1. CHP'de neler oluyor?
CHP bir dönüşümün sancılarını çekiyor. Ne yapılması gerektiğinin anlaşılması, dönüşümün konjunktürünün denk gelmesi, toplumsal dinamiklerine kavuşması hem bir farkındalık, tecrübe, örgütlülük, hem de sabır ve zaman gerekitiriyor.
CHP sadece kimliğini aramıyor, aynı zamanda toplumu temsil etme, toplumsal tasarımların bir praksiste oluştuğunu hatırlamaya doğru gidiyor.
Yeni şeyler eskinin reddi ile değil, ezberin hayata dayatılmaması, dün için söylenenin bugünün anlaşılması üzerine kurulmadığının farkedilmesi iledir.
Siyaset düşüncesi, siyasî tasarımlar bir praksiste, yani hayat içinde, faal olarak, aklı başında eyleyerek, eleştiriye ve yanlıştan öğrenmeye açık durarak oluşur, genişler, yenilenir. Yenilik icatlılık değidir, bir yerde ve bir zamanda kök salmışlıktan bakıyorluktadır.
Siyaset "nasıl olsa yanlıştan öğreniriz!" cahilliği ya da açıkgözlülüğü ile yürütülmez. Bilgi, tecrübe ezbere dönüştürülmeden hayata, halka, insanlara, dinamiklere, sorunlara bakarak, varolanı yeniden yorumlayıp temsil etmeye soyunarak bihakkın siyaset yapabilirsiniz. Aksi, "siyasetçilik yapmak" olur.
CHP kendisini bulmak durumunda. Ancak beklentiler, dayatmalar, müdahaleler ve meslekten siyasetçilerin ikbâl dertlerinden olmasa da ufuksuzlukları yüzünden biraz gecikecek görünüyor.
2. Dayatma ile kastınız?
Kimileri kendilerini memleketin sahibi görüyor, kimileri kendilerini bir düşüncenin/ideolojinin bekçisi olarak. Kimileri "hükümet komiseri", kimileri "parti komiseri", kimileri "kriter eşiği", kimileri "bilim, doğru, iyi ve güzel"in temsilcileri olarak müdahale ediyor ve kendileri gibi olmayanları iteklettirmeye çalışıyor ve itip kakma kültürünü ayakta tutmaktan başka bir şeyi canlı tutamıyor.
Öldürmeyen güçlendirir. CHP'ye çok müdahale oldu. Küçülmeyi bile tercih edebildi CHP müdahaleleri onaylamadığından.
CHP'liler halktan ve hakikatten başka patronları olmadığını kapalı kapılar ardında mırıldanmaktan vazgeçmeli, dik durmalı, doğru bildiklerini okumalıdırlar, açık açık, dobra dobra.
Demokratik siyasetin konsensus ve imkânlardan yola çıkma işi olduğu unutulmadan! Çılgınlık, gelecek zamanların imkânlarını kullanmak fırsatı bulunduğunda iş bitirerek değil değil, imkânlar adaletle ve geleceği yağmalamadan krediye dönüştürüldüğünde olur. Siyasette çizgiyi aşmalar bile "muhasebe" işidir.
3. CHP nasıl canlanabilir?
Siyasî kültür olarak dayanışmacı, çoğulcu, eleştiri ve tartışmaya açık bir yolu seçip hayata geçiremezseniz toplumsal dayanışmanın da partisi olamazsınız. Demokrat olmayan bir gelenek bir biçimde destek alıp çökene kadar meşruiyetini koruyabilir, ancak, bu bir demokraside, temsilî demokraside işlemez. Demokratsanız temsil edeceksiniz, fareli köyün kavalcısı gibi doğru/sihirli melodiyi aramayacaksınız. Söyleyeceğiniz zaten içinde yaşadığınız toplumun, dünyanın hakikati.
Halka yağcı olmak değil, onlardan aldığının hakikatini bulma, bir toplumsal veya siyasi tasarıma dönüştürme işi bu bahsettiğim.
Halkın taleplerinin kölesi de olamazsınız, halkın çobanı da. Genel çizgilerde kalmak, özel taleplere eğildiğinizde temsilî ölçüler tutturmak durumundasınız.
"Hayır!" da dersiniz, size "hayır!" denilmesine açık da durursunuz. Yapmak istediğinizi kısıtlayan ufkunuz değilse, imkânlar, dengeler, şartlardır. Size "hayır!" denilmişse, beceriksizliğinizin göstergesi değildir bu. Siyaset ilgi, süreklilik, konuların takibini ister. Bazan siz talep edersiniz, bazan talep edilirsiniz. Yükselişteyken "odun koysak seçtiririz" demeyi düiünecek olursunuz, düşüşteyken ne yapsanız nafiledir.
Doğru rüzgâr, elverişli konjunktür de önemlidir, tesadüf saydığınız olay akışları da. Durumu yönetmek, yönlendirmek için bir parti, kurum, gelenek olmanız, bir dayanışma kültürü ve etiğinin şekillenmiş olması lâzım gelir.
CHP şu haliyle bir parti, bir halk hareketi, bir kurum değil. Ancak tarihi, hukuksal, tüzel anlamıyla bir parti. CHP'nin hakikati, hayatta şekillenmesi bir kitle partisi kalıbında. Bunlar sıfırdan başlaması anlamına gelmiyor, tersine, iktidar kazanmış partilerden daha uzaklara yönelebilecek bir ufukta yerleşikliği söz konusu. Geleneği, geçmişi, değerleri var sayılırken olmadığından bahsedilebilmesi kendisini hayatla ve hakikatle düzelten bir praksiste şekillendirmemesi ile alâkalı.
Eleştiriyi, talebi, toplumsal ilgiyi, derdi, tasayı alacaksınız; hem kendinizi hem de ezberiniz olmaması gereken tecrübeyi, bilgiyi, ilgiyi yorumlayacaksınız, yani, aktüalize edecek, sınanmalarına izin vereceksiniz. Toplumun ilgileri ile siyasi perspektif buluşmadan ne tasarımlardan bahsedebilirsiniz, ne temsil meselesinden ne de demokrasiden.
4. Şu anda CHP'nin yapması gereken ne?
Ne yapılmasının iyi olduğunu tarihin sonunda anlarız. Ancak tecrübe, akıl, izan bize bir şeyler söylüyor. Doğru geleni yapar, hakikatle esnersiniz.
"Teori" ya da "ideoloji" kavramlarına bir düşmanlığım yok, ancak, gündelik hayattan, siyasî gerçeklikten, praksiste olmaktan gelmeyen ve genel kuramlara, anlayışlara, ideolojlere katkı sunup onları genişletip düzeltmeyen bir anlayıştan teori ezbere, ideoloji yanlış bilince dönüşüyor. Yalanla yaşıyor, yalanla oturuyor, yalanla kalkıyorsunuz. Yalanla yaşama bir göz bağı. Siyaset bostan beygiri gibi yerinde dönerek yapılmaz. Herkes bunun farkında, ancak ezberi ezberle, kısır döngüyü içe kapanmakla aşmak hiç bir zaman için mümkün değil.
CHP'nin atması gereken ilk adımlardan birisi üyelerin partide söz sahibi olmalarını sağlamaktır. Bunu önce delegelik sistemini işleterek mi yapar, başka türlü mü gerçekleştirir karışmamızın anlamı yok. Tepeden inme delegeler, yukarıdan aşağıya adaylarla olmaz. Geçiş dönemi, olası kurultay savaşları bahanesi ortadan kalktı. Herkes istediğini yerleştirmeye, kendisini kurtarmaya uğraşıyor gibi görünüyor.
Üyelik sayısı sürekli artar, toplumsal endişe ve kaygılar kavranır ve yorumlanarak toplumsal eleştiri ve önerilere dönüştürülebilirse insanların çeşitli konulardaki tavrı da sürekli değişerek senkronize ve stabilize olur.
5. Herkesin kendi adamını yerleştirmesini saçma ve gereksiz buluyorsunuz yani?
Anlamsız buluyorum. Biz gençlik hareketinde en düşmanca ortamlarda, en ağır baskıların altında insanlardan destek alabiliyorduk. Üç iken beş, beş iken on, on iken yüzler, binler olabiliyorduk. Modern iletişim teorileri popkültürel gevezelikten ibaret. İnsanın temel özellikleri iki günde bir değişmiyor: Konjunktürel olan kayıplara karışır.
Kapsamlı iletişim teorileri açık diskur, baskı ve sansürsüz bir iletişim ve anlama anlaşmanın nasıl mümkün olduğu konusu dışında bir şey söylemez, bir kılavuz sunmaz. Elde olan meseleyi anlamak, konuya dair bir fikir oluşturmak için yeterlidir. Hayata dönersiniz. Reklamcınıza ya da bilinçaltına işleyecek iddianıza değil. Hakikati olan iddia çığ gibi büyür ve hedefini bulur zaten!
Dinamik bir örgütlenmede ezbere taraf olan insanlar bile ilgileriyle, alâkalarıyla, kaygıları ve sadakatleriyle yönlenir, yönlendirilebilirler. İyi siyasetçiler konuları, kaygıları hakikatleriyle buluşturur. Bu buluşturma hem gündemin şekillenişiyle olur hem de belâgatın alanında, yani, hitap ettiğinin ufkunda formüle edilerek. Ondan aldığını ona sunmak durumundasın zaten, istediğinin senin anlayışında ne anlama geldiğinin ona sunulması zaten konunun hakikatinde buluşma meselesidir de. Siyasî diskur doğal olarak talepleri hem işler, hem gözden geçirir, hem de talep edeni değiştirir. Bundan siyasetçi de kaçınamaz. Doğru dürüst siyaset yaparsan değişir ve değiştirirsin, daha geniş bir ufukta buluşarak, doğru bildiğinin doğruluğunu güncelleyerek, aktüalize ederek, hayatla buluşturarak.
CHP ölü şairler topluluğu, arkaik bir sekt değil. Toplumsal dinamikle ilgileniyor, akan zamanda tutarlı kalmakla beraber akıyor, eyliyor, düşünüyor, ilgileniyorsanız insanlarla ortaklık kuracağınız ve onlarla ayrışacağınız noktalar sürekli değişecektir.
İnsanları kaale alarak, bildiğinizi öğreterek, yani onlardan öğrenerek, kardeş bilerek, kullanmayarak, haklarına sahip çıkarak, meseleyi onların ve sizin kişisel çıkarlarınızın üzerine çıkararak "onun adamı bunun adamı" meselesini aşarsınız.
Kemikleşmiş, hakikatsiz, adaletsiz bir sadakat zulmün siyasetine yakışır. Hem gerçekçi değildir, hem insanı zedeler, ters yönde sosyalizasyondur, insanlığı çözer.
6. Bir geçiş dönemine kapalı değilsiniz sanırım?
Değilim, olmamamız gerekir. Ama geçici öneriler, uzatmalı, sonsuza kadar gitmeye talip bir geçicilik anlayışında sunulursa olgun hoşgörüyü de bayar, bıktırır, yorar.
Yoruluyoruz, bıkıyoruz, usanıyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Görünürde demokrat olanlar ile görünürde anlayışsız, sabırsız olanları birbirlerinden ayırt edecek bir aletimiz, detektörümüz yok. Siyaset ezberle, görünürdeki gerekçelerin sıralanmasıyla açığa çıkmaz. Bir çok uzlaşmaz görünen tavır daha geniş bir ufukta verimli bir biçimde bir araya getirilebilir, birbirlerini tamamlayıcı oldukları gösterilebilir.
"Geniş bir ufuk"ta bir ölçüde yönlendiricilik de var elbette: Farklı kavrayışların, ilgilerin ortak buluşma noktalarına doğru gitmelerini sağlamak ille de dahiyane bir hareket değil, dayanışmanın açıldığı yön bu.
7. Dayanışma yok mu, ya da yok mu oluyor sizce?
Dayanışma revanş topluluklarında oluşuyorsa, intikamın birleştiriciliği dışında bir insanî yönü, yönlendiriciliği yoktur. Oysa (toplumsal) dayanışma insanın kişilik, bireysellik oluşturma hanesidir. Dayanışma varsa insan var. İnsan varsa dayanışma var.
Toplumsal dayanışma sekteye uğratılıyor, evet. Yarım toplumsallaşma, güdük toplumsallaşma birey düzeyinde kişilik bozukluklarıyla; toplumsal planda, kollektif planda biraraya getirilemezlik, bir arada tutulamazlık, ortak nokta bulamazlıklarla da gözlemlenebilir, en kolay şekliyle ifade edersek.
Aslolan dayanışmadır. Toplumsal dayanışmayı program edinen bir siyasî parti gurupçuluk, ikbâl, günü kurtarma derdiyle boğuşmaz.
Gün "risk alma" yani toplumsal dinamiklerin önünü açma zamanıdır.
8. Normal bir toplum değil miyiz yoksa?
İnsanlar hiç bir şeyin çaresini kendiliğinden, oturdukları yerden bulmazlar. İnsan olmak varolanın üzerine oturma işi değildir. Bir toplum olarak devam etmek de yan gelip yatarak olmaz. Sürekli "zahmet edeceksiniz". Sürekli emek vereceksiniz. Hangi gül bahçesi kurmakla devam ediyor? Gül ile bülbülü hikâye ediyoruz, ama, bir de bahçıvan var. Emek var, aralıksız, biteviye. Hiç bir bahçenin, kurumun, kuruluşun, anlayışın geleceğine yönelik garanti belgemiz yok. Çalışıp çırpınacağız, hatalarımızdan öğreneceğiz, ama "hata iyidir, öğreticidir!" demeyeceğiz. Öğretici olan hatadan vazgeçme duygusu, anlayışıdır, bir başka açıdan.
"Normal olmama" bir başka toplumu normal olarak ele aldığımızda saçma sapan bir iddia. Kendi dinamiklerini kıran, boşlayan, unutan bir anlayışı düşündüğümüzde gayet ciddi bir yarımlık, sığlık.
Kurultay savaşları, kapışmalar tek başına CHP'nin sorunu değil. Demokratik bir zeminde dökülüp saçılmamız, toparlayıcı olamamamız bir ölçüde insanî, toplumsal sorunlara da tekâbül ediyor.
Bir başka açıdan önderlik, ufuk, perspektif sorunu. Bu şahıslarla değil, dönemlerle, zamanlarla alâkalı. Bir şeyler zamanla olgunlaşıyor. Bunu hızlandırmak bir ölçüde mümkün: Hayat karşısında kapalı durmayarak. Risk alacaksanız burada alacaksınız. Toplum olarak, toplum içinde davranış olarak şekillenmelere uğrayacaksınız.
Bu kadar bireycilik, bu kadar bireysel korku, tedirginlik, kısa vadelilik normal değil. Bu kadar normal olmama haline gömülü olmak ille de anormallik değil.
Bazı toplumsal sorunlarımız var. Bu her ülkede var. Yeterince sınanmadan hiç bir toplum açıklarını farketmez. Güçlü yanlarının üzerinde yükselmek ise bir kaçış, hakikatten uzaklaşma değil.
Biz güçlü yanlarımızın üzerinde değil, korkularımızın üzerine inşa ediyoruz siyasetimizi. Bu aslında karar teorileriyle siyaset belirlemek gibi bir şey. Anormal değil. Normal de değil. Yanlış. Sadece yanlış.
9. Karar Teorileri mi yanlış ya da yanlışa yol açan?
Yok, hayır! Karar teorileri ile düşünemezsiniz. Siyaset belirleyemezsiniz. "Elektiriği şöyle mi böyle mi sağlayayım, fabrikayı oraya mı kurayım buraya mı kurayım, hangi ham maddeleri işleyeyim, Sofie hangi çocuğunu kurtasın?" diye modeller oluşturur, seçenekleri gözden geçirirsiniz. En kötü ihtimale açık alternatifi eleyip en iyisini/kârlısını mı seçeyim; doğrudan en iyisini/kârlısını mi seçeyim; en az zararlısını mı v.b. modelleştirir, gözden geçirirsiniz.
İnsanlara, tabiata birim başı paha biçip hesaplayarak karar teorilerini kullanan "sosyal refah devletleri" de var. Gene de kararlar daha karmaşık preferensler kullanarak, ihtiyaç hiyerarşileri kurarak veriliyor.
Kararı veren dayatılan karara da mahkûm, çoğu kez.
Bizde korkularımızın üzerinden siyasi çizgi, dil, hakikat iddiası belirleme durumu söz konusu. Bu siyasî diskurun, hayat dünyamızın baskılardan azad(e) olmadığına işaret ediyor. En az riskli yol seçiliyor diyelim, başımıza geleceklerde mi aranıyor risk, seçtiğimiz yolun topluma getiri/götürülerinde mi?
Nükleer santralin çöküşü ile kaybedilecek insan, insan sağlığı, canlı bazı modellemelerde para birimi ile puanlanıyor. Buna risk puanı da verilebilirdi. Öyle ya da böyle, bir karşılaştırma modeli oluşturuluyor kaza belâ durumları için. İnsanî bulmama hakkına sahibiz, saçma da bulabiliriz. Bizde bu "ne düşüneceğimiz"e bile uygulanırken asıl uygulama alanlarında saçma, gayrı insanî ya da sığ bulabiliyoruz. Hiç bir karar modellendirildiği gibi alınmıyor hakikatte, hiç bir düşünce de korkuyla ehven-i şer hesabına dönüşmüyor.
Ehven-i şer hesabıyla seçilmemiş de olsa, düşünce kendisini ele veremiyor, hakikaten ne savunulduğu diğer savunulanlarla özgür bir diskurda karşılaşıp gözden geçemiyor. Korku, baskı ve müdahalelerin diskuru kapatmasındandır, karartmasındandır bunlar.
10. Burada "neden düşüncemiz sığ görünüyor"a da cevap arayabilir/bulabilir miyiz?
Zahirdeki sığlık zaten savunucusu tarafından gözden geçirilmeye değer görülmediğinden bir kollektifte hakikatiyle sınanmış düşüncelere dönüşemiyor. Zahirdeki sığlık, sığlığın ideolojisine dönüşüyor.
Sığlık, her hangi bir ideolojinin kendisindeki sığlığın ifadesi değil. Üzerinde tartışılmamışlığının, hakikatinde ele alınmamışlığının sonucu. Tüm siyasi partilerimizdeki sığlık düşündüğünü söylememe, söylediğini düşünmeme ile alâkalı ve "pragmatik" olmakla alakalı değil.
Düşüncemizin olmadığına dair yanılsamamız demokrasimizin olmaması, akademik özgür bir diskurun olmaması ile alâkalı. Sanıldığının tersine, düşüncemiz var, hiç de sığ değil ancak "kenardan geçmekte". Marjinallik ifadesi değil, çünkü varoluş tarzımızla da alâkalı.
Cemaatlaşmalar her şeyin bir cemaatinin, topluluğunun olması anlamıyla olumlu iken; kapalı topluluklar, kapalı dayanışma toplulukları olarak gerçek toplumu ve toplumsallaşmayı marjinalize edicilikleriyle olumsuzlaşıyorlar.
Sol dergiler eskiden tartışma dergileri iken bugün aslında marjinal olan ana akım sol dergiler bir "sapmış düşünce" bulup ona saldırabiliyorlar, onunla tartışacaklarına, ona kapı açıp ufuk sınayacaklarına. Tema dergileri daha da beter, iç sınanmaya bile kapalılar.
Düşünce kenarda, "marjinalde" devam ederken marjinal değil, "kenardan geçiyor". Diğer ülkelerde düşünce sönerken bile merkezde ve işe yarıyor, bizde canlanırken bile sürgün, sürülmüş ve bir katkıda bulunamaz görünüyor. Entellektüel dergiler ve çevrelerin antientellektüalizmin kaleleri olduklarını; olumsuz anlamda, yani dışa kapalılık anlamında cemaatleştiklerini gözlemlediğimizi vurgulayalım. Kenardan geçen kendi topluluğunu kuramıyor: Özgür, yamultulmamış diskur kenarda kalmanın işi değil. Kenar kuşatabilir, merkeze yürüyebilir. O halde, merkezdeki çürümeyi, tahkim edilmiş düşüncesizliği, ihtimam eksikliğini, dayanışma düşmanlığını kenara almamız, toplumsallaşma dinamiklerine tabi kılmamız lâzım.
(devam edecek)
Basın-Yayın, Kitap, Gündelik Hayat, Yeme İçme, Tiyatro, Sinema, Kültür, Sanat, Edebiyat, Müzik, Dans, Popüler Kültür, İdeoloji Eleştirisi
7 Mayıs 2012 Pazartesi
CHP: Gelenekten Geleceğe (1)
Etiketler:
Siyaset Üzerine,
Toplum Kuramı,
Türkiyenin Ruhu
25 Nisan 2012 Çarşamba
"Kararınca Ego": Daha Neler İşiteceğiz?
Kararınca ego, biraz ego, ego fazlalığı diye bir şey yok!
Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.
Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.
Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .
İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).
Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.
Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.
"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.
Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.
Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır. Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten sonra "biz"e yeniden harekettir.
Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.
İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.
İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.
İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.
Efendim.
Ego eksikliği diye bir şey olsa olsa (sosyal)psikolojik, pisikopatolojik bir sorundur, anomidir. Kişilik eksikliğidir.
Ego fazlalığı da olmaz. Egonun kendisi zaten zar zor oluşuyor. İnsan nasıl kendisinden taşacakmış şaşarım.
Ego'nun özdeşliği yani ben'in özdeşliği kavramı insanın bir akılda bütünleşmesi, toplumsallaşması sorunudur, kişi ve birey olma süreci sorunudur. Ego bir toplumsallşmada kendisini bulur şekillenir. "Ego Identity"deki "identity" türkçede "kimlik" değil "özdeşlik" ile karşılanır (bkz. "identical") .
İnsanın birey olarak başkalarıyla ortak yanlarına türkçede "kişisellik" diyoruz (bu konuda söyleyeceği olan insanlar) ve başkalarıyla ayrışan yanlarına "bireysellik" diyoruz. Birey kişiliğini daha çok eğitimden (daha çok okul, bir ölçüde aile) bireyselliğini de terbiye ile alıyor (daha çok aileden, hayat çevresinden, bir ölçüde okuldaki toplumsal interaksiyonlar v.b'den).
Gündelik hayatta "birey"e "kişi" de denilebiliyor. Birisi daha çok bireyselliğini geliştirmiş, öteki kişiliğini diye bir şey yok.
Ayrımlar analitik ayrımlar, yoksa aynı insanın ayrıştırılamaz bütünlüğü içerisinde gözlemlenebilir. Bir kopma, bölünme, ayrışma varsa gözlemlenebilen bir kişilik bozukluğu da vardır ortada.
"Vatandaş" olarak "kişiselliğimizi" sergiliyoruz, "vicdan" olarak ise "bireyselliğimizi" diyelim. "Vicdansız"ların insanlıklarının yarım, az gelişmiş, sorumluluk olarak şekillenmemiş olduklarını söylediklerimden çıkaracaklarımız ise yanılmıyorlar. Kişiselliğin bireysellikten daha çok gelişmesi insanı daha toplumcu yapmaz. Paldır, küldür, düşüncesiz, dayatmacı, kaba, hoyrat yapabilir ya da tersini, silik, itirazsız, yani dengesiz.
Gelişmiş bir bireysellik, genellikle, gelişmiş bir kişiselliğe de tekabül eder. Zaten insanın toplumsal değer olarak aldıklarına itirazı, şerh düşmeleri, karşı gerekçeleri ile bireysellik açılır, serpilir. Ne kadar az sosyalize olmuşsa değer sistem(ler)i içinde, insan, o kadar az itiraz eder, şerh koyar, bireysel tavır belirler.
Tasavvufta da bazan popülerkültürel kavramımsılara başvuruluyor son yıllarda: Oysa ben'den geçmek dünyaya "fransız kalmak" meselesi değildir. Bireyciliği yenmek, takılıp kaldıklarımızdan kopmak, acılarımızı yenmek, affetmek, affedilmeyi istemek, insanlaşmaktır. Burada ayrım koymalardan tekrar ortak yanlara geri hareket de var, ancak bu bireysellşmişlikten sonra "biz"e yeniden harekettir.
Bencil olmama, diğerkâm olma kişiliğini tahkim etmişlikle alâkalı değil. Kişilik kazanma ömür boyu devam eden bir süreçtir. Olup bitmez. Olgunlaşma bu anlamda şarttır, güzeldir, insanlaşmadır.
İnsanın kendisinden geçmesi kişlik edinme süreçlerinden kaçış değildir. Olgunlaşmayı herkesin yarım bıraktığı, olup bitmiş gördüğü noktada daha yeni ulaşılmış bir eşik olarak görme, bu yolda devam etmedir.
İnsan bazan insanlaşmayı seçer, bazan da hayatı insanı.
İnsan kendisini kurban da görür, kasap da. İkisini bir arada görmekten ibaret de değildir olgunlaşmanın yolu. İşi gücü olanın sorun çöze çöze, yanlışlarından öğrene öğrene ilerlemesi entellektüel bir tercihten çoğu kez daha sağlam bir karar(lılık)dır.
Efendim.
Etiketler:
Alel Acele Yazılanlar,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Deneme,
Estepetapüf'ten İddialar,
Hayat Dünyamız,
İtiraz,
Light Kavramlar,
Toplum Kuramı,
Yetti Artık Yazısı
16 Nisan 2012 Pazartesi
Tek Eşliliği İtip Kaktığımızda Geleceksiz Kalırız!
Geleceği dert edenlerimiz kaldı mı? Bilemiyorum. Gözü zenginleşmede olan muhafazakâr da dahil olmak üzere bir kendini gerçekleştirme, dünyalığını kurma tutkusu içinde yaşadığı toplum ve içinden gelip yine içinde yol aldığı diğer insanlarla birlikte hareket halinde olan hayat sorumluluk, çaba ve kaygıların merkezinde olmaktan çıkarılıyor.
Çocuklarının üzerine titreyen nesillerin yetiştirdiği, kendilerinden başkaları için hiç bir şey talep edilmemiş nesiller hayat projelerini kazanç, mutluluk, tatmin üzerinden kuruyorlar. Tarihsel perspektif yani insanlığın içinde yol aldığı tarihsel akış, insanın tarihli ve sosyal varlığı düşünce ve "hesap" dışı kalıyor.
Aile, toplum içinde tanımlanan ve bireysel kararları abluka altına alınan nesiller kendilerine yapılanı yapmamaya çalışıyorlar. Aktardıkları değerler bir itiraz, içinde değiştikleri ve dünyayı değiştirdikleri dünyaya bir itrazken çocuklarda bu bir ezber, yanlış bilinç, idealtipik bir kavram üzerinden mevzi korumaya dönüşüyor. Bireyciliğin de bir biçimde öne çıkması ile sorun çetrefilleniyor. Bakış açıları, çıkış noktaları, yanlışbilinç ya da ezber anlamında ideoloji toplumsal interaksiyon, sorumluluk ve karşılıklı eylemede hakikatle gözden geçirilip bireylerin tarihselliğinden ifade edilen dinamik, tartışmaya açık düşüncelere dönüşemiyorlar. Bir başka kavramla ifade edersek, itiraz bir praksiste sınanıp, temellendirilip toplumsallaşma içinde bireyselleşmede şekillenip gerçekliğini yakalıyamıyor.
Bütün dünyada değerlerin monetarizasyonu liberal düşüncenin kültürel derinliğinden kopmasına, bireyin gerçekleşmesinin iktisadi terimlerle kompenzasyonu ya da temellendirilmesine yol açtı. Solda bireysel gelişimi birey ömründe gerçekleştirme ya da fedakârlıkların kompensazyonu, muhafazakârlıkta bir lokma bir hırkayla avutulmuşluk hissi olarak yeni nesillere içinde yaşadıkları hayat dünyasında kopukluğu, zorunlu sosyalzasyon süreçlerinden uzak duruşu kolaylaştırıcı bir tavır olarak yönlendi.
İnternetin sanaltoplumsallaşmayı zorunlu toplumsallaşma kurumlarıyla değiştokuş edebilmeyi kolaylaştıran patlaması, tek kutuplu dünyada popülerkültürel ideolojilerin heyecan arattıran (insan parçalamalı filmler, cinselliğin dahi adrenalinli oyunlara dönüştürülmesi) bireyselleşmenin kapılarını kapatan bir insan krizine doğru götürüyor dünyayı.
Cinselliğin insanlararası interaksiyon, diyalog, sorumlulukta şekllenmesinin yerini gitgide daha çok partnerli ancak monologcu, ihtiyaç kavramının tabii olan doğadan kopma (kültüre, değerlere göre şekillenme) eğilimini sanal ve yarım sosyalizasyonun ihtiyaçlarıyla toplumsal doğasından da koparma eğilimi teslim alıyor. Burada bir emansipasyon/özgürleşme süreci değil eleştirel ve interaktif doğasından kopan çarpık sosyalleşme söz konusu oluyor.
Serbest cinsellik yakın tarihte çeşitli ufuklardan temellenebildi. Cinsellikteki özgürleşme ya da emansipasyon talebi insan cinselliğinin bastırılmasına, ağır toplumsal baskılara, totaliter dönemlere tepkiydi. Hayatı deneyselleştirme çabası geleneği baskıcı görme, topyekün yeniden tanımlama ya da uzak tutma düşüncesinin de eseriydi.
Tarihsel serbest cinsellik ise başka bir olay, günümüze kadar gelen dönemlere göre parlayıp sönen bir geleneği olsa da konu dışı bırakıyoruz.
Sosyalpsikolojideki gelişmeler ailenin muhafazakarlığın, mülkiyetin ve baskının bir kurumu olarak görülmekten çıkıp çocukların zeka ve ahlaki gelişiminin yuvası olarak temellendirilmesini sağladı. Bireyselleşmenin onto ve filogenetiğinin sosyal interaksiyon, aile, toplumsallaşma bağları tartışmaları felsefi, toplumkuramsal ve toplumbilimsel alanlara da çekti.
Eleştirel topumbilim topluma, toplumun tarihselliğine ve tarihte akışına, ahistorik olmayan insan anlayışına, toplumsal dinamikleri artık reddemeyen muhafazakar toplum temellendirişlerine de yansıdı. Bugün ailenin toplumbilimsel temellendirilmesinde muhafazakar, liberal ya da toplumcu bakışlar arasında görüş ayrılıkları eskisi kadar derin değil. Temellendirmedeki konsensus eleştirel bir diskurda gitgide gelişiyor.
Bunun gerekçelemelerdeki önemi, toplumsal kararlardaki önemi büyük.
Tek eşliliğin tarihi çok eşliliğin tarihinden daha eski. Bazı çok eşlilik iddiaları da tek eşlilik paradigmasında kendilerini temellendirmekteler ve nüfustaki asimetrilerle alâkalı olarak görülebiliyorlar. Bazı çok eşlilik gelenekleri tek eşliliği merkez alıyor, bazıları almıyor. Çok eşliliğe izin verilmesi ve buna meşruiyet verebilecek şartların sıralanması ile çok eşliliğin özendirilmişliği, öne çıkmışlığı farklı şeylerdir.
Nazizm döneminin insan haraları, çocuk üretme çiftlikleri tek eşlilik çok eşlilik meselelerinin dışında kalan bir sorunu da açığa çıkarıyor: Çocuk ve Eğitim/Terbiye. Kurumsal eğitim ile ailenin verdiği terbiye arasındaki fark üzerinde bugün, toplumbilimlerinden yola çıkarak konuşabiliyoruz. Bugünkü bilimsel bilgi ve veriler dünün insanının bu konuyu farketmemiş olduğu iddasını taşımıyor. Tersine, dün bireyselliği filizlendiren toplumsallaşmaların önünü açacak şekilde yapılanan kültürlerin neyi ne için oluşturduklarını, savunduklarını, kurumlaştırdıklarını daha iyi kavrıyoruz.
İnsanlığın bin yıllardır şekillendirdiği, temellendirdiği kurumlar dengesinin çopu kez ahistorik anlayışlardan değiştirilmesi, belli kuşak, ilgi, dönemsel çıkarlardan zorlanması gündelik hayatta derinlik kaybına yol açıyor. İnsanlığın gitgide daha ileri bir tarihsel noktadan bakma imkânı, tekniklerin incelmesi insanlıkta inceliş olma anlamına gelmiyor. İnsanlığın tarihi kurumlarına ağır müdahale dönemleri barbarlaşma dönemleri olarak da kendisini defalarca gösterdi.
İnsanlar benim ya da benim tercih ettiğim gibi yaşamak zorunda değiller. Herkesin bireysel tercihi başka, topluma model olarak önermek başka. Dönemsel-tarihi eğilimler veya ilerleme yönleri insanlıkta ilerlemeler olmak durumunda değil. İnsanlığın her bocalaması da topyekün insanın tarihliliği ve toplumsal dinamiğinden kaçış değil. Bazı duruşlar, şekillenme ve gelişme ve hayat tarzı mühendislikleri insanî kurumlaşmaları yeniden temellendirme için gereklilik ve eleştirel imkanlar da sunuyor,
Gelenek stoklarında farklı bakışlara, tavırlara yol açan kökler söz konusu. Gelenek stokları sadece şu yönde bu yönde değil, çeşitli yönlerde tümüyle izole edilebilselerdi dahi insanın şekillenmesini her dönemde eşit yönlerde/biçimlerde belirlemeyecek ve güncel emek isteyecek özellikler gösteriyorlar. İnsanların insan yetiştirme geleneği kurmaları da insan yetiştirme otomatikleri sunmuyor. Eleştirel faaliyet varolanı yıkmak, gözden geçirmek için değil işletmek, anlamlandırmak için de gerekiyor. Bu anlamlandırma konuya hakimiyet, konusuna hakimiyetin tereddütsüzlüğü ile söz konusu edilebilecek bir oldu bitti haline getirilmedikçe eleştirel süreklilik sağlanabildikçe gündelik praksise çeşitli anlamlarıyla tarihsel bir derinlik de sunuyor: Topyekün bir eleştiri, bir kereliğine tüm zamanlar için eleştiri ne mümkün ne de gerekli.
...
Vatan Gazetesindeki bir yazıya göz atalım ve yazıdan bağımsız olarak, yani ilerde bu alıntıyı yazıdan çıkaracağımızı belirterek devam edelim:
İnsanın bireyselliğinin tarih içinde hareket eden yanlarının bir hayat tarzı iddiası içerisinde (implicit olarak) yer almaması halinde gözden geçirilmemiş bir ideoloji veya iddia ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyoruz.
İnsanın mutluluğu tek bir kişiyle yakalayamayacağı, insanın her beklediğini bir insanda bulamayacağı ve bunun için de tamamlayıcı ilişkiler aramayı düşünebileceği, bu arayışlarda gizlilik saklılık yerine makûl ve meşru gerekçelerle mukavele, mutabakat ya da kurumlaşmaya gidilebileceği üzerine çeşitli kombinasyonlarda diskur yürütülebiliyor. Kimisi ailenin zamanını doldurduğu fikrinde, kimisi çocuk için bunun daha iyi olacağının iddiasını yürütüyor.
"Ailenin zamanı geçti!" diyenlerin kimisi bunu yeni toplumsal işbölümü ve ideallerden temellendirirken "konjonktürel iddalarda bulunabiliyorluğunu düşünmüyor, kimisi insanın ve insaniyetin devamını kendi yükümlülükleri olarak görmeyerek "tarihin sonu"nu başka bir biçimde dile getiriyor ve saire.
Cinselliği sınırlı bir haz, evlilik veya beraberlikleri bir çeşit özdeşleşme olarak da görebildiklerini temellendirmelerde farkedemeyebiliyor "yeni" iddiaların sahipleri. Bunların gerekçe olsalar da nedensellik bağı da sınırlı olabiliyor ve bu yüzden bahaneleşebiliyorlar.
Tarih var kabul edilse bile dönemleri, dönemsel eğilimleri tarihsel ilerlemenin parçası olarak değerlendirmelerden de bir çeşit "zamanın mantığı" çıkarılabiliyor. Dönemler eski praksisin değerlendirilmesine yol açan kopukluklardan da ibaret olabilir (ya da olmayabilir!). Tarih yazımının narrativitesi, tarihin hikaye edilirliğindeki geriye dönüşler, bir ufuktan bütünleştirme oluşları da kronolojik gelişmeleri ilerlemenin parçası haline getirmemizi sorunlu hale getiriyor. Ufuk olarak tarihteki yerleşikliğimiz ileri bir nokta oluşturuyor. Kronolojinin ilerleme olması diye bir şey yok, ilerleyen sadece zaman. (Zamanın reel varlığı tartışmalı bir konudur).
İnsanın insana örtüşen yeterliliği beklentileri bir projektiyon, fazlasıyla özdeşleşme talebi, yarım sosyallik. Karşındaki de sen. Karşındakilerin genişliği senin kendi hakedilmemiş, kazanılmamış genişliğin. Üstelik insanlardaki potansiyeli harekete geçirme duygusunu terk etmişlik üzerine kurulu. Karşındaki insan olmuş bitmiş, her hangi bir anlamıyla da olsa, ne fena! Bu bakış çocuk gelişiminde de sorunlu olur, çünkü insani gelişim ömür boyu sürer. Çöküşte bile gelişme söz konusudur. Çocuğa sunduğu istisnai hâl en daralmış, daraltılmış şeklinde olur burada.
Şu an için beklediklerimizden fazlasını veren bir insan düşünelim. Dünyanın en güzeliydi hastalandı, bu özelliğini yitirdi. En duyarlısıydı, aldırmazın teki oldu. Kültürlüydü, kendini yenileyemedi, tereddüte düştü ya da melekelerini yitirmiş görünüyor. Şimdi her aybolan özelliği için yeni birisini mi arayacağız. Hadi bulduk diyelim o şahıslar da hep bize cevap verebilecekler mi? Biz sorun haline geldiğimizde? Bizim de yerimize bir başka(ların)ı mı bulacaklar? Bulma hakları yoksa egoizm bizim için geçerlidir. O hakları varsa sürekli ve stabilize edilemeyen bir beraberlikte seviye tutturulamayacağı gibi, "looser"ların talepleri artsa da azalsa da bir kenara itlmeleri kural haline gelecektir. Bisikletle ağaca çarpan partneri iyileşip de beklentilerin eksilen kısımlarına cevap verdiğinde ne yapılacak? Diğerleri kovalanacak mı? Kovalanmadıklarında "fazla mal göz çıkarmaz" durumu ortaya çıkacak. Mülkiyet tarihinin, emtia tarihinin bir konusu olarak mı tartışılacak komplikasyonlar bir ölçü, karar noktası mı gerekecek. Norm konulduğunda ahlaki yani normatif argümentasyonun tek eşliliğe götürmeyeceğini iddia edebilecek entellektüel olabilir mi her hangi bir olası dünyada? Hakikat iddialarının normatif alanda açık, hür diskurda bağlayıcılığını reddedersek hangi toplumsallıktan, demokrasiden, dayanışmadan, ilerlemiş insaniyetten konuşabileceğiz? İlerleme, argümentasyona kapalılığın ilerlemesi ise ideolojiden, ezberden, tartışmaya kapalılıktan konuşmuş oluruz. Olumsuz anlamıyla muhafazakârlık da buradadır zaten: İlerlemeden bahsederken tartışmaya, tartışılır hakikat iddialarıyla gerekçelemeye kapalılıkla fanatizme, "argümentatif gericiliğe" düşmeyeceğimizi nasıl garanti edebiliriz?
Çocuk için iddia edilecek interaktif stabilite bu tür "grupsal seviyeli beraberlikler"de söz konusu olamaz! Çok eşliliklerden bile geri bir durum söz konusu üstelik. Onlar performans, özellik yetenek testleri üzerine kurmuyorlar mukavelelerini. Bu söz konusu değilse grupsal seviyeli beraberliklerde o zaman onca yeterlilik örtüşmesi iddialarının ne anlamı var?
Zamanım bu kadardına yetti. Eksiklikleri zamanla tamamlarım, ancak gerektiği kadarıyla. Argümentasyonda tutumlu kalmaya çabaladık, temellendirmeleri minimalize ettik. Bu bir makale değil, İtiraz notudur. Özetlersem: Çocuk için aile gerekir. Tek eşlilik, sadakat, dayanışma, toplumsal dayanışma çocuk yetiştirmede önemlidir. Hayatımız kendi hayatımızla sınırlı değildir, nesiller arası bir zincirin de parçasıyız. Cinsellik haz olmaya indirgenince bir tek hazza indirgeniyor o da hızlı, stresli bir dünyanın aslında pek derin olmayan kavramlarından birisi. Bir insanla ilişki zaman ister, emek ister. Cinsellik ihtimam, saygı, karşılıklı olarak birbirini tanımada derinleşme ile ilerler. Çocuk kuluçkada yetişmez. İnsnlar eskiden kuluçka civcivine dahi itiraz ederlerdi. Bugün klonlamayı mesru üreme yolu haline getirecek bir yola giriyoruz: Peki kim yetiştirecek bu klonları? Programlama mı yapılacak? İnsani yetişmenin tarih ve süreç içerdiğini, interaktif olduğunu düşünmemişler mi bu iddianın avukatlığını yapacaklar?
Her hastalananı, yetersiz olanı yanımızdan kovacak mıyız?
Benden daha az şey bilen, her alanda at oynatamayan ama insan mı insan birisine burun mu kıvıracağım? Üstelik bir düzine hatunla, mesela yani, nasıl geçineceğim, birbirleri ile nasıl geçinecekler, merkezde hep bir egoist mi olacak? Ha evet bu hak sadece kadınların olacak deniyor. Evet kadın mı "egoistimiz" olacak? Bu daha ileri bir psikoloji, kişisellik ya da bireysellik midir? Estepetapüften iddialar. İsterseniz o "Alman Psikolog" Hanımefendinin kitabını da değerlendirivereyim, bana acımıyorsanız, Sevgili Okuyucularım.
Kimin kimin çocuğu olduğu önemsiz ise Nazi dönemine geri döneriz. Gerçi o dönemde bile, bir biçimde kimin kimin babası olduğu (ırk araştırmaları, soy kurcalamaları açısından) kayda düşülüyordu, şimdi DNA analizi yapılsın denilecek sanırım. Akla ziyan işler.
Ne entellektüel ne ileri ne de insanî bir temel sunuluyor çocukların ve geleceğin çiçek açmasına.
Sol aslında böyle eleştiriyor(du) bu işleri. Böyle eleştirmeli. zincirleri kırmak, hürriyet, kurtuluş emek, çırpınma, dayanışma, sadakat işidir! Sana yetmeyeni satmama işidir! Hastaları, zayıfları yolda bırakmama işidir!
Çocuklarının üzerine titreyen nesillerin yetiştirdiği, kendilerinden başkaları için hiç bir şey talep edilmemiş nesiller hayat projelerini kazanç, mutluluk, tatmin üzerinden kuruyorlar. Tarihsel perspektif yani insanlığın içinde yol aldığı tarihsel akış, insanın tarihli ve sosyal varlığı düşünce ve "hesap" dışı kalıyor.
Aile, toplum içinde tanımlanan ve bireysel kararları abluka altına alınan nesiller kendilerine yapılanı yapmamaya çalışıyorlar. Aktardıkları değerler bir itiraz, içinde değiştikleri ve dünyayı değiştirdikleri dünyaya bir itrazken çocuklarda bu bir ezber, yanlış bilinç, idealtipik bir kavram üzerinden mevzi korumaya dönüşüyor. Bireyciliğin de bir biçimde öne çıkması ile sorun çetrefilleniyor. Bakış açıları, çıkış noktaları, yanlışbilinç ya da ezber anlamında ideoloji toplumsal interaksiyon, sorumluluk ve karşılıklı eylemede hakikatle gözden geçirilip bireylerin tarihselliğinden ifade edilen dinamik, tartışmaya açık düşüncelere dönüşemiyorlar. Bir başka kavramla ifade edersek, itiraz bir praksiste sınanıp, temellendirilip toplumsallaşma içinde bireyselleşmede şekillenip gerçekliğini yakalıyamıyor.
Bütün dünyada değerlerin monetarizasyonu liberal düşüncenin kültürel derinliğinden kopmasına, bireyin gerçekleşmesinin iktisadi terimlerle kompenzasyonu ya da temellendirilmesine yol açtı. Solda bireysel gelişimi birey ömründe gerçekleştirme ya da fedakârlıkların kompensazyonu, muhafazakârlıkta bir lokma bir hırkayla avutulmuşluk hissi olarak yeni nesillere içinde yaşadıkları hayat dünyasında kopukluğu, zorunlu sosyalzasyon süreçlerinden uzak duruşu kolaylaştırıcı bir tavır olarak yönlendi.
İnternetin sanaltoplumsallaşmayı zorunlu toplumsallaşma kurumlarıyla değiştokuş edebilmeyi kolaylaştıran patlaması, tek kutuplu dünyada popülerkültürel ideolojilerin heyecan arattıran (insan parçalamalı filmler, cinselliğin dahi adrenalinli oyunlara dönüştürülmesi) bireyselleşmenin kapılarını kapatan bir insan krizine doğru götürüyor dünyayı.
Cinselliğin insanlararası interaksiyon, diyalog, sorumlulukta şekllenmesinin yerini gitgide daha çok partnerli ancak monologcu, ihtiyaç kavramının tabii olan doğadan kopma (kültüre, değerlere göre şekillenme) eğilimini sanal ve yarım sosyalizasyonun ihtiyaçlarıyla toplumsal doğasından da koparma eğilimi teslim alıyor. Burada bir emansipasyon/özgürleşme süreci değil eleştirel ve interaktif doğasından kopan çarpık sosyalleşme söz konusu oluyor.
Serbest cinsellik yakın tarihte çeşitli ufuklardan temellenebildi. Cinsellikteki özgürleşme ya da emansipasyon talebi insan cinselliğinin bastırılmasına, ağır toplumsal baskılara, totaliter dönemlere tepkiydi. Hayatı deneyselleştirme çabası geleneği baskıcı görme, topyekün yeniden tanımlama ya da uzak tutma düşüncesinin de eseriydi.
Tarihsel serbest cinsellik ise başka bir olay, günümüze kadar gelen dönemlere göre parlayıp sönen bir geleneği olsa da konu dışı bırakıyoruz.
Sosyalpsikolojideki gelişmeler ailenin muhafazakarlığın, mülkiyetin ve baskının bir kurumu olarak görülmekten çıkıp çocukların zeka ve ahlaki gelişiminin yuvası olarak temellendirilmesini sağladı. Bireyselleşmenin onto ve filogenetiğinin sosyal interaksiyon, aile, toplumsallaşma bağları tartışmaları felsefi, toplumkuramsal ve toplumbilimsel alanlara da çekti.
Eleştirel topumbilim topluma, toplumun tarihselliğine ve tarihte akışına, ahistorik olmayan insan anlayışına, toplumsal dinamikleri artık reddemeyen muhafazakar toplum temellendirişlerine de yansıdı. Bugün ailenin toplumbilimsel temellendirilmesinde muhafazakar, liberal ya da toplumcu bakışlar arasında görüş ayrılıkları eskisi kadar derin değil. Temellendirmedeki konsensus eleştirel bir diskurda gitgide gelişiyor.
Bunun gerekçelemelerdeki önemi, toplumsal kararlardaki önemi büyük.
Tek eşliliğin tarihi çok eşliliğin tarihinden daha eski. Bazı çok eşlilik iddiaları da tek eşlilik paradigmasında kendilerini temellendirmekteler ve nüfustaki asimetrilerle alâkalı olarak görülebiliyorlar. Bazı çok eşlilik gelenekleri tek eşliliği merkez alıyor, bazıları almıyor. Çok eşliliğe izin verilmesi ve buna meşruiyet verebilecek şartların sıralanması ile çok eşliliğin özendirilmişliği, öne çıkmışlığı farklı şeylerdir.
Nazizm döneminin insan haraları, çocuk üretme çiftlikleri tek eşlilik çok eşlilik meselelerinin dışında kalan bir sorunu da açığa çıkarıyor: Çocuk ve Eğitim/Terbiye. Kurumsal eğitim ile ailenin verdiği terbiye arasındaki fark üzerinde bugün, toplumbilimlerinden yola çıkarak konuşabiliyoruz. Bugünkü bilimsel bilgi ve veriler dünün insanının bu konuyu farketmemiş olduğu iddasını taşımıyor. Tersine, dün bireyselliği filizlendiren toplumsallaşmaların önünü açacak şekilde yapılanan kültürlerin neyi ne için oluşturduklarını, savunduklarını, kurumlaştırdıklarını daha iyi kavrıyoruz.
İnsanlığın bin yıllardır şekillendirdiği, temellendirdiği kurumlar dengesinin çopu kez ahistorik anlayışlardan değiştirilmesi, belli kuşak, ilgi, dönemsel çıkarlardan zorlanması gündelik hayatta derinlik kaybına yol açıyor. İnsanlığın gitgide daha ileri bir tarihsel noktadan bakma imkânı, tekniklerin incelmesi insanlıkta inceliş olma anlamına gelmiyor. İnsanlığın tarihi kurumlarına ağır müdahale dönemleri barbarlaşma dönemleri olarak da kendisini defalarca gösterdi.
İnsanlar benim ya da benim tercih ettiğim gibi yaşamak zorunda değiller. Herkesin bireysel tercihi başka, topluma model olarak önermek başka. Dönemsel-tarihi eğilimler veya ilerleme yönleri insanlıkta ilerlemeler olmak durumunda değil. İnsanlığın her bocalaması da topyekün insanın tarihliliği ve toplumsal dinamiğinden kaçış değil. Bazı duruşlar, şekillenme ve gelişme ve hayat tarzı mühendislikleri insanî kurumlaşmaları yeniden temellendirme için gereklilik ve eleştirel imkanlar da sunuyor,
Gelenek stoklarında farklı bakışlara, tavırlara yol açan kökler söz konusu. Gelenek stokları sadece şu yönde bu yönde değil, çeşitli yönlerde tümüyle izole edilebilselerdi dahi insanın şekillenmesini her dönemde eşit yönlerde/biçimlerde belirlemeyecek ve güncel emek isteyecek özellikler gösteriyorlar. İnsanların insan yetiştirme geleneği kurmaları da insan yetiştirme otomatikleri sunmuyor. Eleştirel faaliyet varolanı yıkmak, gözden geçirmek için değil işletmek, anlamlandırmak için de gerekiyor. Bu anlamlandırma konuya hakimiyet, konusuna hakimiyetin tereddütsüzlüğü ile söz konusu edilebilecek bir oldu bitti haline getirilmedikçe eleştirel süreklilik sağlanabildikçe gündelik praksise çeşitli anlamlarıyla tarihsel bir derinlik de sunuyor: Topyekün bir eleştiri, bir kereliğine tüm zamanlar için eleştiri ne mümkün ne de gerekli.
...
Vatan Gazetesindeki bir yazıya göz atalım ve yazıdan bağımsız olarak, yani ilerde bu alıntıyı yazıdan çıkaracağımızı belirterek devam edelim:
İnsanın bireyselliğinin tarih içinde hareket eden yanlarının bir hayat tarzı iddiası içerisinde (implicit olarak) yer almaması halinde gözden geçirilmemiş bir ideoloji veya iddia ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyoruz.
İnsanın mutluluğu tek bir kişiyle yakalayamayacağı, insanın her beklediğini bir insanda bulamayacağı ve bunun için de tamamlayıcı ilişkiler aramayı düşünebileceği, bu arayışlarda gizlilik saklılık yerine makûl ve meşru gerekçelerle mukavele, mutabakat ya da kurumlaşmaya gidilebileceği üzerine çeşitli kombinasyonlarda diskur yürütülebiliyor. Kimisi ailenin zamanını doldurduğu fikrinde, kimisi çocuk için bunun daha iyi olacağının iddiasını yürütüyor.
"Ailenin zamanı geçti!" diyenlerin kimisi bunu yeni toplumsal işbölümü ve ideallerden temellendirirken "konjonktürel iddalarda bulunabiliyorluğunu düşünmüyor, kimisi insanın ve insaniyetin devamını kendi yükümlülükleri olarak görmeyerek "tarihin sonu"nu başka bir biçimde dile getiriyor ve saire.
Cinselliği sınırlı bir haz, evlilik veya beraberlikleri bir çeşit özdeşleşme olarak da görebildiklerini temellendirmelerde farkedemeyebiliyor "yeni" iddiaların sahipleri. Bunların gerekçe olsalar da nedensellik bağı da sınırlı olabiliyor ve bu yüzden bahaneleşebiliyorlar.
Tarih var kabul edilse bile dönemleri, dönemsel eğilimleri tarihsel ilerlemenin parçası olarak değerlendirmelerden de bir çeşit "zamanın mantığı" çıkarılabiliyor. Dönemler eski praksisin değerlendirilmesine yol açan kopukluklardan da ibaret olabilir (ya da olmayabilir!). Tarih yazımının narrativitesi, tarihin hikaye edilirliğindeki geriye dönüşler, bir ufuktan bütünleştirme oluşları da kronolojik gelişmeleri ilerlemenin parçası haline getirmemizi sorunlu hale getiriyor. Ufuk olarak tarihteki yerleşikliğimiz ileri bir nokta oluşturuyor. Kronolojinin ilerleme olması diye bir şey yok, ilerleyen sadece zaman. (Zamanın reel varlığı tartışmalı bir konudur).
İnsanın insana örtüşen yeterliliği beklentileri bir projektiyon, fazlasıyla özdeşleşme talebi, yarım sosyallik. Karşındaki de sen. Karşındakilerin genişliği senin kendi hakedilmemiş, kazanılmamış genişliğin. Üstelik insanlardaki potansiyeli harekete geçirme duygusunu terk etmişlik üzerine kurulu. Karşındaki insan olmuş bitmiş, her hangi bir anlamıyla da olsa, ne fena! Bu bakış çocuk gelişiminde de sorunlu olur, çünkü insani gelişim ömür boyu sürer. Çöküşte bile gelişme söz konusudur. Çocuğa sunduğu istisnai hâl en daralmış, daraltılmış şeklinde olur burada.
Şu an için beklediklerimizden fazlasını veren bir insan düşünelim. Dünyanın en güzeliydi hastalandı, bu özelliğini yitirdi. En duyarlısıydı, aldırmazın teki oldu. Kültürlüydü, kendini yenileyemedi, tereddüte düştü ya da melekelerini yitirmiş görünüyor. Şimdi her aybolan özelliği için yeni birisini mi arayacağız. Hadi bulduk diyelim o şahıslar da hep bize cevap verebilecekler mi? Biz sorun haline geldiğimizde? Bizim de yerimize bir başka(ların)ı mı bulacaklar? Bulma hakları yoksa egoizm bizim için geçerlidir. O hakları varsa sürekli ve stabilize edilemeyen bir beraberlikte seviye tutturulamayacağı gibi, "looser"ların talepleri artsa da azalsa da bir kenara itlmeleri kural haline gelecektir. Bisikletle ağaca çarpan partneri iyileşip de beklentilerin eksilen kısımlarına cevap verdiğinde ne yapılacak? Diğerleri kovalanacak mı? Kovalanmadıklarında "fazla mal göz çıkarmaz" durumu ortaya çıkacak. Mülkiyet tarihinin, emtia tarihinin bir konusu olarak mı tartışılacak komplikasyonlar bir ölçü, karar noktası mı gerekecek. Norm konulduğunda ahlaki yani normatif argümentasyonun tek eşliliğe götürmeyeceğini iddia edebilecek entellektüel olabilir mi her hangi bir olası dünyada? Hakikat iddialarının normatif alanda açık, hür diskurda bağlayıcılığını reddedersek hangi toplumsallıktan, demokrasiden, dayanışmadan, ilerlemiş insaniyetten konuşabileceğiz? İlerleme, argümentasyona kapalılığın ilerlemesi ise ideolojiden, ezberden, tartışmaya kapalılıktan konuşmuş oluruz. Olumsuz anlamıyla muhafazakârlık da buradadır zaten: İlerlemeden bahsederken tartışmaya, tartışılır hakikat iddialarıyla gerekçelemeye kapalılıkla fanatizme, "argümentatif gericiliğe" düşmeyeceğimizi nasıl garanti edebiliriz?
Çocuk için iddia edilecek interaktif stabilite bu tür "grupsal seviyeli beraberlikler"de söz konusu olamaz! Çok eşliliklerden bile geri bir durum söz konusu üstelik. Onlar performans, özellik yetenek testleri üzerine kurmuyorlar mukavelelerini. Bu söz konusu değilse grupsal seviyeli beraberliklerde o zaman onca yeterlilik örtüşmesi iddialarının ne anlamı var?
Zamanım bu kadardına yetti. Eksiklikleri zamanla tamamlarım, ancak gerektiği kadarıyla. Argümentasyonda tutumlu kalmaya çabaladık, temellendirmeleri minimalize ettik. Bu bir makale değil, İtiraz notudur. Özetlersem: Çocuk için aile gerekir. Tek eşlilik, sadakat, dayanışma, toplumsal dayanışma çocuk yetiştirmede önemlidir. Hayatımız kendi hayatımızla sınırlı değildir, nesiller arası bir zincirin de parçasıyız. Cinsellik haz olmaya indirgenince bir tek hazza indirgeniyor o da hızlı, stresli bir dünyanın aslında pek derin olmayan kavramlarından birisi. Bir insanla ilişki zaman ister, emek ister. Cinsellik ihtimam, saygı, karşılıklı olarak birbirini tanımada derinleşme ile ilerler. Çocuk kuluçkada yetişmez. İnsnlar eskiden kuluçka civcivine dahi itiraz ederlerdi. Bugün klonlamayı mesru üreme yolu haline getirecek bir yola giriyoruz: Peki kim yetiştirecek bu klonları? Programlama mı yapılacak? İnsani yetişmenin tarih ve süreç içerdiğini, interaktif olduğunu düşünmemişler mi bu iddianın avukatlığını yapacaklar?
Her hastalananı, yetersiz olanı yanımızdan kovacak mıyız?
Benden daha az şey bilen, her alanda at oynatamayan ama insan mı insan birisine burun mu kıvıracağım? Üstelik bir düzine hatunla, mesela yani, nasıl geçineceğim, birbirleri ile nasıl geçinecekler, merkezde hep bir egoist mi olacak? Ha evet bu hak sadece kadınların olacak deniyor. Evet kadın mı "egoistimiz" olacak? Bu daha ileri bir psikoloji, kişisellik ya da bireysellik midir? Estepetapüften iddialar. İsterseniz o "Alman Psikolog" Hanımefendinin kitabını da değerlendirivereyim, bana acımıyorsanız, Sevgili Okuyucularım.
Kimin kimin çocuğu olduğu önemsiz ise Nazi dönemine geri döneriz. Gerçi o dönemde bile, bir biçimde kimin kimin babası olduğu (ırk araştırmaları, soy kurcalamaları açısından) kayda düşülüyordu, şimdi DNA analizi yapılsın denilecek sanırım. Akla ziyan işler.
Ne entellektüel ne ileri ne de insanî bir temel sunuluyor çocukların ve geleceğin çiçek açmasına.
Sol aslında böyle eleştiriyor(du) bu işleri. Böyle eleştirmeli. zincirleri kırmak, hürriyet, kurtuluş emek, çırpınma, dayanışma, sadakat işidir! Sana yetmeyeni satmama işidir! Hastaları, zayıfları yolda bırakmama işidir!
Etiketler:
Akla Ziyan İşler,
Aydın Eleştirisi,
Basın Eleştirisi,
Estepetapüf'ten İddialar,
Etik,
Gündelik Reddiye'ler,
Günlük Hayat,
Hatırlama Notu,
İsyan,
İtiraz,
Yetti Artık Yazısı
13 Nisan 2012 Cuma
Yerli Dizilerdeki Küçültülmüş Burun Merakı
Bazı dizilerde burnu "yaptırılmamış" oyuncu neredeyse yok. Kemerli burunlu erkek oyuncularda bile yakın çekimde az biraz "düzeltilmişlik" yakalıyorsunuz.
İnsanların sağlıklarıyla, et ve kemikten oluşan görünüşleriyle oynamaları "zevkler ve renklerin tartışılmazlığı" meselesini aşıyor, hem normatif etik hem de tıbbî etik açısından tartışılması gereken sorunlar oluşturuyor. Tıbbî etik açısından sorunlu kısım yer yer hukukî sorunlara da yol açıyor. İleride tartışabilmeyi ümit ediyoruz.
Bir başka ciddi ahlakî ve hukukî sorun kümesi dizi ve filmlerdeki oyuncu seçiminde ortaya çıkıyor. Halk sağlığı ile oynanmasından ırkçılığa kadar genişleyen bir spektrum dizilerdeki hümanist, eşitlikçi ya da muhafazakâr söylemi de eğretiliyor.
Bir dizide çekim platformu olarak kullanılan evde ikâmet ettirilen hanımlardan sadece birisinin burnu ameliyatsız. O da makyajla/maskeyle kemerlenmiş burnundan film icabı bir ameliyatla orijinal yüzüne estetikli yüz olarak dönüp "güzelleştiriliyor".
Yüz değiştirme teknolojisinden mucize dokunuşla güzelleştirip zayıflatan, hatta neredeyse akıllandıran bir estetik cerrahinin kontrolsüz propagandası basın yayın deontolojisi/etiği açısından sorun oluşturuyor. Yine bu alanda hukukun, ticari kuralların çiğnenmesi de söz konusu.
Benim üzerinde durduğum insanların güzelleşme talebi ya da vücutlarına müdahalede bulunup bulunmama hakları değil. Elbette ki özendirme, imrendirme tıbbî korsanlık sınırlarında. Tabip Odaları ile felsefenin bir kolu olan tıbbî etik ve tıbbın kendi etik düşüncesi olan tıbbi deontoloji uzmanları bir an önce bu konuları tartışmak, kavramlaştırmak,olası tepkileri feveran ve keyfilikten uzaklaştırmak, diğer alanlardan tartışmacılara temel sunmak zorundalar.
Oyuncu seçimleri film ve dizi yapımcılarının, yönetmenlerin, filmi dağıtıp sunan endüstrinin de ırkçılık ve ayrımcılıkla imtihanıdır.
Burnu ameliyatlı bir oyuncuya karşı ayrımcılık, yasak da; güzellik çirkinlik iddialarının ve ideallerinin abartılması da; oyuncu seçiminde dış görünüşe dayalı elemeler de bazan değişik gerekçelerle eleştirebilecek, ancak topluma, insanî değerlere müdahale unsurları taşıyan tavırlardan. Lakaytlık, acemilik, bilgisizlik, senaryonun ilericiliği ya da toplumsal değerlere uygunluğu (muhafazakarlık) bu tip yanlışları hafifletmeye ne gerekçe ne de bahane sunabilir.
Burun kemerleri alınmış oyuncular toplumdaki temsil oranlarını bir ölçüde aşmalarında sorun olmasa da güçlü gerekçe (mesela ameliyatlı oyuncuların diskriminasyonuna karşı çıkmak gibi) ve nedenler yokken kadroda ağırlık kazanmaları halinde en azından pasif toplum mühendisliği ile eleştirilebilir, suçlanabilirler.
Etik sorunlardan hukukî problematizasyona geçiş kolay bir iş değildir. Konunun en net ve açık olduğu hallerde dahi hukuki yaptırımın kendisi de şablonlaşmaya yol açıcılığı, estetik elştirinin alanına müdahlesiyle, sanat eserinin tartışılmasının eser sunumundan sonra olabilirliği gibi açılardan sorunludur.
Anorektik tiplemelerin güzellik ideali olarak ağırlık kazanmalarında yönetmeliklerle müdahaleler dahi hukukî müdahaledir. Ancak, sanat eserine müdahale eser öncesi yönetmeliklerle olduğunda meşruiyet açısından sorunlara yol açar: Yaratıcı, eleştirel tercihlere şablon sınırlamalar getirilmesi gibi nedenlerle. Sonradan hukukî müdahale ise soğuksavaş öncesi amerikan sansürcülüğünün sürek avlarına yol açma tehlikesini taşır.
Sanat eserine yegane meşru müdahale eserin tartışılması bağlamıyla sınırlıdır ve eserin gerçekleşme süreci içerisindedir. (Epik tiyatroda katılım ve açık eser kavramı başka bir konudur, tartışılmayı da dışlamaz, ve yine eserin gerçekleşme süreci içerisindedir). Sanat eserine ya da sanatçıya yaptırım, yasaklama, fiziki tehdite varan kararlar korku ve dehşet yaratma üzerinden hareket eder ve eleştirinin de meşruiyetini karartır. Eleştiri hukukun saldırganlık olarak kullanılması halinde suskunluğa çekilir ya da eleştirinin nesnesini bırakıp hukuku eleştirmeye (haklı olarak) yönelir. Eleştiri konunun hakikatiyle ilgilidir ve sanat eserinin gerçekliğine eleştirisiz kavuşması söz konusu değildir. Buradaki gerçeklikle gerçeküstü eserlerin bile bir çeşit (zaman ve mekanda yerleşiklik, tarihsellik; allegorik veya tasniflenmişlik, tasnifdışı edilmişlik gibi) gerçekliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz.
Sanat eserine hukukî müdahale ancak sınırlı, tartışma açıcı, duyarlılığı uyarıcı ölçülerde kalarak meşruiyet iddiasında bulunabilir. Burada cezadan konunun tartışılması, tepkiselliğin önünün kapatılması gibi implicit gerekçeler söz konusudur ve farklı (demokratik) siyasi kültürlerde farklı yollar izler.
Müdahalelere karşı konuya karşı eleştirilerimizden daha çok yer vermek durumunda kalmamız "ne yapmalı" tartışması açmamak içindi. Birilerinin başını belaya sokmak, yasakları listeletmek için bahane üretmek değil, oyuncu tercihinin ırkçılığa dönüşme işaretlerinin film endüstrisince dikkate alınmasını sağlamak durumundayız.
Aşılmaması gereken sınır aşılmak üzeredir, insanın kendisine dair önyargısı olarak estetik müdahale tartışılmalıdır. Yüz nakli ameliyatlarının açtığı imkanları bir yandan reddetmezken, diğer yandan görüntü, cilt ve saç rengi, yüz şekil ayrımcılığına kategorik olatrak karşı çıkmak durumundayız.
"Kategorik" demem, tekrarlarsam, burnu ameliyatlı, cilt rengini bin bir zorlamayla açtırmış, vücüt şeklini neredeyse bir ırktan kaçma düzeyinde değiştirmiş insanlara dahi ayrımcılık yapmamayı içeriyor.
Yüzü bir kazada hasar görmüş oyuncuyu ekranda görmek istemeyen bir toplum kuruntu veya psikolojik bozukluk olarak insanların görünümlerine müdahalelerini etkilemektedir. İnsanlar en azından ekranda gizlenmek, maskelenmek zorunda kalmamalıdırlar.
Bir moda salgını, popüler kültürel salgın olarak estetik ameliyatlar üstün ırk, tabî ırk düşüncesini içinde barındırmaktadır.
Dünyanın en güzel yüzlerini dahi kendilerinden tereddtütlü kılan bir aşağılık duygusuna yol açan ne tek başına ırkçılık, ne güzellik endüstrisi, ne kapitalizimin insan idealidir.
Dilencileri bile burun ameliyatlı antikapitalist ülkeler sözkonusu. Amerikan rüyası görenler değil, muhafazakar kesimin erkek ve kadınları da bu furyaya teslim olmuşken nedenlere takılıp kalmadan ırkçılığa, toplumların kendilerine karşı yönelttikleri ırkçılığa dikkat çekmemiz gerekiyor.
(zamanım yetmedi burada bırakıyorum. düzeltilmedi)
Etiketler:
Aydın Eleştirisi,
Ayrımcılık,
Basın Eleştirisi,
Etik,
Film Eleştirisi,
Gündelik Reddiye'ler,
Hatırlama Notu,
İtiraz,
Meslekî Etik
12 Nisan 2012 Perşembe
Üzerinde Düşünmem Gereken Bir Kaç Dışpolitik Gözlem/Varsayım
Bu kez sonuçlarındaki tutarlılıklarını sınamadığım varsayımlarımı ve onlarla ilintili sorularımı ilerde değerlendirmek/cevaplamaya çalışmak üzere sıralayayım:
1. BOP dönüşecek.
2. Varolan Krizlerin en büyüğünü yaşıyoruz.
3. Uluslararası şekillenme lokal dinamikleri hesaba katma üzerine kurulu. Zorlama işlerden tasarruf sözkonusu.
4. Neoconlar devre dışı.
5. "Finanskapital" çıkar alanlarıyla, yönelimleriyle lokalize oluyor. Lokal politizasyon globallik imajı pahasına olacak.
6. Para fazlasının rasyonel değerlendirilmesi uluslararası siyaseti dengede tutuyor.
7. Çin uluslararası iktisadi sisteme entegre durumda. Çini sarsmak, Çinin hareketleriyle sarsılmak akla yatkın değil. Uluslararası sisteme şimdilik "uluslararası kapitalist sistem" de diyebiliriz. Burada bir dönüşüm, yeni denge söz konusu olabilir mi, şimdilik bilemiyoruz.
8. Türkiyenin dış politikadaki imkan ve insiyatifi enerji sorununu ve cari açıklarını kısa vadede çözebilmesine bağlı olarak daralıp genişleyebilir. Pazarlarda bir daralma söz konusu olacak. Orta ve uzun vadedeki çözümler kısa vadedeki daralmalar yüzünden yetersiz kalabilir. Bunun da nedeni uluslararası siyasette imkanlarımızı aşan angajmanlardır. Başarı kumarda kazanmak, konjonktürel hareketlerle sağlanabilir ve risklidir.
9. Türkiyenin bölgesel aktör mü, bölgesel taşeron mu olacağı konjunktüre, talihe, şansa bırakılmış görünüyor. Bu kadar riskle başarı politikaları yürüten kesimlerde gerginlik ve tereddüt biriktirir.
10. İrana müdahale Amerikadan gelmezse belirsizlik yaratmaya yöneliktir. Suriyeye müdahale sonunda tüm müdahilleri de dönüştürecek bir süreci başlatacaktır. Eğer İrana müdahale Amerikadan gelirse BOP planlandığı gibi şekillenecek, ancak orta-uzun vadede çatlaklar verecektir.
11. Varolan aktörlere seksenli yılların savaş mühendislerinin de katıldığını gözlemlediğimizi ekleyelim. Obama yönetimi ile alakalarının ne olduğuna dair değerlendirmeler gerekiyor. Ağırlıkları geçici bir dönem için midir bilemiyoruz. "Neoconların devre dışı kalmaları hala söz konusu mudur?" sorusuna geri dönmemiz gerekiyor burada.
12. Türkiyeyi parlak bir gelecek bekliyor ancak, toplumsal uzlaşmasını tamamlamamış bırakılarak destabilizasyon kanallarının açık tutulması bir "proje" midir? Halkının Ülkesi olmaması tercih edilecekse, kimin, kimlerin ağırlığı söz konusudur? Gerilim politikaları ne ölçüde dayatma, ne ölçüde bilinçli bir tercihtir?
1. BOP dönüşecek.
2. Varolan Krizlerin en büyüğünü yaşıyoruz.
3. Uluslararası şekillenme lokal dinamikleri hesaba katma üzerine kurulu. Zorlama işlerden tasarruf sözkonusu.
4. Neoconlar devre dışı.
5. "Finanskapital" çıkar alanlarıyla, yönelimleriyle lokalize oluyor. Lokal politizasyon globallik imajı pahasına olacak.
6. Para fazlasının rasyonel değerlendirilmesi uluslararası siyaseti dengede tutuyor.
7. Çin uluslararası iktisadi sisteme entegre durumda. Çini sarsmak, Çinin hareketleriyle sarsılmak akla yatkın değil. Uluslararası sisteme şimdilik "uluslararası kapitalist sistem" de diyebiliriz. Burada bir dönüşüm, yeni denge söz konusu olabilir mi, şimdilik bilemiyoruz.
8. Türkiyenin dış politikadaki imkan ve insiyatifi enerji sorununu ve cari açıklarını kısa vadede çözebilmesine bağlı olarak daralıp genişleyebilir. Pazarlarda bir daralma söz konusu olacak. Orta ve uzun vadedeki çözümler kısa vadedeki daralmalar yüzünden yetersiz kalabilir. Bunun da nedeni uluslararası siyasette imkanlarımızı aşan angajmanlardır. Başarı kumarda kazanmak, konjonktürel hareketlerle sağlanabilir ve risklidir.
9. Türkiyenin bölgesel aktör mü, bölgesel taşeron mu olacağı konjunktüre, talihe, şansa bırakılmış görünüyor. Bu kadar riskle başarı politikaları yürüten kesimlerde gerginlik ve tereddüt biriktirir.
10. İrana müdahale Amerikadan gelmezse belirsizlik yaratmaya yöneliktir. Suriyeye müdahale sonunda tüm müdahilleri de dönüştürecek bir süreci başlatacaktır. Eğer İrana müdahale Amerikadan gelirse BOP planlandığı gibi şekillenecek, ancak orta-uzun vadede çatlaklar verecektir.
11. Varolan aktörlere seksenli yılların savaş mühendislerinin de katıldığını gözlemlediğimizi ekleyelim. Obama yönetimi ile alakalarının ne olduğuna dair değerlendirmeler gerekiyor. Ağırlıkları geçici bir dönem için midir bilemiyoruz. "Neoconların devre dışı kalmaları hala söz konusu mudur?" sorusuna geri dönmemiz gerekiyor burada.
12. Türkiyeyi parlak bir gelecek bekliyor ancak, toplumsal uzlaşmasını tamamlamamış bırakılarak destabilizasyon kanallarının açık tutulması bir "proje" midir? Halkının Ülkesi olmaması tercih edilecekse, kimin, kimlerin ağırlığı söz konusudur? Gerilim politikaları ne ölçüde dayatma, ne ölçüde bilinçli bir tercihtir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


