20 Mayıs 2011 Cuma

Diyanet Sendikasızlığı mı Savunuyor?

Hutbeyi Okudum. Halden bağımsız okununca bir sorun yok. Olan bitenle bağlantılı okuyunca "işçilerin başına gelen hak edilmiştir" sonucu da çıkar. Yine yorumbilgisinin temel sorunlarından birisine dönüyoruz: Orijinal metin alıntıları bile yorumdur. Çünkü metinler alâkalı alâkasız durumlara bağlanır, yanlış anlaşılacağı dil topluluklarına sunulur, bağlam kaçırılır, birlikte okunacağı diğer kurallar gözardı edilir, uzman topluluğuna hitap eden ile genel olan birbirine karıştırılır vb.
Diyanetin politize olduğuna dair işaretler var. Muhalefete başka iktidara başka, zengine başka fakire başka, sağcıya başka solcuya başka davranıldığı intibaı güçlendirilirse Diyanet İşleri toplumda zaten varolan ayrışmada taraf olmakla kalmaz ayrıştıran taraflardan birisi olarak da algılanır.

Bugün herkesin utançla hatırladığı, insanlığın ayaklar altına alındığı Maraş Katliamı gibi hadiselerde provakatörlerin kalabalıkları nerelerden peşlerine takmaya çalıştıklarını unutmamak, kutsal mekanları bilerek ya da bilmeyerek politize etmemek gerekir.

Her alanı kapsamak gerekir diyenler ise şuna dikkat etmelidir: Mazlumu savunmak; güçlüye karşı güçsüzün hakkını vurgulamak bir denge tutturma işi değil, hakkaniyet işidir. Bu bağlamda siyasi davranılmayacaksa, nötral yani tarafsız davranılması daha hayırlıdır.

Fabrikalar, tarlalar, madenler insanı ayaklar altına alarak işletilecekse, altın gümüş gelecek bin yılların su kaynaklarını zehirleyerek çıkarılacaksa, gelecekteki etkileri de kapsayan bilançolardan kaçınacaksanız fayda zarar hesaplarını bir kenara bırakıp temkinle, dostlukla, anlayışla yaklaşmak daha hayırlı olacaktır.


Diyanet İşleri politize olursa, partizanlık söz konusu olursa; çalışanların sorunlarına sermayenin sorunları ağır basarsa, "bir lokma bir hırka masalıyla avutulduk" düşüncesiyle büyüme, kâr, yatırım gibi kavramlarla düşünür olursak yoksullar, itilmiş kakılmışlar, hukuksuz kalmışlar ne hissederler?

12 Eylülde onca işkence yapıldı. Bir işkenceye karşı hutbe verildi mi? Taşaron işçilik kurumu eleştirildi mi? Karılarını döven erkekler için yer gök inletildi mi? Bunlar yapıldıysa, referandumlarda "hayır" diyene bir haksız yafta yapıştırılmadıysa siyasi tavırlar da tereddütsüz alınsın. Demokrasi savunulsun. Komşuluk hakkı. Hakikat hakkı. İnsanlık hakkı. Hayvanların, yeraltı sularının, dağın taşın hakkı.

Hutbede işçi de işveren de eşit olacak. Padişah da maraba da, sokaktaki evsiz barksız da. Bir konuda eşit olunmaz ama: Hakkı yenmiş olanın hakkı, hak yemiş olanın haksızlığı ile eşitlenemez.

Hakta hukukta eşitlik haksızlıkta hukuksuzlukta eşitlik değil. 

İnsanların hakkanî karşılanabilecek eşitsizliği zalim ile mazlumun, güçlü ile güçsüzün, muktedir olan ile söz hakkı bile olmayanın eşitsizliği değil!

Sözünü duyuramayandan yana ağırlık vermek, bizim gibi düşünmeyenin talebini hatırlamaya öncelik vermek, kaybeden taraf ile kaybetmeyi bilmek idi bizi ayakta tutan.

Bilenle bilmeyen eşit değildir. Bilen, yanılırlığını da bilen, hatasını herkesten önce gören, kendisi gibi olmayana selamını herkesten önce vermiş, sorumluluk ve fedakarlıkta herkesi geçmiş olandır. 

Kanun karşısında, haklar karşısında eşitliğimiz ise tartışma konusu bile edilemez.

Nerede taraf nerede tarafsız olacağını insanlar ayırd edemiyorlarsa, "tarafsız" olmaları ve bu tarafsızlığın mazlumlarca bir tarafgirlik olarak algılanmamasına dikkat etmeleri gerekir. 



16 Mayıs 2011 Pazartesi

NTV'de Vassaf, Belge, Mardin ve Aile

NTV'de bu akşam Gündüz Vassaf, Muraf Belge ve Şerif Mardini izledik. Biraz antropolojik, biraz sosyolojik, biraz popüler kültürel ama sosyal psikolojik temellerinden uzaklaştırılmış bir "aile" kavramı üzerine diskur yürütüldüğünü gördük. Diskur modern, interaktif, öznelerarası sorgulamaya; sosyalkuramın filogenetik ve ontogenetik yaklaşımlarına yabancı idi.

Aile, muhafazakar bir kavram değil. Bir aktarım, gelenek meselesi de olmasına rağmen. Elbette gelenek olacak ahistorik, dinamik olmayan bir diskur yürütmeyeceksek.

Modern sosyalpsikolojide, sosyalkuramda, öznelerarasılık tartışmalarında aile çocuğun ahlâkî, dilsel gelişiminde merkezi bir rol oynar.

Herbert Mead, Habermas, Kohlberg, Piaget, Gilligan doğrudan ya da dolaylı tartışılmadan nasıl kavramın toplumbilimsel uzanımları tartışılabilir anlaması zor.

Elde kalıyor bireyci, hedonist, tarihsiz, dinamik olmayan kültür mukayeseleri ve popülerkültürel teoriler.

Aile, muhakafazakarlığın değil, bireyselleşmenin, kişilik oluşturmanın evi. Eleştiriel, ahlaki farklılık ailesiz nasıl oluşacak temellendirmeleri gerekir.

Eğer Marcuse veya Engels'den yola çıkıyorlarsa bu tartışmanın sosyolojisinin nasıl oluşturulabileceğini de göstermeleri lazım. Marcuse oldukça sığ ve sanıldığının tersine cinselliğin alanında konformist sayılabilecek bir yerde duruyor (serbest cinsellik "ilericilik" olarak ezberlenmediçe); Engels ise gündelik hayat üzerinden konuşmuyor iddia edildiği gibi ve yanlışlanmaya/doğrulanmaya, sorgulanmaya, genişletilmeye açık duruyor!

İdeolojik bir diskura, yani yanlış bilincin alanına çekiliyor "modern", "eleştirel" hayat tarzları ve cinselliğin kendisini savunması, toplumsal ve tarihsel dinamiklerinden, anlam alanlarından koparıldıkça.

Yapısalcılık, kültürel çalışmalar, popüler antropoloji ve bazı kültür kuramları insanın insanlık tarihi boyunca ve insan ömrü boyunca gelişen, şekillenen süreçleri gözardı etmedikçe hakikat iddialarında bulunabilir. Hayat, yaşanan hayat ve hakikat içinde gerekçelendirme söz konusu olmayınca geçmişin ilericilik gericilik tartışmalarını aratmayacak bir kurtulmuşluk, emansipasyon iddiası eleştirel diskurun yerine ikame ediliyor.

Vassaf, Belge ve Mardin modern toplumkuramına, iletişimsel eylem kuramına, felsefi dilbilime vb (açık ya da kapalı) eleştirel referanslarla tezlerini sunabilmeli idiler: Yeni bir şey söyleme durumundalarsa!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

NTV Radyo’nun Kütahya Gümüş Konusundaki Yanlışı

Dün gece ”Muhabir” programında Kütahya Gümüş konusunda bazı iddialar ortaya atıldı:

Setler, Baraj, Göl artık adı neyse 8 şiddetinde bir depreme dayanabilirmiş. Bunun ölçümü nasıl yapıldı? Hangi şartlarda geçerli? Denetimi yapılmış bir sistem varsa, bunun üzerinde değişiklik yapılmış mı? Ölçümlerde sıvı, jel, çamur, hacim, taban formu hesaba katılmış mı, katıldıysa nasıl katılmış? Hangi dolulukta? Hangi esneme genişliğinde?

Bitişik havuzda kurbağalar, balıklar yüzüyormuş. Sızma olmadığına kanıtmış. Hangi yöne? Dip hakkında ne biliyor Sayın Muhabir, çeperler hakkında ne biliyor? Sondaj mı yapmış?

Ayrıca çeşme suyundan yapılan çaydan içmiş muhabir, kendisine bir şey olmamış. Yani sızıntı yok. Çeşme suyu aynı sistemden mi geliyor? Gelmiyorsa kirlenebilecek yeraltı suları veya zemin ile çakışan eklemlere, havuzlara, birikintilere sızıntı olup olmadığı hakkında bilgisi var mı? Sızıntı yeraltına doğru ise bu yeraltı ve taban sularını nasıl etkiler? Hangi katmanda, tabakada, hangi derinlikte? Kirlenen sular nerede ve hangi zamanda kendisini ele verebilir? Nükleer reaktörde yüzmeye kalkan isveçli bakandan, radyasyonlu çay içen Özal Dönemi politikacısından bu tür şeyler işittik, nasıl olur da hâla bu tip argumentasyon kullanılabilir? Espiri olabileceği ise inandırıcı değil, tek yönlü bir ikna lafzı içinde sunuldu, dile getirildi.

Protestocu köylüler orada çalıştırılmayanlar, orada iş bulamayanlar imiş. Bu sonra çalışanların eşlerinden de protestoya katılanlar olduğu iddiasıyla dengelendi, aynı muhabir tarafından. Bir kuşku uyandırıldı, konu dengelense de. Kuşku iyidir, iyidir de, araştırma temelinde çıkış noktası olabilecek şeyler sadece bir propagandaya temel olabilecek şekilde kullanıldı. Bu iddiayı ortaya atacaksanız, iyi bir araştırma yaparsınız. Iddiayı ortaya atıp geri çekilmek hakkani ve duyarlı değil. Mesleki deontolojiye uymuyor.

Aktarılan su, alınan su, yani suyun çevrimi konusunda kimyevî proses bilgisi olmadan, mevzuyu sıradanlaştırıcı iddialar sunuldu. Muhabirin fizik, kimya, fizikokimya, jeoloji, statik vb bilgisi ne kadar? Uzmanı olmadığı konularda neden bu kadar tek yanlı bilgi veriyor?

Kütahya Gümüşün önemi vurgulandı. Kirlenebilecek toprakların, kuşların, insan hayatının, yeraltı sularının değeri ile karşı karşıya getirilebilecek mahiyette mi?

İşçiler sendikalı mı? Taşeron sistemi mi uygulanıyor? Sendikalı işçilere, sendikalaşmak isteyen işçilerin durumu ele alınmadı.

Kullanılan çıkarma, dönüştürme, arıtma, muhafaza sistemleri ya merak edilmedi ya da önemsizleştirildi. Halkın ”cımbalanma” dediği şey yani yoğurdun taşınırken sulanması yani erimenin mekaniği gibi konular 15 ile 25 milyon metreküp gibi rakamlarla dile getirilen hacimlerde hesaplanabilmiş mi de rahat konuşuluyor.

Sohbet ya da konuşmada fabrika yönetiminin ve yerel makamların iddiaları öne çıktı. Hem muhabir, hem de programın sunucusu kendi sunum ya da iddialarını sorgulamadılar.

Tehlike bertaraf edilse de açıkta o kadar zehirin depolanması doğa ve bitki örtüsünü tehdit etmektedir.

Çevrecilere karşı kin, nefret ve kuşku uyandırmaya çalışılan, fazlasıyla ajite edilen bir ortamda bu program ”tarafsızlık” iddialarına,  kural bildirimlerine uymadı, ters düştü.

Program bantlarını gözden geçirmelerini, bu tek yanlı propagandif tavrı düzeltmelerini, verdikleri sözü tutmalarını, eğer muhabirler ve sunucular üzerinde bir baskı olmuşsa bunun gereğini yapmalarını, olmamışsa programlarına bir uzmandan eleştiri sunarak muhabir ve sunucularına tecrübe kazandırmalarını NTV yöneticilerinden bekleyebilir miyiz, bilemiyorum.

Umarım sanayi basın ilişkisinin sonucu değildir.

(Muhabirlerin günah keçisine çevrilebileceğini düşünerek, NTV yönetimine yazdığım eleştiri mektubunu yollamadım.  Eleştiri almadan bırakın muhabiri, kedi bile olunmuyor bu dünyada, ama kime nasıl anlatacağız, bilemem J. Eleştirirken, sayın muhbir vatandaş durumuna düşmek, birilerinin hatalarını sabitlemek hoşuma gidecek bir iş değil. Gene de yazdım. Tanıyan, aklı başında NTV’cilere iletir. Benim tanıdıklarım biraz fazla büyükler ve bu yüzden selam sabahım yok,  ben avamı sevemiyorum J)

Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !

Tecessüs, meraklılık, dikizcilik meşrulaştırılamaz.

Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.

Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.

Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.


Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!

”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.

Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!

Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!

Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.

İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha  insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!

Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak! Öylesine eyleyeceksin ki, aynısı sana ve çocuklarına, sevdiklerine eylense tarafından kabul edilebilir olacak!

Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.

”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.

Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.

Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.

Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.

Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.

Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.

Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!

9 Mayıs 2011 Pazartesi

İsmet Paşa Ne Kadar Haklıymış!

İstismarının kapısını bir kere açtı mıydı insan, kepazeliğin önünü alabilmek imkansız hale gelir.

Bu kadar dinî sembolğin bir mitingde kullanıldığına ömrüm boyunca şahit olmamıştım. Keyfi, üç beş oy uğruna, toplumsal dayanışmanın çivilerini çıkarta çıkarta.

Gündelik dil, anlam çarpıtılıyor, çığa dönüşebileceği yamaçlardan yuvarlanıyor. Hakikat kendinden geçmiş bir kalabalığa düşman cesedi gibi atılıyor.

Röntgencilik, şantaj, münafıklık miting kürsülerinden savunuluyor.



Mazbutluktan başka yolumuz yok. Mazbutluktan başka yolumuz yok. Mazbutluktan başka yolumuz yok. Ne korkudan, ne çekindiğimiz için, ne de vazife icabı. İnsan olmak ölçüyü, fazileti, sadakati, tadını kaçırmamayı gerektirdiğinden.

Bir şeyleri yıkmamız, değiştirmemiz gerek: İşkenceyi kaldıracağız, işkenceciye dahi işkence etmeyerek. Cellatları dahi katletmeyerek. Bizi hukuksuz bırakanları haksız hukuksuz bırakmayarak.

Sevgililer birbirleriyle röntgenlenmeden sohbet edebilecekler. Bana atıp tutan arkadaşım kendisine hakkı adaleti insanlığı kalkan edinen bir siteden teşhir edilmeyecek. Ceset teşhir etmeyeceğiz, et teşhir etmeyeceğiz, başkalarının yanlışını bayrak yapmayacağız.



Dün gece dini kitapların satıldığı, kutsal metinlere link veren bir sitede bir siyasinin belaltı ilişkisinin videosunu gördüm, yazık!

Mızraklara ayet geçirip hakkı gaspedenlerin zamanına mı dönüyoruz?

Sözüne sahip çıktığımızı iddia ettiğimiz insanın evlatlarını hançerleyerek?

Haniflerin zındana atıldığı, altın yaldızlı, zenginlikle övünülen şaşaaya?


İnsanların yanlışını alıp satan bir pazar, mezbaha kuruluyor. İnsanların mazbut olmaması iddiaları üzerinden mazbut olan dil, ifade, duruş terkediliyor: Kendisini kutsal olanı kullanma hakkına sahip gören bir zalim, sırıtkan istihza ile!