2 Eylül 2013 Pazartesi

Mısır Gözden Kaçırılırken

Dünya Suriyeye odaklanırken biz Mısır'ı konuşalım.

Dün "Türkiye ve Mısır konsensus politikaları izlemeleri halinde Mısır'da İhvan yeni bir seçim ile siyasî hayata geri dönecektir" demiştim.

"Türkiye ve Mısır" demem sadece Türkiye tecrübesinin dayatılmadıkça, kendi tecrübesin, edinmesine engelleyici olmadıkça Mısır için önemi olacağını farketmemden değildi. İhvan'ın AKP'lileştirilmesi/liberalleştirilmesi ve dinî radikal hareketlerin demokratize edilmesi uluslarası iktisadi sistemin ve pazarların entegrasyonunun önemli bir parçası olması ve beklenti oluşturacağından dolayı idi. Tasarım yerel hattâ bölgesel değil uluslararası bir konsensusun değilse de mantığının bir parçası idi.

Uluslararası bir oyunun aktörlerinin kendilerini yerelleştirmeleri başkadır, ufuklarının yerelleşmesi, bölgeselleşmesi başka. Burada "oyun"u nötral, interaktif anlamda kullanıyorum: Hukukî, siyasî, sosyal alanlarda bir birini davet eden, çağıran eylemliliklerin içerisinde.

Türkiye'nin Mısır'a "dik duruş ve tavizsizlik" mi, dik duruş ve tavizsizliğin arkasında olması gereken toplumsal dayanışmacı ve konsensus kurucu tavrı mı empoze ettiğini bilemiyoruz. Mısırdaki olası gelişmeler mi Türk Hükümetin'in Gezi Parkı politikalarını belirlemiştir; tersi, yani, Gezi Parkı analojisinin Mısırda durumu okumada bir eksikliğe yol açması mı söz konusudur şimdilik speküle etmek istemiyorum. Mısıra Gezi karşıtı gösteriler  önerildiğinde darbe ihtimali farkedilmemiş mi idi, resmi görüşmeler, yapanlar siyasetten de gelebilecek bu ilk tavra nasıl bakıyorlardı ileride açıklığa kavuşacaktır, muhakkak.

Henüz devrilmemiş İhvan hükümetine türk hükümetinin taktik verdiği söylentiden ibaret değil. Bazı önemli görüşmelerin olduğu bizzat hükümet sözcüleri tarafından beyan edildi. Burada durumu okuyamama Türkiyeden gelen önerilerin sonucu mu söz konusu oldu, Mısır mı aklı başında önerileri değerlendiremedi bilemiyoruz. Her ne kadar Gezi Parkı Direnişi rasyonel bir biçimde yönlendirilemediyse ve hattâ Mısır ve Filistinde Gezi karşıtı bir hareketlilik hükümete yakın çevrelerce proveke edildi ise de resmi görüşmelerde, özellikle mesele Mısır'ın meselesi olarak ele alınabileceği olgunluğa geldiğinde serinkanlı ve akıllı davranılmamış olabileceğini bir ilke olarak düşünmemekte fayda var.

Nasıl her dik duruş ve restleşme direniş ve toplumu yeni bir konsensusa taşıma eylemi değilse, her itidal  çağrısı ya da hareketi de yatıştırıcı ve yapıcı değildir. Direniş yeni bir konsensusa açılabildiğinde, demokratik kuruculuk kazandığında meşruiyet kazanır, baştan her olası eylemlilik ve yaptırım için onay sağlayacak peşin meşruiyet yoktur. Hukuk içinde kalırsın, hukuku meşru kılacak bir red hareketinin içinde olursun, eylediğinin okunurluğu ve tasarımsal anlamda paylaşılabilirliği söz konusu olur ve en zor durumda dahi eleştiriye açık ve hatandan dönebilirlik yeteneğine sahip olduğunu gösteririsin.

"İhvan nerede hata yaptı?" sorusunu sormuyoruz. Bu soruyu gayrımeşru görmesek de. Evet, hırsızın da kabahati vardır. Darbeyi kınama ve eleştiri "Darbeler nasıl engellenir?" konusunda bir el kitabı da sunmaz, buna da dikkat etmek lazım! Kriz yönetimleri kadar demokrasilerin sandıktan ibaret olmadığını, hem gündelik doğrudan demokratik meşruiyet kanallarını hem de direnişin hukukî meşruiyet dışındaki toplumsal dayanışmayı tazeleyen meşruiyet iddiaları olarak konsensus kurucu hareketlerinin farkında olmak gerekir.

Mısırdaki darbeye darbe diyemeyen modernlerimiz az değiller. Muhafazakarlarımızın da Mısırdaki gelişmelere analojilerle bakışı aynı araçsallığın, kendisi üzerinden bakışın bir yansıması. Dökülen gözyaşı ya da dönülen sırtlar kendi çıkar ve dertlerinden geliyorsa konuştuğumuz ya da tartıştığımız Mısır değildir zaten.

Eskişehirde karanlık bir sokakta devlet çetelerle yol ve ceza kesiyorsa, milisleşmeye yol açan bir soğuk savaş siyaseti izlenebilmişse Mısır'da dökülen kana resmî tepki de araçsal olacaktır. Kendi baltacını taltif ederek başkasının baltacısını telin edemezsiniz!

Kendi direnişinize palalıların saldırısına tepki gösteriyorsanız, başkalarının direnişine keskin nişancılarla müdahaleye de tepki duymazsanız, duyamazsanız insanlığınızı, naivitenizi, duyarlılığınızı yitirirsiniz.

Ben aktivistlerin her şeye yeterli olmaları gerektiğini düşünmeyenlerdenim. Yapmaları iyi olan ama yapmakta yetersiz oalacakları çok şey söz konusudur. Kurumlardan, devletten, partilerden beklentimiz elbette daha farklı olacaktır. Devlet birey/toplumsal tepki karşılaşmalarını eşit düzeyde bir kapışma olarak görmemek gerekir. Meydandaki pusuya düşmüş İhvan için de bir Hükümet olarak İhvana yapılabileck eleştirilerle gitmemek gerekir. Eleştirisizlik değildir bu eleştiride yerindeliktir. Bazn zayıf taraftan daha fazla şey beklemek rasyonel olan taraf olarak zayıf tarafı görmekten, zayıflığın gücünü farkediştendir.

"Mısır'da darbe değil devrim oldu!" diyenler Mısır devriminin İhvan tarafından kapıldığını iddia ediyorlar. Bu rasyonel bir iddiadır, tartışılır, ancak devrimlerin hep öyle olduğunu akıldan çıkarmadan: Bolşevikler menşeviklerden, çarşı fedailerden bir şeyler kapmıştır. Bazan hareketi, bazan devleti, bazan geleceği. Buradaki "darbe" ile "devrim" kavramları dönüşümlü olarak da kullanılabiliyor zaten. "Darbedir!" diyenler telaffuzlarında çoğu kez "devrimler" ile halk hareketlerinin konsensus arayan, meşruiyet kanallarını açık tutan/açan kabarışlarını mı kastediyorlar emin değilim.

Darbeye mi demokrasiye mi karşı olduğu anlaşılamayan dayanışma argümanları ile darbeye mi kendi demokrasilerine sahip çıkma mı olarak yorumlamakta zorlanacağımız sığ ve insafsız sırt dönüşler aynı iletişimsiz soğuksavaş türemesi siyasetin işi.

Kimi buradan silahlı direniş çağrısı yaparak burada göz dağı verip orada katliama malzeme veriyor; kimi orada devrim olduğunu savunarak burada demokrasi modellerini sömürgeler için demokrasi beklentisine indirgiyor. Duyarsızlık retorik farklı olsa da aynı araççı, faydacı alâkadan kaynaklanıyor. Nereye baksa kendisini görenlerin sosyalleşemeyen siyaseti olarak.

Mısırdan beklentilerimiz olabilir. Hatta bir şey beklemememiz de söz konusu olabilir. Ne beklentilerimiz Mısır'ı karikatürümüze dönüştürmeli, ne de beklentisizliğimiz "bize ne"ciliğe yol açmalı.

Mısır kendi deneyimini bir süreklilik içerisinde kurumlaştırarak kendi etkin tarihselliği olarak geleneği, geçmişi, ezberi ve hasret ve hasletleri ile hesaplaşarak gelecek nesiller(ine)e aktarmalı. Buna destek olmak farklıdır, kendi "tarihî" misyonumuz içerisinde onların rolünü araçsallaştırmak farklıdır.

Özdeşleşmek Mısır'da İhvan için de bir sorun olmuş olabilir. Gezi Direnişine ezbere düşmanlığın kendi tarihselliklerinde kayba yol açmasındaki gibi. Buna aracı olan pragmatik hakikat kaybı olarak zarar vermiştir demekle yetinelim, talî bir vurgu olarak.

Gezi'nin Yeni Tahrir oluşumu ile özdeşleştirilerek şeytanlaştırmasının Türkiye açışından "büyük siyaset" olarak belirlenmesi Mısıra da zarar verecektir. Hakikatini kaybetmiş dostun dayanışmasından korkmak gerek.

Türkiye hem kendi dinamiklerini kavramayan, ideolojiyle yetinen fonsiyonerleri aydınla değiştiştirerek akıl kaybına uğrayacak; hem de toplumsal hareketliliği rayından çıkaracak hatta müdahaleye açık bırakacaktır.

Mısır Halkı da Türkiyenin iç kapışmalarında taraf edilirken, dış siyasî şekillenmede devre dışı kalacaktır. Mısır siyasetini Türkiyedeki iktidar değişikliklerine duyarlı kılmak ve tersi Türkiyedeki iktidar değişikliklerini dış siyaset açısından imkânsız hale getirmek demokrasinin kendini yeniden ve yeniden üretebilen süreçlerinive diyalektiğini baltalamaktır. Kurumlar kendini regüle edebilir ve bu yönetilemezlik, yönetemezlik pahasına olur çoğu kez: Mutlak hakimiyet hırsı, hakimiyet kaybı planlamasıdır. Aklı başında siyaset kendinden sonrakinin önünü tıkamayı ve alternatifsizliği hedeflemez. Seçimle gitmeyi biliş cepheci siyasetin rasyonalitesinin test alanıdır.

Seçimle gelmeyi biliş ise topluma empoze bir siyasetin değil, toplumsal kaygının, duruşun, hakikatin ifadesidir.

Popülistlerin iktidara gelmesi demokrasinin; herkesi kendi taleplerinde birleşteştiremedikçe halkları kabul edemeyenlerin devrimleri sorunludur da konsensusa değer verenlerin, toplumsal dayanışmanın ifadesi olarak demokrasiler ya da devrimler sorunsuz mudurlar? Sorunda sorun yoktur! "Sorun varsa çözersin!" ile değil, sorun çözerek ilerlersin.

Demokrasi praksis işidir. Devrim de. Bilgi de. Ahlâk da. İnsanlık da!

Mısır'a geri dönersek: Bir endüstri imparatorluğu olarak Ordu'nun dönüşümü başlamıştır. Mesele edilecektir. İhvan'ın siyasete dönüşü diye bir şeyden bahsedemeyiz zaten siyasettedir. İktidara dönüşü bir yerellik olarak uluslararası dengelerdeki rolüne de bağlıdır, tartışmalı bir konudur. Büyük aktörler herkesin eteklerindeki taşları dökmesini beklemededirler, sessizlik kimseleri yanıltmasın, en iktisadi ve tasarruflu yolları seçeceklerdir. Mısır kendi deneyimini kazanmadan, Mısırdaki siyasî hareketler başka ülkelerdeki dostlarıyla sembiyotik ilişkilerini koparıp bağımsızlaşmadan gerçek bir dayanışma ve eleştirel bir diyaloğun tarafı olamayacaklardır.

Siyaset praksiste olgun tutulur, buzdolabında değil. Genç hareketlerin bir biçimde olgunlaşır, olgun hareketler bir biçimde praksisten koparlar. Praksisten kopan hakikatinden de kopar.

Olgun bir siyasi hareket eleştirel alışverişten ve demokratik bir zeminde rekabet ettiği rakiplerden korkmaz. Hem sürekli yenilenmek, hem de sürekli kendisi kalmak zorunda oluş zorlayıcı olduğu kadar verimlidir.

Mısır'da kan dökülüyor. Toplumsal kuruluş çatırdıyor. Bütün hareketler en ağır biçimde sınanacaklardır. Kendine acımak, geçmişe sığınmak diye bir şey yoktur, bunu dışardan insanlar yapacaktır. Siyaset sürekli yolllarını aramak, toplumla iletişim kanalları ile bağını açık tutmak zorundadır. Gerçekçilik ufuksuzluğa dönüşmedikçe her siyasi hareketin ana çizgisi olmalıdır. Gerçekliği geleceğe iletişimsel anlamda bağlayan gelecek tasarımları, iddialar, beklentiler, ütopyalardır.

Mısırda söz konusu olan darbedir. İhvan iktidarı da devrimin kendisi değildi, bir parçasıydı, dönemiydi diyenlere de, demeyenlere de bir itirazım olamaz. Benim için aslolan hak, hukuk, adaletin kaybedilmemesidir, nesnelerinin ve öznelerinin etiketlerinden bağımsız olarak.

Mısır da uzun ince bir yoldadır. Emek ile, çile ile de olsa halk kazanacaktır.

Siyaset birikimini başarı pragmatiğinden değil, hatalarından, başarısızlığın diyalektiğinden kazanır. Siyasetin pragmatiği başarı pragmatiği olmadığında başarıya açıktır.

Dönemsel başarıların değil başarının taklidi yani başarı(nın) pragmatiği sorunludur. Tekrarlanamazlık evrenselleştirildiğinde, tecrübe duvara çarpmış olmaz, duvara çarpmayacak tecrübe/mutlak tecrübe asla olmasa da.

Kendi tecrübesini edinmişlik, kendi temkinini, yanılabilir siyasî duruşunu, hataları avantaja çevirme yollarını getirir.

Eleştiriye açıklık, hatasızlık iddiasında bulunmama, her şeye peşin bir cevabı ya da çözümünün olmaması siyasî hareketlerin olmazsa olmazıdır.


(Bizden bu kadar, Efendim. Zamanım bu kadarına yetti. Düzeltemedim. Eksik, yanlış mutlaka vardır, çoktur, madem yazmak zorunda bıraktınız, gerisini siz getirin, bize de öğretin elbette.)

Huzursuz Modernler ve Bilmiş Muhafazakârların Atabilecekleri Hiç Bir Adım Yok!

Bilimin ve aydınlanmanın ileri karakolu sığ cephede ve kalıpta Modernlerimiz ile yine sığ, bayat kalıpta destanlar döktüren geçmiş güzel günlerin cahil banîsi Muhafazakârlarımızın "gelecek güzel günlerimiz" için atabilecekleri hiç bir adım yok.

Herkes kendilerinin yanına gelecek. Bir tavizleri, ikna edici argümanları, üçüncü bir yolları olmayacak. Ahlakından koparılmış şekli, o keskin teneke kılıçlarını ufkumuzda sallayıp duracaklar.

Ne kadar akıllansalar, uslansalar, dinlemeyi öğrenmiş olsalar da döküp saçtıklarının hesabını vermemeleri, ipin koptuğu dönemi unutmayı ve unutturmayı görev edindikleri için bir türlü herkesin içinde konuşabildiği bir hayat dünyasının dilini perdelemekten vazgeçmeyenler onlar.

"Size yapılanlar geçmişte kaldı!" toplumun iki yakasını bir araya getirienlere söyleyebildikleri tek söz. Umut gelecekte. Umut otantikte. Umutları şimdi aramızda olmayan bir çiçeğin açmasında. Oysa her otantik hareketlenme, arayış terörize edilecek, hayatın bin bir haliyle karşılaşacak, sulanacak, mantarlanacak, yosun tutarak filizlenecek.

Geçmiş tecrübe ve düşünce lafzda önemli. Geleceğe güvenleri geçmişe yönelik bir hakkı teslim etmeme inatlarından ibaret. Geçmiş kuşakların bugüne taşıyacakları şeylerden çok, kendi geçmiş duyarsızlıkları, sırt dönüşleri, satışları, linç seyircilikleri, tanıklığı reddedişleri ile hesaplaşmadan kaçıştan ibaret. Vicdansız, hafızasız, kanamayan bir kalple kazanılmışın şekil tapınağını savunmaktan ibaret.

Öz ancak hakikî oluşta şekille bir anlamda örtüşür. Sosyal şizofreni diye bir kavram olsaydı bir çeşit sosyal vicdan kanamasına da tekâbül ederdi. Bu yok. "Kutsal şekil"lerine gömülmüşlükleri bir koruyucu, bunalımsız kılıcı köpük.

"Hastalıklı bir toplum" saçma bir analojidir, ancak mecazen önemlidir. Hasta, kanayan, sancıyan bir toplum geleceğini de bugünüyle, bugündeki etkin tarihsellik olarak geçmişiyle hesaplaşarak arar.

Geçmiş bir kendileriyle hesaplaşma olarak mevcut değil.

Bir hayalet gibi kenarda, tutuşan bir ufuk gibi tepelerinde, aralarında izledim üç haftadır:  Toplumun yarısını yok sayarak, bu yarılan hamuru yeniden karacak bir ufku dışlayarak gelecek konuşanların umabilecekleri bir şey yok. Onlardan umabileceğimiz pek bir şey yok. Biraz daha liberalleştikleri, itirazı dinleyebildiklerini gözlemlememiz dışında: Dinliyor ve bildiklerini okuyorlar.

Toplumlar değişir. Toplumlar yeniden şekillenir. Geleceğimizin hamuru başka türlü de karılabilir.

Bizim hakkımızın teslimi ile bize verebileceğiniz bir şey yok, kendi geçmişiniz ile buluşmanın dışında: İstediğiniz gibi olma ihtimali taşıyan geleceğin bilinemezliği geçmişin yanılsamasız tecrübesi ile buluşamadığında en fazla ona dönüşür yeniden yeniden.

Önünüzü açabilecekler, bu kilidi çözebilmeleri için insaniyete dönüşünüzü bekliyorlar, o kadar! Etkin tarihsel bugününüzle hesaplaşmanız, yani geçmişi vicdanınızda tamir sizlerin ara kuşak olup olmamanızla ilgili tercihiniz.

Hakiki olanın dinamiği kaybolmaz. Kayıp kuşak sizdiniz. Sizsiniz.


20 Ağustos 2013 Salı

Yakiniyyât-ı Yakiniyye ve Her Bir Şeyi "Yakinen Tanıyanlar"

Ayne'l-yakin, hakke'l-yakin ve ilme'l-yakin sağlam, kesin, kat'î bilgi ve bilmedir.

"Yakından tanıma, yakından görme, yakını olma" ile kendi gözüyle bilirliğe, görmüşlüğe işaret eden ayne'l-yakin alâkalı değildir. Görme ve bilmeyi kendi deneyimiyle, şahâdetiyle kesinleştirmedir, nakli aradan çıkarmadır. Birilerinin yakını olarak edinilecek bilgi söz konusu değildir.

"Ayne'l-yakin"de biz ezbere, kulaktan değil, görerek yaşayarak, tanıyarak şahit olmuşun dünyasına işaret ederken bile yakından bakmışlığımıza değil; bilginin veya bilmenin kesinliğine, şüphe götürmeyecek oluşuna kendi tanıklığımızla (naklî olana tezat hâlinde) işaret ederiz.

Yakından tanıma subjektiftir ya da subjektif olmasında mahzûr yoktur. Ayne'l-yakin subjektif değildir, subjektif olması yakinî yanına gölge düşürür.

Muhafazakâr aydın kendini yakiniyye'ye per definition yakın hissederken yakiniyyâtın çetrefilini ve çilesini kendi gözüne indirgemekte bir beis bulmuyor olmalı. "Gelenekçilik geleneklilik değildir!" dedik durduk: Geleneklilik ufuk açıklığı, tartışmaya açıklık ister. Doğuştan, kendini tanımlayarak ya da aidiyet ile kesinlik ve kat'iyyet edinmişlikten konuşmaz bilgi ve bilme peşinde koşan.

İnsan fânidir, insanî biliş tarihseldir, bir yere yerleşikliktendir, tüm zamanlar için söyleyip kendisinden sonraki yorumu ve entellektüel faaliyeti boşa çıkarış değildir.

Kendi gerçekliğinin hakîkati üzerine konuşmak, hakîkatin sahibi oluş da değildir: Tevâzûnun kesinlikten bahsedişi cahilin subjektif deklarasyon ve hezeyanlarından daha tartışılır bir noktadandır. Hakîkat dediğin anda karşı iddiaya açık durmuş olursun zaten. Hâliyle.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

"Apollinaire, Bütün Pencerelerin Baktığı Apollinaire!"

Gölpınarlı Divan Şiirini Yargıtayın Apollainaire hükmüne benzetilebilecek terimlerle yargılayınca en çok muhafazakar kesimlerden tepki görmüştü: Klasiğe hürmetsizlik, köksüzlük iddiaları.

Gölpınarlı Divan Şiirinin formlarıyla, zevkiyle yazardı, yazdığında. Düşündüğünde klasik zevkle şekillendirirdi düşüncesini. O yargıç değildi. Zamanındaki "resmen mutasavvıf" ilân edilmişlerin estetiği zayıf, özeleştirisi kayıp, pedofiliye kayan şiirine tepkiliydi sanırım, kendisini başka türlü ifade edememiş,  divan şiirine yüklenmişti.

Zamanla Divan Şiirine karşı tavrını değiştirdi, çeşitli divanları yayına hazırladı, sundu. Yetkin bir insandı. Geleneği eleştirdiğinde geleneğin gerçek kaynaklarını öne çıkarır, savunurdu. Kendini geleneğin içindeki hakikat iddialarıyla topa tutardı.

Gölpınarlı muhafazakarlıktan değil, mazbutluktan eleştiri getirdiğinden muhafazakarlığın hedef tahtasına konuldu diyebiliriz. Geleneğin nasıl devam edeceğine dair gelenek içi bir tavır alıştı herşeyden önce. Yakınan, mağdur ancak mazbut olmayan bir duruşa hür ancak geleneğin hakikatine saygıdan tavır alış idi. Yanlıştır doğrudur, ayrı bir konudur, meselenin diskurunda yeniden tartışabiliriz zamanla.

Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesinin kararı gelenek içi, disiplin içi tartışmanın eseri ya da bir hakikat meselesi olarak ele alınabilecek gibi değil. Edebiyatın kriminalizasyonuna yönelik içtihatların oluşmasına yol açacak. Yargıtay kararı, karar süreci sonunda tartışılması bitmiş ve son sözü alan dışından söyleyeyen bir yargı olacak alan içi gerekçelemede parlak bir karar sunmuş olsaydı dahi.

İlke olarak edebiyatın hukukla düzenlenmesi, edebiyatın hakikat ile olan alışverişine müdahale olur. Poşetli dergiler, özel kanalar, edebi değeri olmayan yazılı eserler, kolay okunur kaba tefrikalar dururken zor okunan, edebi okuma alışkanlığı isteyen sanat eserlerinin yasaklamalara nesne olması hayat tarzı müdafaası ya da kaygısı ile alakalandırılamaz. Piskanalitik literatür de benzer yasaklamalara hedef edilir. Tıp eğitiminde kadavralardan bazı parçaların koparılması gibi bir şeydir bu: Hayatta olan üzerine düşündürülmemiş, üzerinde bilgi sahibi olmayan uzmanlar, hukukçular, hekimler, düşünürler, insan ve toplum bilimciler yetiştirirsiniz.

Gerekçelemeyi bu yönde ilerletseydim fonksiyonalist bir açıklama tarzını seçmemden, öncelememden olmazdı: İnsanın Hakikatine edebiyat da bir açıdan pencere sunar. Bunu ne fiziki, ne sosyalpsikolojik, ne sosyolojik ne de başka bir alan tek başına sunabilir. İnsanla uğraşan, insanla ilgili karar alan, insan yetiştirenler insanı, her türlü insanı, her türlü insani hali epeyce bilmek zorunda.

Hayat tarzı müdafaası yönündeki argümanlardan çoğu tecavüz, pedofili gibi davalarda duvara çarpıyor. Kurtarılan sadece zevahir oluyor. Halı altına süpürülen hakikat satüko'nun da devamı yolunda karar oluyor. Hukuk bu açıdan devrimci olmak zorunda: Halı altına süpürmeleri engelleyip, yeni bir şey söylemek karar ile, aplikasyon ile, uygulama ile söz konusu ediliyor. Hukuk zamana, yeni üretim ve hayat ilişkilerine hukuki mazbutluğu getiriyor, her hangi bir zamanın mazbutluğunu ya da mazbut görünüşünü değil! Her hangi bir zamanın mazbutluğunu dayatmak, görünüşü dayatmaktır zaten; yeni çelişkiye, düğüme yeni bir şey söyleyerek kılıç sallamak değildir.

Hukuk muhafazakar değil mazbut olmak, yani herkese ve herkesin vicdanına hitap etmek durumundadır yeni bir şey söylerken, kanunu şablon uygulamaya, durumu kurtarmaya çevirmezken.

Hukuki praksis hukuku da günceller, adalet arayışını toplumsal konsensus oluşumuna bağlar.

Edebi eserden seri katilleri, sapıtmışları, canileri, halk düşmanlarını okuyoruz. En iyi eserler kalıba dökülmüş kişilikler kurgulamada değil, türlü yöne açılan ve yönelen kişiselliğin ve bireyselliğin ifadesine dönüştüğünde ortaya çıkar demekte bile tüm doğruyu ifade etmiş olamıyoruz. Edebi eser dil ustalığının, samimiyetin, özneler arası düşünce alışverişine açıklığın da kendisini konuşmasıdır. Edebi eser parçaların, ilgilerin mükemmeliyetiyle bile bütünleşmez. Bütünleşme yazma öncesinin yazma sürecinde kendisini konuşmasıdır, aramasıdır da.

Apollainaire dönersek: Eserlerinde şu var, bu var. Yargıtay kararında sunulandan çok daha fazla şeyler var. Apollainaire'nin savaş yanlısı görülen bir eserinin bu nedenle sansüre uğramasından bir farkı yok cinsellik hukuku açısından sansüre uğramasının. Apollainaire'de bir duruşun tavrın arkasındaki psikolojik, insani bütünlüği bulabiliyorsunuz. Bütünlüğünü kaybeden hayata bakışın arkasındaki bütünlük de, dünya da buna dahil.

Biz düşünürler, edebiyatçılar, hukukçular, insan yetiştirenler bu eserleri iyi örnek kötü örnek olarak okumuyoruz. İnsanı anlamada bir kapı olarak görüyoruz edebi eseri, başka bir çok şeyin yanı sıra.

Bütün eserler yasaklandı diyelim. Bir eseri yasaklama gerekçesi bir diğerinin yasaklanmasına açılan kapıdır zaten. Geride kalan en mükemmel eserden, sözden, buyruktan doğru sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücünü de ortadan kaldırmış oluyoruz. Edebiyat insanlığın anlama tecrübesinin bir başka aktarım ve yorumda gerçekleşme kanalıdır da.

Okumuşun okumasında değil cahilin okumasında tehlike vardır. En iyi şeylerden bile felaketlere açılan sonuçlar çıkarır. Mücadele etmemiz gereken şey cahilin faniliğinin farkında olmayan, tüm zamanlar için konuşan, son sözü söylemeci okumasıdır. Arif başka türlü okur. Maarif başka türlü okutur: Başka eserlere, duruşlara, tarihselliklere relativize ederek evrenselleştirilir söz.

Hal tavır ve anlayışların çoğulluğundan yani relativize edilebilirliğinden kaçınarak evrenseli savunmak ne evrensele güvenmektir ne de savunmak.

Hukuk statükonun ifadesi değildir, olmamalıdır. Hukuk ifade ve eleştiri özgürlüğünün yannda; eleştirinin bürokratizasyonunun karşısında yer alabildiği ölçüde kendi meşruiyet iddialarını güncelleyebilir ve geleceğe aktarılabilir.

Eleştirdiklerimin yasaklandığı, savunduklarımın kural haline getirildiği bir dünyayı reddetmem edebi diskurun sadece bir zevk, haz, incelmişlik ifadesi olmamasından; sürekli yeni bir şey söyleyerek varolmasından geliyor. İtirazla, rayından çıkarak, rayına girerek, arayarak, kendisini bularak, kaybederek, bulamayarak. "Hangisi daha edebidir?"e edebiyatı ve insanı, çeşitli alanların mantığını ve hatta hukukunu bilen insan ezbere bir cevap veremez. Veremezdik eskiden.

Divan Şiiri de o yüzden hürdü: Bilinen de bilinmeyen de hep o eski bilinen ve bilinemeyeyen.

(Zamanım bu kadarına yetti, düzeltilmedi. Muhafazakar sanat manifestolarına karşı Jdanov'u eleştirerek de çok şey söyleyebiliriz. Burada konu dışı bıraktık, mesele etmedik.)

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Uluslararası Durum: İki Yakamızın Arasında Bir Yavuz Köprü























Uluslararası Durum: İki Yakamızın Arasında Bir Yavuz Köprü

Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur
(Selimî)

Hizbullah’a Hükümet sözcülerinin ”Hizbulşeytan” lâkâbını yapıştırdıkları; Irak, Suriye, Lübnan ve İranla gerilimin tırmandırıldığı günlerde üçüncü boğaz köprüsünün adı ilân edildi. Yavuz Sultan Selim Köprüsü. Ne ilginç tesâdüf!

Yavuz Sultan Selim’i şiiriyle, insânlığıyla, hatâsıyla, sevâbıyla tanıyan pek yoktur. Her konuda olduğu gibi üzerine övgü ve yergi aynı Yavuz Sultan Selim karikatüründen ya da hakikatinden gelir. Düşman kardeşlik hep aynı olguları ittifâkla öne çıkarır, hakikat kabul ettirir, sonra kutsar ya da çatar. Hânedânın iç tarihinin eleştirelliği, Osmanlının kendisini kavrayışının nesnelliği hânedân tapıcılarında ya da düşmanlarında yoktur.

Eskiden ”kutupsallık” diye bir kavram vardı. Ona benzeyen ancak ondan daha geniş, eski ve derin bir antientellektüel yaramız var.

Antientellektüalizm hakikatten kaçıştır. Yüzleşmeden kaçıştır. Ezberin hakikate zulmedişidir. Açıklamayı anlamak mümkünken anlamanın yerine koyuştur, en iyi haliyle.

Fuzûlî’de yavuzlar bâde, şâhlar bengdir. Ayyaşlık tartışması kutuplaştırmanın, dermenin, çatmanın, karikatürün, daha kapsamlı bir ayrıştırma için geçerli ikilemlerin (dikotomilerin) yeterince kavranamadığını gösterse de bir popüler pazarlama, reklam veya propaganda tekniği olarak Semiyotik’in gündem şekillendirmede kullanıldığına şâhit oluyoruz.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü asimetrik işâret ve imâre üretme ve kurgulama savaşında homojenleştirme sonrası birleştirilecek iki yakaya işaret ediyor. İki yöne, iki yönelime, iki doğu batılılığa. İki esarete.

Bu sembolikte Yavuz Sultan varsa hep yendiği, hep yeneceği, hep yenmeye inanacağı Şâh İsmâil üzerinden var. İran, Suriye, Lübnan ve Irak Merkezî hükümetlerinin yenilirlikleri, tahtı kaptırırlıkları üzerinden bir doğu batı sentezi, yol açılımı, trafik çözümü.

Kılıçdaroğlunun iktidara gelemeyeceğine onca vurgu siyasî bir eleştirinin ürünü değil, şâhismâilleştirme işi. Şâh İsmâil hep kaybedecek. ”Yörükler” hep kaybedecek. Hülyâ bu. Kılıçdaroğlu ”derhal istifa edecek!” ve partisine oy verenler Şâh İsmâillere yârenlik edenlere sırt dönerek ”iyi yörük”leşip kardeşleşecekler bu lütufkâr lafza göre.

”Târih tekerrürden ibarettir!” sözü, oysa, tekerrürü eleştiren, her özgün hâlin arkasındaki dinamiklere ve ders çıkarılabilirlik imkânlarına işaret eden bir söz. Yenile yenile yenmeyi öğrenenlerin hicvi.

Çevreciler ve ”dikilen ağaçları görmeyip” de sokaklarındaki ağaçları savunanlar Babaîler olarak yerleştiriliyor bu gerilmiş, yalnızca reklam ve satış için hakikat/geçerlilik iddiası taşıyabilecek kurguya. Onlar da yenileceklerdenler kitle iletişim mühendislerine göre, şehir istiflemeyi, beton blokları ufka germeyi, deli suları zapt edip yeraltına vermeyi akıl edemeyenler. Otoriteyi bir iddia öznesi, bir diyeceği olan, bir tartışma ortağı olarak değil de vâsî olarak görmeyenler.

Yenileceğiz hep, hesâba göre. Artık kimin hesâbı ise. Hangi ödünç hesâp ise. ”Eski Sokağın Rüzgârıyla”da ben de:

Beklense haşre kadar peymâne
Kaç kez bir şîşe sâd-pâre olur
Ol sâlimâ dilşende bir sükût
Nâr-ı firkatte bülbül ârif olur

Irak düşen gözden kim dilde olur
Dilden olur dilde olur dildâr olur

demişim galiba. Sultan’a değil, büyük şâir Selimî’ye.