz, önemsenemez, kavranamaz. Bireyin, insanın oluşumunu/hayatını/şekillenmesini gözlemleyebildiğimiz halde, insani hayatın boyutlarını makaslamaya, basitleştirmeye ve böylelikle kontrol altına almaya kalkışabiliyoruz. Yani hayat hikayelerini bildiğimiz halde, hayatta şekillenmeleri adeta küçümsüyoruz. Aslında indirgemecilik, insani minimalizm, cehaleti halının altına süpürmekten ibaret. Kandırmaca değil, karmaşık olanın tutarsız ve omurgasız görülmesi ile de alakalı. İlkel pozitivist dönemden kalma bir pratik. Fakat tamamen de o yüzden değil. "Bir şey olmaz"cılıkla yapılıyor çoğu ülkede binalar. Kurumlar. En gelişmiş ülkeler bile savaş ilan ederken hakikat analizlerinin üzerinden atlıyorlar. Hakikatle düzeltilmeleri, rakipsizlik ve karşı insiyatifsizlikten. Bazan karşı sorumluluklardan. Karıştırmayalım daha fazla.


İnsanî minimalizm dediniz, açar mısınız?

Marcusenin Tek Boyutlu İnsan'ı da bir yere kadar bu kavramın içini doldurabilir. Kolaylık olsun diye söylüyorum. Ama benim açımdan, yetersiz, hatta Marcuse bile benim bakış açımdan bakılırsa, minimalist. İnsan olduğu, olabileceği ile, imkanları ile ele alınmıyor. Buraya kadar Marcuse ile beraberiz. Kavramla insana, topluma gittiğimizde, inşa işine başladığımızda insan bir olması gerekende şekillendiriliyor. Düşüncede ise bu şekillendirme, sorun teoriyle praksis ve fronesis arasındaki alakadaki tıkanıklık, daraltma ve hakikatinden koparma olmasa da yerinden oynatmaya, insanı insani boyutundan teorik anlamda da olsa kaydırmaya yol açıyor. Marcuseyi ilerde tartışalım, onu bir karikatüre dönüştürmemek, hakkını vermek için. Bu şekillendirme, budama pratikte, uygulamada ise özgürleşme ve emansipasyon iddialarıyla bile hayata geçirilse, filizsiz, dalsız, budaksız ağaçlardan, keyfi "gerekirlik" süzgecinden geçirilmiş birarayagetirişler'de söz konusu oluyor. Bir ara sormanlardaki çeşitliliğin, başka müdahalelerle canlı varyasyonlarının seyreltildiği, çürüme ve doğal ölümün ortadan kalktığı, ekolojinin ancak mühendislik bağlamında ele alındığı, orman "sisteminin" tekilleştirilmiş de olsa açık uçluluğunda düşünülemediğinde olduğu gibi. Şimdilerde bir kaç kütük, doğal olarak, yaşlanmaya, kurumaya, kırılmaya, devrilmeye çürümeye bırakılıyor, lütfedilip. Dikkat edilirse doğa toplum analojisi yapmıyoruz burada. Bilimcilik at gözlüğü gerektiriyormuş gibi görünüyor. Daha genel konulara geçsek? "Kuramsal Felsefenin" ya da Toplum Kuramı'nın çetin gerekçelemelerine başvurmak zorundayız, fazlasını söylemek "dogmatik kaçacak".


Bu söylediklerinizin ışığında yeniden soracak olursak ...

Hayır! Muhafazakârlaşmıyoruz! Çözülüyoruz! Muhafazakârlaşma sanılan şey sadece en kibar formülasyonuyla, bir sırt dönme biçimi, eğer han-ı yağmada bir dispozisyon değilse.


Sanırım bu sizi korkutmuyor?

Olmayan bir birlik çözülüyor. Yerine bir başkasını önermek durumundayız. İşin hakikatini önemserseniz, ortada korkulacak bir şey yok. İsteyen istediği kadar manipule etsin toplumsallaşmanın kurumlarını, hakikatin emrettiğine kulak verirseniz, yani görürseniz, okursanız, indirgemezseniz, kapıp götürmezseniz, paralel akan bir hakikatlilikle, dayanışmaya hazır oluşla buluşursunuz her daim. Gentekniği ile hibrit bir insan nesli orataya çıkarılmadıkça haksızlık, hukuksuzluk, insanfsızlık tutmaz. Her daim yeni köleler, daha az eşitler "imal" edilir, edilecektir. İnsanlıktan efendiliğe geçmeyi seçmeyecek bir ahlak ve ahlaklılık direnecektir buna. İnsan dayanışmada insan olur. Toplumsallaşma süreçlerinin bir adı zaten toplumsal dayanışmadır. İnsan bir dayanışmadır! İnsanlık dayanışmadadır.


Sorunlar az değil?

Birikiyor, evet. Felsefesiz, arifsiz, insansız, insafsız da olmaz! Sorgulayıcı olmak, insanlığa/insanlığımıza sadakat işidir. İnsanlıkvazifemizdir. Sadece insan değiliz, olmak da zorundayız. İnsan oluş herşeyin üstüne çıkmak için olamaz. Sorumluluğuna varmak, ezmemek, çiğnememek içindir öncelikle. Çiğnenen bir yerde isyan eder. Çiğneyen isyan ettiğinde; çiğnemeye, çiğneyenle yer değiştirmeye itiraz ettiğinde; insan oluşunda karar kıldığında neler olmaz! Sorunlar doğal afetlerden, kontrol edilemez güçlerden kaynaklanmıyor şu anda, insanlığın hallerinden, tutumlarından, hayata düşmanlığından kaynaklanıyor. İnsan herşeye çare bulamaz. İnsan ulaştığı yere tutunamaz. İnsan biteviye koşuşturmak durumundadır. Bu boş ve boşuna değildir. İnsanlığın hayatı budur. Felaketlere karşı bağdaşık olma şansımız yok. Göğüsleyeceğiz, dayanışmada kendimizi bulacağız, her seferinde.


Muhafazakârlık gibi görünen şeye Muhafazakârlığı tercih ediyorsunuz?

Evet ama, o kadar basit değil. Hangi anlamıyla muhafazakârlık? Bir temkinlilik, ölçülülük anlamında muhafazakarlığı toplumsal hayatta önemli bulurum. Ama deneme sınama gereken yerde cesaret ihtiyaç olduğunu da düşünürüm. Cahil bir gözkaralığı değil bu, başkalarını, başka şeyleri hesaba katabilmenin, birikime ve eleştiriye sırt dönmemenin insiyatifliliği. İnsan, zevk sahibi, kültür sahibi, terbiye sahibi olmadan yol açıcı olamaz. Yeni bir şey söyleyemez. Yeni şey söylemek, hem hayatı, anı, akışı, olanı, olmakta olanı okumayı gerektirir hem de o güne kadar nasıl yapıldığını, nasıl yapılamadığını bilmeyi, insani birikime hakim olduğunu iddia etmeden ona açık olmayı gerektirir. Yeni şey söyleyenler ukala değildirler, tecrübeye ve başkalarının tecrübesine kapalı değillerdir. Bir kural ortaya atıp etrafına hendek kazmazlar. Bu (ister geçmişle, ister birikimle, ister çevresiyle ya da hepsiyle) konuşma, alışveriş halinde olur.


Muhafazakâr hal'e razıdır?

Hayır. Ama o güne kadar nasıl yapıldıysa öyle yapmak ister karşı çıkarken bile. Burada "hal" ile reddedilmesi gereken hali kastediyorsunuz. Geleneği taşlaştırmak zorunda değildir. Zulme varolanı korumak için katlanmak zorunda değildir. Hatta temkinle yeni şeyler de söyleyebilir. Eldekini kaybetmek istemez öncelikle. Maceraya karşıdır. Ama her isyan, her karşı çıkış macera gibi hatta daha ağır şekillense de maceracılıktan kaynaklanmaz. Muhafazakar da isyan eder, çok aleni hallerde Ama muhafazakar kalır sonuna kadar, çünkü itiraz, macera, ihtilalcilik yeterince temsil edildiğinden, yeterince risk aldığından kendi pozisyonunu önemser. Biz muhafazakar ile tutucuyu kastediyoruz bazan. Oysa atılımcılıkla bir denge kurma işidir muhafazakarlık. Gereklidir. Şöyle ki, bir açıdan karşısındakini muhafazakarlıkla suçlaan, bir başka açıdan muhafazakar pozisyon alır. Demek ki sıfat üzerine konuşmuyoruz. Bir siyasi kültür üzerine konuşuyoruz daha çok. Sağ ve katı satatükoculuk sanırım ilk akla gelen burada. Ama onların da atılımcı, ilerici hatta sol takıldığı olabilir. Burada dikkat edilmesi geren şu: Eleştirdiğimizi dinamiği içerisinde eleştirmek durumunda olmuyoruz her daim. Bu meşrudur. Dinamikte(n) konuşmak zordur. Bazan gereksizdir. Gerekli olduğunda da donanım yetmez. Eleştirinin geçerlilik alanını bilmek kaydıyla, daha geniş aralıklardan, daha geniş ufuklardan bakmamış olma hakkına sahibiz. Daha iyi bakış açısı arayanların ise dikkat etmesi gereken şu: "Daha iyi"nin de sonu yoktur. Yanılmazlık garantisini hiç bir güzel emekten sağamazsınız. Her daha geniş, daha iyi bakış açısı, bir başkasına göre dar gelebilir. Burada relativizme düşmeden, başka bakış açılarının çoğulluğuna bakış açınızı relativize edebilmek durumundasınız. Söylediğinizin elbette bir geçerlilik iddiası, bir hakikat iddiası var, ya da olmalı. Daha fazla karışmasın, isterseniz?


Muhafazakarın kaygısına sahip, yeni şey söyleyen ve işte bu yüzden...

devrimci de ola(bile)n? Bu biraz süper entellektüellik gibi bir şey? Ben herşeyin herine bir başka şey koyulması gerektiğini düşünmüyorum. Devrim, düşünce tarzında olur. İdare biçiminde olabilir, vandallık olmama şartıyla. "Kültür devrimi" diye bir şey düşünemiyorum. Bir slogan olarak anlayabiliriz, bir epok olarak. Ancak kültür devamlılık ve eleştiri işidir. Yeni şey söyleme işidir. Bazı alanlarında kültürün devrim diyebiliriz belki, teknik devrimlere benzer şekilde belki, bir şeyler hayal edebiliriz, meşru bir anlamda kullanımı. Ama bir şeylerin yerine çoğu kez bir ilkel ezberin ötesine geçmeyen şeyler koymayı "devrimci." bulmuyorum Değiştokuş edilemezlerin alanında oluyor bunlar zaten en çok. Dinin yerine bilimsiideoloji, ya da bilimin yerine dinselimsiideoloji koymak gibi. toplumsal süreçlerde nasıl çiçekleneceklerini de biliyorluk edasıyla. Yanlış anlaşılmış bir şeyin yerine doğrusunu, daha kapsamlısını koyabilirsiniz. Toptan karşıysanız bir şeye, karşı pozisyonunuzu koyar, tartışmaya açarsınız, eleştiriden nasibinizi alırsınız, çok bilmişlik etmezsiniz. Yasak, sürgün, ezberle biten işleri eleştirmek bile abes. Hiç bir toplum(sal kurum) bireylerin ve grupların bir şeyleri kabul etmişliğine müdahale edemez, darbe indiremez. Yanlış gördüğünü yanlışlanmaya açık durarak eleştiren insan ise anlama ve anlaşmanın açık tutulmasına hizmet etmektedir. Yaftalarla değil, kavramlarla konuşabiliyoruz, bir yerden, bir sorundan, duruştan. Kavramlar meşruiyetlerini ansiklopedik içeriklerinden almıyorlar gerçek/sahih bir konuşmada. Anlam alanları konuşmada açılıyor, kapanıyor, taşınıyor...


Yani sizin açınızdan "ansiklopedik" bir tartışma değil, muhafazakarlık, devrimcilik gibi kavramlar üzerine fikir alışverişi?

Ne ansiklopedisi bu? Ansiklopediler de bir fikirden, perspektiften şekillendiriyor. "Entrikalar Ansiklopedisinde" Kösem Sultanın başka yanlarını vermek, tartıştırmak isteseniz de, zorlanırsınız. Baştan zaten kendisi bir yere yerleşmemişse de siz yerleştirmiş oluyorsunuz. Bütün duruşların, fikirlerin, açıların ansiklopedisini evet, tahayyül edebiliriz. Mantıksal olarak mümkün. Tek tek maddeleri için daha da mümkün. Benim vurgum şu ayrımla anlaşılabilir: Ben olup bitmiş ve tanımlanmış "kelimeler" üzerinde tartışmıyorum, bunun yapılmasını gereksiz bulduğumdan değil. Ben bir iletişim, konuşma, tartışma içinde kullanılan, onun içinde anlam, anlamlara katkı, nüans taşıyan ve bir süreçte, konuşma sürecinde, alışverişte "hakikatinin gerçekliğini" kavramaya başladığımız ya da tartıştığımız mesele/konuya alakalandırılarak düşünülmesi gereken kelimelerden bahsediyorum. Ansiklopedik, leksikal, ostensiv, etimolojik yüklerini, bağ ve bağlantılarını reddetmiyorum. Bir konuşma sürecinde elbette onlara da açılıyor, eğretileniyor, tersine eğretileniyor, stipulasyonlara uğruyor, özgürlüğüne kavuşyor, açık anlam taşıyor vs.


Sanki söyleyeceğinizi söyleyemediniz?

Söyleyiş, başka türlü düşünülebileceğini (söylenebileceğini) dışlamıyor. Son sözü söyler gibi konuştuğumuzda, çoğu kez, nerelerde sorun çıktığını bildiğimizden, konunun etrafında başka bir şekilde dolaşmış oluyoruz. Burada size bir şey söylemeden çok, önyargılarımı tasnif etmeye çalıştım, sorun alanlarına girdim çıktım, cehaletimin haritasını da çıkardım, sessizce. Sanrırm kimse de bizden cevap beklemiyor olmalı. Burada bırakalım bence, önyargılarmız pişe dursunlar, Efendim.
(düzeltilmedi, online hazırlandı, yanlışlar var)

23 Ağustos 2009 Pazar

Demokratik Açılım Ne Kadar Demokratik?

Bilmediğini eleştirenleri, bilmediğini eleştirdiği için eleştiren bir eleştirelliğimiz var.
Peki başından beri bilen, gidilecek yeri tüm süreçlere katılarak bilecek olan, bilerek savunan, savunacak olan kim var?
Hükümet? Devlet Zirvesi? Entellektüel iddialı korporativist kuruluşlar?
Bir şeyler bilen gerçekten var mı? Bu kararlar nerede nasıl alınıyor, sonuçlara nasıl varılıyor? Özlemler kimlerin özlemleri? Verilen kararların kendini bu işe adamış takipçileri kimler olacak?

Bilmediğini savunan, bilemdiğine güvenmesi gereken aydından, bilmediğini savunma cesareti gösteren basından, toplumun özlemlerini toparlayarak ve toplumun önyargılarını deşerek ilerlemeyen bir siyasetçiden neler bekleyebiliriz?

Nereye varacağını, nerede duracağını bilmediğinden çekinenleri topyekün demokrat olmamakla suçluyoruz. Açık bir paketi savunanları gözümüz kapalı demokrat mı ilan etmemiz gerekiyor?

Açık paket, tartışmaya, işlemeye, üzerine emek vermeye açıksa evet demokratik olarak nitelendirilebilir. Ama bu açıklık nerede ve nasıl tartışıldığını bilmediğimiz bir geliştirmeye, planlamaya ve tasarıma gönderme yaptığında pekala kaygı duyabiliriz ve bu cins açıklığa korporativist bir içerik yazabiliriz, haklı olarak.

Devletin Zirvesinin onay vermesi paketin nasıl geliştirildiğine ve ilerletilip işleneceğine dair kaygılara cevap verildiği anlamına gelmez.

Gelişmeler sürecin çeşitli aşamalarında demokratik prensip, pragmatik ve işleyişin meşruiyet testlerinden geçirilemeyecek gibi görünmektedir.

Irak'a da demokrasi "getirildi". Bu bir gün gerçekten de demokrasi olabilir mi? Evet, mümkün. Ama tüm toplum için ancak sonuçta bu söz konusu olabilir. Yani, baştan itibaren getirilen, bazı kesimler açısından demokratik de olsa toplumun toplamı için bir işgal, yağma, ve talandır. Herkes memnun edilemez mantığı, bu işlerin böyle yürüdüğünü ve yürüyeceğini kabul ediş, sonradan demokratik yapılara varılabilecek olsa da, başlangıçtan itibaren sürece yüklenmiş varılmama, hedeflememe, gerektiğinde engelleme opsiyonlarını görmemezlikten gelme eğilimindendir.

Demokratik olanın işe geldiği gibi olmaması, "getirenin" herhangi bir anlamda zararına da olsa işletilmesi, risk tasarımının arkasındaki kararteorisinin ve bundan yola çıkan hesabın açık tutulması gerekir.

Demokrasi "getirilir" mi? Getirilirse kim getirebilir? Getirmek nerede ve nereye kadar meşrudur? Getirmek hangi anlamlarda götürmektir? Yarım bırakılacak tartışmalara taraf oluyoruz.

Türkiyenin sorunları ciddidir. Ülkemizin demokratik, eşitlikçi, dayanışmacı bir yapıya kavuşması elzemdir. Ve her dediğimiz, diyeceğimiz tartışmaya açıktır. Demokratik bir toplumda, yapılanlar, düzeltilmezlik ve geridönülemezlik aldımgötürdümcülüğüne kapalıdır.

Ancak, bazı adımlar kurucu konsensusları yeniden yapılandırmak olduğunda, üzerinde sık oynanamayacak, tüm toplumun çivilerini yerinden oynatan adımlar atıldığında, toplumun bütünü angaje edilmelidir. "Seferber edilmelidir" demiyorum, eskiden kullanılan "mobilizasyon" kavramı bugün "militarist" bir dilin ifadesi olarak görülebiliyor. Önemli olan, neyi içerdiğidir, neyi önerdiği, "ne"den yola çıktığıdır. Demokrasi için "seferberlik" haklı nedenlerle gereksiz ve populist de görülebilir bugün. Ama her anlamıyla temelsiz değildir. Tartışılabilir.

Toplumların yeniden yapılanmalarında toplumu ayağa kaldırmanın "sakıncaları" olabilir ve bu yüzden demokratlar farklı çizgiler izleyebilirler. Kabuledilebilirlik ve meşru davranış çerçeveleri oldukça geniştir, aslolan toplumsal dayanışmanın yeniden şekillenişinin katılımcı bir yol izlemesidir. Demokratik bir yol izleniyorsa. Şark despotizmi, sömürge demokrasisi gibi tuhaf şeyler önerilmiyorsa.

"Toplumun bütünü" ile kaygıların çeşitliliği, sorunların çeşitliliği, tasarımların takip edilebilirliği, anlam alanlarının çok katlılığı işaret edilebilir. Demokrasiyi herkes meydan demokrasisi olarak görmeyebilir. Ancak anlayış farklılıkları arasında geçişlilik olmalıdır. Meşruiyet kanalları özelleştirilmemeli, yani başka kesimlere gayrımeşru kılınmamalıdır.

Kamplaşmalar, kutuplaşmalar, çatışmalar olduğunda ve meşru olması gereken gayrı meşru görüldüğünde, merkeze alınacak olan, keyfi ayrışmalar değildir, sorunçözümlerinde, pragmatikte ve katılımda açıklıktır. Mutlak örtüşmeler, uzlaşmalar değil, herkese açıklık söz konusu olmalıdır.

Anlaşmazlıklarda "tasarımsal inadı" meşru kılabilecek tek şey katılıma ve meşruiyet sorgulamalarına açıklıktır. Çatışmaları ve anlaşmazlıkları körüklemek, dayatmacılık, ikna edilmemeleri gerekiyormuşçasına toplum kesimlerini kenara almak, demokratik meşruiyetçilikle çelişir.

Aydınlanmış dayatmacılık ihtilalcidir genellikle. İhtilalci olmadığında da "ilerici" gibi nitelendirilen, demokrasiyi hedefleyebilen antidemokratik duruştur.

Demokratik Açılımımız ve "önümüze çıkan fırsatlar", hatta "son fırsat"ımız nedir, açıkçası ben bilmiyorum. Haberim yok. Nerede tartışılmış olduğunu, hatta tartşılıp tartışılmamış olup olmadığını anlatmaya niyetli kimse de yok, etrafta.

İçinde yaşadığımız ülkenin, etrafımızdaki ülkelerin ve tüm dünyanın ağır sorunları var, bunu biliyorum.

Her türlü kaygıyı anlıyor, demokratik dayatma olduğu sanılan şeyin içinde sosyalize olduğumuz demokratik dayanışmayı zayıflatıcı olduğunu görüyorum. Yine de bize düşen, sorunçözümünden, tartışmadan, öneri ve itiraz alışverişinden yana olmak, toplumu meşruiyet çizgisinden uzaklaştırmamak, anlaşmamazlıklarda demokrasinin işletilebileceğini göstermektir.

Yeniden kuruluşu, yeniden şekillenişi söz konusu ettiğimizde daha yapısal, daha temelden, daha kurucu bir dayanışmadan yola çıkılması gerektiğine inanıyorum. Demokratik olmayı beceremeyen bir demokratlık iddiasını demokratikleştirip demokratikleştiremeyeceğimize peşin hükümlerle cevap vermek istemiyorum. Önyargılarımın hakikati vardır belki, ama, demokratik tartışmanın kanallarını kapatan bir demokratik iddia ile karşıkarşıya da olsak, daha çok ter dökmek, daha çok emek vermek zorundayız.